Alternatif Tarih Okumaları XI - Horasan’dan Anadolu’ya Bir Uğrak: Oğuz İsyanı

Giriş

Anadolu Türkleri tarihlerini Orta Asya bozkırlarında yaşayan kavimlere bağlayarak istikrarlı ve köklü tarihe sahip ulus olduklarını savunurlar. Destanlar ve mitlerle bezeli, tarihsellikten ziyade büyük oranda kurmaca bu tarih sonuç olarak Türkler için övünç kaynağıdır.

Türk milliyetçiliğinin Orta Asya halkları ile ırkçılığa varan kan akrabalığı tezleri bir yanda, diğer yanda ise, bu ırkçı safsatalara tepki niteliğinde, Türk devrimci ve sosyalistlerinin Türklüklerini dillendirmeyen, ulusal kimliklerini sakman-çekingen ruh hali ile adeta ulusal nihilizme dönüşen geçiştirici tutumları en hafif durumda kendi ulusal tarihlerine karşı ilgisizlikle sonuçlanıyor. Böylelikle bu alan Türk milliyetçilerinin bilim dışı, tarihsellikten uzak, metafizik idealist ve ırkçı propaganda ile rahatça at koşturmalarına terk edilmiş oluyor.

Bu çalışma bütünlüklü bir Oğuz-Türk tarihi incelemesi olmayacak. Anadolu Türklerinin tarihsel bağ kurdukları ve kan akrabalığı tezleri ile ruhi şekillenme anlamında da tarihi kökleri saydıkları Oğuzların küçük bir tarihsel kesiti ile kendisini sınırlandıracak.

Oğuz İsyanı: Tarihe Yeni Bir Sayfa

Orta Asya’nın doğu uçlarından itibaren kavimler göçü batı üzerinde sürekli baskılanmaya yol açar. Moğol, Karluk ve Uygur göçleri bozkırdan Orta Asya kapılarına dayanınca Horasan kavimleri bu selden kaçmak için Kafkaslar, Azerbaycan ve İran üzerinden batıya akarlar. Bir uçtan kopup gelen göç, silsileler halinde kavimleri yerlerinden göçertir, batıya doğru iter. Büyük Selçuklu Devleti göçebe toplulukların bu büyük göç akutlarının yerleşik yaşam ve yerleşik tarımsal üretim için nasıl bir tehlike oluşturduğunun farkındadır. Bu yüzden Selçuklu topraklarına varmadan doğuda bir set çekerek durdurma ya da yolunu değiştirme planları yapar. Selçuklu devleti Horasanda yaygın halde yaşayan Oğuz ve Türkmen göçebe topluluklarla arasını düzeltip, onları bu göçe karşı kalkan yapmak yerine önce onlarla hesaplaşma yoluna girer. Bu yalnızca bir taktik hata değildir, keza Büyük Selçuklu Devletinin yıkılması ile sonuçlanacak, Selçuklu devrini kapatacak gelişmeleri tetikler. Bunlar içerisinde en önemli olay kuşkusuz Oğuz İsyanıdır.

Oğuz ve diğer Türkmen boyları doğudan Karlukların basıncı ile Maveraünnehir’den kalkıp Horasan’ın Belh kenti civarına yerleşirler. Henüz Müslümanlığı kabul etmemiş oldukları gibi göçebe boy ve yaşam geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Selçuklu yönetimi ile boy geleneklerine uygun bir ilişki, esas olarak denk bir ilişki sürdürecekleri kanaati taşırlar. Zira boy önde gelenleri atadan-babadan kalma miras- devir ya da atama yolu ile değil, bu göreve en uygun kişinin kendisini kanıtlamış olma esasına göre belirlenir, boy beyinin bir asaleti ya da soyluluk unvanı vs. yoktur. Boyun başında bulunmak kendisinden sonra gelen aile bireylerine bir ayrıcalık-üstünlük getirmez. Öldükten sonra yerine bir başkası bey olarak seçilir. Beyin yetkileri sınırsız değildir. Boyun kaderini etkileyecek önemli konularda maiyetine danışmak ve onaylarını almak zorundadır. Sürekli savaş durumuna göre yaşadıkları için askeri yönetim ve disiplin kurallarına göre hareket ederler. Toplumsal ilişkileri, ekonomik yaşamları, yönetim tarzları askeri demokrasi olarak tanımlanabilir. Bölgelerine yerleşmiş oldukları için Selçuklu Devletine haraç-vergi veriyor olmalarına karşın ilişkilerinde bir denklik beklemeleri boy geleneklerinin bir sonucudur. Sultan Sancar büyük feodal aşiret ve arazi sahiplerinin ittifakına dayalı konfederasyon tarzı bir feodal devletin başında olarak, Oğuz ve Türkmen göçebe boylarına hiçbir yakınlık hissetmiyor olduğu gibi hem sınıf çıkarları gereği hem de siyasi nedenlerle bunlara düşmandır. Bu yüzden ağır vergilerle gözlerini korkutmak, boy geleneklerine aykırı davranışlarla kışkırtıp savaşa zorlamak gibi yol ve yöntemlerle göçebe toplulukları topraklarından uzak tutma siyaseti izlemektedir.

Belh kentine yerleşen Oğuzların Selçuklu mutfağına yılda 24.000 koyun verdikleri öne sürülür.

Koyunları lahsil etmeye gelen “hansalar” hakaret edip aşağıladığı ve daha fazla koyun almaya kalktığı için Oğuzlar tarafından öldürülür. Belh valisi devreye girer, Sultan Sancar'dan vergiyi tahsil etme yetkisi alır. Oğuzlar tahsildar ya da vali ile değil, Sancakla doğrudan doğruya görüşmek ve sorunları onlarla çözmek isterler. Denklik ilişkisi bu anlamda beklenir. Selçuklu dikkate almaz taleplerim. Belh valisi Emir Kumar hem koyunları tahsil etmek hem de bölgeden uzaklaştırmak için memurlarını gönderir. Oğuzlar yerlerini terk etmedikleri gibi, memurları da kovarlar. Bunun üzerine Emir Kumar askerleriyle üzerlerine yürür. Yaşanan çatışmada Selçuklu birlikleri yenilir. Emir Kumar ve oğlu öldürülür. Sorunun giderek büyüdüğünün farkında olan Oğuzlar Sultan Sancar’la görüşürlerse halledebilecekleri inancındadırlar.

Sancar kuvvetlerini toplayıp Oğuzların üzerine yürür. Oğuzlar halen kendilerinden birisi olarak kabul ettikleri Selçuklu Sultanı ile bir savaşa girme taraftan değildirler. Büyük bir diyet ödemeyi teklif ederler. Sancar Oğuzların teklif ve taleplerini geri çevirir, ciddiye alınacak bir savaş gücü olarak görmediği Oğuzları küçümseyerek ve tedbirsizce saldırır. Oğuzlar beklenmedik bir direnç gösterir, var güçleriyle karşı koyarlar. Sancar yenilir ve Oğuzlara tutsak düşer. Bir çadırda esir tuttukları Sancar’a saygıda kusur etmezler, Sultan muamelesi devam eder, aynı hürmeti gösterirler. Ancak esir tuttukları Sancar’ın Sultanlığı ironiktir, yer yer ince alaylarla aşağılanır, gerçekte oynanan bir tiyatro oyunudur...

Oğuzların Selçuklu devletim devirerek yerine kendi devletlerini kurma ve Selçuklu topraklarını istila niyetleri yoktur. Buna karşın Sultan Sancar etrafında konfederasyon biçiminde birleşmiş olan Selçuklu aristokrasisi ve feodal toprak sahipleri Sancar’ın yokluğunda birliklerini korumayı sürdüremezler Selçuklu devleti parçalanarak küçülür ve yok olur.

Topu topu 40 bin çadırdan oluştuğu bildirilen Oğuz boy topluluğunun Sultan Sancar döneminde ikinci yükseliş dönemini yaşayan Büyük Selçuklu devletini sonu yıkılış olacak bir savaşta yenilgiye uğratması bir tarih kazası değildir. Selçuklu içten içe zayıflamış, saray soyluları ve feodal toprak sahiplerine karşı yoksul köylü direnişleri, bu temelde sınıf mücadelesi devlet otoritesini aşındırmış durumdadır. Fethedilen topraklarda yaşayan halkların direnişleri, muhalif mezhepler biçiminde örgütlenmiş, farklı kavimleri de çatısı altında birleştiren halk hareketleri devlet sınırlarını aşmış, yaygın etkisi ile bastırılması olanaksız hale gelmiştir. Buna egemen sınıflar arasındaki çıkar çatışmaları, bölünmeler ve merkezkaç eğilimler de eklenince Selçuklu devletinin ayakta kalması tarihin akışına ters olurdu. Doğudan barbar akınları biçiminde gelen kavimler göçü bu koşulların üzerine biner ve tarihi ilerletici rolünü gerçekleştirir. Oğuz İsyanı karşısında bozguna uğrayıp, ardından parçalanıp dağılan Selçuklular tam da sınıf mücadeleleri tarihinin kaçınılmaz kaderine boyun eğer ve tarih sahnesinden çekilirler.

Önceden planlanmış belirli bir amaca bağlı olarak hazırlanmış ve Selçuklu düzenine karşı bir hareket değildir Oğuz isyanı. Hareketin ilk aşaması tamamlanır, Selçuklu devleti yıkılır. Ama onun yerine yerleşik bir düzen kuracak iktisadi, idari ve kültürel yeni bir oluşum yoktur. Çünkü göçebe Oğuz boylarının nesnel olarak böyle bir yapı inşa etmeleri olanaksızdır. Selçuklu yöneticileri, kent ileri gelenleri, eşraf ve halk Oğuz hâkimiyetini kabul etmeyince savaş galibi Oğuzlar ile aralarında yeni bir ittifak niteliğinde bir devlet de kurulamaz. Bunun yerine Oğuzlar en bilinen yönteme başvururlar, Selçuklu kent ve kasabalarını, yerleşim yerlerini yağmalayıp talan ederler.

Büyük servet biriktirmelerine rağmen göçebe kültür ve yaşam tarzını değiştirmezler. Yakıp yıktıkları kentleri ele geçirdikten sonra onarmaz, geriye koruyucu birlikler bırakmazlar. Alacaklarını alıp, geçip giderler.

Selçuklu devletinin hâkimiyet alanında boşalan otorite yerine koşullar elverişliyken Oğuzların devlet kurmamış olmaları boy ileri gelenlerinin basiretsizliği ile ilgili değildir. Yerleşik bir üretim ve iktisadi düzene geçememelerini, sınıflaşma düzeyinin henüz geri olması, boy örgütlenmesinden devlete sıçramanın olanaksızlığı, bölgenin sosyoekonomik yapısının Oğuzlara kıyasla ileri olması vb. unsurları ile birlikte değerlendirmek gerekir.

Yürüttükleri savaşlarda ele geçirdikleri yerleri geleneklerine uygun biçimde boylar arasında paylaşmaları Oğuzların merkezi bir devlet yapısı kuramamalarının bir diğer önemli nedenidir.

Oğuzlar

Peki, kimdir bu Oğuzlar? Nerede, hangi bölgelerde, nasıl yaşarlar?

Orta Asya bozkırlarının istikrarlı kavimlerinden Oğuzlar göçebe topluluklardır. Çadırlarda yaşar, yaz-kış hayvancılıkla uğraşırlar. Yerleşik yaşama geçen boyları aşağılar, küçümserler. Kendilerinden saymazlar. Yaşam alanları Aral Gölü civarı ve Sir-i Derya kıyıları ile Güneyde Amu Derya ve Maveraünnehır’den Harzem bölgesine kadar yayılır. Batı’da Hazar Denizine uzanan coğrafya, sınırları belirgin olarak çizilmeyen bu geniş topraklar Oğuz bölgeleri ve yurtlukları olarak bilinir. Gürcan ve Harzen kentleri sınır hatlı ve ticaret merkezleridir. Oğuzlar bu kentlerde alış veriş yaparlar, at, davar, silah ve kürk satarlar.

Oğuzların tek tanrılı dinleri ve taptıkları bir “Tengri”leri vardır. Ölümden sonra hayata inanırlar. Bu yüzden ölülerini giysileri, silahları, atı, yiyecek ve içeceğiyle birlikte gömerler.

(Hazarlarla ilişkileri nedeniyle Oğuzların bazı kolları Musevi de olabilir. Zira Oğuz yerleşimlerinde, içinde putları bulunmayan tapınakların varlığından söz edilir. Bu tapmaklar sinagog olabilir. IX ve X. Yüzyıllarda Oğuzların yaşadıkları bölgeler Tengricilik, Nasturilik, Musevilik ve Müslümanlığın kavşağı durumundadır ve tüm halklar bu dinlerin etkisine açıktırlar.)

İslamiyet Oğuzlar arasında X. yy’dan itibaren yayılmaya başlar. Gönüllü dm tercihinden ziyade dönemin gerekleri, ekonomik ve siyasi baskılar ve Selçuklularda olduğu gibi “realist-pragmatist” kararlarla İslâmî kabul ederler. Oğuzlarda su kutsaldır, kirlenmesin diye ne yıkanır ne de giysilerini yıkarlar. Öte dünya inancı nedeniyle hayvanları öldürürken de kanım akıtmamaya ve kemiklerini kırmamaya dikkat ederler. Aralarında armağan alıp vermek erdemli ve yüceltici bir gelenektir. Bir armağana mutlaka en az onunla eşdeğerde bir armağanla karşılık verirler. “Armağan yağması” da Oğuz beyleri arasında şan ölçüsüdür. Gerek kendi ürettikleri gerekse soygun ve talan ile biriktirilmiş servetleri olsun, beyler bazen bunların boy mensupları arasında yağmalanarak paylaşılmasını organize ederler.

Oğuzların siyasal örgütlenmesi boy federasyonu biçimindedir. Oğuz boy toplulukları tipik gens ya da klan topluluklarıdır. Boy/klan federasyonunun başında bir Yabgu bulunur. Yabguluk babadan oğula geçmez. Bir boyun/klanın tekelinde de değildir. Yeteneklerine göre adaylar belirlenir, bazen aralarında yarışma yapılır, bazen kura çekilir, Yabguluk dönüşümlü olarak her boydan/klandan seçilir. Boy/klan federasyonu bir devlet olmadığı gibi Yabguluk da bir devlet başkanlığı değildir. Siyasi baskı ve tartışmasız otorite yetkisi yoktur. Yabgunun altında diğer klanlardan seçilmiş yardımcılar kurulu yer alır, Yabgunun mensubu olduğu klan yardımcılar kurulunda temsil edilmez, böylece doğal yönetim-gerçek yetki klan topluluklarının elinde kalır. Bu doğal yönetim aygıtı Oğuzların henüz bir devlet kuramamış ve siyasi yönetim düzeyine erişememiş olduklarını gösterir.

Göçebelik Çözülürken

9. ve 10. Yüzyıllar Horasan ve İran'ın kaynaşma dönemleridir. Hareket halindeki göçebe topluluklarının en batiklerinden olan Oğuzlarda klan birlikleri ve federasyonlar çözülmeye başlamıştır. Karışıklık ve dağınıklık endişe ve korku yaratmakta, gelecek belirsizliği toplumsal kaosu şiddetlendirmektedir. Klan geleneklerindeki aşınma ve çözülmeler “Konat" denilen topluluklar doğurur. Konat, birbirine dayanarak hayatla kalma savaşı veren insan öbeklerinden oluşan örgütlülüktür. Çözülen ve dağılmaya yüz tutan klanların önde gelenleri,

soylu ve aristokratlar veya bir Alp beyi etrafında toplanan kendi kabilesinden ve/veya diğer klan ve kabilelerden bir araya gelmiş, yağma ile geçinen savaşçılar, çoban halk, hayvancılıkla geçinen küçük hareketli ve karma topluluktur. Klan gelenekleri yerini kişisel bağlılığa bırakır.

Klanlar arasında sınıflaşma başlamış, yüksek orta ve aşağı sınıflar biçiminde ayrışmaktadırlar. Sömürülen en alt tabakayı çoban halk oluşturur. Oğuz kaynaklarında yaygın kullanılan akbudun-karabudun deyimi de bu sınıflaşmayı ifade eder. Akbudun topluluğun önde gelenlerinden oluşur. Klan beyleri, aristokrat tabaka ve yönetimi elinde bulunduran kesimlerdir. Karabudun aşağı tabaka, sıradan halk, çoban topluluk, Alp etrafında toplanmış savaşçılardır.

Kabile toplumu ve kandaş birimlerde geçerli ilkel kolektivizmden özel mülkiyetin, sınıfların ve sömürünün ortaya çıktığı fakat henüz devlete sıçrayamadıkları askeri demokrasilerdir bunlar.

Oğuz ve Türk klanlarının özgül bir yanı şudur: Geçici tarım ya da tarım-çobanlık durağına uğramadan göçebe otlatıcılık üretim tarzı ve buna dayalı asken demokrasiden köleci üretim durağını atlayarak doğrudan feodalizme sıçrarlar. Bunu yukarı barbarlıktan feodalizme sıçrama biçiminde ifade etmek de yerindedir. Orta Asya'nın toprak ve iklim koşulları nedeniyle göçebe otlatıcılık konağı çok uzun sürer ve Batı Avrupa’ya kıyasla feodal çağa gecikmeli olarak girerler. Bir tarih parantezine alacak olursak bu parantez MÖ 1000 ile MS 1000 aralığında iki bin yıllık bir tarihi kapsar.

Oğuzlarla ilgili bilgilerin kesin doğrulanabilir kısmı en geç XII. yüzyıla tarihlenebilir. Yazılı kaynaklara bu yüzyıldan itibaren girerler. Daha gerilere gidildikçe bilgilere yorumlar eklenmekte, destan ve millere dayalı, rivayet ile hakikati ayırt etmek güçleşir...

Kandaş bağların çözüldüğü belli aristokratlara kişisel bağlılık biçimini alan toplulukta sömürü, beyin sürülerine bakma yükümlülüğü ve değişik angarya ve ayni olarak ödenen vergi biçiminde gerçekleşir. Aristokratlara bağımlı halk, otlatıcılık ekonomisini sürdürür, fakat elde ettiği ürünün bir kısmına yarı gönüllülükle ya da zorla aristokrasi tarafından el konulur. Akbudun-Karabudun ayrıştırmasının yerleşmesi kabileler arasında ve kabile içindeki sınıfsal farklılıkların kabullenilmesini ve bu ayrımla birlikte toplulukların kaynaşmasını kolaylaştırır. Klanlar arasında hâkimiyet-tabiiyet ilişkileri doğar. Güçlü kabilelere boyun eğme ve bağımlılık gelişir.

Buradan feodal devlete sıçramak için aşiret örgütlenmesinin ve askeri demokrasinin dağuılması, giderek büyüyecek bürokrasi ve ordu, bunlar için gerekli düzenli gelir getirecek ekonomik düzen, yani toprak üzerindeki hâkimiyetin derinleştirilmesi, toprak gelirlerinin eski sahiplerinin elinden alınıp feodal beylerin ve aristokrat sınıf elinde toplanması gerekmekledir.

Oğuz Boylarından Selçuklu'ya

10. yüzyıl itibariyle Oğuz anayurtlarından güneye ve güney batıya göçen klanlarda, saf ve özgül klanlara rastlanmaz. Oğuz Yabguluğundan ayrılan Kınık klanından Selçuklular da klan özgüllüğünü kaybetmiş, birkaç yüz kişilik Selçuklu konalı idi. Büyük Selçuklu devletinin kurucuları bu konatta öbekleşmiş küçük topluluğa mensuptular.

Devletleşme “boydan devlete” geçiş biçiminde bir yol izlemez. Klanlar çözülüp dağılma sürecine girerken konatları meydana getiriyor. Konatlar da göçebe topluluklardır. Ama klan aidiyetlerini yitirmiş, hem doğal yönetim hem de iktisadi yaşam bakımından evrim geçirmişlerdir. Devlet göçebe klan içindeki içsel gelişmeler sonucu doğmaz, dağılan klan düzeni konatlar ve başka biçimlerde örgütlenmeler ile devlet düzeninin zeminim hazırlar.

Selçuklu örneğinde devlet konattan doğmuştur. Ancak bir özgül noktaya vurgu yapmak gerekir. Dandanakan Savaşını (1040) dönüm noktası olarak alırsak, göçebe konat Selçuklu topluluğu savaştan galip çıkınca, Gaznelilerin yenik bürokrasisi ile ittifak yapar, devleti yıkmadan doğrudan iktidarı devralır. İkinci olarak vurgulanması gereken nokta şudur: Selçuklular devlet iktidarım ele geçirirken hem devlet yönetme tecrübeleri olmadığından, hem de yeter düzeyde yönetici bulunmadığından devleti yerli bürokrasi ile doldururlar. Selçuklu konatı bu yolla daha başlangıçta “fethederken fethedilir.”

Samani-Gazneli devlet aygıtını devralırken Selçuklu soyundan Tuğrul beyin yapması gereken bu aygıtı işletecek uygun kişileri bulup uygun görevlere yerleştirmekti. Yüzyılların deneyimleri ile döneme göre gelişmiş bir yapıya sahip olan bu İrani devlet aygıtı, Selçuklular tarafından tekrar ayağa kaldırılırken temel bir zaafı da bünyesinde taşıyacaktı. Erken feodal devlet olarak Selçuklu devletine Türk-Oğuz paylaşma sistemi monte edilmişti. Feodal aşiretler konfederasyonuna dayalı olmasının yanında Selçuklu klan ve konat beyleri ittifakı, ürün fazlası ve ganimet paylaşımı sistemi ile devlet yapısını zayıflatıcı rol oynuyordu. Oğuz klan federasyonu geleneğinin kalıntısı olan bu paylaşım sistemi ileride Selçuklu devletinin parçalanmasına yataklık edecektir.

Çadırdan Saraya

Oğuzların bir kolu olarak bir klan örgütlenmesinden büyükçe bir devlet düzeyine yükselen Selçuklular göçebe otlatıcılık ile yerleşik tarımcılık arasındaki savaş ve çatışmalar sonucu tekrar tarih sahnesinden çekildiler.(1157)

Devletleşmeye varan siyasi tarihin ilk adımı Oğuz klan federasyonu içinde göçebe yaşam kurallarına, klan geleneklerine ve kolektif yönetim, Yabguluk ve yardımcılar kurulu biçimindeki askeri demokrasi sistemine aykırı tutumları nedeniyle Selçuk Beyin federasyondan dışlanması ile atılır. Her türlü suç ve cezadan birey yalnız başına değil klanlar da sorumlu tutulduğu için Selçuk Bey, 100 kişilik atlı gücü, beş-altı yüz kişilik çadır nüfusu ve sürüleriyle birlikte ayrılır.

Yersiz-yurtsuz klan toplulukları ya bir devletin koruması altına ya da bir büyük arazi sahibinin hizmetine girmek zorundadır. Her iki durumda da bağımlılık esastır. Göçebe klan toplulukları ile yerleşik halk ve büyük toprak sahipleri arasındaki savaşlar dönemin sınıf mücadelelerinin bir görünümüdür. Oğuzların Kınık klanından Selçuk ve yanındaki küçük topluluk bu sınıf mücadelelerinde egemen sınıfların yanında yer alır.

İslam dini yükseliş ve yayılma sürecindedir. Arap İslam orduları tüm Iran-Horasan-Orta Asya'da fetih savaşları yürütmekte, İslam hegemonyası Arap ordularından daha hızlı yayılmaktadır. Selçuk Bey federasyondan ayrılıp Horasan’ın Cend şehrine gelirken kentte kabul görmelerini kolaylaştıracağı ümidiyle Müslüman olur. Kan bağını kopararak Oğuz göçebe klan federasyonundan ayrılan Selçuklular İslam dinini kabul etmeyle kültürel bağlarını da koparmış olurlar. Bu nokta önemlidir, zira İran ve Orta Asya'dan, Irak-Suriye ve Anadolu’ya yayılan ve aynı isimde farklı devletler kurarak geniş bir bölgeye hâkim olan Selçuklular için “fetheden fethedilir” biçimindeki feodal-ortaçağda sıkça yaşanan kimlik yitimi, kimliksizleşme, “içinde erime” ile yok oluş kaçınılmaz kader haline gelir. Horasan ve İran ı fethederek Büyük Selçuklu Devletini kuran Selçukluların dinleri İslam, dilleri Fars, kültürleri de İrani halkların kültürü ile harmanlanmış yine ortak bir Fars kültürüdür. Keza Irak ve Suriye Selçukluları Arap-Fars etkisi altındadır. Anadolu Selçuklu Devleti de doğudan Fars- İran, güneyden Arap-İslam, Kuzeyden ve batıdan Bizans-Hıristiyan halklar ve kültürlerle kuşatılmış bir ada durumundadır. Devletin üst yönetimi İran kökenli yöneticilerden oluşur, resmi dili Farsçadır. Abbasi soyundan halifeliğe bağlı ve Sünni İslâmı benimsemiş Anadolu Selçuklularının yerli halklarla kaynaşabilmelerinın olanaklı olmadığı önadadır. Her ne kadar Türk devleti olarak kabul edilse de Anadolu Selçuklu devletinin sürekli savaş halinde olduğu topluluk da Türkmen-Oğuz göçebe klan ve aşiretleri olmuştur.

Bir Sayfa Kapanıyor...

Sultan Sancar’m tutsak edildiği Nisan 1153 yılı itibariyle Horasan’dan İran’a, tüm bölge iç karışıklıklarla sarsıldı. Sıyası boşluk, istikrarsızlık, iç çatışmalar yağma ve talan savaşları merkezi idare ve devlet otoritesi yokluluğu sınıf mücadelesinin döneme uygun karakteristik biçimi olan muhalif mezhep ve dinsel akımları güçlendirdi. Selçuklu devletinin Abbasi kökenli halifeliğe biat etmesi ve Sünni egemen mezhebe bağlı olmasına karşılık, Şii mezhebe bağlı özellikle İsmaillilik yaygınlaşarak güçlendi. Bölgesel siyasi güç ilişkilerinde etkili olabilen bir siyasi toplumsal kuvvet haline geldi. Ancak tarihi koşullar bu zeminde bir merkezi devletin oluşumuna da imkân vermedi.

Sınıf mücadelesinin diğer biçimleri yani Sünnilerle Şiiler, Haneklerle Şafiiler arasındaki mücadeleye ek olarak yer yer onunla da iç içe geçen biçimde şehirlilerin kendi aralarında, göçebe kabilelerle yerleşik halk ve farklı kavimlerle halklar arasında çatışma ve savaşlar devam etti.

İzleyen yıllarda yerel-kentsel ve bölgesel siyasi askeri devletsel yapılar zaman zaman aralarında iktidar ve hegemonya savaşı yürütseler de esas olarak Oğuzlara karşı “yerleşik uygarlık ile göçebe barbarlık” savaşı olarak nitelenebilecek tarzda inatçı ve tam bir düşmanlıkla savaştılar. Yengi ve yenilgiler karşılıklıydı. Uzun dönemde yenişememe durumu, tüm tarafları yoran ve tüketen savaşlar büyük servet ve insan kaybına yol açtı, kentler yakılıp yıkıldı, iktisadi faaliyet geriledi. Bölge her açıdan harabeye döndü. Aynı dönemlerde doğudan göçebe akınları da yığınlar halinde sürüyordu. Horasan ve cıvan ile İran ve önemli ticari kentler ve merkezler Moğol akınlarına tarihte en zayıf oldukları böyle bir dönemde yakalandılar ve bu kez de Moğol yangım ile tüm bölge talana ve kıyıma uğradı.

Sultan Sancar, üç yıllık tutsaklıktan sonra Oğuzların elinden kaçıp kurtuldu. Selçuklu devletinin başına geçip tekrar ayağa kaldırma girişimleri sonuçsuz kaldı. 1157 yılında 70 yaşındayken öldü. Büyük Selçuklu Devleti ondan önce parçalanmış ve yıkılmaya yüz tutmuştu.

Kendileri de bir devlet kuramayan Oğuzların Sultan Sancar m ölümünden sonra, bir başka devletin egemenliğini tanımaksızın göçebe ve dağınık yaşamlarını sürdürürken, aynı zamanda ölmüş olan Sancar adına hutbe okutmaya devam etmeleri Selçuklu Sultanına ve boy geleneklerine bağlılıklarını göstermektedir. Bu aynı zamanda şaman ve Hıristiyan ağırlıklı göçebe Oğuz klanları arasında İslamm yayılmakta olduğunun da bir göstergesidir.

Burada bir parantez açalım; Oğuzlarla sınırlı olmayan, hemen her gens/klan/boy toplulukları için geçerli olan bir noktaya mutlaka değinmek gerekiyor. Zira ırkçı ve şoven fikirlerin beslendiği kaynak ve tarih boyunca dayanak alınan nokta burasıdır:

Klan ve aşiretler arasındaki savaşlarda yemlen klanlar, galip tarafın boyunduruğu altında kalmayı kabul ederlerse yurt tuttukları bölgede yaşamlarım sürdürebilirlerdi. Aksı durumda bölgeyi terk etmek zorunda kalırlardı. Genellikle kalmak tercih edilirdi, çünkü klanlar arasında kölelik sistemi olmadığı için yani henüz sınıflaşma-sınıf farklıkları ortaya çıkmamış olduğundan bir müddet sonra klanlar kaynaşır ve boyunduruk ilişkileri sona ererdi. Bu kaynaşmalar klanlar arasında ırk saflığının olmadığının da bir kanıtıdır. Tarihin derinliklerine doğru gidildikçe ırkçı tezlerin aksine karışma-katışma-kaynaşma başat hale gelir. Kan bağına dayalı klan/boy, oymak, kabile ve aşiretler arasındaki akrabalık ilişkileri soy kökeni ve kan akrabalığına dayalı değildir. Düşman klan ve kabilelerle akraba olunduğu gibi savaş esirleri de isterlerse o klan veya kabile akrabalığına kabul edilirler, eşil haklara sahip olarak klan üyeliğini sürdürebilirler. Keza aşiretler ve klanlar arasında süre giden düşmanlıkları sona erdirmenin yollarından birisi de değişik biçimlerde birbirleri ile akrabalık bağı kurmaktır. (Kan kardeşliği, sütannelik, kız alıp verme, kirvelik, sağdıçlık vb. bu geleneğin uzantılarıdır) Dış evlilik kuralının geçerli olduğu Oğuz klanlarında evlilik yolu ile akrabalık, düşmanlıkları sona erdirmede en yaygın yöntemdir. Buradan kandaşlık bağının toplumsal akrabalığı da içeren daha geniş bir işlevsel anlamı olduğu çıkıyor ortaya. Bu nedenle bir ulusun tarihi-toplumsal kökleri araştırılırken saf bir ırk arama ve soy kökenini bir ırka bağlama gayretinin bilimsel olarak imkânsıza yakın olduğunu belirtmeliyiz.

Anadolu Türklerinin atası sayılan Oğuzlar da tarihsel materyalizmin belirtilen ilkelerinden azade değildirler. Toplumsal-iktisadi gelişmenin evrensel kuralları ile özgül tarihi koşullar iç içe Oğuzlar ve sonraki mirasçıları için de aynen geçerlidir.

1150’lerden 1200’lerin başına gelinirken Oğuzların Horasan ve İran’daki tarihleri sona erer. Güç kaybeden, zayıflayan Oğuzların yaşam alanları daraldıkça daha batıya, Anadolu topraklarına göç ederler. İran ve Horasan bölgelerinde kalan Oğuz klanları yerelleşerek bölge halklarına karışır ve içlerinde eriyerek kaybolurlar. Oğuz tarihi Anadolu’da yeni bir sayfa açarak devam eder.

Kaynakça:

Oğuz'dan Selçukluya- Sencer Divitçioğlu Oğuz İsyanı- Ergin Avan

Büyük Selçuklu devleti- Prof. Dr. Erdoğan Merçil

Oğuz Türkleri- Mehmet Öztürk Türkiye Tarihi -1- Osmanlı devletine kadar Türkler, Halil Berkıay- Ümit Hassan- Avla Ödekan

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn