Arif Çelebi İle Röportaj: Toplumsal Devrim Çağına Doğru Akıyor Zaman

Röportaj: Yusuf Çobanoğlu

*2008’de başlayan dünya ekonomik krizinde, büyük banka ve finans kuruluşlarının iflası yaşanmıştı. Ancak bugün devletlerin iflas etmesi esas gündem. Devletlerin iflası nasıl değerlendirilmeli? Bu durum kapitalizmin sonu olur mu?

Eğer söz konusu olan dünya ekonomisi açısından görece önemsiz birkaç devletin iflası olsaydı tabi ki bu kendi başına kapitalizmin sonu anlamına gelmezdi. Ama eğer kapitalizmin en gelişkin olduğu devletler mali iflasın eşiğine gelirse ya da gelmişse çanlar kapitalizm için çalıyor demektir. Yunanistan iflasın sınırına geldi, mali-ekonomik sömürge boyunduruğuna vurularak ayakta tutuluyor şimdilik.

Ne var ki sırada İtalya, İspanya, Portekiz var. Örneğin, İtalya’nın kamu borcu Yunanistan’ın altı katı. Orada da durmuyor; Fransa, İngiltere diken üstünde. Almanya’nın rahat olduğuna bakmayın, diğer ülkelerdeki borç ödeme sıkıntısı arttığında Almanya hazine kâğıtlarına güvenin azalacağı açık. Ya ABD; o da aynı hastalıktan mustarip değil mi? Şu kriz günlerinde mali oligarşi kapitalist devlet desteği ile ayakta duruyor, şu ya da bu devlet değil de hastalık en gelişkin kapitalist devletlere sirayet etmişse kapitalizm zorda demektir. Mali olarak iflasa sürüklenen bir devlet kapitalist oligarşiyi nasıl ayakta tutabilir?

*Kapitalist devletler bu çıkmazdan kendilerini kurtaramazlar mı?

Eğer sorun devletlerin hatalı politikalarından kaynaklansaydı bu mümkündü elbette. Gel gör ki sorun temelde. Kapitalist devletlerin içine saplandıkları ve debelendikçe daha da battıkları borç batağı krizi temeldeki üretim biçimi krizinin yüzeydeki yansımasından başka bir şey değil.

*Kapitalist emperyalist devletlerin üzerinde anlaşabilecekleri bir çözüm yolu bulunamaz mı?

Mesele de bu ya. Arıyorlar, dört dönüyorlar ama bulamıyorlar. Yalnızca geçici, palyatif bazı çözümler üretebiliyorlar ve bu çözümlerin ömrü bir iki mevsimi geçmiyor. Devletin ekonomiyle ilişkisi üzerinden bir soyutlama yaparsak, bugüne değin üç tip kapitalist devletin ortaya çıktığını, ilk ikisinin tarihe mal olduğunu ve üçüncüsünün yaşamaya devam ettiğini görürüz. Birincisinde burjuva devlet sermayenin kaldıracıydı ve kapitalist sınıfın kolektif yönetim kurulunu temsil ediyordu. Bu dönemde devlet vergilendirme, kamu borçları ve sömürgeler elde etme yoluyla sermayeye mali kaynak aktarıyor ve yayılması için yol açıyordu.

İkincisinde burjuva devlet sermayedar hale geldi. 1930’ların büyük bunalımı bunu zorunlu kıldı. Devletin sermayeye kaldıraç olması bir işe yaramıyordu artık. Çünkü sermaye kriz içindeydi. İşsizlik korkunç boyutlardaydı ve SSCB’de sosyalist devlet ekonomisi büyük başarılar elde ediyordu. Burjuva ekonomi bilimi paçavraya dönmüştü. O bilime göre her arz kendi talebini yaratır ve işsizlik olmazdı. Kriz de, işsizlik de ancak geçici olabilirdi, piyasa en sonunda kendi kendini düzenleyerek tüm sorunların üzerinden gelirdi. Öyle olmadığı görüldü. Devlet bu kez bir yatırımcı, bir sermayedar olarak devreye sokuldu. Artık o bir mali kaldıraç değil doğrudan doğruya bir sermayedar olarak sahaya iniyordu. Sermayenin yeterince kârlı bulmadığı ya da sermayenin gücünün yetmediği alanlara devlet yatırımcı olarak girerek kapitalist ekonomiyi kurtaracaktı ve kurtardı da. Bunun sonuçları esasen 1950’ler- den sonra görüldü. Burjuva devletin bir sermayedar olarak devreye girmesi kapitalist gelişmeye, genişlemeye büyük bir itilim kazandırmıştı.

Kapitalizmin birinci genel bunalımı böyle aşılmıştı. 1870-1913 yılları arasında yıllık büyüme oranı yüzde 1.30 iken, genel bunalım ve çalkantılı yıllarda 1913-1950 arasında yüzde 0.91 olmuş, buna karşın 1950-1973 arasında yüzde 2.93’e yükselmişti. Bu dönemde kapitalist emperyalist devletler tekelci sermayedar ve devlet dışı tekellerin kolektif yönetim kurulu iken diğer yandan sosyalizmin ve örgütlü işçi sınıfının basıncı ile belli ölçülerde “sosyal devlet” hüviyeti kazanmıştı.

*Ne oldu da bu süreç tıkandı?

Kapitalizmin işleyişi kanunları galebe çaldı. Tekelci sermaye güçleri kapitalist devletin kanatları altında semirdikçe semirdi. Artık devlet onların büyümesine alan açan değil, gelişmesine engel olan bir faktördü. Nihayet aynı pazarda koşturuyorlardı. Tekelci sermayenin çıkarları devletin pazardan çıkarılmasını gerektiriyordu. Özelleştirme siyaseti bu gereksinim sonucu olarak ortaya çıktı. Aynı zamanda “sosyal devlet” de adım adım tasfiye edilerek devlet hizmetleri sermayeye yatırım alanlarına dönüştürülerek piyasalaştırılmalıydı. Böylece 1973-1974’de dünya çapında etkili olan krizde kendini açığa vuran tıkanmanın önünün açılacağı düşünülüyordu. Tıpkı 1913-1945 yıllarında etkili olan birinci genel bunalım gibi, 1973-2010 arasında da ortalama yıllık büyüme yüzde 1 civarındadır ama önceki döneme göre düşüş çok daha serttir. Bu süreçte sermayenin serbest dolaşımının önündeki engeller, kısıtlamalar kaldırılmaya başlandı. Yeni sömürge ve bağımlı devletler adım adım birer mali ekonomik sömürgeye dönüştürüldü. Şimdi artık kapitalist emperyalist devletler mali oligarşinin doğrudan yönetim aygıtı, uluslararası emperyalist kuruluşlar mali oligarşinin kolektif çıkar organları, yeni sömürge ve bağımlı devletler de emperyalist mali oligarşinin yerel dayanaklarına dönüşmüştü.

2008 ekonomik krizi patlak verdiğinde mali oligarşinin çıkarlarının politik temsilcisi olan burjuva devlet tereddütsüzce toplumsal fonları mali oligarşiye peşkeş çekti. Bankalar, sınai tekeller kurtarıldı. Krizin yükü devletin sırtına aktarıldı.

*Kapitalist devlet bu yükü omuzlamaktan kaçınamaz mıydı? Batanları kurtarmak yerine “bırakın batsınlar” diyerek çürük şirketlerin ayıklanmasını sağlayarak ekonominin sağlığına kavuşmasına yol açamaz mıydı?

Hayır, bunları yapamazdı. Sorun da burada zaten. Eğer krize girenlerin iflasına izin verseydi, oluşacak enkazın altından kapitalist ekonominin sağ çıkması mümkün görünmüyordu. Düşünün bir, şu anda ABD’nin en büyük 6 finansal kurumunun varlığı (Bank of America, Morgan Stanley, Citigroup, JP Morgan Chase, Wells Fargo) ABD gayrisafi milli hasılasının yüzde 60’ına eşit. Yukarıda adı geçen şirketlerin bir kısmı devlet tarafından kurtarılanlar listesinin ilk sıralarında yer alıyordu, onlar batsaydı diğerleri de onları takip edecekti.

*Ama bu kurtarmalar da çok işe yaramış görünmüyor, bu kez devlet iflaslarından bahsediliyor.

Eğer bu kurtarmalarla, bir başka deyişle mali oligarşinin zararlarının toplumsallaştırılmasıyla ekonomik denge rayına otursaydı, ekonomi yeniden büyüme rotasına girseydi; bu kurtarmalar burjuva devletleri sıkıntıya soksa da onları batıracak kerteye getirmezdi. Mali oligarşinin devleti tüm gövdesiyle sermayeye kaldıraç oldu ama mali oligarşiye aktarılan bu muazzam miktardaki kaynak sabit sermaye yatırımlarına akmadı. Akamazdı da. Çünkü kriz tam da bu alanda kârlılığın azalması buna karşın borç verilebilir sermayenin aşırı birikmesinden kaynaklanmıştı. Bu aşırı sermaye fazlası spekülatif mali araçlarla birikmiş, üretilmiş artı değerin bir elden başka bir ele geçmesine yol açarak mali oligarşinin av sahası için bir genişleme yaratmış, ama o alanda daha fazla ilerleme olanağı kalmadığından kapitalist ekonomi gelip duvara toslamıştır. Bu nedenle bu şirketlere kaynak aktarmak, şirketleri bir müddet ayakta tutar, hatta yüksek kârlar bulmalarına neden olabilirdi ama ekonomik büyümeye zemin oluşturamazdı. Bunun sağlanabilmesi için sermayenin doğrudan sermaye yatırımı olarak işlev görmesi gerekirdi. Aşırı tekelleşme nedeniyle ortalama kar oranları çok düşüktü. Kâr oranlarının yeniden yükselmesi için yatırım araçlarının ucuzlaması ve ücretlerin düşmesi gerekirdi. Ücretler uzun süredir düşmekteydi zaten, ama üretimin aşırı tekelci niteliği nedeniyle yatırım araçları ucuzlamıyordu. Talebin yeniden yükselmesi için fiyatların kırılması lazımdı. Kriz hem yatırım, hem geçim araçlarının fiyatının düşmesi için fırsattı. Ekonomik krizler bu yoldan kapitalizmin sağlığa kavuşmasına ve yeniden büyüme rotasına girmesine hizmet ediyorlardı. Ama şimdi aşırı tekelci niteliği nedeniyle çürüklerin ayıklanması gerçekleşmiyor, yatırım ve geçim araçları fiyatları kırılmadığı için kriz ateşi bir canlanmaya yol açmıyordu. Krize ilaç olarak mali oligarşinin kasasına aktarılan milyarlar, bu nedenle ekonomiyi iyileştirmek yerine hastalığın süresini uzatmaktan öte bir işe yaramıyordu. Devlet onlara aktardığı paraları halktan toplayacak ya da başka devletlerin sırtına yıkacaktı. Ne var ki halkın geliri zaten düşük ve itiraz sesleri yükseliyor, diğer devletler de aynı hastalıktan mustarip. Böylece krizin yükünü toplum adına yüklenen devletler toplumun üstüne çöker hale geldiler.

*Kapitalist devletler tekelleri kurtarmak yerine kendileri tıpkı daha önce yapıldığı gibi doğrudan sermaye yatırımcısı olarak devreye giremez miydi?

Giremezlerdi. Çünkü sorun artık özel sermayenin el atamayacağı büyüklükteki yatırımlara devletin el atması değildi. Hatta öyle ki bu tekeller öylesine güçlenmişti ki pek çok devletten daha büyük aktif sermaye gücüne ulaşmışlardı. Örneğin geçtiğimiz yaz ABD hazinesinde 73.7 milyar dolar nakit varken Apple’ın kasasında 75.8 milyar dolar vardı. Dolayısıyla devletin bir doğrudan yatırımcı olarak devreye girmesi ancak tekelleri devre dışı bırakması ve kâr için üretime son vermesi ile mümkündü. Bunun dışında bir çıkış yok. Ama mali oligarşik devletin sınıf niteliği onu bunun tam zıttı bir yola sokuyor.

*Dünya genelinde ekonomiler yavaşlıyor. Kapitalizmin üretimi kaydırdığı Hindistan, Çin ve Güney Asya ülkelerinde dahi ekonomik büyüme oranları çok düşük. Avrupa’da “uzun süreli resesyon” bekleniyor. Bu ne anlama geliyor?

Bu burjuvazinin ekonomik krize çare bulamadığını gösteriyor. Kapitalist devletler mali oligarşiye payanda oldu, bu krizin çok daha sarsıcı olmasını engelledi. Diğer yandan sermaye Çin, Hindistan ve Güney Asya ülkelerine akmaya devam ederek nefes borularını kısmen açık tutmaya devam etti. Birincisi gibi bu ikincisi de soruna çare olamazdı. Çünkü buralara akan sermaye buralardaki pazarlara nüfuz etmenin ötesinde bu ülkelerde ucuz işgücü ile ürettikleri metaları dünya pazarına satma derdindeydi. Bu ülkelerin iç pazarları ne denli geniş olsa ve sermayeye bir manevra alanı yaratsa da tekelci sermaye o derece bir büyüklüğe erişmişti ki; buraların iç pazarları kendi başına sermayenin derdine çare olamazdı. Buna karşın dünya pazarının en önemli kısmını oluşturan gelişmiş ülkeler resesyon içindeyse, sermaye yatırımı çeken ülkelerin ihracat olanaklarının daralacağı da açıktı. Nihayet, olan bu; “uzun süreli resesyon” gerçekte depresyon beklentisinin utangaçça ifadesinden başka bir şey değil.

*Siz yazılarınızda sürekli olarak “kapitalizmin varoluş krizi”nden söz ediyorsunuz. Son gelişmeler bu değerlendirmenizde ne anlama geliyor?

Kapitalist üretim biçimi ikinci genel bunalımını yaşıyor. İlki 1910’lar- da başlayarak 1929-1930 büyük bunalımı ile doruk noktasına ulaştı ve ikinci dünya savaşının bitimiyle aşıldı. Genel bunalım salt ekonomik krizi içermez, bir bütün olarak sistemin ekonomik-politik ve ideolojik krizini tarif eder. Sistemi belirli bir düzen içinde hareket ettiren ilişkilerin krizidir bu. Birinci genel bunalım kapitalist emperyalizmin krizidir. Sermayenin merkezileşmesinin ve yoğunlaşmasının ulusal nitelikte tekeller doğuracak düzeye ulaşması ve banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşmesi ile mali oligarşinin oluşması; dünyanın emperyalist güçlerce sömürgeler halinde paylaşılmasının tamamlanması nedeniyle fazla sermayenin akacağı alan yokluğu kaçınılmaz olarak büyük güçleri birbirlerinin pazarlarını ele geçirmeye yöneltmişti. Emperyalist devletler arası çelişkiler, emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişkiler, burjuvazi ile işçi sınıfı ve emekçi köylülük arasındaki çelişkiler keskinleşmişti; savaş, devrim, faşizm, sosyalizm bu çelişkilerin şiddetli dışavurumunun sonuçlarıydı. Eğer bir dönemlendirme yapmak gerekirse birinci paylaşım savaşının başladığı 1913 ile ikinci savaşın bittiği 1945 aralığı verilebilir. Kapitalizm bu genel bunalımın üstesinden gelmeye başladı. Bunu belli başlı üç nedene bağlayabiliriz. Birincisi kapitalist devletin bir sermaye gücü olarak devreye girmesiyle kapitalist gelişmenin yeniden hız kazanması, ikincisi işçi sınıfına verilen tavizlerle gelişmiş kapitalist ülkelerde devrim tehlikesinin bertaraf edilmesi, üçüncüsü diğer kapitalist emperyalist ülkelerin ABD şemsiyesi altında toplanarak sosyalist blokun ekonomik - politik - ideolojik etki alanını sınırlamayı başarmaları, kendi ülkelerinde ve denetim altında tuttukları ülkelerde iç pazarı genişletme potansiyelini açığa çıkarmaları.

Bugün kapitalizm ikinci genel bunalımdan geçiyor. Bu emperyalist küreselleşmenin krizi. Kapitalist dünya pazarı aşırı birikmiş sermaye fazlası için dar geliyor. Ama bu darlık başkalarının pazarına el koyarak aşılacak cinsten değil. Zira bu pazar zaten dünya tekellerinin, mali oligarşinin elinde. Sermaye dolaşımının önündeki engeller kaldırılmış, dünya pazarı hemen hemen açık dünya pazarı haline gelmiş, pek çok ürün dünya fabrikasında üretilir olmuş. Buna karşın şu ya da bu ülkenin dünyada ulaşabildiği pazarların yetmezliği değil bizzat bir bütün olarak dünya pazarı yetmez hale gelmiş. Sermaye fazlasını bu kez mali yatırım araçları, spekülatif sermaye yatırımlarına daha çok yönelerek değerlendirmenin cazibesi artınca, sermaye fazlası çok daha büyük rakamlara ulaştı. Bu tip yatırım kendi başına artıdeğer yaratmaz, mevcut artıdeğerin dağılımında eşitsizliği büyütür. Bir yerden sonra aşırı biriken sermaye fazlasını spekülatif yatırım araçları üzerinden değerlendirme alanı da yetmez oldu. Ve yetmezlikler 2008’de dünyayı sarsan bir kriz olarak kendini dışa vurdu. Kapitalist üretim tarzının temellerinde biriken çelişkilerin ateşi ekonomik deprem olarak açığa çıktı. Ama görüldü ki bu basit bir ekonomik döngü krizi değil. Ekonomik olduğu kadar politik ve ideolojik kriz olarak da kendini gösteren ve eski varlık temeli üzerinde kendini üretme, sürdürme olanağının tükenmesinden kaynaklanan genel bunalım göstergelerinden biridir bu kriz.

*Niye “varoluş krizi” o halde?

Şunun için, eski varlık temeli üzerinde kendini üretme, sürdürme olanağını yitirmiş ama kendi içinde o temele yeni bir biçim vererek sorunu aşma yeteneği de gösteremiyor. Yani sorun eski varlık temelinde değil o temelin kendisinde.

Marx, “Toplumsal emeğin üretici güçlerindeki gelişme, sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedenidir” der. Sermaye bu “tarihsel işlevi”ni artık yerine getiremediği için “varoluş nedeni”ni yitirmiştir. Bugünkü genel bunalımın kökeninde bu var, buna varoluş krizi diyorum.

*Buraya nasıl gelindi?

Teknolojik temeli esas alarak kapitalist üretim biçiminin tarihsel gelişimini incelediğimizde birbirini takip eden üç evreden bahsedilebilir. Birincisi kapitalizmin doğuşunu temsil eder. Bu dönemde üretim teknolojisi nitelik olarak değişmemiştir ama üretimin tarafları değişmiştir. Bir yanda üretim araçlarının sahibi sermayedar ve diğer yanda emeğinden başka satacak şeyi olmayan işçi. Üretenle üretim aletinin birbirinden ayrışarak kapitalistin kumandasında bir araya geldiği ne kadar gerçekse, üretim teknolojisinin dün neyse bugün de öyle olduğu doğrudur. Ürünün üretiliş tarzı değişmemiştir ama üretim ilişkisi de değişmemiştir. Emeğin sermayeye biçimsel tabi oluşu ve mutlak artıdeğer yani işgününün uzatılması yoluyla artıdeğer üretilmesi bu evrenin karakteristik özelliğidir.

Özgül kapitalist ilişkiler ikinci evrede başlar. Bir birim metanın üretimi için harcanan zaman rakiplerine kıyasla ne kadar kısa olursa ortalama kâr oranından daha yüksek kâr oranı yakalayabileceklerini anladıklarında patronlar sınıfı makineleşme yarışına girdi. İşgününü uzatmak yerine işgününden işçiye ayrılan payı, gerekli emeği düşürerek artıdeğeri artırmak, göreli artıdeğer ve üretim teknolojisinde sürekli devrim de bu evrenin belirleyici özelliğidir. Kapitalizmin “tarihsel işlevi ve varoluş nedeni” esasen bu dönemde hayat bulmuştur.

Kapitalizmin bugününü incelediğimizde görürüz ki, üretim teknolojisinde sürekli devrim ya da onun bir başka ifadesi olan toplumsal emeğin üretici güçlerindeki gelişme durmuştur. Bunun nedeni sermayenin dünya ölçeğinde aşırı derecede merkezileşmesidir, yoğunlaşmasıdır. Belirli bir sermayenin organik bileşimi yükselirse, bir başka deyişle belirli bir sermaye kitlesinin değişen ve değişmeyen sermayeye oranı ikinci lehine yükselirse artıdeğer üretimine katkısı düşer ama aynı sermaye dilimi toplam artıdeğer kitlesinden herkesle eşit pay alır. Böylece yüksek organik bileşimli sermaye artı kâr, düşük sermaye bileşimli eksi kâr elde eder. Artı kâr peşinde koşmayan yarıştan elenir, rekabet kızışır, her bir kapitalist diğerinden daha ucuza üretmek için bilimi teknolojiye daha çok uygulamak için çaba gösterir. Bu aynı süreç sermayenin merkezileşmesini ve yoğunlaşmasını hızlandırır, önce bireysel üreticiler, ardından küçükler ve giderek orta sermayeler daha büyüklerle rekabet edemez hale gelir. En sonunda en büyükler en büyükleri yutmaya başlar. Ama bu kez üretim alanı birkaç tekelin eline geçtiği ve hepsinin de organik bileşimi yüksek olduğu için üretilen artıdeğer kitlesi düşer. Şimdi artık o alanda bilimi teknolojiye uygulayarak artı kâr elde etme olanağı kalmamıştır, sermayenin o alanda üretim ateşi söner. Yine de bu kapitalizmin sonu olmaz. O alanda üretim ateşi sönen sermaye başka yatırım alanlarına kayar. Ulusal çapta sıkışsa da dünyanın diğer ucunda kendine bir yatırım alanı bulur. Böylelikle “sürekli devrim” bu biçimde devam eder. Ya tekeller dünya tekelleri haline gelir ve pazar sıkışması ulusal çapta değil de dünyasal çapta olursa ne olur? İşte bugün olan olur. Kapitalizm tarihsel işlevini yitirir, onun “varoluş nedeni” ortadan kalkar. Toplumsal emeğin üretim güçlerini geliştiren değil onların önüne dikilen bir güç haline gelir.

*Yine de en büyük tekeller en büyük kâr kitlesini ele geçirmeye devam ediyor.

Sermaye sürekli değerlenmek zorunda, aksi takdirde sermaye olarak varlığını sürdüremez. Bilimi teknolojiye uygulamak, toplumsal emeğin üretim güçlerini geliştirmek artık eskisi gibi kârlı olmayınca sermaye ‘eski’ biçimlere sarıldı. Üretim teknolojisinde köklü değişimlere, yani ürünün üretiliş biçiminde devrimsel değişimlere gitmeden kâr oranını artırmanın iki yolu var. Birincisi hammadde fiyatlarını düşürmek, ikincisi ücretleri. Sermayenin ucuz işgücü ülkelerine kaymasının da hammadde kaynakları ve enerji ulaşım yolları üzerinde şiddetlenen rekabet, işgal ve savaşların da nedeni budur.

Daha önce de işaret ettiğim gibi aşırı biriken sermaye fazlası borsalar ve yeni dönemin icadı değerli kağıt spekülatörü yatırım bankaları üzerinden bin bir türlü spekülatif araçla daha da şişti. Bu alanda kâr oranları yüksek oldukça sermayenin daha büyük bölümü üretimden kopuyor, servet dağılımındaki eşitsizlik büyüyor, sınai üretim ve tarım çok daha büyük oranda mali oligarşinin yönetimi ve denetimi altına giriyordu.

Böylece bu dönemin üç karakteristik özelliği belirginleşiyordu: Mutlak artıdeğer elde etme yöntemlerinin yeniden öne geçmesi, hammadde kaynakları üzerine rekabetin kızışması ve spekülatif sermayenin belirleyici bir düzeye ulaşması.

*Sermaye bu yoldan derinleşerek kendisi için yeni bir genişleme zemini yaratamaz mı?

Bu yoldan nereye kadar derinleşebilir? Marx der ki; “Eğer bir yeni birikim yatırım alanı bulamaması, yani üretim alanındaki fazlalıklar ve aşırı borç sermayesi arzı nedeniyle kullanılması için güçlükle karşılaşıyorsa, bu borç verilen para sermaye bolluğu, yalnızca kapitalist üretimin sınırlılığını gösterir.” Bugün bu sınırlılık bir bütün olarak kapitalist sistemin temel sorunudur. Bir yanda kronik aşırı sermaye fazlalığı, bir yanda kronik işsizlik sermayenin varoluş krizinin tipik görünümüdür. Aşırı sermaye fazlalığı ne üretim yoluyla ne de kredi yoluyla değerlenme alanı bulamıyor. Bu bir kriz anında ortaya çıkmış konjonktürel bir sorun değil, kronik bir sorun. Ekonomik kriz bu sorunun şiddetli biçimde dışavurumundan başka bir şey değil ve aşırı tekelleşme ile devlet müdahaleleri sonucu kriz sorununu aşmaya hizmet etmek yerine daha da büyüttü. Diğer yandan kronik işsizlik de konjonktürel değil, krizle birlikte kronik işsizlik düzeyi yükseldi. Bu çıkmaz, sınıfsal çelişkileri keskinleştiriyor. Ekonomik olduğu kadar politik ve ideolojik alanda da kendini ortaya koyan kapitalizmin genel bunalımı giderek derinleşiyor ve emekçi yığınların bilincinde karşılık buluyor. Bu kaçınılmaz. Çünkü “varoluş krizi” yalnızca sermaye üretimiyle ilişkili değil, işçi sınıfı da, emekçi köylülük de, emekçi gençlik de bir “varoluş krizi” yaşıyor. Kendilerini kendi sınıfsal ya da toplumsal varoluşları içinde eskisi gibi üretemiyorlar ve kapitalist sistem içinde bir çözüm umudunun imkânsızlığını deneyimleriyle öğreniyorlar, toplumsal maddi temeldeki hareketin bilinçlerine yansımasını eylemleriyle dile getiriyorlar.

*İspanya başta olmak üzere Euro Bölgesi ülkelerinde işsizlik rekor üstüne rekor kırıyor. İşsizlerin büyük çoğunluğu yaşları 16 ile 24 arasındaki gençler. Ve “kurtarma paketleri” daha fazla işsiz yaratıyor. İşsizliğin artması gelecek için ne anlama geliyor?

Kronik işsizliğin en ağır sonuçlarını gençlik yaşıyor. İşsizlik en çok onları vuruyor. Eğitimli olmak da işsizliğe çare olmuyor. Emekçiler çocuklarını bilim öğrenmekten öte kendilerinden daha iyi koşullarda yaşayabilmelerine olanak sağlayacak bir iş edinmeleri için okula gönderir. İşçi sınıfını kapitalist sisteme bağlayan belirleyici bağların başında sistemin emekçi çocuklarını bugünkünden daha iyi ve güvenceli bir yaşam düzeyi sağlayacağı umududur. Dahası emekçi çocuklarının yüksek eğitim yoluyla üst sınıflara geçiş kanallarının açık olmasıdır. Bugün ne daha iyi bir gelecek umudu vardır ne de yükseköğrenim alt sınıflıktan üste doğru çıkmanın açık bir kanalıdır. Yüksek oranlı işsizlik, düşen gerçek ücretler, kazanılmış sosyal hakların gasp edilmesi emekçi çocuklarının bırakalım ebeveynlerinden daha iyi bir yaşam düzeyine ulaşma umudunu kırmasını, hâlihazırdaki yaşam düzeyini yakalamalarını dahi bir hayal haline getirmektedir.

Genç işsizlik düzeyi dünya ortalaması yüzde 15’e ulaşırken Euro bölgesinde yüzde 22’dir. Bazı ülkelerde ise yüzde 50’lere dayanmıştır. İspanya’da yüzde 48.9, Yunanistan’da yüzde 45.1. Yalnızca birkaç yıl önce bu oranlar daha aşağıdaydı. Euro bölgesi işsizlik oranı 2007’de yüzde 7.5’ti, 2011’de yüzde 10.5. Genç işsizlik 2007’de yüzde 15’ti, 2011’de yüzde 22. Bölgenin ikinci büyük gücü Fransa’da bile bu oran yüzde 24.2.

İşte bu nedenlerle bugünkü “gençlik hareketi” salt bir “gençlik hareketi” değildir. Ve gençliğin düzenden nesnel kopuşu yalnızca onların değil tüm emekçi sınıfların kopuşudur, gençlik bu kopuşun en hararetli sesidir. Bu nedenle bugünkü gençliği “kopuş kuşağı” olarak tanımladık.

*Yeni bir ‘68 dalgasıyla mı karşı karşıyayız?

Tam olarak öyle denemez. Şimdiki kopuş çok daha köklü, sonuçları da çok daha derin olacak. ‘68, bilincin düzenden kopuşu idi ve bu kopuş esasen gençlikle sınırlı kaldı. Oysa bugün gençlik kopmuyor, kapitalist sistem onu kopartıyor, hem de kanırta kanırta. Ve bu nesnel kopuş ya da kopartılış gençlikten ibaret değil, tüm emekçi tabakaları kapsıyor. Bazıları bu gerçeği anlamakta güçlük çekiyorlar. Nasıl oldu da apolitizmle malul, burjuva bilincin ve alışkanlıkların ağır etkisi altında yetişmiş, “dejenere” bu gençler devrimci başkaldırıların ateşleyicisi olabildiler ve olmaktalar ve nasıl oldu da onlardan başlayan bir hareket toplumun tüm emekçi kesimlerine kısa sürede yayılarak onları da kapsamına alabildi diye şaşkınlıkla kendi kendilerine soruyorlar. Oysa şaşılacak bir şey yok, sistemden zoraki dışlanma, nesnel kopuş bilinçte ve eylemde karşılık buluyor ve daha işin başındayız. Kapitalist sistem ‘68 kuşağını, onun isyancı ruhunu bir müddet sonra nötralize edebildi, onu kendi içine emebildi. Bunu yapabildi, çünkü kapitalizmin bu manevraları yapabilme yeteneği vardı. Bugün ise sistem emerek nötralize etmek bir yana durmadan işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik kusuyor; sistemin kendisi isyan ateşine durmadan odun yetiştiriyor.

*Yunanistan, Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya’da yaşanan kriz, Euro Bölgesi’nin dağılması fikrini tartıştırmaya başlattı. Euro Bölgesi’nin dağılması kapitalizm için ne anlama geliyor? Almanya ve Fransa’nın dağılmaya karşı tutumları nasıl değerlendirilmeli?

“Euro bölgesinin” dağılacağını sanmıyorum. Bu tip beklenti ve tartışmalar kapitalizmin ulaştığı bugünkü evrenin yeterince kavranamamasının ifadesi. Hadi diyelim “Euro” bölgesi dağıldı, bu kez ondan daha sıkı entegrasyonu öngören “zuro” bölgesi ortaya çıkar. Çünkü yalnızca Avrupa mali oligarşisinin egemen kesimlerinin değil genel olarak Avrupa burjuvazisinin çıkarı bu yönde. Gidişat “Euro bölgesinin dağılması” değil, daha sıkı entegrasyon ve daha sıkı bütçe kontrolü yönündedir. Bu da Birlik içindeki devletlerin yetki alanına bırakılmış pek çok konunun bu devletlerin yetki alanının dışına çıkarılması ve Avrupa Merkez Bankası’nın (ECM) ülke bütçeleri üzerinde denetim yetkisinin artırılması demek; oybirliği yerine çoğunluk kararının yeterli sayılması ile karar alma mekanizmalarının hareket kabiliyetinin yükseltilmesi de yine aynı yöndeki arayışların ifadesi. Nihayetinde bunlar Almanya ve Fransa’nın Birlik içindeki egemen konumlarını sağlamlaştırmaları, diğerleri üzerindeki hegemonyalarını sıkılaştırmaları anlamına gelir ve elbette Avrupa emekçileri üzerindeki sömürü ve baskının yoğunlaşması...

Kısacası ne Alman ve Fransız tekelci burjuvazisi ne de diğer ülkelerin tekelci burjuvazileri bir dağılmadan yana değiller, çıkarları buna uygun değil. Euro AB mali oligarşisinin dolara karşı ortaya çıkardığı rezerv para, dünya parasıdır. Onu ayakta tutmak için sonuna kadar çabalayacaklardır.

*3 ve 4 Kasım’da G-20 zirvesi yapıldı ve zirve bir sonuç elde edemeden bitti. G-20’nin krize karşı karar alamaması nasıl yorumlanmalı?

Bunun iki nedeni var. Birincisi çaresizler. Pek çok önlem aldılar. Bankalara toplumsal fonlardan milyarlar akıttılar. Yunanistan’ı kurtardılar. Krizin yükünü halka yıkmak için pek çok adım attılar. Bunlar krizi atlatmaya yetmedi ve şimdi ne yapacaklarını bilmiyorlar. İkincisi krizin öyle kolayca atlatılamayacağını anlayınca krizin yükünü birbirlerinin sırtına yıkarak en ucuz hasarla kurtulma çabası içine girdiler. Bunlar işin bir yanı. Diğer yandan zor durumdaki devletleri ayakta tutmak zorundalar, aksi takdirde bundan en sağlamları da etkilenecek. Peki, bu nasıl olacak? Yunanistan görece küçük bir baş ağrısıydı. Ya İtalya, İspanya, Portekiz, nasıl ve hangi biçimde ayakta tutulacak? Bunların da tıpkı Yunanistan’ınki gibi en büyük alacaklı bankaları Alman ve Fransız menşeli. Borç batağındaki ülkeleri ayakta tutmak zorundalar.

Fransa’nın önerdiği gibi ECM’nin borç kağıtlarına garanti vermesi mümkün. Ama bunun karşısında Almanya sıkı denetim ve yönetim hakkı istiyor ve bu noktada anlaşacakları büyük olasılık. Sonuçta G-20, AB gibi sözde katılımcı tüm devletlerin söz ve karar hakkı tiyatrosu artık zamanını doldurdu. Şimdi bunlar içindeki en güçlü olanların karar ve yönetim haklarının belirleyici olduğu gerçek ilişkilere yer açılıyor.

*Yunanistan’ın ardından İtalya’da da Mario Monti başkanlığında bir teknokratlar hükümeti kuruluyor. Burjuvazi demokrasiyle biçimsel köprülerini de atıyor mu?

Burjuva demokrasisi, mali oligarşi için biçimsel bir kabuk bile değil artık. Salt ezilen kesimlerle ilişkisi bakımından değil, burjuva sınıf katmanları arasındaki ilişki tarzı bakımından da bu böyle. Mali oligarşi muazzam bir sermaye gücüne sahip. Aşağıdan yukarıya tüm sömürücü burjuvazi bir zincirin iç içe geçen halkaları gibi zincirin en büyük halkasına, mali oligarşiye bağımlı. Ekonomik alanda etkinliği bu denli belirleyici hale gelen mali oligarşinin burjuva siyasi üst yapıyı avucunun içine alacağı açık. Uluslararası kuruluşlar da mali oligarşinin kolektif yönetim aygıtı. Oralarda alınan kararlar hesapta “demokrasi” olan burjuva devletlerce bir emir telakki ediliyor ve burjuva parlamentolar mali oligarşinin noter memuru olarak kullanılıyor, böylece burjuva demokrasisi mali oligarşinin kurullarında alınan kararların halka kabul ettirilmesi ya da dayatılmasından ibaret hale geldi. Bu bugünlerde o kadar ayyuka çıktı ki, o biçimsel kabuğun asgari gereklerine riayet etmeye bile ihtiyaç duymuyorlar. Yunanistan ve İtalya’da seçilmiş hükümetler yerlerini mali oligarşi tarafından atanmış hükümetlere bıraktı. Bu burjuva demokrasisinin biçimsel olarak dahi askıya alınması ve “ara rejim” ilanından başka bir şey değil ve bu da yetmezse biçimsel demokrasiyi bir süre tümden ortadan kaldıracak yönetim biçimlerine başvurmaları hiç de sürpriz olmayacak. Her iki ülkenin başına atanan başbakanların mesleki kariyerleri burjuva demokrasisinin değil gerçekten “oligarkrasi”nin yürürlükte olduğunu anlamamız için yeterli. Yunanistan’ın atanan yeni başbakanı Lucas Papademos ABD’li yatırım bankası Goldman Sachs’ın yönetim kurulu üyesiydi. İtalya’nın yeni başbakanı Mario Monti de aynı bankanın yönetim kurulu üyesi. Bugünlerde yetkilerinin daha da artırılması tartışılan ECM’nin başkanı Mario Draghi de Goldman Sachs’ın yönetim kurulundan gelme.

İşte burjuva demokrasisinin geldiği yer. Bunun adı burjuva anlamda da dahi demokrasinin ötesinde bir şey, bunun adı oligarkrasi, oligarşinin yönetimi. Burjuva demokrasisinden geriye kalan ise ezilenlerin tarihsel kazanımları, söz, basın, gösteri özgürlüğü. Oligarkrasi şimdi bu kazanımları kısma ve gücü yeterse gasp etme arayışında. Yeni baskı yasaları devreye sokuluyor. Burjuva demokrasilerde “demokrasi” kavgasının özü burjuvazinin demokratik hakları gasp etmesi ve emekçilerin bu kazanımları koruma çabasından başka bir şey değil ve emekçiler bu mücadele içinde burjuva demokrasisini aşan konsey demokrasisinin çeşitli biçimlerini meydanlarda inşa etmeye girişti bile. Bu da gösteriyor ki, burjuva demokrasisi hem burjuvazi için hem de ezilenler için yalnızca tarihsel olarak aşılmış değil pratikte aşılmakta, mevcut haliyle birlikte burjuva demokrasisi mali oligarşi için bir yük ve ezilenler için artık ona dayanarak kendini savunmak, haklarını korumak eskisi kadar olanaklı değil.

*G-20 zirvesinde Almanya Ekonomi Bakanı, dolar rezervlerine rağmen tahvil satın almadıkları için Çin’i suçladı. Merkezi emperyalist güçler krizi atlatmak için rakip emperyalist/kapitalist ülkelere mi muhtaç?

Herkes herkese muhtaç ve herkes diğerinin kuyusunu kazmaya girişir. Herkes krizi kendisi için fırsata çevirmek ister. Burjuva ilişkilerin doğasında var bu. Almanya, Yunanistan için nasıl yüksek faiz ve başkaca ağır koşullar dayattıysa, Çin de ECM’ye fon yatırımı karşılığında taviz koparma arayışı içinde. Çin ‘senin ECM tahvillerini satın alırım ama sen de benim mallarıma karşı her türlü anti-damping uygulamasına son ver’ diyor.

*İngiltere, Euro Bölgesi ülkesi olmadıkları için kendilerinin bu krizden etkilenmeyeceğini iddia ediyor. Euro Bölgesi ülkelerinden herhangi birinin batması İngiltere’yi ve Euro Bölgesi içinde olmayan diğer ülkeleri nasıl etkiler?

İngiltere’nin Euro bölgesi dışında olmasının onu krizden muaf tutacağı iddiası saçmalık. Kriz ABD’de patladı Euro bölgesinde değil ve ilk etkisini Euro bölgesinden önce İngiltere’de hissettirdi. Öncelikle bir Euro bölgesi krizinden değil dünya ekonomik bunalımından söz ediyoruz. Bu krizden Euro bölgesi ne kadar etkilenirse İngiltere de o kadar etkilenir. Hatta Almanya ve Fransa etkinliklerini arttırarak ve krizin yükünü diğer devletler üzerine yıkma fırsatına sahipken İngiltere Euro’nun dışında kalması nedeniyle kendisiyle baş başa kalarak krizden daha sert etkilenebilir.

*Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nde kalmasına izin vermenin hata olduğunu söyledi. Alman lider Merkel, kamu kesintilerini kabul etmemesi durumunda Yunanistan’ı atmakla tehdit etti. Yunanistan’ın Euro Bölgesinden çıkarılması bölgeyi krizden kurtarır mı?

Sarkozy’ninki şantaj. Nihayet şantaj tuttu ve Almanya ile Fransa Yunanistan’a boyunduruğu geçirdi ve soyup soğana çevirmesi için bir mali oligarşi memurunu ülkenin başına bir başbakan olarak atadılar. Kaldı ki, Yunanistan’ın Euro’dan çıkarılması Euro bölgesini krizden çıkarmaz, çünkü bu bir Euro bölgesi krizi, bir borsa krizi değil ki, bu tüm dünyayı etkisi altına alan ve gitgide derinleşmekte olan bir dünya ekonomik krizi.

Ve bu ekonomik kriz de kapitalizmin 2. genel bunalımının şiddetli bir dışavurumu. Varsayalım Yunanistan atıl- saydı ne değişirdi? Ya İtalya, onu ne yapacaksınız? İspanya, Portekiz, onlar da zor durumda. Bunları geçtim, Yunanistan’ı atmakla tehdit eden Sarkozy Fransa’yı ne yapacak? Onunla ilgili göstergeler de pek parlak değil.

*Borç ödeme krizinde sıranın Fransa’ya geleceği söyleniyor. Avrupa’nın ikinci büyük ekonomisinin de krize girmesi süreci nasıl etkiler?

Sıranın Fransa’ya gelmesi krizde yeni bir aşama anlamına gelir. Fransa, Almanya ile birlikte Avrupa’nın en büyük ekonomisi. Ekonomik durgunluk aşılamazsa, ki bu yönde hiçbir emare yok ve en iyimser burjuva tahminler bile 10 yıl gibi uzun bir süreyi telaffuz ediyor, ne Fransa’nın ne Almanya’nın krizin dışında kalması mümkün olmaz. Ve bunun genel geçer bir borsa sarsıntısının çok ötesinde bir güven bunalımı yaratacağı açık. Şimdi Almanya ve Fransa bir güvence olarak ortaya çıkıyor, onlara da güven yitirildiğin- de geriye en büyük güç ABD kalıyor ki, onun da söz konusu “güven” olduğunda kendine hayrı yok. Ama krizin en büyük ekonomileri tam olarak girdabına alması en büyük etkiyi sınıf mücadelesinde gösterir. Avrupa işçi sınıfı üzerindeki tüm ölü toprağı silkip atacaktır, böyle yapmak zorundadır. Çünkü burjuvazi ona başka bir hareket olanağı bırakmamaktadır.

*Dünyada yaşanan ekonomik kriz Türkiye’yi ne ölçüde etkiler? Çin, Hindistan, Türkiye gibi ülkelerin bu krizin biraz kenarında kalmasının nedeni nedir?

Çin, Hindistan ve Türkiye’yi aynı noktaya koymamak lazım. Çin ve Hindistan yalnızca nüfus ve coğrafi büyüklükleri itibarı ile değil ekonomik güç olarak da Türkiye ile kıyaslanamaz ve bu ülkelerin ekonomik iç dinamikleri çok daha güçlü. Türkiye’nin dışa bağımlılığı ise çok derin. Ayrıca Türkiye’nin krizin kenarında kaldığı iddiası da tam olarak doğru değil. Türkiye 2009’da yaklaşık yüzde 5 küçülmüştü. Buna karşın Çin ve Hindistan’da ekonomi küçülmedi, büyüme hızı düştü. Türkiye sonraki iki yılda toparlandı. Yüksek faiz ucuz dövize dayalı para politikası sıcak parayı çekti. Bu faiz yükü dolaylı vergiler yoluyla emekçilerin sırtına yıkıldı. Avrupa’nın hemen kıyısında ucuz emek cenneti olması da doğrudan sermaye yatırımlarının akışının kesintiye uğramasını engelledi. Bugün Avrupa burjuvazisinin Avrupa emekçi halklarına dayatmaya çalıştığı saldırı politikalarını Türk egemen sınıfları öyle çok da büyük bir itirazla karşılaşmadan Türkiye emekçi sınıflarına dayatabilmişlerdi. Bu nedenle egemen sınıflar rahat. Haliyle Türkiye spekülatif ve doğrudan sermaye yatırımları için görece güvenli bir liman olmaya devam etti. Fakat bu durum sürdürülemez. Çünkü Türkiye’nin en büyük ihracat kapısı Avrupa ve şimdi en iyimser tahminle uzun süreli resesyondan söz ediliyor. Avrupa ihracat pazarlarında oluşacak tıkanmayı telafi edebileceği yeni pazarlar bulması da öyle kolay değil. Döviz fiyatlan durmadan yükseliyor, eskisi gibi görece ucuz borçlanma şansı da yok. Avrupa’da kriz ateşinin yükselmesi ile faizler daha da yükseldikçe sıcak paranın o tarafa doğru bir yoğunlaşması da olası ki, bu Türkiye’den hızlı çıkışları getirebilir. Bunu önlemenin tek yolu faizleri yükseltmek ama ekonomik büyüme eski düzeyinde sürdürülemeyince faiz yükünü halkın sırtına yıkmak çok da kolay olmayacak. Nereden baksanız Türkiye için de önümüzdeki aylar ve yıllar zor geçecek.

Hindistan’ı bir yana bırakalım, Çin’in durumu ise farklı. Çin’in elinde muazzam bir sermaye fazlası var ve iç pazarı genişletme dinamiği görece canlı. Çin hem geniş bir pazar hem de ucuz işgücü yatağı. Ama dünya pazarı daralırsa bundan Çin’in etkilenmemesi düşünülemez. Avrupa ve ABD Çin’in en büyük ihracat pazarları. Buralarda tıkanma olduğunda Çin’in kendi iç pazarıyla ya da alternatif pazarlarla bu açığı telafi etmesi mümkün değil.

*Buna karşın Çin’in önümüzdeki yıllarda dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağına dair iddialar var, buna ne diyorsunuz?

Her şeyden önce ülke bazında “ekonomik büyüklük” doğru bir kıstas değil. O “büyüklük” nereden geliyor ona bakmalı. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım. Dünyanın en büyük tekellerinden Apple mamullerinin üretimi Çin, Güney Kore gibi ülkelerde gerçekleşiyor. Her 100 birim paralık Apple mamulünden Çin’e kalan 1,8 birim para, yani yüzde ikiden az. Çin bu parayı emekçilik yaparak alıyor. Güney Kore’nin payı biraz daha yüksek, yüzde 5 ile 7 arasında. Onlar bu payı hafıza kartları ve görüntü sağlayıcıları üretimi ile elde ediyorlar. Türkiye’ye ise cep telefonlarının plastik kılıflarını üretmek kalıyor ki, payının yüzdelik değeri bile yok. Sonuçta Apple’a 58 kalırken Çin’e iki bile kalmıyor, ama hepsi Çin’in “büyüklüğü”ne dahil oluyor. Türkiye’den bir örnek verelim; otomotiv. Türkiye’nin en büyük ihracat kalemlerinden otomotiv başına Türkiye’ye kalan katma değer (ücret+kâr) 250-300 Euro, asıl kazanç sermaye yatırımının asıl sahibi uluslararası tekellerin oluyor. Hal böyle olduğu için yatırımların asıl sahipleri tekeller pazar daralması nedeniyle sıkıntıya düşerlerse bu ülkeler ucuz iş güçlerini bile satamaz hale gelebilir, ya da bazıları “işsiz ülke” konumuna düşebilirler. İş buraya gelip dayandığında ki, Türkiye buna çok yakın, krizin yıkıcı etkisi bu ülkelerde çok daha sarsıcı olacak.

*Cari açık sorunu Türkiye’de de yaşanıyor. Yeni vergi ve zamlarla açık kapatılmaya çalışılıyor. Türkiye içinde tehlike çanları çaldığı söylenebilir mi?

Sorun cari açıkta değil, cari açığı sürdürme koşullarının ortadan kalkmaya başlamasında. Mevcut koşullarda cari açığın düşmesi ekonomik iyileşme anlamına gelmez, tam tersine ekonomik daralma anlamına gelir. Cari açığın en büyük kalemi ithalat- ihracat farkından geliyor. İthalattan kısılması ihracatın düşmesine yol açar. Çünkü ucuz ithal girdisi ve ucuz emek gücü ile üretim bugün Türkiye sınai üretiminin üzerinde yükseldiği temeli oluşturuyor. Buna bir de dışarıdan düşük faizle döviz borcuna girmeyi eklerseniz tamam olur. Bu çarkın dönmesi giderek güçleşiyor. Vergi ve zam soygunu ile halkın sırtına binmenin de bir sınırı var. Emekçi sınıflara haklarını gasp etme saldırıları ve soygunu dayatma, kölelik yasalarını kabul ettirme de eskisi kadar kolay olmaz. Ezilenlerin itiraz sesleri daha gür duyulacak.

*Tunus ve ardından Mısır’da yaşanan Arap devrimleri önce Avrupa ülkelerine sonra da ABD’ye ilham kaynağı oldu. Avrupa’da “öfkeliler” hareketi başladı, ABD’de ise işgal eylemleri. Yunanistan ve İspanya’da etkili olan meydan işgalleri sona erdi. ABD’de ise Wall Street’i İşgal Et hareketi tüm ülkeye yayılıyor. Ancak yapılan bu eylemlere rağmen hükümetler tüm yıkım planlarını gerçekleştiriyor. Bunun sebebi nedir?

Bu bir süreç, hem ülkelerin kendi iç gelişimleri bakımından hem de adım adım dünyayı sarma anlamında bir süreç. Kriz gibi direniş de dünya çapında, kriz gibi direniş de giderek şiddetlenmekte. Arap devrimci süreci Avrupa ve ABD’de yankısını buldu. Ama Arap devrimci süreci olmasaydı da Avrupa ve ABD’de kitle hareketleri bakımından yeni bir dönem başlayacaktı. Zaten bunun ilk işaretini 2008 Yunan gençlik ayaklanması vermişti. Ya da daha önceki açlık isyanları dünyanın gidişatı hakkında bir fikir veriyordu. Demek ki, önce şunu tespit etmemiz gerekiyor; devrimci sürecin zemini tüm dünya. Bazı ülkeler zaman zaman bu sürecin en önüne fırlayabilir, bazıları sürece sonradan eklenebilir, bazıları işin henüz başındadır vb. ama hepsi birbirinden öğrenerek bir bütünü oluşturmaktalar. Dünya yetişkin nüfusunun yalnızca binde 6’sı küresel servetin yüzde 38,5’ini elinde bulundururken, nüfusun yüzde 67,6’sını oluşturanlar bu servetin yalnızca yüzde 3,3’üne sahiptir. Eşitsizlik bu denli derinleşmişken ve genç nüfus içinde işsizlik oranları yüzde 15 sınırına dayanırken kimse dünyanın huzur içinde olacağını iddia edemez.

İşçi sınıfı ve ezilenler yeni bir mücadele okulundan geçiyor. Bu şimdiye kadar alışık olduğumuz türden bir hareket değil. Ezilen sınıf ve katmanların kapitalizmden nesnel kopuşunun eylemsel dışavurumunu ifade ediyor bu hareket. Dolayısıyla bilinçlenip eyleme geçenlerden çok eylemde ya da eylemle bilinçlenenlerden oluşuyor asıl olarak. Eylemin bilinci hareketin itici gücü. Ne derli toplu programları ne de stratejik hareket planları var. Ama hareket büyüyor ve büyümek zorunda. Çünkü burjuvazinin esneme payı yok ve ezilenler istese de esneyemiyor. Şimdilik harekete rağmen ileri kapitalist ülkelerde hükümetler aldıkları kararları halka rağmen uygulayabiliyorlar, ama şimdilik! Kapitalizm krizde ve çıkış emareleri de göstermiyor. Burjuvazinin ideolojik ve politik sözcülerinin dilinden yalnızca umutsuzluk ve karamsarlık sözcükleri dökülüyor. Bu koşullar altında, toplumsal meşruiyet kazanmamış yıkım programlarının hayata geçmesi ezilenlerin devrimci refleksini güçlendirir.

*Kriz esas olarak kapitalist metropollerde yaşanıyor. İşçi ve emekçi sınıfların mücadelesinde de bu metropoller giderek ön plana çıkıyor. 1850’lerde Marx ve Engels’in tespit ettiği “dünya devrimi” koşulları yeni biçimde tekrardan mı oluşuyor?

Hayır, bu bir tekrar değil, yeni bir durum. Marx ve Engels’in “dünya devrimi” dediği yıllarda kapitalist dünya birkaç Avrupa devletinden ibaretti. Bugün ise kapitalist dünya kelimenin gerçek anlamıyla gezegenin fiziki sınırlarını oluşturuyor. Marx, Engels zamanında işçi sınıfı nüfus içinde belirleyici bir güç olarak İngiltere’de gelişmişti. Oysa bugün dünyanın büyük bölümünde işçi sınıfı yalnızca belirleyici bir güç değil, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyor. Marx ve Engels zamanında 100’e yakın ülkenin 1000’e yakın şehrinde aynı gün, aynı saatte, aynı taleplerle enternasyonal bir eylem örgütlemek hayal bile edilemezdi. Ama eğer Marx ve Engels’in öngördüğü “dünya devrimi”nden söz edersek, evet tam da buna uygun koşulların elverişli hale geldiği bir zamandan geçtiğimizi söyleyebiliriz.

Marx ve Engels zamanında kapitalizm toplumsal emeğin üretici güçlerini geliştirme yeteneğini güçlendirmekteydi. Lenin döneminde de kapitalizm bu yeteneğini henüz yitirmemişti. Marx ve Engels zamanında İngiliz burjuvazisi sömürgelerden elde ettiği yüksek karların bir kısmını İngiliz işçi sınıfına dağıtarak onları burjuva sınıf çıkarlarına yedekleyebiliyordu. Lenin’in zamanında sömürge ve yarı sömürgelerde ezilenlerle emperyalizm arasında çelişkiler keskinleşse de kapitalist metropollerde burjuvazi artı kârların bir kısmını emekçilere vererek onları teskin edebiliyordu. Bundan dolayıdır ki, Marx-Engels zamanında Paris Komünü Lenin zamanında Ekim Devrimi kendi çağlarının dünyasına yayılamamıştı. Bugün koşullar çok farklı. Kapitalizmin çekirdeği, çelişkinin odağı. Antagonist çelişki evrensel nitelikte. Kapitalizmin en gelişkin olduğu ülkelerde taviz siyasetinin maddi temelleri yok. Kapitalizm toplumsal emeğin üretici güçlerini geliştiremiyor. Tarihte ilk kez “işçi sınıfının ulusu yoktur” bilincinin nesnel maddi zemini evrensel düzeyde bu çapta gelişti. Bu zemin sayesindedir ki, “emekçi dünya kardeşliği” bilinci giderek güç kazanmakta. Üretimin, iletişimin, çelişkilerin bu düzeyde evrenselleştiği bir dünyada sınıf mücadelesinin dünyasal bir karakter alması kaçınılmaz. Bu hiçbir biçimde insanlar aynı anda ayaklanacak ve bir dünya devrimi olacak biçiminde yorumlanamaz. İşi sınıfı için, ezilen sınıf katmanları için ulusal bilincin etkisi ne denli kırılırsa kırılsın, burjuva siyasal yönetim devletlere bölünmüş durumda. Ayrı ayrı siyasi iktidarlar ayrı ayrı yıkılmadan dünya devrimine doğru yol alınamaz. Ama diğer yandan çelişkilerin evrensel niteliği nedeniyle devrimlerin hızlı bölgeselleşme ve oradan dünyasallaşması için koşullar çok daha elverişli. Tunus’ta başlayan devrimin nasıl hızla hemen bütün Arap coğrafyasını etkisi altına aldığını gördük ve onlardan ilham alan kitle hareketlerinin kapitalizmin merkezlerinde patlak verdiğine şahit olduk. Demek ki, devrimci kopuşlar bir kez başladı mı önünü almak burjuvazi için hiç de kolay olmayacak.

*Özellikle İspanya ve Yunanistan’da milyonlarca insanın sokağa dökülmesine rağmen eylemlerde devrim perspektifi yok. Bu sorunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devrim ille de “perspektifle” gelecek diye bir şey yok. Bastil’e hücuma geçen Fransız yoksulları “hadi gidip devrim yapalım” diye yola çıkmamışlardı. Ama Bastil’e yürüdüler ve devrim oldu. 1917 Şubatı’nda greve çıkan Rus işçiler de buna Çar’ı devirme hesabı ile kalkışmamışlardı. Tarihte öyle anlar olabilir ki, çelişkilerin çözümü kendini dayatır ve daha önce sıradan olan bir hareket, girişim devrimle sonuçlanabilir. Tabi her zaman böyle olacağı anlamı çıkarılamaz bundan, burada kastedilen sınıf çelişkilerinin keskinleştiği bir yerde ve zamanda devrimler şu ya da bu sebeple patlayabilir. Ama devrimin yönünü buna hazırlıklı olanlar çizer. Bunun da tek yolu devrimin içinde onun bir örgütleyicisi olarak yer almaktır.

Ezilenler birileri onları devrime ikna ettiği için değil, nesnel koşullar onları devrimci çözüme zorladığı için bu yola girer. Toplumsal çelişkilerin şiddetiyle harekete geçen yığınlar eylem pratiği içinde devrim perspektifi edinebilirler. Böyle zamanlarda çelişkiler tüm antagonist nitelikleriyle açığa çıktığı için düzen içi çözümler çok çabuk eskir, bu çözümler eskidikçe köklü çözümlere olan eğilim yükselmeye başlar. Ve bu hareketler öyle ya da böyle kendi devrimci önderlerini ortaya çıkarırlar. Bu olgunun bir yanı. Diğer yanda burjuvazinin eli armut toplamıyor, var gücüyle kitle hareketini saptırmaya, olmuyorsa ezmeye çalışacaktır. Üstelik şimdiki burjuvazi ne Fransız feodalleri ne de Rus Çarı gibi sınıf mücadelesi cahili değil, aksine tüm varlıklarıyla “ayaklanmalar yüzyılına” hazırladılar kendilerini. Ama işçi sınıfı ve ezilenler cephesi için aynı hazırlık bilincinden söz edemeyiz. Açık ki, bugünkü sorun harekete geçen kitlelerin “devrim perspektifinden” yoksun olmaları değildir, “devrim perspektifi”ne sahip olanların ortaya çıkan kitle hareketlerinin kendiliğinden bilincinin gerisinde kalmalarıdır. O halde şimdi tüm mesele devrimci komünist bilincin bu hareketle buluşması, hareketle kaynaşmasıdır. Bu bir “dışsallık” pozisyonunda kalarak değil, hareketin doğrudan parçası haline gelerek başarılabilir. Burada önemli olan yalnızca harekete bilinç taşımak değil, hareketten öğrenmektir. Eğer bu başarılamazsa komünist bilinç buluşması havanda su dövmenin ötesine geçmez. Dünya devriminin kurmay cephesinin örgütlenmesi ancak pratikteki harekete katılmak, onu ileri taşıma gayreti içinde olmak çizgisi üzerinden başarılabilir ve başarılmalıdır. İşçi sınıfı ve ezilenler burjuvaziye karşı ordulaşmazlarsa ve içlerinden orduyu yönetecek bir kurmay oluşturmazlarsa burjuvazinin karşı devrimci saldırıları karşısında alacakları yenilgilerle umutsuzluğa düşebilirler.

*Avrupa’da ve ABD’de hakları ellerinden alınan halkın sokağa çıkması nasıl değerlendirilmeli. ABD’de ve Avrupa’da yaşanan kitle mücadelesi sınıf savaşımlarını yeniden güncelliyor mu?

“Sınıf savaşımları” hiçbir zaman güncelliğini yitirmedi ki. Sınıf mücadelesinin şiddetinde zaman zaman büyük geriye düşüşler oldu ama yine de her zaman yürürlükteydi. Bilhassa “sosyalist” devletlerin bizzat kendi halkları tarafından alaşağı edilmesi ve buralarda hızla kapitalizmin inşasına girişilmesi ‘90’lı yıllarda sınıf mücadelesinde işçi sınıfının geriye düşmesinde önemli bir nedendir. Diğer yandan burjuvazinin çok yönlü saldırılarına karşı işçi sınıfı örgütlerinin savunmacı ve teslimiyetçi tutumları da işçi sınıfı hareketinin daha geri noktalara savrulmasına neden oldu. Ama şimdi kapitalizm ekonomik, politik ve ideolojik kriz içinde. Kapitalist ekonomi çalışmıyor, burjuva demokrasisi işlemiyor, ideolojik aygıtlar, zihin çelici ideoloji üretemiyor. Kapitalizm tarihsel varlık nedenini bütünüyle yitirdi. Marx der ki; “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar.” İşte tam da Marx’ın bahsettiği toplumsal devrim çağının koşulları evrensel düzeyde olgunlaşmış durumda. Marx, aynı yerde şöyle devam eder; “İçerdiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz.” Bugün tüm olgular kapitalizmin içerdiği bütün üretici güçlerin gelişiminin sınırına dayandığını gösteriyor.

Ve devam eder Marx; “Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu üretimin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini alamazlar.” Kapitalizmin bağrında daha yüksek üretim ilişkilerinin maddi varlık koşulları yeterince olgunlaştı. Sermaye toplumsal emeğin üretim güçlerini geliştirebileceği kadar geliştirdi. Öteye geçmek için onu yıkmak gerekli. Dünyanın tek bir dolaşım ve iletişim ağı içinde birleştirilmesi, computer ve robotun fiili üretim sürecinde insan işgücünün en alt düzeye çekme potansiyeli taşıması eski “toplumun bağrında çiçek açan” daha gelişkin üretim biçiminin “maddi varlık koşulları” olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Marx sözünün devamını şöyle getirir; “Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlık biçimidir... burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki bu toplumsal oluşum ile insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.”

Evet, bir toplumsal devrim çağına doğru akıyor zaman ve bu toplumsal devrim yalnızca kapitalizmi alt etmeyecek, bunu yaparak üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin geliştiğinden bu yana süregelen sömürü çağına son noktayı koyacak. Bu toplumsal devrim komünizmin şafağını muştulayacak.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn