Arap Halklarının İsyan Sürecine Karşı Emperyalist Taktikler

Egemen düzene karşı her başkaldırı, emperyalistleri korkuya boğuyor. Özellikle derin bir ekonomik krizin yaşandığı günümüzdeki gibi zamanlarda, emekçi nüfusun yaşam koşullarının kötüleşmesi ve kapitalist sömürü sisteminin karakterinin çıplak ve apaçık gün yüzüne çıkmasıyla oluşacak öfke ve hoşnutsuzluğun devrimci kanallara akması veya devrimci patlamalar biçimini alması olasılığı bilinci, emperyalistlerin tarihsel korkularını güncelleştiriyor. Güncel ekonomik kriz, Kuzey Afrika ve Ortadoğu işçi ve emekçilerini de ağır biçimde vurmuş, böylece yüksek işsizlik ve düşük ücretler üzerine, bir de gıda fiyatlarında büyük bir artış eklenmiştir.

Ekonomik krizin sonuçları yanında, politik özgürlükten yoksunluğa, emperyalist küreselleşmenin iktisadi ve toplumsal saldırı politikalarına ve emperyalizmle işbirliği yapan diktatörlük rejimlerine duyulan öfke, devrimci kitle hareketlerine yol açmış, bu hareketler 2010 Aralık ortasından itibaren Tunus’tan başlayıp, beklenmeyen bir hızla yayılarak tüm bölgeye sıçramıştır. Henüz mülkiyet ve iktidar ilişkilerinde temelli bir değişim olmayıp, sadece tek tek diktatörlerin devrilmesi söz konusu olduysa da, uzun yıllardır emperyalist himaye altında bulunan gerici rejimlerin devrilmesi ve devam eden kitle mücadeleleri, daha şimdiden özellikle ABD emperyalizminin bölge için hazırladığı planları hissedilir derecede bozmuştur. Bu kadarı bile, başta ABD olmak üzere Batı emperyalizminin alarma geçmesine yetti. Panik ve derin bir kaygıyla izledikleri ilk anlardan sonra, her türlü araç ve yöntemle durumu tekrar kontrol altına almaya giriştiler. Genel devrim korkusu dışında, ABD emperyalizmi, özellikle Ortadoğu halklarının duyduğu haklı nefreti, Obama’nın “yeni yüzü”yle bastıramadığından, bu bölgede antiemperyalist devrimlerin tutuşması kâbusunu güncel biçimiyle yaşıyor.

Ortadoğu’da Israr Dünya Hegemonyasında Isrardır

Yangınlar içindeki dünyanın herhangi bir bölgesi değil, şiddetli uluslararası rekabetin yaşandığı bir merkez, petrol gibi zengin stratejik değerde hammadde kaynaklarına sahip oluşuyla, daha önemlisi, ABD ve diğer emperyalist güçlerin dünya hakimiyeti planlarında tuttuğu yerle, özel bir bölgedir.

Sermayenin kayıtsız şartsız serbest dolaşımına belli kısıtlamalar koyan Suriye ve İran gibi devletlerin, emperyalist küreselleşme nizamına, özgün çıkarlarını koşulsuzca bir yana iterek boyun eğmesinin sağlanması, Siyonist İsrail’in korunması, dünya hakimiyeti eksenli gelecekteki çatışmalar için mevzilerin oluşturulması ihtiyacı, bölgeyi sürekli kontrol altında tutmayı zorunlu kılıyor. Bölgenin, Avrupa’nın emperyalist merkezlerine olan yakınlığı ve Yunanistan ve diğer ülkelerde süren olağanüstü gergin durumla bağlı olarak, isyanın tüm Akdeniz bölgesine yayılması da, emperyalist saldırıları koşullayan sebeplerden biridir.

Emperyalist ve burjuva güçlerin tümüyle demagojik nitelikteki, “demokrasi ve insan hakları” söylemi, devrimci selin reformist kanallara yönlendirilme çabası, farklı ulusal ve inançsal toplulukların ve toplumsal grupların karşı karşıya getirilmesi, işbirlikçi rejimlerce uygulanan çıplak şiddet ve emperyalistlerin doğrudan askeri saldırıları gibi yöntemler halk başkaldırılarını etkisizleştirme ya da boğma repertuarına dahildir.

Emperyalistler Hazırlıksız Yakalandı

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun her an patlayabilecek bir barut fıçısına dönüştüğü uzun süredir öngörülmesine rağmen, Tunus’ta patlak veren halk ayaklanması, Mısır ve başka birçok ülkede aynı yönde gelişmelerin ortaya çıkışı ve ulaştıkları düzey, iktidardaki gerici klikler ve emperyalist efendileri için çok şaşırtıcı oldu. Tunus’taki ayaklanmanın başlangıcından sadece birkaç hafta önce, Mısır ve Tunus, IMF’nin bir raporunda -kitlesel işsizlik ve aşırı yoksulluğun bilinen boyutlarına rağmen- istikrarlı ve sürdürülebilir ekonomi politikalarından dolayı övgüler alıyordu.

Fransız Dışişleri Bakanı Alliot-Marie Bin Ali’nin 2011 Ocak ayı ortasındaki kaçışından sadece birkaç gün önce, düzenin tekrar sağlanabilmesi için Tunus’u, Fransız polisinin deneyim ve birikimleriyle destekleyeceklerini açıkladı. Bin Ali rejimi, tam da o günlerde düzeni, polis güçlerinin binlerce silahsız göstericiye ateş açmasıyla sağlamaya çalıştı. Fransız Kültür Bakanı Mitterand ise, Bin Ali’nin diktatör olarak adlandırılmasının “tamamen abartılı” olduğunu söyleyerek, teklif edilen askeri desteğin yanı sıra, siyasi yardım için de uğraştı.

Tunus’ta birbirini izleyen halk isyanları karşısında, emperyalistler, ilk başta bölgedeki yardakçılarının arkasında durarak gelişmeleri beklediler. Ancak onyılların işbirlikçi diktatörlerinin kitlesel, militan halk hareketinin karşısında duramayacaklarının netleşmesiyle birlikte, “değişim ve demokrasi” çağrıları artmaya başladı.

Tunus’ta, Muhammed Bouazizi’nin isyan kıvılcımını çakmasıyla, 17 Aralık 2010’da ilk genel halk ayaklanması Sidi Bouzid’te patlak verdi. İsyanların yayılma hızı, kitlesel katılım ve diktatörlüğe karşı savaşan insanların kararlılıkları, emperyalistleri ve halk düşmanı işbirlikçi rejimleri hazırlıksız yakaladı. Örneğin, onlar harekete geçene kadar, Bin Ali’nin işi bitmişti. Devrimin alevleri hızla tüm Tunus’a yayılmış, sadece bir ay içinde, Bin Ali, 23 yıllık diktatörlükten sonra, 14 Ocak 2011’de ülkeyi kaçarak terk etmeye mecbur bırakılmıştı.

Emperyalistlerin Alternatif Arayışları

Diktatör Bin Ali düşürülmüş, ancak diktatörlük aygıtı parçalanıp, yıkılmamıştı. Ordusu, polisi, mahkemeleri, hapishaneleri, vergi daireleri, parlamentosu, senatosuyla bütün devlet makinesi dokunulmadan yerli yerinde kaldı. Diktatörün düşürülmesinden sonra hükümet, devlet aygıtının çeşitli yöneticileri tarafından tekrar kuruldu. Tek değişiklik, birkaç reformist ve liberal üyenin de hükümete alınmasıydı. Burada söz konusu olan özellikle çoktan reformist bir partiye dönüşen ve Bin Ali ile ortak çalışan, geçmişte marksistlik iddiasında bulunan, eski modern revizyonist parti ve burjuva reformcu, İlerici Demokrat Parti’dir (PDP). Kendisine “Ulusal birlik” adını veren bu hükümet, Bin Ali’nin eski başbakanı Gannouchi’nin yönetiminde bulunuyordu. Bu gerici hükümet, Bin Ali geleneğine doğrudan bağlıydı ve birkaç yüzeysel reformla halk ayaklanmasını yatıştırıp, duruma hakim olmaya, devrimci süreci baltalamaya çalıştı.

İşçi ve emekçi kitlelerin bu gibi yüzeysel değişimlerle memnun olmayacağı hızla görüldü ve Tunus toplumunun gerçek, derinlemesine değişimi için mücadele devam etti. Diktatörün kaçışından sadece iki hafta sonra burjuvazinin emperyalist destekli yeni hükümeti de düştü. Böylece büyük tavizler vermeden durumu kontrol altına alma konusundaki ilk deneme işe yaramadı.

Başbakan Gannouchi bunun üzerine, eski rejimin kadroları yerine, o ölçüde teşhir olmamış kişilerden oluşan bir hükümet kurdu. Halk kararlı ve gelişen mücadelesiyle, ikinci Gannouchi hükümetini düşünce, söz, toplanma ve eylem özgürlüğü konusunda ezilenlerin taleplerini kabul etmeye mecbur etti. Halkın devrimci güçleri, “devrimi koruma konseyleri” ile “halk iktidarı merkezleri” oluşturdu. Gerçek iktidarsa zaten Bin Ali rejiminden sorumlu olan gericiliğin ellerinde kaldı ve karşıdevrim gittikçe durumun öyle kolay kurtarılamayacağını daha iyi anlayarak kapsamlı saldırı planları oluşturmaya başladı.

İkinci geçici hükümet gücü oranında, halkı tavizlerle yatıştırmaya, ama bir yandan da 1989’dan beri Bin Ali’nin hizmetinde olan Muhammed Gannouchi’nin bir önceki hükümetinin siyasi çizgisini devam ettirmeye çalıştı. Örneğin siyasi polisin dağıtılması kararlaştırıldı, ancak bu durum, aynı polislere yeni işler verilmesiyle dengelendi. İşçi sınıfı ve ezilenlere, onların devrimci bölüklerine karşı ağır suçlar işlemiş olanlardan hesap sorulması söz konusu olmadı.

Gannouchi, Kurucu Meclis’e karşı olduğunu açıkladı, ancak Şubat 2011 sonundaki istifasından kısa bir süre önce ülkenin bir kurucu meclise ihtiyacı olduğunu beyan etti. İlk geçiş hükümetinin rolü, Bin Ali’nin liderlik ettiği partinin yöneticilerinin, siyasi polisin ve aktif karşıdevrimin diğer güçlerinden oluşan gericiliğin kendisini yeniden örgütleyebilmesi için zaman kazanmaktı.

Yeri gelmişken vurgulayalım ki, Gannouchi’nin ikinci hükümeti de, emperyalist güçlerce dolaysız biçimde desteklenmiştir. ABD emperyalizminin temsilcileri birçok kereler Tunus’a gelmiş, AB emperyalistleri de yüksek meblağda maddi destek sözü vermişlerdir. Bin Ali’yi son ana kadar destekleyen Fransız, İspanyol ve İtalyan hükümetleri kendilerini burada özellikle göstermişlerdir.

Gannouchi’nin başbakanlığı devretmesiyle, başbakan ilan edilen Baji Al-Sebsi, 27 Şubat 2011’den 24 Aralık 2011’e kadar bu görevi yürüttü. Anayasal kurucu meclis için seçimler düzenlenmesi sözünü veren Al-Sebsi’yle birlikte, Tunus’un geleceğiyle ilgili mücadelede yeni bir dönem başlamıştır. Hareket, kendiliğinden karakteri, bir halk iktidarını geliştirebilecek güçte ve siyasi yeterlilikte devrimci öznelerden yoksunluğu nedeniyle iktidar değişimine tekabül edecek bir devlet biçimini gündeme getirmese de, yeni bir anayasa talebi sadece hükümet değişimi değil, bir iktidar değişimi arzusunu da gösteriyordu.

Mısır’da Emperyalistler Zamana Oynadı

Tunus’ta başlatılan halk ayaklanması 25 Ocak 2011’den itibaren yüz binlerin gösterileriyle Mısır’a sıçradı ve devrimci halk ayaklanmaları dalgası bölgesel bir karakter kazandı.

Mübarek’in Mısır’ı, ABD emperyalizminin bölgedeki en önemli dayanaklarından birisiydi. Ülke, 2010’da, %25’i, yılık olarak, ABD emperyalizmi tarafından ödenen 4,56 milyar dolarlık, İsrail ve Suudi Arabistan’ın ardından bölgenin üçüncü büyük askeri bütçesine sahipti. Mısır ordusuyla ABD arasında, şimdilerde “demokrasinin inşa edilmesi” için yapılan geniş kredi ödemeleriyle de pekişen yakın bir işbirliği vardı.

Mısır’da gericilik başından itibaren zamana oynadı. Mübarek’in başkan yardımcısı Ömer Süleyman, Mübarek henüz işbaşındayken “barışçıl ve düzenli bir iktidar devri için zaman planı”, aynı zamanda da bir anayasa komisyonunun oluşturulması sözünü verdi. Rejimin efendileri böylelikle, en azından Mübarek’in düşmesini geciktirmeyi ve Mübarek’siz dönemde, uluslararası sermaye ile ekonomik ilişkilerin olduğu gibi devamını, Mısır’ın bölgede ABD emperyalizmi için bir dayanak rolü oynamaya devam etmesini, İsrail politikasının (1979’da Mısır İsrail’le barış antlaşması imzalayan ilk Arap devletiydi) sürmesini sağlayacak koşulları hazırlamayı hedeflemişlerdir. Ayaklanmanın başında ABD ve AB, Mübarek’i desteklediler, fakat halk hareketinin gücü karşısında hızla “onurlu bir istifa” taktiğine geçtiler. Nitekim Mübarek 11 Şubat’ta istifasını açıklayarak, ertesi gün helikopterle Kahire’den kaçtı.

Mübarek’in istifasından sonra ise, ayaklanan halkın talep ettiği, sivil bir yönetim konseyi yerine, Mübarek’in fiili halefi, Hüseyin Tantavi liderliğinde bir askeri konsey (SCAF) kuruldu. Bu ordu Konseyi, 30 yıldır yürürlükteki Olağanüstü Hal Yasaları’nın kaldırılacağı ve özgür, demokratik bir seçim yapılacağı sözleriyle yönetimi devraldı. Ne var ki, Olağanüstü Hal yasalarını kaldırmak bir yana, 23 Mart’ta, daha da ağırlaştırdı.

Yani Tunus’ta hasarı aza indirgemek için atılan ilk adımlar reformlar yapmak ve hükümetleri değiştirmek iken, Mısır’da geçici olarak ordu kontrolü ele almıştır. Durmak bilmeyen kitle eylemleri nedeniyle, Mübarek sonrası kurulan hükümetler varlıklarını uzun sürdüremedilerse de, Tantavi dönem boyunca, ordu geçici başkomutanı, savunma bakanı ve askeri üretim bakanı olarak görevde kaldı.

Güçlü kitle mücadelesi, Mısır egemenlerini, Mübarek’in iki oğlunun Nisan 2011’de gözaltına almaya, haklarında, en az 800 göstericinin ölümü, görevi kötüye kullanma ve yolsuzluk suçlamalarla dava açılmasına mecbur bıraktı. Ocak 2012’de biten ve oğul Mübarek’lerin kimi suçlardan mahkûm edildikleri bu dava, halk öfkesini yatıştırmanın aracına çevrilmek is- tendiyse de, egemenlerin istediği gibi olmadı.

Askeri diktatörlüğün yönetim aygıtı SCAF dönem boyunca halkın öfkesini üzerine çekti. Bir futbol maçında, 74 kişinin ölümüyle sonuçlanan “olaylar”ın sorumluluğunu taşıdığı için, SCAF’a karşı kitle eylemleri doruğa çıktı.

Şimdilik hareket, orduya ve Mübarek diktatörlüğünün kalıntılarının iktidarda kalmasına yöneliyor. Mısır egemen sınıfları ve emperyalistler, diğer yöntemlerle birlikte, dini ve etnik farklılıklar zemininde yaratılacak bir gerici saflaştırma temelinde halk hareketini bölmeye, güçten düşürmeye çalışacaklardır. Politik İslamcılar eliyle, halkın Hıristiyan bölüklerine, onların kutsal gördükleri mekânlara karşı girişilen saldırılar bunun tehlikeli bir habercisidir. Bu tuzağı aşamamak halk hareketine pahalıya mal olacaktır.

Seçimler Ve Politik İslam

Genel olarak “demokrasi” söylemleri gibi seçimler de emperyalistlerin bölgede yanılsamalar yaratarak ayaklanmaları oylamalara yönlendirme ve halkı sokakları boşaltıp sandıklara gitmeye ikna etme arayışı ile mevcut rejimin sınırlarını aşmayan bir alternatif yaratma çabasıdır. Bu anlamda, halkın diktatörleri devirmesi ve mücadelelerinde kazanımlar sağlamasıyla açılan seçim yolu, şimdi emperyalistlerin elinde, durumu kontrol altına almak için güçlerini örgütlemenin aracına dönüşüyor.

23 Ekim’de Tunus’ta anayasal kurucu meclis için seçimler yapıldı. Politik İslamcı Ennahada (Rönesans) Partisi, Cumhuriyet için Kongre’yi geçerek seçimin galibi oldu ve 14 Aralık’ta Genel sekreteri Hamadi Jebali Başbakanlık koltuğuna oturdu.

Sadece üç temsilcilik kazanan Devrimci Alternatif’e (eski PCOT - Tunus Komünist İşçi Partisi) göre seçimler başta ABD ve Avrupa olmak üzere açıkça uluslararası aktörler tarafından manipüle edildi. Anayasa yapıcı meclisin ilk toplantısından önce hükümet üyeleri dünyaya, eski rejimle aynı yolu sürdürecekleri ve dış borçları ödeyecekleri güvencesini verdi. Devrimci Alternatifin önderi Hamami’ye göre, politik İslamcı Ennahada’ya mali destek, ABD uşağı Körfez devleti Katar tarafından sağlandı. TV kanalı El Cezire de seçim kampanyasında Ennahada’ya güçlü bir destek sundu.

Mısır’da da, politik İslamcı partiler, 28 Kasım 2011’de başlayan ve üç aşamada gerçekleştirilen seçimlerde, vekilliklerin %70’ini kazandı. Müslüman Kardeşler’in Özgürlük ve Adalet Partisi hegemonyasındaki Mısır için Demokratik İttifak, 498 vekilliğin, 235’ini (%47,2), Selefilerin bir koalisyonu olan, daha radikal bir İslami çizgide ilerleyen Al-Nour Partisinin öncülüğündeki İslami İttifak ise 123’ünü (24,7) elde etti.

Askeri Konsey, hükümet yetkisini Haziran sonunda yeni seçilen hükümete bırakacak ve başkanlık seçimleri Temmuz 2012’de yapılacak.

Mısır’da Mübarek’in, Tunus’ta Bin Ali’nin ve Yemen’de Salih’in düşürülmeleri, Ürdün Krallığında seçimlerin ve Fas’ta, Cezayir’de ve birçok diğer Arap ülkelerinde yaşanan kitlesel protestoların karşısında, ABD ve AB emperyalistleri, kendilerini kapitalizm içinde bir seçenek olarak sunan politik İslam’ın önderlerine daha yaklaştı. Örneğin Müslüman Kardeşlerin siyasi kolu olan Mısır’daki Özgürlük ve Adalet Partisi, Tunus’taki Ennahada Partisi ve Fas’ta Adalet ve Gelişim Partisi, emperyalizmle seve seve işbirliği yapabilecekleri ve mevcut rejimin devamı için çalışacakları yönündeki niyetlerini çok açıkça gösterdiler. Bu bakımdan ilk seçenekler bulunmuş gibi görünüyor. Çünkü bu partilerin sorunu -ne emperyalistler için, ne de antiemperyalistler için- laik, “ılımlı İslamcı” ya da “köktendinci” olmaları değil, tamamının emperyalizm yanlısı olmalarıdır. Irak savaşı sırasında ve de Afganistan’da elbette kimi emperyalist güçlerin belli çıkarlarının önünde engel teşkil eden ve nesnel olarak antiemperyalist rol oynayan islami güçler vardı ve hâlâ varlar. Lakin burada da belirleyici olan dini görüşleri değil, politik tutumlarıdır.

Libya’ya Askeri Saldırı

Afrika’nın tümünde kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu ve diğer ülkelere kıyasla en gelişmiş sosyal sistemler ağına sahip Libya’da, ayaklanma dalgası süreci içinde gelişen meşru demokratik taleplerin merkezinde yoksulluk ve açlık gibi gündemlerden ziyade, siyasi özgürlükler sorunu durdu. Ancak burada muhalefet hareketi daha ilk başından, artık ilk hazırlıksızlık dönemini atlatmış olan emperyalizmin müdahalesine konu oldu ve denetimine girdi.

Anlaşılan o ki emperyalist güçler özgürlük ve demokrasi palavralarının yıprandığını anlayarak demagojilerine “koruma sorumluluğu” kavramını, yani özellikle sivillerin korunması gerektiğini eklediler. Bu yeni NATO doktrini, BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararıyla üye ülkelere Libya’daki sivil nüfusun korunması için “tüm gerekli önlemleri” almak ve uçuş yasağı bölgesi oluşturmak için yetki vermesiyle, ilk defa 17 Mart 2011’de kabul edildi. Fransa, İngiltere ve ABD’nin, 19 Mart’tan itibaren Libya’da “askeri hedeflere” hava bombardımanlarının ardından, Mart sonunda sorumluluk NATO’ya geçti. Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden destek aldı. 8 aylık hava ve deniz saldırılarından, kitle katliamlarından ve ülkeyi yıkıma uğrattıktan sonra, emperyalizm ve Libya’nın yeni egemen güçleri hedeflerine ulaştılar. “Ulusal Geçiş Konseyi” meşru hükümet olarak tanındı ve emperyalizm yeni üssü Libya’yı sağlama aldı. Tüm dünya gördü ki, insanların değil petrol kuyularının güvenliği ve ihtiyaçları esas alındı. Tüm temel adımlar bu doğrultuda oldu.

Suriye’nin Anti-ABD İktidarını Tasfiye Planı

Ayaklanma dalgası, Şubat 2011’de, bölgenin en eski diktatörlüklerinden birisi olma kötü ününe sahip ve Ortadoğu’daki güçler dengesi açısından kritik bir rol oynayan Suriye’yi de etkisi altına aldı.

Esad tarafından yönetilen Baas Rejimi, Tunus’taki ilk ayaklanmadan itibaren, çeşitli reform vaatleriyle, bu dalgayı karşılamaya çalışmasına rağmen, başarılı olamadı. Ortadoğu’nun diğer ülkelerine benzer olarak, protesto hareketinin temel talepleri “özgürlük, adalet” ve 1963’ten beri yürürlükte olan “olağanüstü halin kaldırılması”ydı. Ancak batı emperyalistleri bu krizi fırsata çevirmek ve Ortadoğu’daki ayaklanma dalgasının işlevini Libya’da zaten başardıkları gibi jeostratejik amaçlarının gerçekleştirilmesi için değiştirmek istediklerinden dolayı, Suriye’deki gelişmeler özel bir yol izledi. ABD ve işbirlikçileri, Suriye’deki muhalefeti kendi arabalarının önüne koşmaya uğraştıkça, hareketin toplumsal tabanı o kadar daraldı. Artık muhalefet önemli ölçüde NATO hizmetindeki, özel örgütlenmiş ve dıştan yönetilen güçlerce yönlendiriliyor.

Ortadoğu uzmanı, Rusya eski dışişleri ve başbakan Yevgeni Primakov, Suriye’deki durumu günlük Rossijskaja Gaseta gazetesine şöyle yorumluyor: “Suriye karşıtı pozisyonun arkasında ne var? ABD ve onun NATO müttefikleri 2011 başında Arap dünyasında oluşan durumdan yararlanmak ve kendisine rahatsızlık veren Arap rejimleri ortadan kaldırmak istiyor. Suriye, esasen İran’a yakın durduğu için kurban durumuna düştü. Suriye’deki mevcut rejimin ortadan kaldırılması İran’ın tecridi yönündeki planın bir parçasıdır.” Bu demeç, şu konuda gerçeğe çok yakın ki, nasıl konu Libya’da insan hakları sorunu değilse, Suriye’de de gerçek amaç, ABD emperyalizminin bölge egemenliği ve Siyonist İsrail’in korunması hedefidir.

Suriye halklarının ve ulusal topluluklarının, Baas diktatörlüğüne karşı haklı mücadeleleri ve talepleri, yazık ki, politik gericiliğin elinde gerçeği gizleyen bir örtüye dönüştü. Müslüman kardeşler başta olmak, emperyalizmle işbirliğine yönelen ve bu hatta yerleşen politik İslamcılar ile bölgedeki ABD politikalarının iki gönüllü uşağı, Suudi Arabistan ve Katar’ın oluşturduğu, Türk burjuvazisi ve devletinin ise başına geçmeye heveslendiği gerici, halk düşmanı koalisyon, Esad diktatörlüğü karşısında haklılık ve meşruluk taşımıyor. Bu koalisyonun başarısı, bölgedeki anti-ABD’ci ve antisiyonist odakların yıkılması, Filistin halkının köleci barış kıskacına alınması, Güney Batı Kürdistan’daki Kürt halk potansiyelinin Barzani-Talabani çizgisine yöneltilmesi sonucunu doğuracaktır.

Suriye’de gerici iç savaş ve Suriye’yi işgal koalisyonunun hiç bir politik ilericilik taşımayan niteliğinin karartılması asla kabul edilemez. Ve yine, hasımlarının söz konusu niteliği, Baas diktatörlüğünün, Arap ve Kürt halklarını burjuva egemenlik altında tutan, işçilerin ve ezilenlerin her tür demokratik hak ve özgürlüklerine boyunduruk vuran gerçeğinin mazur gösterilmesine gerekçe olamaz. Suriye’nin antiemperyalist, demokratik ve devrimci güçleri bir seçenek haline geldikçe bu özgün sıkışmışlık durumu da son bulacaktır. Verili koşullarda ise, mızrağın sivri ucunun emperyalizm destekli gericiliğe ve işgal heveslilerine yöneltilmesi görevi kuşku götürmez.

Fırtına Dindi Tsunami Yolda

Emperyalizm ve işbirlikçilerinin kadir-i mutlak olmadıkları, işçilerin ve ezilenlerin iradesini hesaba katmayan tarihi ve politik hesapların, öngörülerin beş kuruşluk bir değer taşımadığı öğrenmesini bilen herkes için açıktır. ABD emperyalizminin Irak ve Afganistan’da stratejik hedeflerine ulaşamadığı, Tunus ve Mısır’da eski pozisyonunun politik etki yönüyle açık biçimde sarsıldığı gerçekleri tarihin tutanakları arasındadır. Arap devrimci süreci yatışmış gibi görünse de, dönemin mayaladığı ve harekete geçen kuvvetlerin yarattığı yeni potansiyel ve yeni olanaklar bölgenin geleceğinde önemli roller oynamaya adaydırlar.

Emekçi kitlelerin eylemleri birçok ülkede devam ediyor. Devrimci başkaldırının ve Arap halklarının kararlılığının sembolü haline gelen Tahrir Meydanı hâlâ ayakta. Kitleler reformların ve hükümet değişikliklerinin çözüm olmadığı, emperyalist rekabet ve saldırıların, sömürgeci güçlerin, İsrail siyonizminin ve gerici Arap rejimlerinin; iç ve dış gerici savaşların, ulusal ve dini çatışmaların, işsizliğin, yoksulluğun ve köleliğin sebebi olduğu konusunda bilinçleniyor. Bölge halkları arasındaki önyargıları emperyalistlerin müdahale zemini olmaktan çıkarmanın, karşılıklı deneylerden öğrenmenin, dayanışma yoluyla mücadele cephelerini çeşitlendirmenin sürece devrimci müdahale bakımından önemi büyük. Bölgede ilk kitle hareketleri ve isyanlar dalgası dinmiş görünüyor, ancak tsunami yoldadır. Tek tek ülkelerde, programları ve pratikleriyle, antiemperyalist, devrimci ve sosyalist adını hak eden partilerin, grupların zafere cesaret eden devrimci çalışmaları ve yine, gerek Ortadoğu, gerekse de dünya ölçeğinde işbirliği için kurulmuş devrimci koordinasyonların şu ya bu biçimdeki birleşik faaliyetleri, bu tsunamilerin faşist, gerici diktatörlükleri ve kapitalist düzenleri yıkıp geçmesini sağlayacaktır.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn