Tarımda Kapitalist Yoğunlaşma Ve Köylülerin Direnişi

Türkiye tarımının kapitalist gelişmesi, dünya pazarıyla bütünleşme sürecine girerken daha üst düzeyde sermaye yoğun tarıma geçişle karşı karşıyadır. Söz konusu bütünleşme, uluslararası/ yerli tarım ve tarıma dayalı sanayi (gıda ve diğer) tekellerinin egemenliğinde yatay bütünleşme biçiminde yaşanıyor. Bütün küçük ölçekli ve yanı sıra zengin köylü ve büyük işletmeler de tekellerin egemenliğine eklemleniyorlar. Şimdilik yatay biçimde gerçekleşen bu bütünleşme, özellikle dünya pazarıyla bütünleşme ilerledikçe, dikey bütünleşmeye, daha büyük çaplı sermayelerin tarım işletmeciliğine girişine yol açıyor. Türkiye tarımında kısmen başlayan bu süreç, daha elverişli koşullara sahip ülkeler tarımında büyük çaplı sermaye yatırımların yoğunlaşması biçiminde çok hızlı ilerlemektedir.

Türkiye tarımındaki bu süreci, dünyada olduğu gibi, hükümetler. Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü tarafından dikte ettirilen politikalar ve Avrupa Birliği’ne giriş çabası hızlandırıyor. Bu aktörler eliyle ve nedeniyle, 1980 sonrası uygulanmaya başlanan, 1990’larda hızlandırılan ve 2000’li yılların ilk 15 yılında sonuçlandırılması planlanan tarım politikaları, süreci yönlendiriyor.

Büyük Sermayenin Tarım İşletmeciliğine Yatırımı

Türkiye tarım işletmeciliğine büyük sermayenin doğrudan yatırımlarına örnekler verilebilir. Koç Holding’in, 2008’de salça üretimi için kurduğu Harranova AŞ, GAP bölgesinde 4000 dekar toprak satın aldı. Şirketin %10’unu ABD kökenli The Morning Star Company’e satarak ortak yaptı. Şirket modern domates işlemeciliği ile domates fide yetiştiriciliğini bir arada yapıyor. Koç CEO’su B. Bulgurlu’nun anlatımıyla “önümüzdeki 5 yılda GAP bölgesinde 84 milyon dolarlık domates üretir ve işler" hale gelecek. “Bölgeden 150 milyon dolarlık domates ürünü ihracatı yapacak.”[1] Doğrudan tarım işletmeciliğine sermayesinin daha az bölümünü yatıran şirket, 100 bin dekarlık alanda üretim yapan çiftçileri domates üretmek üzere sözleşmeli çiftçilik yoluyla kendisine bağlamayı planlıyor. Ayrıca Adıyaman’daki besicilik işletmesini ve Bursa’daki salça üretim tesislerini GAP bölgesine toplamayı öngörüyor.

Kavaklıdere Şarapçılık, Ege-Akhisar’da ve Orta Anadolu’da toplam “5500 dönümlük (dekar) bağa sahip”. Kendi ihtiyacı için bağ fidanı üretiyor ve artırarak kaliteli “bağ fidanı satmayı” hedefliyor. “Son 5 yılda bağcılığa yılda 5 milyon Euro yatırım yapmış”[2] Elda içki şirketinin İdol adlı şarapçılık kolu, İzmir-Torbalı'da mülkiyetini satın aldığı 1168 dekarlık alanda bağcılık işletmesine sahip.[3]

Alara Tarımcılık, meye ihracatçısı bir şirket. Türkiye’de meyve fidancılığı işletmelerine sahip. Aynı zamanda “Arjantin’de kiraz üreticisi” ve “ihracat lideri” olan Alara şirketi, “Belçikalı Univeg ile Güney Afrika'da kiraz ve çekirdekli meye üretecek.” [4]

Meyve fidancılığının yanı sıra, sebze fideciliğine de büyük sermaye girmiş durumda. TEKFEN Holding, İsrail firmasıyla birlikte sebze fideciliği istasyonlarına sahiptir ve ayrıca gelişkin patates tohumu üretme seviyesine gelmiştir.

Sunel Tütün, “Türkiye’de 8 bin ton tütün üretiyor, Bulgaristan’da 2 bin ton tütün üretimi yapıyor.”[5]

Büyük çaplı bakliyat ihracatçısı Arbel şirketi, “Kırgızistan'ın Talaş bölgesinde ‘sözleşmeli çiftçilik uygulayarak’ yılda 60 bin ton bakliyat üretimi” yaptırıyor, Mersin Ticaret odası başkanıyla ortak bakliyat üretimi yapıyor.

Ege BSO eski başkam A. Akkan, “Pamuk, sebze ve yağlı tohum üretmek üzere Sudan’da 80 bin dönüm arazi kiralamış.” İnci Bulgur sahibi F. Akıllı “Sudan’da 20 bin dönüme pamuk ekiyor.” “Özler Ticaret A.Ş asıl işi Çukurova'da narenciye üretimi olan şirket Romanya’da tarla ziraati (ayçiçeği, buğday, mısır) ve sera üretimi yapacak.” “Gaziantepli Tiryaki Gıda grubu: Etiyopya’da organik tarım yapan grup, bu iş için Suriye ve Kırgızistan'da araştırma yapıyor.” “Ege İhracatçı Birlikleri başkanlık kurulu başkanı M. Türkmenoğlu: Mısır İskenderiye’de 20 bin dönümlük alanda narenciye yetiştiriciliği yapmayı planlıyor."[6]

“Emekli Pınar Holding yöneticisi M. Öksüzhan, Tanzanya’da 99 yıllığına kiraladığı arazide pirinç ve mısır üretimi yapıyor.”[7]

Örneklerden görülebileceği gibi, bitkisel üretimin tahıl, bakliyat, bağcılık, meyvecilik, meye fidancılığı ve sebze fideliği ve tohumculuğu gibi dallarında büyük ve orta çaplı sermayenin doğrudan tarım işletmeciliğine girişi başlamış ve gelişmektedir. Dikkat çeken iki noktadan biri, uluslararası sermayenin bu işletmelere ortaklığının çok az miktarda olmasıdır. Bu durum, uluslararası büyük sermaye ve tarım tekellerinin, yazının bazı ülke örnekleri bölümünde değineceğimiz gibi, kiralama/mülk satın alma bakımından daha az maliyetli, verimli çok büyük çaplı tarım alanlarına sahip Latin Amerika, Güneydoğu Asya ülkelerinde tarım işletmeciliğine öncelik vermesidir. Dikkat çeken ikinci nokta, Türkiye’ye ait ve tarım işletmeciliğine yatırıma yönelen büyük ve orta çaplı sermayenin -hayvansal üretim hariç- önemli bir bölümünün öncelikle daha elverişli üretim koşullarına sahip ülkelerde tarım işletmeciliğine yöneldiğidir.

Hayvancılık sektöründe de büyük sermaye yatırımları var ve hızla artıyor. Geçmişte kurulan Koç-Ata, 2008’de kurulan Sancak-Ata besicilik çiftlikleri et üretimi yapıyorlar. 2008’de kurulan Söktaş, süt üretim çiftliğidir. Sütaş’ın önceki yıllarda kurulan 2 çiftliği ise süt hayvancılığı için damızlık üretim çiftlikleridir.

Ayrıca et toptancılığı yapan ticaret şirketlerinin et hayvancılığı çiftlikleri ile, yine orta çaplı sermayenin süt hayvancılığı damızlık çiftlikleri de yaygınlaşmaktadırlar.

Demek ki, büyük ve orta çaplı sermaye doğrudan tarım işletmeciliğine girmeye başlamış ve büyük sermayenin egemenliği/ bağımlılığı altında tarımsal üretimin dikey bütünleşmesi başlamış, süreç ilerlemektedir. Bu süreç, tarımsal alanda da dünya pazarıyla bütünleşmenin bir sonucudur ve aynı zamanda bütünleşmeyi hızlandırıcı rol oynuyor. Ancak bitkisel üretim alanında, uluslararası tekeller ve sermaye Türkiye tarımından daha çok, daha elverişli üretim koşullarına sahip büyük toprak mülkiyetinin büyük bir oran tuttuğu Latin Amerika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde tarım işletmeciliğine yatırıma yönelmiş durumda. Hatta Türkiye’de orta çaplı sermaye bile, daha az maliyetli yatırım imkanı bulduğu Afrika ülkeleri ile eski revizyonist blok ülkelerinde tarım işletmeciliğine yatırım yapabiliyor. Latin Amerika ve Güneydoğu Asya ülkelerine yönelen uluslararası tarım tekelleri ve büyük sermaye şirketleri, bu ülkeler tarımında çok büyük çaplı ve uluslararası pazarla bütünleşmiş kapitalist tarım işletmeciliğini hızlandırıyor ve egemen kılıyorlar.

Türkiye tarımında, uluslararası ve yerli tarım girdileri (üreten ve ticaretini yapan), tarım ürünleri ticareti ve tarıma dayalı sanayi tekellerinin egemenliğine bağımlılık, biçim olarak sözleşmeli çiftçilik, fiili-ekonomik bağımlılık biçimindedir. Yatay bütünleşme egemendir. Bu egemenliğe, tarım sigortası şirketleri de ortak olmaya başlamıştır.

Tarımda Yeni Politikaların Amacı

Geçmiş dönemde de, girdi, ticaret, tarım ürünlerine dayalı sanayi sermayesinin -özel ve devlet, yerli ve uluslararası- egemenliği vardı. Uluslararası pazarla daha sıkı bağlarla bağlanma/ bütünleşme ve özelleştirme politikalarından sonra bu egemenlik daha da güçlendi.

Tarım girdilerinden makine alanında Koç ve Uzel gibi Türk tekelleri egemen.

Kimyasal gübrede, devlet sektörü (İGSAŞ, TÜGSAŞ) tamamen tasfiye edildikten sonra TEK- FEN Holding pazarın büyük bölümünü ele geçirdi. Holdingin bütününün son yıllarda ciro ve kârının yükselişinde gübrede tekel fiyatı uygulamasının çok önemli rol oynadığını genel müdürü E. Öner itiraf ediyor: Gübrede “Türkiye kapasitesinin % 45’i bizde.” Yalnızca tarım bölümünün cirosu 775 milyon YTL.[8]

Tarım ilaçları ve tohumculukta uluslararası tarım tekellerinin egemenliği var. Türkiye'de yerli distribütörleri aracılığıyla pazarlama yapıyorlar. Sebze tohumunda bu çok keskin. TİGEM’in tohumculukta önce işlevsiz bırakılması ardından işletmelerinin satılmaya başlanması, uluslararası tohum tekellerinin rakipsiz egemenliğine yol açtı. Bununla yetinilmedi AKP Hükümetince çıkarılan Tohumculuk Kanunu tohumları (geleneksel tohum çeşitlen dahil) kullanma hakkını. patenti tescil eden şirketlerine veriyor. Sermayeye tohum patent tekelini yasalaştırdı. Tohumculuk alanında, denetleme yetkisini Türkiye Tohumcular Birliğine verdi. Böylece tohum üretimi, sertifikasyonu ve piyasa denetimi uluslararası tohum tekellerinin temsilcileri şirketlerin oluşturduğu bu kurulun yetkisine girmiş oldu. Bu yolla tohumu kullanma hakkının genel kamu-köylü-çiftçi hakkı olması ortadan kaldırılıyor. Tohumculukta distribütör olan TEKFEN -şimdiye değin fide yetiştiriciliğinde İsrail firmasıyla ortak tarım istasyonlarına sahip olmasına rağmen henüz tohum üretmiyordu- patateste gelişkin tohum üretip satmaya başladı.[9] Ancak genetiği değiştirilmiş (GD) ve hibrid tohumculukta AR-GE çalışmasının çok maliyetli olması nedeniyle uluslararası tohum tekellerinin egemenliği daha küçük tekellerce yıkılamaz ve sürer.Bu gelişkin tohumlara ek olarak, geleneksel tohum çeşitleri de şirketlerin tekeline geçmeye başladı. Böylece, tarımda küçük üreticiler (ve burjuva tarım üreticileri de) yalnızca gelişkin tohumlarda değil bütün tohumlarda tekellerin ve sermayenin tekelci egemenliğine bağımlı olacak. Üretim maliyetini artıran bir temel etken olarak, tohumculukta sermaye egemenliği küçük üreticileri, sözleşmeli çiftçilik yoluyla tarıma dayalı sanayi veya ticaret tekellerine daha çok mahkûm edecek. GD ve hibrid tohumlardaki tekel fiyatı, sermaye sahibi olmayan küçük üreticilerin iflaslarında rol oynayan başlıca etkenlerden bindir.

Türkiye hükümet eliyle 2004 Cartagena anlaşmasına imza atarak, ilke olarak GD tohum ve ürün kullanmayı kabul etmiş ancak yasal mevzuatı henüz çıkarmamıştır. GD tohum ve ürün kullanmayı yasaklayan yasal mevzuat yokluğu fiilen kullanılmasına imkan sağlamaktadır.

GD tohum ve kimyasal ilaç kullanımı, insan sağlığına ve çevreye doğrudan ve dolaylı olarak zarar verenleri yasaklanmalı, ancak GD, hibrid tohum ve kimyasal ilaç kullanımı ve geliştirilmesine karşı çıkılmamalıdır. (Bu yolla, sözkonusu girdilerden zararlı olanların üretimi, pazarlanması ve kullanılması engellenmelidir.) Bunun denetimi, köylü sendika ve kooperatifleri, ZMO, VHO, GMO, TTB gibi örgütlerden oluşturulacak bir kurula verilmelidir.

Tarıma Dayalı Sanayinin Özelleştirilmesi Ve Sonucu

Tarıma dayalı sanayide, TEKEL’in sigara bölümünün özelleştirilmesi ve önceki süreçte özel sigara fabrikalarına izin verilmesi; Philipsa ve BAT’ın tam tekeline yol açtı. Tütün üretimi 2002-2006 arasında %23,5 oranında düştüğü gibi, onbinlerce küçük tütün üreticisi -toprakları başka ürüne elverişli olmayanlar- iflas etti.

2001 krizinden sonra çıkarılan şeker yasasıyla, SFAŞ adlı KİT ilk özelleştirilecekler arasına alındı. Ancak 16 şeker fabrikasından 3’ü özel şirketler ve PANKO'ya (pancar kooperatifi) satılırken diğerlerinin satışı bugüne kaldı. Kârlı işleyenleri dahil tümü 2009'da satılacak ve tasfiye edilecek. Şeker Kanunuyla, öncesi ve sonrası izinlerle, pancar dışı tatlandırıcı üretim oranı artırıldı. Bu alanda Cargill’in tekeli sağlandı. Bunun sonucu olarak 2002-2006 yılları arasında, pancar üretimi % 12,5 oranında düştü.[10] Sayısı en yüksek tarımsal sanayi ham maddesi üreticisi kesim olan pancar üreticileri içinden onbinlerce küçük üretici pancar üretimini terk etmek zorunda kaldı veya tarım üretimi dışına düştü. Özelleştirilen fabrikaların sahipleri -KİT'lerdekinin tersine hiçbir politik baskı altında kalmadan- alım fiyatı belirleyecek biçimde sözleşmeli çiftçilik yoluyla küçük üretici köylüleri bağımlılık altında tutuyor ve sömürüyorlar. Konya Şeker Fabrikası (sermaye büyüklüğüne göre kooperatif üyesinin mülkiyetten pay sahibi olduğu ve yönetimine gelebildiği işletme), aynı zamanda biyo-etanol üreten bölüm de kurdu, işletiyor, geçmiştekinden daha az olmayan geniş pancar üreticisi kitleyi sömürüyor. Pancardışı tatlandırıcıda Cargill, ithal ettiğinin dışında tatlandırıcı mısırı ürettirdiği küçük üreticileri sözleşmeli çiftçilik yoluyla bağımlılığı ve sömürüsü altında tutuyor.

SEK, EBK ve yem sanayinin, tümden özelleştirilmeleri, TİGEM’in damızlık hayvan yetiştiriciliğine hemen tamamen son vermesi, ayrıca Kürdistan’dan zorla göç ve sürgün koşulları, et ve süt hayvancılığı yapan küçük üreticilerin çok geniş kitlesini tasfiye etti, iflas ettirdi, tarım dışına düşürdü. Büyük ve küçükbaş hayvan sayısı düştü.[11] Süt ve et üretimi düştü, ancak süt üretimi eski seviyesini, verimli büyükbaş süt hayvancılığının gelişmesi sayesinde yeniden yakaladı. Danone, Pınar (Yaşar Holding), Ülker, Sütaş, Söktaş, Nestle, Yorsan, Bel vb gibi uluslararası ve yerli şirketler süt ve süt ürünlerinde, Pınar, Maret gibi yerli şirketler, ayrıca et toptancı ve ithalatçı ticaret sermayesi de et ve et ürünlerinde hayvancılıkla uğraşan küçük üreticiler üzerinde egemen. Geçmişteki SEK ve EBK gibi KIT'lerin durumundan farklı olarak hiçbir politik baskılanma altında kalmadan, süt üretiminde sözleşme yoluyla ve en az fiyat uygulayarak küçük üreticiler üzerinde sömürülerim sürdürüyorlar. Bitkisel üretimden farklı olarak bu alana daha hızlı giren büyük ve orta çaplı sermaye, öncelikle damızlık yetiştirme çiftlikleri kuruyor. Üretimini, küçük üretici hayvan yetiştiricilerine satıyor. Küçük üreticileri bu yolla sömürüyor.

Tahıl ve bakliyatta, bu ürünlere dayalı sanayide hiçbir KİT kuruluşu yoktu. Ticaretinde TMO ve TSKB (Tarım Satış Kooperatif Birlikleri) vardı. TMO özelleştirilmedi ve tasfiye edilmedi. Ancak tahılda ithal gümrüklerinin indirilmesi, TMO’nun buğdayda taban fiyatı uygulamasında fiyat düzenleyicisi rolünü ortadan kaldırdı, daha düşük fiyat uygulamasının yolunu açtı. TSKB'nin sermaye büyüklüğüne göre yönetimim oluşturan işleyişe kavuşturulmaları ise, iç pazara ve ihracata yönelik özel ticaret şirketlerinin, bakliyat üreticileri üzerinde onları ekonomik bağımlılık altına alan sömürüsüne ve bakliyat ve tahıl üreticisi burjuva işletmelerdeki sömürüden daha fazla pay elde etmelerine yol açtı Ayrıca, dünya tahıl ticareti tekellerinden Cargill'ın iç pazara girmesine olanak verdi. Yerli bakliyat ve tahıl (özellikle mercimek ve pirinçte) ticaret şirketleri, gümrüklerin indirilmesiyle bazı ürünlerde ithalatçıları, Cargill ve diğer uluslararası ticaret tekellerinin aracıları oldular.

Sebze üreticileri üzerinde, ihracat şirketleri ile sebze işlemecisi sanayi (gıda) şirketlerinin ve toptancı ticaret sermayesinin egemenliği var. Meyve üreticileri de benzer bir bağımlılık altındalar. İhracat, iç toptan ve meyve işleme sanayi sermayesinin (özellikle alkollü ve alkolsüz içecek sanayi) sömürüsü altındadırlar. Tohum, fide ve fidancılıkta, girdiler yoluyla da uluslararası veya yerli sermayenin sömürüsüne maruz kalıyorlar. Meyvecilikte, ihracat şirketleri, fidancılığa girerlerken, büyük meyve çiftliklerine yatırım açısından üretim bakımından daha elverişli ülkelerde yatırıma yöneliyorlar. TEKEL’in içki bölümünün özelleştirilmesi alkollü içkilerde yerli ve uluslararası içki üreticisi şirketlerin, tamamen egemen olmalarına yol açtı. TSKB'nin şirketleştirilmesi, fındık, üzüm gibi meyvelerde, zeylinde, satış kooperatifleri sermayesi dahil ticaret sermayesi ve özel sanayi şirketlerinin tam egemenliğini sağladı. TARİŞ, Marmara Birlik, gibi satış kooperatifleri tamamen sermaye sahipliği büyüklüğüne göre yönetimin oluşturulduğu şirketler haline geldiler.

Çay’da özel şirketler de piyasaya girmesine rağmen, ÇAYKUR’un ağırlığı devam ediyor. Pamuk rafitleri dahil- ticari sermayenin doğrudan, tekstil sanayi sermayenin dolaylı egemenliği var. Yağlı tohumlarda, yem biçimleriyle Trakya Birlik ve diğerleri ile özel yağ sanayi şirketlerinin egemenliği sözkonusu.

Satış kooperatiflerinin yeni işleyiş sonrası ürün almalarında özel sektör şirketleri gibi -doğal olarak- alım politikaları izlemeleri, ayrıca bu ürünlerin aynı zamanda ithalat ve ihracata konu olmaları, küçük üreticileri dünya piyasasıyla bütünleşme koşulları içme ve sermayenin daha ağır sömürüsü ve bağımlılığı altına itiyor.

Tarım ürünleri ticaretinin, özel ticaret sermayesi ve sanayi sermayesi egemenliği altına tamamen girmesi, aynı sürecin girdilerde de gerçekleşmesi, işletmeleri sermaye yoğun tarım üretimi yapmaya zorluyor, bunu kaçınılmaz kılıyor. Sermaye olanağı bu yeni duruma elverişli olan işletmeler bu yönde ilerliyor, sermaye olanağı olmayan, küçük üretici işletmeler ise tarımı terk etmeye, iflasa mahkum oluyorlar. Veya küçük üretici köylüler egemen sermayenin gerçekte bağımlı işçisi, kendi mülkiyeti altında işçisi haline geliyorlar. Yoksullaşmaya, daha çok emek harcayarak, kadın emeğini tarım işletmesine katarak direnen küçük üretici köylü, tarımı terk etmeye, iflasa zorlanıyor, daha da zorlanacaktır. Bu duruma karşılık, sermaye olanağı olan üreticiler, Türkiye'de ve başka ülkelerde dünya pazarına uygun/ elverişli koşullarda sermaye yoğun üretime geçiyorlar.

Emperyalist Tarım Politikalarının Ve Uluslararası Anlaşmaların Etkisi

Dünya Ticaret Örgütünün Uruguay Zirvesinde, ilke olarak benimsenen karar, tarım ürünlerinde de gümrüklerin ve tarıma devlet desteklerinin indirilmesi, desteklerin giderek ortadan kaldırılmasıdır. GD tohumculukta, kimyasal girdilerde tekellere sahip ABD ve AB'nin, tarım sektörlerini daha yoğun girdilerle üretken kıldıktan sonra, DTÖ içinde vardıkları bir uzlaşmaydı. Bu uzlaşmanın gereği olarak, uluslararası tarım pazarının bütünleşmesi önündeki engelleri kaldırmaya yönelik kararları DTÖ toplantılarında, bütün ülkelerin temsilcileriyle birlikte alıyorlar.

Tarım ürünlerine ilişkin gümrüklerin indirilmesi belirli düzeylerde sağlandı. Destekler üç bölüme tasnif edildi. DGD (doğrudan gelir desteği), indirimden muaf tutulan geçici destek olarak öngörüldü. De Minimis adı verilen karar ise, desteklerin, o ülke tarım hasılasının, gelişkin ülkeler için % 5’ini "'gelişmekte olan” ülkeler için %10’unu geçmemesi kararıydı. Bu, tarım hasıl üretimi toplam miktarı zaten düşük olan yeni sömürge ülkeler için, sözkonusu yüzde düşük bir üst sınırı temsil ediyor. Ayrıca işletme (köylü) sayısı yüksek olduğu için de her işletme/ üreticiye az bir destek miktarını ifade ediyor. Gelişmiş kapitalist ülkeler tarımı, daha ileri düzeyde sermaye yoğun tarım üretimini geçen süreçte devletin çok büyük destekleriyle sağlamış durumda. Üretkenliği yüksek düzeye çıktığı için birim maliyet fiyatı daha düşük ürünleri -desteklerle daha da düşük fiyattan alan- tarım ticareti tekelleri, geri ülkelere, dünya pazarına, -indirilerek sürdürülen gümrüklere rağmen- daha elverişli fiyatlarla satabilme olanağı elde ettiler ve bu olanağı kullanıyorlar. Yeni sömürge ülkeler tarımında ise yalnızca önemli miktarda sermayeye sahip işletmeler, günümüz uluslararası gelişkin tarım üretimi koşullarına uygun düzeyde sermaye yoğun tarıma geçiş yapabiliyorlar. Bu daha üretken ve birim maliyeti düşük üretim yapan işletmelerden dünya pazarına ürünleri sürmeyi, 1990’lı yıllardan bu yana geçen süreçte tarım ticareti tekelleri kendi egemenliklerine aldılar. Ayrıca, kahve, fındık, kakao vb. gibi iklim/coğrafyaya göre yetişen mukayeseli üstünlük özelliği taşıyan ürünlerin uluslararası ticareti de belirli gıda tekellerinin egemenliği altında. Tarım tekellerinin, ürünlerin dünya pazarındaki değişimi üzerindeki bu tekelci kontrolü, 2007 ve 2008’de yüksek fiyat artışları ve spekülasyon yapılabilmelerine olanak da sağladı. Tekellerin dünya tarım ürünleri ticareti üzerindeki tekeli, bazı ürünlerde de gıda tekellerinin egemenliği, ürünlerin çıktı fiyatlarını frenleme, nihai fiyatlarda ise tekelci fiyat uygulamalarına olanak veriyor.

Tarım ürünlerine dayalı sanayi KIT’lerinin özelleştirilmeleri de, emperyalist neoliberal ekonomik politikaların, IMF tarafından dayatılan bir uygulamasıydı, sonuçlarını önceki bölümlerde ele almıştık. Gerek bu politikalar, gerekse DTÖ’de alınan tarıma ilişkin kararlar, gerekse AB adaylık sürecinin öngördükleri uygulandı. Bunların başlıcalarını sonuçlarıyla birlikte ele alalım.

2000’de çıkarılan yasayla Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerinin (TSKB) şirketleşmesi olanaklı hale geldi. Her üyenin sermayesi oranında hisse sahibi olduğu ve yönetimi buna göre belirlediği Tarım Satış Kooperatifleri, aynı zamanda, üreticiden en düşük fiyatla -uluslararası pazar fiyatlarını rekabet unsuru olarak kullanıp- alım yaparak, en çok kârı sağlayacak biçimde yeniden yapılandırıldılar Devlet tarafından bu birliklere sağlanan “ucuz” kredi tümden kesildi. Satış kooperatiflerinin en büyüklerinden ve bünyesinde tekstil ve zeytinyağı fabrikalarını da barındıran TARİŞ, holdingleşti. Yöneticisi, en büyük hedeflerinin “kâr elde etmek” olduğunu, şirketleşen fabrikalarının “isterlerse TARİŞ’ten hiç mal almasınlar ama (daha düşük fiyatla iç veya uluslararası pazardan alarak) kâr ermeleri gerektiğini, pamuk ithalatı da yaparak "kâr etme”yi hedeflediklerini vurguladı.’”[12] Benzeri bir durum en büyük zeytin satış kooperatifi olan Marmara Birlik için de sözkonusu. Küçük üreticiden zeytini düşük fiyatla alıp iç ve uluslararası pazara sunan kooperatifin büyük hissedar olan yöneticilerine karşı, küçük üreticiler 2007’de şiddetli gösteriler düzenlediler.

Satış kooperatifleri yeni biçimde örgütlendirildikten sonra, alanlarındaki KİT fabrikalarının özelleştirilmelerine katılarak yeni işlevlerini daha da ilerletiyorlar. Geçmişte bu birlikler, daha çok zengin köylü ve büyük kapitalist işletmecilere yarıyor olsalar da, küçük üretici köylülerin taleplerini taban fiyatı belirlemelerinde dikkate almak zorunda kalıyorlar ve onlara da yarıyorlardı. Yöneticilerin çoğunluğu seçimle işbaşına geliyor ve biçimsel olarak sermaye büyüklüğü dikkate alınmaksızın her üye 1 oya sahip olarak oy kullanıyordu. Yeni örgütlenmesi nedeniyle bu kooperatif-şirketler, iç ve uluslararası piyasa kurallarını acımasızca uygulayarak, sermaye olanaklarına sahip olmayan küçük üreticilerin iflasında aktif rol oynuyorlar.

DTÖ, IMF’yle varılan anlaşmalar doğrultusunda hükümetlerin, en son AKP Hükümetlerinin uyguladıkları politikalardan biri de tarıma desteklerin tasfiyesidir. Tarım girdileri üreten KIT’lerin (Kimyasal gübre fabrikaları, TZDK, TİGEM vb) özelleştirilmeleriyle ucuz tohum, gübre, makine ekipmanı, damızlık girdi desteği tasfiye edildi. Tarıma dayalı KIT’lerin özelleştirilmeleri ve satış kooperatiflerinin yeni biçimleriyle şirketleştirilmeleri yoluyla taban fiyatı desteği tasfiye edildi. Şeker, tütün ve TSKB konularında “bağımsız kurullar” oluşturularak, desteklerin tasfiyesi güvencelendi. TÜSİAD, TOBB gibi sermaye örgütleri, bütün bu tasfiyeleri desteklediler, “tarımın şirketleştirilmesi’ni istediler.

Ürün bazında prim desteği, 1994’te 26’dan 9 ürüne desteğe indirildi. 2002’de destek miktarı ve ürün en aza indirilirken, doğrudan gelir desteğine (DGD) geçildi. DGD, geçici bir uygulama, destek miktarı sürekli azaltılıyor ve arazi miktarına göre veriliyor ve önümüzdeki bir iki yıl içinde tamamen sona erdirilecek. IMF’yle anlaşmalar doğrultusunda DB ile 2001’de Tarım Reformu Uyum Projesi (TRUP) imzalanmıştı. DGD, Alternatif Ürün Projesi, Proje Destek Hizmetleri, TRUP kapsamında uygulanmaktadırlar.

DTÖ’nün Uruguay Zirvesinde, devamında Cancun toplantısında ve sonraki bir toplantısında, bazı yeni sömürge ülke hükümetleri temsilcilerinin, dayatılan anlaşmalara itirazı olduysa da, bu itirazlar da kendi ülkelerinin tarım burjuvazilerinin çıkarlarım korumaya yönelikti veya köylü kitlelerinin tepkisini hafifletmeyi amaçlıyordu. Sonuçta, DTÖ’nde, tarım girdileri (GD tohumlar dahil) ve ürünlerinin uluslararası pazarda serbest dolaşımı önündeki engellerin kaldırılması, gümrük duvarlarının ve desteklerinin indirilmesi yönündeki politikalar kotarılmakla, hükümetler ise uygulamaktadırlar. Türkiye hükümetleri de bunları uygulamaktadırlar.

Türkiye açısından, AB’de Ortak Tarım Politikası (OTP) esasen DTÖ’de -AB emperyalistlerinin de dayattığı- kararlaştırılan politikalarla özdeştir ve katılım sürecindeki ülkelere, AB, OTP’na hazırlık anlamında DTÖ’nün tarımla ilgili aldığı kararlara uymak zorunluluğunu dayatıyor, Türkiye’ye de dayattı. AB, Doğu Avrupa ülkelerine tam üyeliğe geçiş öncesinde de gümrük vergilerini tarım ürünleri dahil çift taraflı sıfırlama (ÇTS) anlaşmasını uygulattı. Tam üye olmalarından sonra Çekoslovakya, Polonya, Macaristan’a ise, geçmişte katılanlara (Yunanistan’a, İspanya’ya) yapılandan farklı olarak, yoğun kapitalist tarıma geçmeleri için büyük miktarlarda mali destekten vazgeçilerek destek bütçesi düşük tutuldu. Türkiye de aynı şartlara tabi olacak, elverişsiz üretim koşullarına sahip küçük üreticilerin hızlı ve keskin iflaslarına yol açacaktır.

Türkiye’de desteklerin kaldırılmasının bir biçimi de doğal felaketlerde devletçe sunulacak desteğin tarım sigortacılığına tabi hale getirilmesidir. 2005’te AKP Hükümetinin çıkardığı yasayla Devlet Destekli Tarım Sigortaları Sistemi (DDTSS) oluşturuldu. Sigorta şirketlerinin tarım sigortacılığına girişinin teşviki için, sigortaya kayıtlı çiftçilerin uğradıkları zararın %50’si sigorta şirketi, %50’si devlet tarafından -ama şirketler eliyle- karşılanacak. Ve en büyük doğal felaketlerden kuraklık ve sel ile hayvancılıkta bulaşıcı hastalıkların yol açacağı zararlar şimdilik sigorta dışı tutulmuştur.

AKP Hükümeti, primleri toplayan sigorta şirketlerine, zararların yansını karşılamak yoluyla halktan topladığı vergilerle bedava olanak sunmakta, sigorta dışı ağır doğal afetler ve bulaşıcı hayvan hastalıkları zararlarım yalnızca sigortalı çiftçilerinkini karşılamak yoluyla özel tarım sigorta şirketlerini devlet olanağıyla teşvik etmektedir. DDTSS’nde denetim yetkisi, TARSİM (tarım sigorta şirketlerinin ortak kurulu), TZOB ve hükümet temsilcilerinin yer aldığı bir kurula verilmiştir. Köylü sendikaları ve kooperatifleri yetki dışı bırakılmıştır.

Bu yolla, devletin, doğrudan çiftçiye destek vererek zararları karşılaması yöntemi tasfiye ediliyor. Mali sermaye şirketlerinin tarım sigortacılığına girişi devletçe desteleniyor. Nitekim 2008’de tarım sigortacılığı ve özel bankaların tarım kredisine girişi oldukça yaygınlık gösterdi. Bu yolla, tarımda sağlanan artı-değerden ve küçük köylünün emeğinin yarattığı değerden sigorta şirketleri de pay alacak. Dahası üretim maliyetine eklenen bu yeni gider de, sermaye olanağı olmayan dolayısıyla sigortalanamayan küçük üreticilerin, doğal afet ve bulaşıcı hastalık zararları koşullarında iflas ve çöküşlerini hızlandıran bir etkene dönüşmektedir.

AKP Hükümeti, Enerji Bakanı’nın ağzından kamuoyuna açıklayarak, akarsu ve göletlerin işletilmesinin özelleştirilmesini gündeme getirdi. İlk anda tepki toplayınca, uygulamaya konması ileri bir tarihe bırakıldı. Sulama işletmeleri DSİ eliyle bugün de parayla su satıyorlar. Ancak, köylülerden oy alma kaygıları vb. su fiyatlarının yükselmesini frenleyici rol oynuyor. Özelleştirilmeleri, su birim fiyatlarını yükseltecek, üretim maliyet fiyatlarının yükselmesine katkıda bulunacaktır. Ayrıca özel sermayeye, sulama işletmeleri peşkeş çekilecektir.

Sonuç olarak; uluslararası ve Türkiye düzleminde uygulanan tarım politikaları -dünyada olduğu gibi- Türkiye tarımında da kapitalist gelişmeyi, daha yüksek düzeyde sermaye yoğun işletmeciliğe, şirket tarımına geçişi yönlendirmekte; yerli uluslararası büyük sermaye ve tekeller egemenliğinde yatay ve dikey bütünleşme geliştirilmektedir. Yatay bütünleşme bugün için egemen biçimdir, dikey bütünleşme başlamış, gelişmektedir. Bazı ülkelerde ise, dikey bütünleşme egemendir ve uluslararası tarım tekelleri ile mali fonlar doğrudan tarım işletmeciliğine girmişler ve hızla gelişiyorlar.[13]

Bazı Ülkelerde Tarımın Şirketleşmesi

Ülkeler tarımına ilişkin verilecek çok çarpıcı bazı örnekler bile, büyük sermaye ve uluslararası tarım tekelleri ile sermayenin doğrudan tarım işletmeciliğine girişine dair önemli fikir veriyor.

ABD kökenli tarım tekeli Cargill, Brezilya’nın en büyük şekerkamışı üreteisi CAVESA’nın % 63’ünü aldı.[14] George Soros, Brezilya’da etanol (biyoyakıt) üreten tesis satın aldıktan sonra, hammaddesini üretmede değerlendirmek üzere 60 bin dekarın üzerinde tarım arazisi satın aldı.

Brezilya’da 10 bin dekardan fazla toprağa sahip 40 bin latifundia sahibi işlenen toprakların % 39'unu mülkiyetlerinde bulunduruyorlar[15]. Tarımdışı ve tarımsal sermaye sahipleri ve Güney’in mülk sahipleri; bir köylü temsilcisinin anlatımıyla “gelir vergisine denk düşen bir parayı bölgenin -Amazon- fazendalarında kullanma hakkı yoluyla”, “Amazon bölgesindeki toprakların mülkiyet hakkını satın almaya başladılar.”[16] Brezilyalı pamuk üretilen fazenda sahiplerini ve monokültür alanları olarak değişik bölgelerin uzmanlaştığım anlatan bir köylü temsilcisi “en büyükleri tamamen pamuğa hasredilmiş 100 bin hektarlık (1 milyon dekarlık) alana sahip”[17] diyor. Soybean King adlı soya fasulyesi üreticisi şirket 100 bin hektarlık alanı işletmektedir.[18]

Bir ABD’li şirket Brezilya’da 385 mil karelik (98160 hektar) arazi satın almak için Brezilyalı ve Japon şirketle işbirliği yapmaktadır.[19]

Paraguay’da egemen sınıfların en güçlü dört bloku içinde önde gelen ikisi “1) Oligarşi ([işlerini] genişletmelerine izin veren paramiliter güçlere dayanan soya yetiştiricileri ve sığır çiftliği sahipleri)... 4) Soya, pamuk ve şeker üreten ulus-ötesi şirketlerdir.[20]

“Paraguay’da soya endüstrisinin büyümesi ve zenginlerin devasa mülklerini işgal eden küçük çiftçiler”[21], “Endüstriyel tarım ve spekülasyon amacıyla toprak satın alan Brezilyalı çiftçilerle”[22] çatışıyorlar.

“Ulusötesi tarım (şirketleri) Paraguay’da soya, mısır, buğday, ayçiçeği ve koka üretiminde sürekli daha fazla menfaat sahibi oldukça, topraklarını, üretimlerini ve ticari çıkarlarını koruyabilmek için”[23] iktidar üzerinde hakimiyetlerini güçlendirmenin çeşitli yol ve yöntemlere başvuruyorlar.

Seçimler üzerine yazılmış bir makaleden, Paraguay’da tarımın kapitalist gelişmesinin -uluslararası pazarlara bütünleştikçe- sermaye yoğun tarım yönünden hızlandığı, ulusötesi şirketlerin ve yerli tarım oligarşisinin yoğun sermaye kullanan işletmelerinin tarıma ve ülkeye egemen olduğu kolayca görülmektedir. Bu durum toprak işgallerine katılan yoksul köylüler ve küçük üreticilerle bu egemen sınıflar arasında şimdiye değin 100 köylü liderinin öldüğü şiddetli mücadelelere yol açıyor.[24]

Cargill yöneticisi Jim Prokopanco, Cargill’in kompleks bir gıda tekeli olduğunu anlatırken, Arjantin’de de tarım işletmeciliği yaptığına değiniyor: “Tampa Florida’da fosfat gübresi üretiyoruz”, “... bu gübreyi ABD ve Arjantin’deki soya fasulyelerini büyütmek için kullanıyoruz”[25]

Brezilyalı yatırım şirketi Investimento em Participacoe, Uruguay ve Arjantin’de yaklaşık hektarlık arazisi olan Arjantin soya üreticisi şirketin azınlık hisselerine sahiptir.[26]

Yeni Zelandalı bir şirket Uruguay'da yaklaşık hektarlık toprak satın aldı.[27]

Meksika'da 200 bin endüstrileşmiş tarım işletmesi sahibi tarımda egemendirler, hükümetlerce teşvik edilmektedirler. NAFTA’da gümrüklerin tarım için de sıfırlandığı 1 Ocak 2008’den sonra tarımda yalnızca bu gelişkin kapitalist işletmeler ayakta kalabilecektir. NAFTA’nın imzalanmasından sonraki 14 yıl içinde 6 milyon köylü toprağı terk etti.[28]

Filipinler’de Çinli şirket 2,5 milyon acrelik (yaklaşık 10 milyon dekar) araziyi kiralama sözleşmesi imzaladı. (Pirinç, mısır ve şeker hammaddesi üretmek için.) Protestolar sözleşmeyi bir süre erteledi.[29] Çin'de rüşvetçi şehir ve köy yetkilileri “devlet arazilerini” çiftçilere gerekli tazminatı vermeksizin şirketlere satmaktadırlar. Ayrıca günlük gazetelere yansıdığı gibi BAE ve S. Arabistan kökenli mali fon ve tarım şirketleri, Türkiye, Pakistan gibi ülkelerde 100 biner hektarlık tarım arazisi kiralamak için görüşmeler yaptılar.

ABD’de ise tarım işletmeciliğinde, 1,8 milyon toplam tarım işletmelerinin % 6’sını oluşturan yaklaşık 100 bin işletme hakimdir ve üretim değerinin % 60’ını sağlamaktadırlar.

Bu kısa bilgilerden bile gelişmenin yönü net olarak açığa çıkıyor. Tarım, girdiler ve ticari bakımdan tarım tekellerinin egemenliği altına girdikçe uluslararası pazarla daha çok bütünleşiyor. Uluslararası pazarla bütünleşme, daha üst düzeyde sermaye yoğun tarıma geçişe yol açıyor. Sermaye yoğun kapitalist tarıma geçiş, uluslararası ve yerli tarım tekellerinin egemenliği altında ülkeler ve dünya kapitalist tarımını yatay ve dikey biçimlerde bütünleştiriyor. Bütünleşmenin bu iki biçimi iç içe gerçekleşiyor. Ancak özellikle büyük toprak sahipliğinin egemen olduğu ülkelerde, gerek bunların yoğun kapitalist şirket tarımı yapmaları, gerekse uluslararası/yerli büyük sermayenin tarımsal işletmeciliğe girmesi ve hızla gelişmesi nedeniyle dikey bütünleşme egemen olmaktadır. Tarımsal işletmelerin (kiralama veya mülkiyet bakımından) merkezileşmesi sermaye birikimi olmayan küçük üreticilerin iflasıyla birlikte bu sürecin çok daha hızlanmasına yol açmaktadır.

Biyoyakıt için hammadde üretiminin yoğunlaşması da, tarıma sermaye yatırımım artırıcı rol oynuyor. Petrol fiyatlarının yüksek olduğu koşullarda, yaklaşık 500 milyon hektar alanda biyoyakıt için enerji bitkileri üretiliyor ve yakın gelecekteki hedeflenenle toplam 600 milyon hektara çıkacak.[30] Yukarıda değişik ülkeler tarımından verdiğimiz örnekler içinde bazı çok büyük işletmelerin ve şirketlerin biyoyakıt için enerji bitkilerini ürettiği bilgisi vardı. Ayrıca Malezya ve Endonezya’da yağ palmiyesi (biyodizel için) üretimi büyük çiftliklerde yapılmaktadır. Endonezya’da hurma yağı üretimi için yağmur ormanları tarıma açılıyor ve bunlara köylüler değil sermaye şirketleri yatırım yapıyorlar. Hurma yağından biyodizel üretilmesi de planlanmakta ve bunun yağmur ormanlarından çok daha geniş alanların sermaye şirketlerince tarıma açılmasına yol açacağı ileri sürülüyor. Brezilya’nın biyoyakıt şirketleri, İsveç pazarına biyoyakıt üretmek için Gana’da 27.000 hektarlık arazi kiralayıp üretim yapma anlaşmasını Brezilya-Gana hükümetleri yetkilileri tören yaparak açıkladılar.

Uluslararası Tarım Tekelleri

Uluslararası tarım tekelleri, tohum, ilaç, gübre gibi girdiler ile tarım ürünleri ticaretinde yoğunlaşmış dürümdalar. Tohum pazarında Du Pont (Pioneer) (ABD), Monsanto (ABD), Syngenta (İsviçre). Seminıs (ABD), Advanta (Hollanda), Groupe Limagrain (Vilmorin Clause) (Fransa), KWS AG (Almanya), Sakata (JAPONYA) Delta and Land (ABD), Bayer Crop Science (Almanya),.Dow (ABD) adlı şirketler egemen. En büyük 10 şirket 2002’de 23 milyar dolarlık satışların % 31’ini elinde tutuyordu.

Kimyasal girdi pazarında, Syngenta, Bayer, Monsanto, BASF (Almanya), Dow, Dupont, Sumi-tomo Chemical (Japonya), Machteshim -Ağan (İsrail), Arysta Life Science (JAPONYA)X FMC (ABD) şirketleri egemen. En büyük 10 şirket 2002’de 27 milyar dolarlık dünya pazarının %80’ini elinde tutuyordu.[31]

Sadece 2 çokuluslu şirket (ÇUŞ), Cargill ve Archer Daniel Midland (ADM) dünya tahıl ticaretinin 2/3’ünü kontrolleri altında tutuyorlar. Bunlar, Dreyfus ve Bunge ile birlikte yağlı tohumlu bitkilerin küresel ticaretini de ellerinde tutuyorlar.

Cargill, Dreyfus ve Tate and Lyle dünya şeker pazarına hakimler.

Sadece 4 ÇUŞ, Nestle, Altria, Procter and Gamble, Sara Lee dünya kahve pazarının yüzde 45’ine sahipler. Bu ÇUŞ'lar, Cargill, AMD ve Swiss Klaus Jacobs ile birlikte dünya kakao ticaretini de yönetiyorlar.

Danone ve Nestle, süt ürünleri ve mineral su pazarını ellerinde tutuyorlar. Nestle tüm çiftlik ürünlerinin işlenmesinde Kraft Foods’un da önünde, dünyada bir numaradır.

Sadece 5 şirket, Chiquita, Dole, Del Monte, Noboa ve Yftes muz piyasasının yüzde 80’ine sahipler.[32]

“ConAgra dünyanın otuz iki ülkesinde iş yapan dördüncü en büyük gıda ve içki şirketidir “Aynı zamanda Kuzey Amerika’daki en büyük tarımsal ilaç ve gübre imalatçısıdır. Ve 1990’da tohum sanayine de girmiştir.” ABD’de “ConAgra pazar payı itibariyle, hindi ve kuzu eti işlemediğinde, un işlemeciliğinde olduğu gibi ilk sıralarda ve diğer gıda işleme kategorilerinde de ilk sıralarda yer alıyor.” Sigara üreticisi “Philip Morris’in yıllık satışları (dünyada, 2000’de) 30,9 milyon dolardı.”[33]

Uluslararası tarım-gıda tekelleri, pazar paylarını genişletmek için çeşitlenme peşinde koşmaktadırlar. Tohum ve kimyasal girdilerden işlenmiş gıdalara, ticarete değin uluslararası tarım-gıda pazarında egemenliklerini güçlendiriyorlar. Tarım işletmeciliğine de girmişler, geliştiriyorlar. Bu durum uluslararası tarım-gıda tekelleri egemenliğinde tarım-gıda pazarının bütünleşmesine, daha üst düzeyde sermaye yoğun kapitalist tarıma geçilmesine dünya çapında yol açıyor. Dünya tarımının, sözleşmeli ve ekonomik bağımlılık yoluyla uluslararası ve yerel tarım-gıda tekellerine bağımlı hale getirirken, küçük üretici köylülerin -özellikle yeni sömürgelerde- hızlı ve geniş çaplı iflaslarına, ayakta kalanların mülkiyetlerinde “işçileşmelerine” yol açıyor. Ayrıca yeni sömürge ülkelerin büyük ve orta çaplı sermayesinin tarım işletmeciliğine yatırımının, uluslararası hareketini hızlandırıyor. En önemlisi de, tarım üretimi-işlenmesi-dağıtımı üzerindeki uluslararası tekellerin bu egemenliği, tarım-gıda ürünlerinin nihai fiyatlarında yüksek fiyat, tekel fiyatı uygulamalarına yol açıyor. Bu durum 2007-2008 gıda krizlerinde daha iyi görülebildi.[34]

Küçük Üreticiler: Sendikalaşma Ve Kooperatifleşme Zorunluluğu

Türkiye tarımında, geçmişte KIT’lere, tarım ürünlerine dayalı özel sanayi ve ticaret sermayesine tarım satış kooperatiflerine bağımlılık şimdi değişti. Yerini, uluslararası ve yerli tarım girdileri, tarım ürünleri ticareti tekellerine ve sigorta şirketlerine bağımlılığa bıraktı. Geçmişin satış kooperatifleri de sermaye payına göre yönetimin oluştuğu şirketlerine dönüştüler. Egemen sermayenin içinde yer alıyorlar, küçük üretici köylüler, egemen tekellere, sözleşmeli çiftçilik ve ekonomik bağlarla bağımlılar, kendi toprak ve hayvancılık işletmelerinde bir çeşit bağımlı işçi halini alıyorlar. İç ve uluslararası pazarla bu bütünleşme; yoğun kapitalist tarıma geçişi zorunlu kılarken, sermaye birikimi olmayan küçük üretici köylülerin iflasına, tarımı terk etmesine yol açıyor. 1999-2003 arası dönemde 450 bin hektar tarım alanının işletilmesinden vazgeçilmesi ve tarımsal girdinin %25-30 düzeyinde düşmesi' ; 1999 ile 2006 arasında tarımsal istihdamdaki daralmanın 2.781.000 olması [35], yoğun kapitalist tarıma geçiş koşullarında, küçük üreticilerin iflaslarının hızlandığını gösteriyor. İşletilmekten vazgeçilen tarım arazisinin artışı, üretkenlik bakımından en alt basamaktaki işletmelerin piyasa fiyatını belirlemekten çıktığını, satış fiyatlarından daha yüksek bir maliyet fiyatıyla üretim yapabildikleri için vazgeçmek zorunda kaldıklarını gösteriyor. İflaslar ve üretimden vazgeçme; uluslararası pazarla bütünleşme ilerledikçe daha keskin, dramatik biçimde sürecektir. Kemlerde (ve kırsal alanda) işsiz kent yoksullarının saflarını büyütecektir.

Küçük üretici köylü, bireysel olarak ne sermaye ve tekellerin bağımlılığından kurtulabilir, ne onlarla rekabet edecek koşullara sahiptir, ne de mülkiyetindeki toprakta işçileşmekten veya mülkiyetini yitirmekten kurtulabilir. Aşırı emek sarf ederek, ya da tarımsal işi aile içi kadın emeğine daha çok bırakarak[36] direnen küçük üreticiler sonuçta iflas etmekte veya tarımı terk etmek zorunda kalmaktadırlar.

Mülkiyetindeki veya kiraladığı işletmede bağımlı işçi haline getirilen küçük üretici köylü; sermaye ve tekellere karşı, ürününe daha iyi fiyat alabilmek, daha iyi koşullarda sözleşme yapabilmek, ayrıca hükümete karşı da taleplerini kabul ettirmek için köylü sendikalarında örgütlenerek mücadele etmelidir. Sendikaları vasıtasıyla küçük üretici köylünün mücadelesi ürün fiyatlarını yükseltme ve daha iyi koşullar elde etme mücadelesidir. Dünden farklı olarak, mülkiyetini büyütme beklentisini bugünkü koşullarda yitirmiş olan küçük üretici köylüler, ayakta kalmalarının sağlayacak daha iyi sözleşmeler yapmaları için, işçilere benzer biçimde sendikalarda birleşerek mücadele etmek ihtiyacı içindedirler. Çünkü küçük üretici köylüler de, bağımlı oldukları şirket ya da tekellerle kolektif/ toplu sözleşme yaparlarsa ancak o zaman kendileri için daha iyi koşullan dayatabilirler. Bireysel/örgütsüz kaldıkları sürece dayatılana boyun eğmek zorundadırlar.

Küçük üretici köylüler, sermaye birikimine sahip olmadıkları için daha üretken koşullarda üretim yapma imkanına sahip değiller. Daha elverişsiz koşullardaki üretimleri, üretim fiyatının yüksek olmasına, aşırı emek harcayarak düşük gelir elde etmelerine yol açıyor. Üretim hacmi de düşük olduğu için koşulları daha elverişsiz hale gelmektedir Bu nedenle ancak kooperatifsel birlik içinde daha tasarruflu makine kullanımı, sulama, girdi kullanımı sağlayabilirken, satış işlerim yapabilirler Bu nedenle üretim kooperatiflerinde birleşmeli ve yemden demokratik işleyişini sağlayarak, satış kooperatiflerinde egemen ve etkili olmaya çalışmalıdırlar.

Kapitalizm koşullarında kooperatifler kolektif kapitalist bir kurumdurlar. Ancak geçmiş süreçte Köy-Koop’un deneyinin gösterdiği gibi, tekelci burjuvaziye ve hükümetlere karşı taleplerini elde etmek için demokratik mücadelelerinde küçük üretici köylülerin biraraya gelmelerinin aracı da olabilirler. Türkiye’de küçük mülkiyet alışkanlığı uzun onyılları kapsamasına rağmen, gerek 1980 öncesi Köy-Koop deneyi gerekse bugünün ekonomik koşullarının küçük mülkiyetli emekçileri de işbirliğine daha çok zorlaması, köylü sendikalarının ve kooperatif örgütlenmesinin gelişeceğini göstermektedir. Brezilya MST’nın mücadele deneyi, işgallerle kazanılan topraklarda bireysel mülkiyet yerme kolektif mülkiyete, yoksul/ topraksız köylülerin yöneldiklerini öğretmektedir. Onların bu yöneliminin nedenlerinden biri büyük toprak sahibi oligarşiye ve ihracat/ gıda tekellerine karşı birleşme zorunluluğudur. Türkiye’de küçük üretici köylü - mülkünden vazgeçmese de- dayanışma ihtiyacını bugün dünden daha fazla hissediyor, duyuyor.

Küçük üretici köylülerin kitle örgütleri olan sendikaları uluslararası dayanışma geliştiriyorlar. Dün yalnızca komünist ve devrimci öncüleri aracılığıyla bunu yapabiliyorlardı. Bugün ise doğrudan kitle örgütleri aracığıyla da enternasyonal dayanışma ve mücadele yürütüyorlar. Bu, küçük üretici köylülerin, uluslararası tarım/ gıda tekellerine ve IMF, DTÖ’ye karşı, emperyalist ve burjuva hükümetlerin tarım politikalarına karşı ortak mücadele ve dayanışma ihtiyacında olduklarını gösteriyor.

Bu durum dünya çapında Via Campesina adındaki enternasyonal köylü koordinasyonuna her geçen gün daha çok köylü örgütünün katılmasında yansıyor. Geçmişte milliyetçi toplumsal taban olarak burjuvaziler tarafından kullanılmaya çalışılan küçük mülk sahibi köylüler bugün enternasyonal dayanışma ve mücadeleyi geliştirmeye çalışıyorlar.

Türkiye'de de bu yaşanmaktadır. Via Campesina çizgisinde çiftçi sendikaları kurulmuştur. Üzüm- Sen,Tütün-Sen, Fındık-Sen, Ayçıçek-Sen, Hububat-Sen, Çay-Sen, Zeytin Sen isimli bu sendikalar, bir çiftçi sendikaları konfederasyonu kurarak (Çiftçi-Sen) çalışmalarını merkezileştirmişlerdir.

Bu mücadeleler küçük mülk sahibi köylü üreticilerin, çıkarlarının zengin köylü (ve daha büyük) kapitalistlerden farklılığını anlamalarına, proletaryanın demokratik bir müttefiki rolünü daha çok oymamalarına da yardımcı olacaktır. Küçük üretici köylülerin tekellere, hükümete ve uluslararası emperyalist kuruluşların kararlarına karşı taleplerini desteklemek, mücadele yürütmek güncel bir görevdir.

Küçük üretici köylülerin kooperatiflerinin desteklenmesi yasal-anayasal statüye kavuşturulmalıdır. TSKB’nda sermaye gücüne göre yönetimi belirleyen ve köylünün çıkarlarından uzaklaştıran yasa iptal edilmeli, TSKB’nde demokratik işleyiş hakim kılınmalı, TSKB küçük üretici köylülerin demokratik tarzda egemen olacakları birlikler haline getirilmeli, hükümetlerin işgalinden ve arpalığından kurtarılmalıdırlar.

Tütün, şeker ve diğer sözde bağımsız kurullar, TARSİM, Tohumcular Birliği vb. yetkilendirilmiş tüm sermaye yanlısı kurumlar tasfiye edilmelidirler. Tarım politikalarını belirleme ve kararlaştırma yetkisi, köylü sendikaları ve kooperatifleri, ZMO, VHO, OMO, GMO temsilcilerinin ağırlıkla yer alacakları kurullara verilmelidir.

Tarım tekellerine karşı mücadelenin bir parçası olarak ve halkımıza sağlıklı gıda güvencesi için, biyogenetik tohumculuk ve ilaç kullanımında denetim yetkisi, köylü örgütleri, tarım teknisyenleri odaları ve Türk Tabipler Birliğinden oluşacak kurula verilmelidir. Yeni tohum yasası iptal edilmeli ve şirketlerin Tohumcular Birliğinin yetkisi, şirketlere patent hakkı tasfiye edilmelidir, tohum üretici köylünündür. Küçük üretici köylü sendika ve kooperatiflerinin, tarım teknisyenleri örgütleriyle ve üniversiteyle birlikle, iklim, coğrafya, toprak çeşidine vb. göre tarım planlaması, devlet tarafından mali bakımından ve uzmanlar açısından desteklenmelidir.

Ürün taban fiyatları, köylü sendikaları ve kooperatifleri tarafından belirlenmelidir.

DDTSS tasfiye edilmelidir. Tarıma, zararlar ve doğal afet zararları ile ilgili destekler, don, doğal afet ve bulaşıcı hastalıkların yol açtıkları zararlar dâhil, köylü sendikaları ve kooperatifleri ile tarım teknisyenleri örgütlerinin ortak kurulları eliyle devlet tarafından karşılanmalıdır.

Göç ettirilen Kürt köylülerinin zararları karşılanmalı, köye dönüşleri sağlanmalıdır, kooperatiflerine faizsiz kredi, karşılıksız tohum, damızlık, fide, fidanlık vb. girdiler yardım olarak verilmelidir.

Su kaynaklarının veya kullanımının özelleştirilmesi gündeme getirilmemeli, sulama potansiyeli olan tarım alanlarının sulanması tamamlanmalı, küçük üreticiler için ucuz su ve elektrik politikası izlenmelidir.

Küçük üreticilerin bankalara, DSİ ve TEDAŞ’a borç faizleri iptal edilmeli, borçları uzun vadeli taksitlendirilmelidir.

İşletilmeleri tarıma büyük zararlar verecek altın ve diğer madenlerin bir avuç yerli/ Uluslararası maden şirketinin çıkarı için çalıştırılmalarına son verilmeli, tarım ve orman alanları, içme suyu kaynakları korunmalıdır.

Sermayeye peşkeş çekilen tarımsal KIT'ler den, tohum, damızlık, fidan, fide, kimyasal gübre vb. gibi girdi üretenler geri alınmalıdır.

DTÖ, IMF, DB ve AB’yle yapılan ve uluslararası/yerli tekellerin karlarını artırmaktan başka bir işlevi olmayan ama küçük üretici köylüleri sermayeye daha çok kölece bağımlı hale getiren anlaşmalar iptal edilmelidir.

Bu güncel taleplerin gerçekleştirilmeleri ve bunlar için mücadele, sermayenin, tekellerin ve onların iktidarlarının saldırılarını geriletecek, küçük üretici köylülerin -kurtuluşlarını sağlamasa da- yaşam koşullarını iyileştirecek, daha önemlisi de mücadeleler içinde tekellere karşı işçi sınıfının müttefikleri olarak ayağa kalkmalarını sağlayacaktır.

Dipnotlar:

1 - 22 Nisan 2008 Milliyet

2 - A. Başman, Kavaklıdere Şarapçılık şirket yöneticisi, 28.04.2008, Milliyet

3 - 13.04.2008

4- Radikal a.g.e

5 - a.g.e

6 - 05.05.2008 Hürriyet

7 - Milliyet, 13.04.2008

8 - TEKFEN Genel Müdürü E. Öner, Milliyet, 13.04.2008

10 - TÜlK’ten aktaran Sorunlar Kangren Oldu makalesi, Tarım ve Mühendislik, sy.81

11 - 1980’de tepe noktasına ulaşan sığır ve koyun sayısı sonraki dönemde düştü. 1980’de “sığır koyun 48.638.000’den 2003’te “sığır koyun 25.431.000”e düştüler. (Gökhan Günaydın, Neoliberal Dünya Piyasası ve Alokart Avrupa’da Türkiye Tarımının ve Köylüsünün kaderi, Özgür Üniversite Forumu, s.28, Kaynak DİE, çeşitli yıllar tarım istatistikleri özeti) Bu düşüşlerin oran olarak ifadesi sığırda yaklaşık %38, koyunda ise yaklaşık %48’dir.

Elbette üretkenlik düzeyini içinde taşıyan et ve süt üretimindeki artış/düşüş daha belirleyici bir ölçüttür.

Aynı konunun verilerinden yapılan hesaplamaya göre, et üretimi, 1998’den 2002’ye bile yaklaşık %11’lik bir düşüş göstermiştir.

Süt üretimi, 1992’ye değin düzenli yükselerek tona çıkmasına (İbrahim Okçuoğlu, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi 3. kitap) ve 1995’te tona yükselmesine rağmen, bu tarihten sonra düşmeye başlamıştır. 2002’de 8,5 milyon ton civarına düştü. 1995 düzeyini ancak 2005 yılında yakaladı. (1. Yetkin, Cumhuriyet Gıda Ek’i, 11. Mart. 2008) Örneğin buğdayda, Çukurova'daki bazı işletmeler 6-7 ton/hektar düzeyindeki üretkenlik ortalaması 2-2,5 ton/hektar düzeyindedir, (hektara tahıl verimi ortalaması 2001-203 döneminde, Türkiye’de 2298 kg. ABD’de 6138 g, Fransa’da 7034 kg’dır. Dünya Bankası Göstergeleri 2005)

Oysa sermaye olanağı olmayan Türkiye küçük üreticilerinin verim/ üretkenlik düzeyi çok düşüktür. Nitekim G.Günaydının aktardığı gibi, 1999-2002 arası 3 yıllık kısa bir dönemde, 450 bin hektarlık tarım alanında, üretkenliği geliştirememesi/sermaye yokluğu nedeniyle, tarım üretiminden vazgeçilmiştir. Bu, yüzbinlerce küçük üreticiye denk düşmekledir. (G.Günaydın, AB Kırsal Kalkınma makalesi, Tarım ve Mühendislik, sy. 80, Kanak The World Bank, Turkey-A Review of the Impact of the Reform of Agriculıural Sector Subsidization, 2004). 1998-2006 döneminde tarım dışına düşen işgücü sayısı çok yüksek; 2,8 milyon kişi. (K. Boratav, Köylülüğün Kaderi, Kaynak TÜİK, Tarım ve Mühendislik, sy.81)

Sermaye olanağı olan işletmeye bir başka örnek, Koyra Şarapçılık'ın Elazığ fabrikasına üzüm veren Kebanlı üreticinin işletmesidir. Kebanlı üretici, yeni arazi satın alıp 8 bin dekarlık alanda, ABD'den teknisyen getirerek, tamamen organik şarap bağcılığı yapıyor. (Milliyet, 13 Ekim. 2008)

12 - TARİŞ Pamuk Birliği Başkam Basri Özçoban, Cumhuriyet Ek’i, 11 Eylül 2007

13 - Z. Yavuz, Kızılcık dergisi, sy 31

14 - Martha Harnacker aktarıyor, MST, Kalkedon Yay.

15 - Martha Harnacker aktarıyor, MST

16 - Fred Magdoff, Dünya Krizi, Kaynaklar ve Çözümler, Monthly Review (MR), Türkçe, s. 18

17 - Fred Magdoff, age

18 - T.Palacı’dan aktaran, A.Howard ve B.Dangl, Prafuay’ın Yeni Başkanı’nın Siyasetini... MR, Türkçe, S.18

19 - a.g.e

20 - A. Nickson, Open Democracy, 28 Şubat 2008’den aktaran, A. Howard, B. Dangl, agm.

21 - A. Howard, B. Dangl, agm, MR, Türkçe, s. 18a.g.e

22 - Aktaran B. S. Yoon, Ulusötesi Agro-Ticareıin Gücü, MR, Türkçe, S. 12

23 - F. Magdoff, agm, MR Türkçe S. 18a.g.e

24 - Gustava Esteva, Köylülüğe Elveda mı Köylülüğün Geri Dönüşümü, internetten.

25 - F. Magdoff, agm

26 - F. Magdoff, agm

27 - M. Review, İngilizce, Temmuz-Ağusıos 1998’den aktaran Ş. Arlan, Biyoıeknoloji: Onbinyıllık Hesaplaşma Özgür Üniversite Forumu, S.28

28 - A. Atalık, Cumhuriyet Gıda Ek’i, 12 Aralık Ağustos 2008. İnter-American Kalkınma Bankası raporu, ABD’ye Brezilya ve Hindistan hükümetleri açıklamaları, biyoyakıt lobisinin açıklamasından yararlanarak hesaplanmıştır. Yalnızca Afrika’da 379 milyon hektar alanda enerji bitkileri yetiştirilmektedir.

29 - Action Group Erosion, Technology and Concentration'tan aktaran Şahin Artam, Transgenik Tarım, Özgür Üniversite Forumu, S. 28

31 - A.Atalık, Cumhuriyet Gıda eki, 12 Ağustos 2008

32 - AgriCultural Economics and Agrobusiness’len aktaran B.S. Yoon, Ulusötesi Agro-Ticareıin Gücü, Türkçe MR, s. 12

33 - B.S Yoon, agm, Türkçe MR, s. 12

34 - Gökhan Günaydın, Bağımsız Türkiye İçin Bağımsız Tarım, internetten,

35 - TÜİK’ten aktaran K. Boratav, Köylünün Kaderi, Tarım ve Mühendislik, s.81

36 - “1990-2000 yılları arasında kadınların genel istihdamında %34’len %28’e olmak üzere %6’lık bir daralma olmasına karşın, aynı zaman diliminde tarım istihdamındaki kadınların payı %49’dan %49,2’e çıkmıştır.” G.Günaydın, Neoliberal Dünya Piyasası ve Alakart Avrupa’da... ÖÜF, s.28

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn