İran’da Ayaklanma: Yoksulların Öfkesi

28 Aralık’ta Meşhed’de başlayan gösteriler İran çapında halk ayaklanmasına dönüşünce, rejimin her iki kanadı ayaklanmayı ezmede birleşti.

Başlama fişeği olan Meşhed gösterisini, Ruhani hükümetini yıpratıp kendi kitle desteğini genişletmek amacıyla, “sertlik yanlısı” kesimin teşvik ettiği bile söylenebilir. Fakat gösteri İran çapında bir özgürlük ayaklanmasını tutuşturunca, bizzat mollaların başı Hamaney ayaklanmanın ezilmesi için bütün karşıdevrimci güçleri harekete geçirdi.

Ülke Çapında Genelleşen Ayaklanma

Meşhed’de başlayan gösteriler, İran çapında hızla yayıldı. İrili ufaklı birçok kenti kapsamına aldı. “Protestoların 100’den fazla şehre ve küçük kente sıçramış olduğu gerçeği” belirtildi. (Asef Bayat’la söyleşi, sendika62.org, 08.01.18)

Politik islamcı ve muhafazakar kesimlerin baskın olduğu Meşhed ve Kum’dan, önceki ayaklanmaların merkez üssü Tahran’a, Kürt kentleri Kirmanşah ve İne’den, Azeri kenti Tebriz’e, sanayi kenti İsfahan’dan, Arap kenti Ahvaz’a, Beluci kentleri ile Horasan kentlerine değin her yerde halk gösterilere katıldı.

2009 ayaklanması, daha çok Tahran ve Tebriz eksenli olmuş, diğer kentlere daha az yayılmıştı. Fakat 2017 Aralık ayaklanması bu iki büyük kent dışında patlak verip yaygınlaştı, ardından bu kentlere sıçradı. Bu durum, halkın, molla rejimine demokratik tepkinin baskın olduğu bu iki kent ötesindeki yerlerde ayaklanmaya alabildiğine yaygın katılarak, “taşra”da da mollaların kitleler üzerindeki siyasi hegemonyasını geri gelmemek üzere yıktığını gösteriyor. Dahası, yoksul halkın muhafazakar bölüklerinin de kitlesel olarak ayaklanmaya katıldıkları görülüyor.

Ayaklanmanın yoksullaşmaya karşı tepkiden patlak verdiğini dikkate alırsak, molla rejiminin her iki kanadının şimdiye değin iktidarı korumada yararlandığı islamcı ideolojik etkiye rağmen, işçilerin, işsizlerin, gençlerin, kadınların ve yoksulların molla iktidarı altında hem özgürlük yoksunluğuna ama hem de kapitalist talan ve sömürüye karşı toplumsal bir patlama içine girdiklerini söyleyebiliriz.

Ayaklanma, politik bilinç ve deneyi daha yüksek olan kesimden, örneğin öğrenciler ve kent küçük burjuvazisinden değil, kent yoksullarından başladı. Bütün haber ve yorumlar bu gerçeği teslim ediyor.

Bu durum, ayaklanmanın her tarafa yayılmasını sağlayan etkenlerin başında geliyor. Sıradan taşra kentlerinin yoksulları, şimdiye değin örgütsüzlük ve bilinçsizlikle, molla rejiminin politik islamcı ideolojisinin etkisiyle yönetilebiliyorken, şimdi bu etkiyi bir kenara atarak talepleri için harekete geçiyorlar. İslami kapitalizmin dayattığı yoksulluk ve islamcı rejimin teokratik mengenesi içinde eskisi gibi yaşamak istemediklerini eylemleriyle dile getiriyorlar.

Fakat bu, basitçe ekonomik talepler temelinde harekete geçmek anlamına gelmiyor. Kimi burjuva kalemler ve hatta solun bazı kesimleri, petrol fiyatlarının düşmesinin yarattığı yoksullaşmaya tepki olarak ve Venezuela benzetmesi yaparak, İran ayaklanmasının nedenini açıklamaya çalışıyorlar.

Bu yorumlar baştan sona yanlış. Çünkü Venezuela rejiminin elinde ekonomik alanda yalnızca petrol gelirleri var. Ekonominin diğer dalları özel sermaye ve tarım oligarşisinin elinde. Ve bu tekeller, MUD adlı faşist sağ koalisyonun başını çekiyor, ABD’yle birlikte Chavezci rejimi devirmek istiyorlar. Petrol fiyatlarının düşmesinin yarattığı ekonomik zorluk yoksullara yardımda gerilemeye yol açsa da, yoksulların çoğunluğu oligarşiye ve temsilcisi MUD’a tepki gösteriyor. PSUV iktidarında parti ve bürokrasi elitlerinin mülk edinip zenginleşmesinden rahatsızlık duyan yoksullar, yine de rejim karşıtı faşist MUD saflarına geçmek yerine, PSUV’dan desteklerini kısmen çekmekle yetiniyorlar.

Oysa İran’da siyasi iktidar tekelini ellerinde tutan mollalar, yalnızca siyasi alanda herhangi bir değişime izin vermeyen zor ve yasak uygulamakla kalmıyorlar. Petrol ve gaz kaynaklarının mülkiyet ve gelirini elde tuttukları gibi, ekonominin tüm sektörlerine özel mülkiyet ve vakıf mülkiyeti formlarında egemenler. Petrol fiyatlarının düşmesi ve uzun süren ambargo nedeniyle devlet bütçesi zayıflıyor. Ama vakıfların vergi dışı kalan imtiyazlı karlarıyla, molla elitinin ve politik islamcı bürokrasinin özelleştirmelerle ele geçirdiği sermayenin karları artmaya, mollalar kapitalist olarak semirmeye devam ediyor.

İslami kapitalizmin -bu terimi politik islamcı rejim altındaki kapitalizmi ve iktisaden de politik islamcıların egemenliğindeki kapitalizmi ifade etmek için kullanıyoruz- yarattığı yoksullaşma daha geniş kitleleri kapsamına almaya devam ediyor. Yoksulluk ve zenginlik kutuplaşması büyüyor. İran işçileri ve ezilenlerinin, teokratik faşist rejime tepkisi ile yoksullaşmaya tepkisi aynı hedef üzerinde birleşip yoğunlaşıyor. Emek-sermaye çelişkisi ile halk-devlet çelişkisi İran’da tamamen çakışıyor.

30 yıldır umut bağladıkları veya beklenti içinde oldukları kapitalizmin islami versiyonunun da kendi yoksulluklarını ortadan kaldıramayacağını, dahası molla rejimi elitlerinin ve vakıfların özelleştirmelerle zenginlikleri yağmaladığını, işçilerin ve emekçilerin suyunu sıkarak soyduğunu gören, politik özgürlük kırıntılarına bile sahip olmamanın acısını zaten alabildiğine derinden yaşayan yoksullar öfkeyle eyleme geçiyor. Böylece molla diktatörlüğüne karşı patlak veren özgürlük ayaklanması, aynı zamanda ve nesnel bakımdan, mollaların iplerini tuttukları sermaye ilişkilerine karşı bir nitelik de barındırıyor.

Molla Rejimine Karşıtlık Ve İslami Kapitalizme Öfke

Değindiğimiz gibi, İran’ın sömürülen ve ezilen sınıflarının yoksullaşmaya ve mollaların talanına karşı öfkesi basit bir ekonomik talep değil. Özgürlük yoksunluğuna, toplumsal adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı sınıfsal temelli bir isyan bu.

Sosyalizmin program olarak öne çıkmıyor veya ayaklanmaya sosyalizmi program edinen bir partinin önderlik edemiyor olması, sömürülen ve ezilen sınıfların politik özgürlük hedefi ve kapitalizme tepkisi gerçeğini ortadan kaldırmaz. Faşist molla diktatörlüğüne ve islami kapitalizme isyanı ücret artışı için mücadele derekesine indirmek ise ayaklanmanın içeriğini hiç anlamamak demektir. Ve bunu anlamayanlar, İran halklarının gösterilerin başlamasından kısa bir süre sonra “Hamaney’e ölüm”, “Ruhani’ye ölüm”, “Diktatöre ölüm” sloganlarını yükseltmelerini hayretle karşıladılar.

Oysa İran halklarının talep ve özlemlerinin birleştiği potanın, faşist molla diktatörlüğü karşısında özgürlüğün kazanılması olduğu açıktı. İşçiler ve emekçiler için teokratik faşizme karşı özgürlük, halk gençliği için yaşamı ve geleceği açısından özgürlük, kadınlar için erkek egemen dinsel tahakküme karşı özgürlük, Kürtler, Azeriler, Beluciler ya da Araplar için ulusal onur ve özgürlük…

Politik islamcı rejime karşı mücadelenin başlangıcı, İran devrimi içinde öncü devrimci örgütlerden gelmişti. Devrimci hareketin ağır yenilgisi sonrası ise, şu ya da bu olayı vesile ederek kitle hareketlerini başlatıp geliştirenler genellikle öğrenci gençlik ve eğitimli kadınlar olmuştu.

2009’da seçim hilesine karşı Yeşil Hareket’i rejimin muhalif kanadı başlatmış, ama halkın mücadelesi onları aşarak politik islamcı rejimi değiştirmeyi amaçlayan demokratik bir ayaklanmaya dönüşmüştü. Fakat ayaklanmanın başını çeken tabakalar öğrenciler ve eğitimli kadınlardı; yoksullar, işçiler ve işsizler ayaklanmaya katıldıkları kadarıyla bu tabakaların hegemonyası ve öncülüğü etrafında hareket etmişlerdi.

Şimdi ise işçisi, işsizi, genci ve kadınıyla yoksul sınıflar ayaklanmanın öncüsü konumuna geldiler. Devrimci bilinçleri ve güçlü öncü örgütleri olmaksızın alanlara çıkmalarına rağmen, çok geçmeden rejimin her iki kanadını da hedef aldılar. Vurguladığımız gibi, rejimi yıkmayı amaçlayan sloganları korkusuzca ve hızla yükselttiler.

Bu durum, geçmişte rejimin sözüm ona “ılımlı” kanadından reform beklentisinin de süreç içinde kırılmış olduğunu gösterdi.

İktidar dalaşı içinde olan her iki kanat da islami kapitalizmin zenginliğini yağmalamada suç ortaklığı yapıyorlardı. “Ilımlı” denilen kanadın önde gelen temsilcilerinden Rafsancani ailesinin özelleştirmelerden ele geçirdiği devasa sermaye mülkiyeti buna örnektir. Ama aynı zamanda, Ahmedinejat döneminde de özelleştirmelerin hızlanarak sürmüş olduğunu, neoliberal ekonomik politikanın uygulandığını vurgulayalım.

Ayrıca politik arenada velayeti fakih olarak Hamaney’in, politik islamcı “ılımlı” kanadın çoğu temsilcisinin devlet başkanlığı adaylığını yasaklayarak, molla rejimi çerçevesinde politik bir yumuşamaya imkan bırakmadığını, kitleler deneyleriyle öğreniyor. Dahası, mücadeleye katılan kitleler “en ılımlı” Musavi’nin geçmişte yıllar süren başbakanlığı sırasında rejimin idam vinçlerini aralıksız çalıştırdığını bilince çıkarıyor. Sözüm ona “ılımlı” politik islamcılardan beklentiyi, gelişen politik bilinçle sona erdiriyor.

İran devleti, siyasal sisteminden taviz vermeden, ama Obama’yla yaptığı nükleer silah araştırmalarını durdurma anlaşması karşılığında, dünya kapitalizmiyle mali-iktisadi bütünleşmeyi amaçlıyordu.

Sonuçta, aralarındaki görece farka rağmen her iki kanadıyla rejim bu çizgide ilerlerken, bölgesel nüfuzunu geliştirme amacından da vazgeçmediği için, ABD emperyalizminin savaş gerginliğini yeniden tırmandırmasıyla karşılaşıyor. Suriye gerici iç savaşı ve Yemen savaşı, ABD’nin ve bölgesel müttefiklerinin İran bölgesel nüfuzuna karşı savaşlarıdır aynı zamanda. Nükleer silah araştırmalarını durdurma anlaşmasına meydan okuyan Trump’la birlikte savaş gerginliği yeniden tırmanıyor. Bunu, ABD’nin gerileyen dünya hakimiyetini sürdürmek için devasa askeri gücünü kullanma stratejisinin, bölgesel hegemonik güç odaklarından biri olan İran molla rejimiyle çatışması olarak okumak gerekir, Trump’ın kişisel macerası olarak değil.

Molla rejimi bu hegemonya savaşlarından zaferle çıktı. Olası bir ABD savaşına ise, Saddam ve Esad’dan çok daha hazır olduğunu gösterdi. Ama bütün bu başarıları, İran halklarının rejime meydan okumasını önlemeye yetmedi.

Ayaklanmayı Hazırlayan Mücadele Birikimi

İran halklarının Aralık ayaklanmasını, elbette onu önceleyen süreçlerdeki işçi grevleri, 2009 ayaklanması, ırkçı hakarete karşı Azeri halkının 2008’deki ulusal gösterileri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Arap halk isyanı döneminde bastırılan ayaklanma girişimi, Rojhilat Kürdistan’da idamlara ve kolberlerin katledilmesine karşı başkaldırılar ile birkaç ay önceki Kirmanşah depreminde yardımların engellenmesine karşı gösteriler, bütün bu mücadeleler ve ayaklanmalar hazırladı.

Aralık ayaklanması, Suriye gerici iç savaşında, Yemen savaşında ve Irak’ta molla rejiminin başarı ve nüfuz kazanmasına rağmen patlak verdi.

Bütün burjuva rejimlerde olduğu gibi molla rejimi de, her zaman, dışta savaşı ve zaferi içte iktidarını güçlendirmenin basamağı, sınıf mücadelesini bastırmanın şovenist manivelası yapmıştır. Irak-İran savaşı molla rejiminin devrimci hareketi ezmesinin, adeta kökünü kurutmaya girişmesinin çok elverişli bir aracı olmuştu. Ama İran’ın Suriye, Yemen ve Irak’taki dış politika ve savaş başarıları bu kez İran halklarını şovenizmle zehirlemeye yetmedi.

Bu gerçeklik, Aralık ayaklanmasının önemini daha da büyütüyor. İran halklarının artık molla rejimi altında yaşamak istemediğini, rejimin halkları aldatma imkanlarının tükendiğini ve hemen bütünüyle zora dayanarak ayakta kalmaya çalışacağını gösteriyor. Molla rejiminin bölgede siyasi prestijinin ve etkisinin en güçlü olduğu bir dönemde, üstelik Filistin ve Lübnan direnişlerine verdiği destekle siyonizme ve ABD emperyalizmine karşı bölge halkları nezdinde kazandığı sempatiye rağmen, İran halklarının ayaklanması bunu kanıtlıyor.

Ayaklanmadan Korkuya Kapılanlar

Molla rejiminin bütün siyasi fraksiyonları, aralarındaki dalaşı bir yana bırakarak, ayaklanmayı ezmek için hemen birleştiler. Ruhani önce kitleleri yatıştırmak istedi, “Sorunlar varsa konuşulur, mücadeleye ne gerek var” türünde sözler etti. Fakat devrimci tehlikenin ciddiyetini fark edince, Ruhani de Hamaney de başlıca karşıdevrimci silahlarına sarıldılar.

Rejim yanlısı kitle sokağa salındı. Bu karşıdevrimci güruh, “Liderimiz ölün desin, ölelim” gibi halka gözdağı veren sloganlar attı. Ancak bir kez daha görüldü ki, molla rejimine taraftar kitleyi sokağa çıkararak üstünlüğünü kanıtlama tiyatrosu, İran halklarının rejimi desteklediği imajını yaratmaya yetmiyor, faşist tehdit ve şiddet dışında bir şey üretmiyor.

Rejim ayaklanmaya önderlik edenleri idamla tehdit etti. Ama halk bu tehditleri de dinlemedi. Öte yandan, ayaklanan halk kitlelerinin rejim yanlısı karşıdevrimci güruhlarla farklı zamanlarda alanlara çıkması, olası kitle kırımlarının önüne geçti.

Ayaklanma devam edince, molla rejimi Besic’i saldırıya geçirdi. Kan döktü ve 30’a yakın insanı katletti. Pasdaran ve ordu komutanları da tehdit ardına tehdit savurdular. En son Pasdaran üç şehirde sokağa inince, ayaklanma bir dahaki sefere daha güçlü gelmek üzere geri çekildi. Rejim işkence altında 9 ayaklanmacıyı katletti. Yaklaşık 4 bin insanı zindana attı. Politik islamcı iktidar, yıkılan korku duvarını böyle kan dökerek, muhtemelen idamlara da hazırlanarak, yeniden örmeye çalışıyor.

Molla rejimi, ayaklanmanın büyümesine karşı dalgakıran rolü oynaması için, ayaklanmanın ABD, siyonizm ve Suudi hanedanlığı tarafından kışkırtıldığı yalanına sarıldı. Trump’ın ayaklanmayı överek düşmanını zayıflatma arayışı ve kışkırtıcı sözleri, tersten, halk ayaklanmasını frenleyici rol oynadı.

Diktatör Erdoğan da Fransa ziyareti öncesi verdiği demeçte aynı yalana sarıldı: “ABD, İsrail... İran, Pakistan(ın) ...içişlerini karıştırmaktadır”. “Karıştırılan İslam ülkeleridir. Bunlar üzerinde oyun oynanıyor.” (tr.mehrnews.com, 05.01.18)

Faşist politik islamcı şef ve onun tetikçileri, İran halklarının ayaklanmasının Türkiye ve Kürdistan’daki halkları hızla etkileyebileceğinden korktular. İran ayaklanmasının aynasında, yalnızca molla faşizminin değil, Erdoğan faşizminin de yıkılışını görüp ürktüler.

Erdoğan’ın başlıca müttefiki Bahçeli aynı nakaratı tekrarladı: “İran Türklüğünün bozguncuların, ayaklandırma çağrısı yapan kanlı emperyalizmin tehlikeli tuzağına düşmeyeceğine inancım tamdır... Gezi Parkı’nda denediler, olmadı.” (www.haberler.com, 05.01.18)

Perinçek de Erdoğan’la yarıştı: “ABD emperyalizminin İran’daki fitne hareketi, ekonomik sıkıntıları ve halkın çeşitli şikayetlerini kullanıyor... Vatan Partisi bildirisinin (vurguladığı gibi)... ABD-İsrail fitnesine karşı İran devleti ve halkının yanındayız.” (Aydınlık, 03.01.18)

Erdoğan ve eli kanlı suç ortakları İran halklarının ayaklanmasından korkmakta haklılar. İran halklarının cesaret ve yiğitliğinden esinlenecek Türkiye ve Kürdistan halkları, daha büyük ayaklanmaları hazırlayacak, onların çürümüş militarist aygıtını ve talancı egemenliğini yıkacaktır.

Tarihin Motoru: Sınıflar Mücadelesi Mi Devletler Mücadelesi Mi?

2009 ayaklanmasını, emekçi soldan çeşitli antifaşist ve devrimci parti ve örgütler de suçlamış, egemen sınıfların it dalaşının bir parçası, hatta emperyalizmin bir kışkırtması olarak görmüşlerdi. EMEP’ten Yürüyüş’e değin değişik siyasi anlayışlar, bu utanç verici tavra girmişlerdi.

Bu tavır en başta, emperyalist devletlerin daha zayıf kapitalist devletleri yıkma oyununa gelmekten sözüm ona kaçınmak, hatta ikincileri emperyalist saldırganlığa karşı desteklemek bakış açısından kaynaklanıyordu. Bu ulusalcı görüş öylesine etkiliydi ki, 2009’da İran halklarının seçim hilesi vesilesiyle rejimin despotizmine karşı ayaklandığını anlamak ve bu ayaklanmayı desteklemek yerine, “İran’ı teslim alma politikasının İran halkının direnişine çarpması” (Evrensel) yorumuyla Ahmedinejat’a üstü örtülü destek verilmişti. “İran’da kullanılan yöntemler, akla hemen Romanya gibi sosyalist ülkelerdeki karşıdevrimleri getiriyor” (Yürüyüş) vaazıyla ayaklanma mahkum edilmişti.

Şimdiki ayaklanmada, EMEP ve Evrensel yazarları nihayet geçmişin yanlışını bir kenara bıraktılar. Fakat ulusalcı tutuma düşmüş Yürüyüş, aynı tavrını sessiz kalarak sürdürdü. Ayaklanma sonrası çıkan yayınlarında sanki ayaklanma yokmuş gibi davrandı. Teşkilatı Mahsusa’nın öncüsü Karakol cemiyetinin işgal altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya silah taşıyan “devrimciliğini” heyecanla tefrika ederken, İran halklarının molla rejiminin cellatlarına meydan okuyan şanlı ayaklanmasından bahsetmedi bile.

Meşhur “Yurtsever Cephe”ci ve “İslami gericiliğe karşı cumhuriyet değerlerini barikat olarak yükseltmeyi” bıkıp usanmadan öneren KP de, İran halk ayaklanmasını sessizce geçiştirme utancını paylaştı. Kemal Okuyan, “mollanın-imamın alternatifi yanki olmak zorunda değil” diyerek, İran halklarını küstahça uyarmaktan çekinmedi. (haber.sol.org.tr, 02.01.18) Uydurduğu ulusalcı antiemperyalizme adeta kendisini de inandırdığını gösterdi.

ÖDP liderleri ve yazarları, bu kez yayınlarında İran ayaklanmasına çokça yer verdiler. Fakat anlaşılan, yine de tereddüt halinden çıkamadılar. ÖDP BK üyesi Önder İşleyen, “Sol hareketin bu isyanları toptancı bir yaklaşımla bakarak, içindeki farklı dinamikleri görmeksizin koşulsuz biçimde desteklemesi” tavrına karşı çıktı. (Birgün, 14.01.18) Birgün yazarı ÖDP’li Mustafa K. Erdemol da ayaklanmada hala emperyalizmin parmağı olabileceği tereddüdü taşıyordu: “Mutlaka birtakım ‘merkezler’ işin içinde... 2009 olaylarında İngiltere’nin çok büyük etkisi olduğu ileri sürülmüştü.” (Birgün, 02.01.18)

Sonuçta ÖDP’liler, İran ayaklanmasını desteklerken bile tereddüt gösteriyorlar; Kılıçdaroğlu’nun kendisini koruma yürüyüşünden duydukları heyecanı, ona verdikleri koşulsuz desteği, İran’ın cesur gençliği ve halklarından esirgiyorlar.

Bütün bu siyasi akımların sessizliği veya destekleme tereddüdü, onların ulusalcılıktan kurtulamamış ve içeriksiz antiemperyalizm anlayışından kaynaklanıyor. İlla da emperyalizme karşı yerel burjuva devletleri destekleyecekler! Ve illa da halkların mücadelesinin arkasında emperyalist kışkırtıcılar arayacaklar!

Halkçı demokratik ayaklanmaları desteklemekten böyle uzak duran solculara ve devrimcilere her ayaklanmada yeniden hatırlatacağız: Tarihin motoru devletlerin mücadeleleri değil, sınıf mücadeleleridir!

Tam da burada, Lenin’in ayaklanmaların doğası üzerine yaptığı analizi anımsatmanın zamanı:

‘Saf’ bir toplumsal devrim bekleyen ... gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç anlamayan sözde-devrimcidir.” “1905 Rus devrimi bir burjuva demokratik devrimdi. Bu devrim, nüfusun hoşnut olmayan bütün sınıflarının, grup ve öğelerinin vermiş oldukları bir dizi savaşı içerdi. Bunlar arasında en barbar önyargılara sahip bulunan en muğlak ve akılalmaz amaçlar için savaşan yığınlar vardı, Japonlardan para alan küçük grupçuklar vardı, spekülatörler, serüvenciler vb. vardı. Nesnel olarak, yığınların hareketi çarlığı sarsıyor ve demokrasi yolunu açıyordu. Onun için bilinçli işçiler hareketin başında idiler.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, V.I. Lenin, Sol Yayınları, s. 198-199)

Daha Fazla Ayaklanma!

Bu şiarı, Che’nin Vietnam devrimini yayma amacıyla dile getirdiği slogana atıfla yükseltiyoruz.

İran halkları, bütün zor koşullara rağmen ayağa kalkarak, devrimci bir süreç yarattı. Arap halklarının ayaklanmaları üzerinden daha 10 yıl bile geçmedi. Ve bugün Tunus’ta yine ayaklanma patlak verdi. Gezi-Haziran ayaklanmasından bu yana geçen zaman henüz 5 yılı doldurmadı. 6-8 Ekim serhıldanı Gezi’yi takip etti. Rojava devrimi etkisini yayarak dimdik ayakta duruyor. Başûr Kürdistan’da halk ayaklanmasının halen dumanı tütüyor. Ve şimdi de İran halklarının ayaklanması…

Evet, bölgesel ayaklanmalar zinciri, emperyalistlerin ve yerel gerici egemen devletlerin tüm zulmüne, kanlı mezhep ve sömürge savaşlarına rağmen, kendini üretmeye devam ediyor.

Ayaklanmalar bastırılsa ve ezilse, hatta bazen gerici çatışmalarla yolundan saptırılsa bile, içinden geçmekte olduğumuz tarihsel dönemde bölgesel devrimci durumun dışavurumu oluyor. Her bir ayaklanma, yalnızca ayaklanmayı gerçekleştiren halkta devrimci gelişim yaratmakla kalmıyor, bölgenin diğer ülkelerini etkiliyor, başka halklara esin kaynağı oluyor. Hem ayaklanmayı gerçekleştiren halkın bir sonraki ayaklanmasına daha güçlü bir basamak hazırlıyor, hem de diğer halkların ayaklanmalarına ilham kaynağı oluyor.

ABD’li emperyalist ideologların Soğuk Savaş döneminde bilhassa Güneydoğu Asya devrimleri için kin ve korku duyarak söyledikleri gibi, “Domino taşı gibi her ayaklanma diğerini tetikliyor”.

Ama bugün koşullar bambaşka. Dünden farklı olarak dünya kapitalizmi bütünleşmiş hale geldi. Krizler hızla bölgesel ve dünyasal karakter kazanabiliyor. “Küçülen dünya”da işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadeleleri birbirlerini hızla etkiliyor. Bu maddi temel üzerinde, emek-sermaye ve halk-devlet çelişkilerinin yol açtığı devrimci hareketler, krizler ve ayaklanmalar, devrimci durum ve yükselişler çok geçmeden bölgeselleşebiliyor. Bir halk ayaklanması, karşıdevrimci zorbalıkla geriletildiği zaman dahi, hızla kendisini yeniden üretebiliyor.

İran halklarının özgürlük ayaklanması da, işte bu gelişmenin hem ifadesi hem de etkeni.

Vurgulamadan geçilmemeli: Kürdistan’ın büyük bölümünde on yıllardır süren ulusal demokratik devrim, bölgede ayaklanmalar dalgasını oluşturma ve birbirine bağlamada, mücadelenin geri çekildiği yerleri yeniden esinlendirmede öncü rolü oynamaya devam ediyor. Yarın hangi halkın veya halkların devrimlerinin öne geçeceğine dair elbette kehanette bulunulamaz. Fakat hangi halk devrimci bakımdan öne geçerse geçsin, ayaklanmalar dalgası önlenemez. Öfkesi ve cesaretiyle buna katkıda bulunduğu ve bölgenin en militarist diktatörlüklerinden birine meydan okuduğu için, bugün onur, ayaklanan İran halklarının olsun!

 

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn