Alternatif Tarih Okumaları X - Babailer Ve Anadolu'da İsyan Ateşi

Giriş

13. yy. Anadolusu etkileri yüzyıllarca sürecek siyasi ve düşünsel gelişmelere tanık olur. Siyasi alanda Babai Ayaklanması Selçuk aristokrasisine yıkıcı darbeler indirir (1240). Anadolu, feodal aristokrasinin gelişimine karşı anti feodal köylü ve halk hareketlerine öncülük eder. İzleyen yüzyıllarda ezilenlerin hemen her isyanı Babailer ile arasında aidiyet bağı kurar.

Anadolu Müslümanlığının Babai Hareketi ile bağını sürdüren kolları yoksulların, mazlumların, horlananlarm, eziyet görenlerin sesi sözü olur, temsilciliğini yapar. Anlaşılacağı gibi Babai Ayaklanması ve yenilgi sonrası mistik düşünsel bir akım halini alan tasavvufi Baba-

i Hareketi siyasi-smıfsal ayrışma ve kopuşmamn felsefi-ideolojik boyutunu temsil eder. Karşı cepheyi ise Selçuklu aristokrasisini desteklemek ile Moğol işbirlikçiliği oluşturur. 13. yy. Anadolu Müslümanlığı tasavvuf akımının gerici, karşı devrimci kanadının en has temsilcisi Mevlana Celaleddin-i Rum! ile Şems-i Tebrizi'dir.

O Şems-i Tebrizi ki, Kayseri Ahi teşkilatı ile kent halkı Moğol kuşatmasına direnirken istilacıların safında yer alır (1243). Hizmetleri karşılığında elde ettiği servet ve ayrıcalıkların sefasını sürerken Konya'da Ahiler ve Moğol karşıtlarınca suikastla öldürülür (1247).

O Mevlana ki, İslamın koyu taassupçusu imam Gazali ekolüne dahil olur, Şems-i Tebrizi suikastine karışmış olabileceği şüphesiyle ve aynı zamanda Babai Hareketine mensup olması nedeniyle oğlu Alaaddin Çelebiyi Kırşehir valisine öldürtür, cenaze namazını kıldırmayı da reddeder (1261).

Siyasal ideolojik ayrışma derindir. Yukarıdaki örneklerin etkileri ve sonuçları dönemleri ile sınırlı kalmaz. Anadolu sınıf mücadeleleri ile siyasal-kültürel düşünce tarihinde ana akımlara köken oluştururlar. Bu tarihi süreci daha bütünlüklü kavrayabilmek için başlangıç noktasına gidilmeli ve 13. yy Anadolusunun en önemli olayı Babai Ayaklanması ve Babai Hareketi incelenmelidir.

Anadolu'ya Göç

Türklerin Anadolu'ya geliş tarihleri Bizans ordusu ile Selçuklu ordusunun 1071'de Malazgirt ovasında yaptıkları savaşla başlatılır. Oysa Malazgirt'te Bizans'ı yenen Türklerin Anadolu'ya göçlerinin tarihi 800'lü yıllara kadar götürülebilir.

Türklerin Ortaasya'dan ilk çıkışları trajiktir. Göçebe, yarı göçebe aşiret ve aşiret birlikleri halinde topluluklar fetihçi Arap orduları karşısında ciddi bir direniş gösteremez. Arapların İslami cihad siyaseti ve ideolojisi de Türk aşiret boylarının direnişini çözücü bir rol oynar. Kalabalık topluluklar biçiminde köleleştirilirler, sağlam erkekler Arap ordularının saflarında savaşçı yapılırlar, kadın ve çocuklar köle pazarlarında satılırlar.

Büyük Selçuklu Devletinin kurucusu Selçuki aşiretlerinin önde gelenleri devlet yönetimini Sasanı bürokrasisi içinde öğrenmişlerdir. Aşiret konfederasyonundan Selçuklu devletine geçiş bu bakımdan kolay olmuş, Sasanı devletinin Araplar tarafından yıkılmasıyla Araplarla ittifak halindeki Selçukilerin önü açılır.

Abbasi devleti ile Selçuklu devleti arasında ilişkiler her zaman iyi olmuş, Selçuklular Arap-İslam çizgisine ve dini ideolojisine bağlı kalmışlardır. Arap-İslam etkisi Selçukluları kadim gelenekleri, dinleri ve Türklük bilincinden uzaklaştırılmış Sasani mirası üzerine kurulmuş olması ise Büyük Selçuklu Devletinin İran-Fars kültürü ile şekillenmesini koşullamıştır.

Türk boyları ile göçebe Türk aşiretleri arasındaki kavga ve savaşlar bu zemin üzerine oturur ve anlam kazanır. Küçük Asya-Anadolu'ya ilk Türk göçünün yolu da böyle açılır.

Selçukilerin devletleşmesi diğer Türk boylarının baskı altına alınması, sömürülmesi, vergiye bağlanması demektir. Göçebe aşiretlerin hareket serbestliği kısıtlanır, otlak ve yaylaklar için vergi yükümlülüğü dayatılır, civar bölgelere yaptıkları talancı-soyguncu akınlar yasaklanır. Aşiretler arası ilişkilerde eşitlik-denklik kalkar, saraya-sultana biat etmeleri istenir. Göçebe aşiret kuralları ile devlet yasaları çatışır, irili ufaklı isyanlara savaşlara yok açar. (Bunların en önemlisi 1153 Oğuz İsyanıdır. Oğuz boy ve aşiretleri Selçuklu yasalarına uymak istemezler. Sultanla görüşme ve sorunları yüz yüze çözme talebinde bulunurlar. Selçuklu ordusu Oğuzları silahsızlandırmak ister, beklenmeyen bir anda savaş patlak verir. Oğuzlar Selçuklu ordusunu dağıtır, Sultan Sancar'ı da esir alırlar... Bu isyan Büyük Selçuklu devletinin yıkılış sürecini başlatır.)

Anadolu'ya göç hareketlerinin bir nedeni, göçebe aşiretlerin bölgede istenmemeleridir. Türk aşiretlerin yerleşik yaşama geçişleri çok ağır ilerlemektedir. Göçebe yaşam ve konar-göçer üretim Selçuklu yerleşik yaşamını, toplumsal yapısını ve üretim tarzını olumsuz etkilemektedir. Selçuklu, bu aşiretlerin sınırları ötesine akınlar yapmalarına ve göç etmelerine bu nedenle göz yumar. Kuşkusuz sınırları içinde bu tür faaliyeti yasaklar. Bu akmlara Selçuklu devletinden kaçan suçlular, kanun kaçakları, serseri ve soyguncu kesimler de katılırlar.

Selçuklu hükümranlığı altında yerleşik yaşama yanaşmayan göçebe Türk boy ve aşiretleri yeni yurtluk edinmek üzere büyük kalabalıklar halinde Anadolu topraklarına gelmeye başlarlar.

Anadolu'nun yerli halkları ve Hristiyanlar akıncı saldırılardan rahatsız olurken göçebe olarak gelen Türklere daha hoşgörülü yaklaşırlar. Yerli Hristiyan halklar kentlerde zanaatçılık ve ticaretle, köylerde, kırsal bölgelerde yerleşik tarımla ilgileniyor oldukları için göçebe Türkleri aralarına alırlar. Hatta hayvancılık ve hayvansal üretim yapan Türklerle ticareti geliştirerek kaynaşırlar. Aynı dönemde Bizans ile Anadolu halkları arasındaki bağlar gevşemiş, halk Bizans'tan memnuniyetsizliğini her vesile ile göstermektedir. Nitekim 1071'e gelindiğinde Malazgirt ovasındaki savaşta Bizans'ın yenilmesi Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasına bir daha kapanmamak üzere kapı açarken Hristiyan halk ve Bizans tebasmdan itiraz gelmez.

Büyük Selçuklu Devleti'nin desteği ve onayı ile Selçukilerin bir kolu Bizans'ın gerileyip boşalttığı topraklarda Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurarlar (1078). Bizans toprak mülkiyetinde ikta* sistemini uyguladığı için geri çekilirken bu topraklar boş kalır. Anadolu'ya yerleşen Selçuklu devleti bu toprakları olduğu gibi devralır ve miri toprak* halinde mülkiyetine geçirir.

Göçebe Türk Aşiretlerin Dini-Sosyal Fotoğrafı

Maveraünnehir ve Horasan bölgelerinde yurtluk tutan göçebe Türk aşiretleri dönemlerinin hemen her dini-ideolojik inanç ve akımdan etkilenirler. Geleneksel şaman inancı senkrelık (bağdaştırmacı) özelliği nedeniyle Budizm başta olmak üzere Zerdüştlük, Manicilik, Mazdekçilık ile kaynaşır. Göçebe aşiretlerin ortaklaşmacı yaşamları da bu inanç sistemlerini kısmen ya da bütünüyle içerecek sentezler geliştirmeye elverişlidir. İran-Fars üzerinden Sasaniler aracılığıyla Ortaasya'da barınma imkanı bulan Nasturi Hristiyanlığı ile de tanışıktırlar.

İslam cihadı Orta Asya'ya yayılırken yalnız kentlerde ve yerleşik köylerde değil, göçebeler arasında da dinsel-kültürel zenginlik söz konusuydu. İslam dini fetih yoluyla yani kılıç zoruyla Orta Asya halklarına boyun eğdirirken bu zenginlikten eser kalmayacak, dini hoşgörü ortadan kalkacak, İslam hegemonyası kendisinden başka dinlere ve inançlara yaşam hakkı tanımayacaktır. Bu hegemon zihniyet, İslam'ın diğer mezhep ve bölüntüleri için de geçerli olacak, egemen Ortodoks Sünni İslam dışında tüm mezhepler Batınî, sapkın, zındık ilan edileceklerdir.

Ortodoks Sünni İslama karşı çıkan farklı mezhepler ve diğer dinlere mensup halklar siyasi, sosyal, ekonomik temelli her türlü muhalefette, sınıfsallaşmamn geri oluşu nedeniyle din ve mezhep taraftarları biçiminde ayrışır ve saflaşırlar. Göçebe Türk aşiretleri de Horasan ve Maveraünnehir bölgesinde, Azerbaycan ve İran'da Mazdekçi sosyal eşitlikçi hareketten Ebu Müslim Horasani'ye, Babek yandaşlığından Haşan Sabbah hareketine değin arada kısa süreli anlık isyan ve başkaldırılar dahil olmak üzere din ve mezhep örüntülü eşitlikçi ortakçı radikal ve/veya sosyal reformcu siyasi hareketlere katılmışlardır.

Horasan'dan Batı'ya göçerken Küçük AsyaAnadolu'ya gelinceye kadar bir kaç yüzyılı bulan bu göç hareketi esnasından çok dinli çok kültürlü topraklarda konaklamışlar, etkilemiş ve etkilenmişler, uğradıkları her yurtlukta rastladıkları her halktan bir şeyler almışlar, sosyal ve kültürel, dinsel ve inançsal açılardan değişerek, dönüşerek Anadolu'ya varmışlardır. Orta Asya'dan çıkıp birkaç kuşak boyu süren göçlerle yeni topraklara yerleşmeye gelen Türklerin geçirdikleri dönüşüm dini inanç ve ritüellerinde barız biçimde yansır. Ortodoks Sünni İslam üzerinden Müslümanlığı kabul eden Türkler, Anadolu'ya yepyeni bir İslam inancıyla varırlar. Dönüşüm Anadolu'daki yaşamları boyunca da devam eder, Alevilik, Bektaşilik tarzında kendine özgü bir dinsel sentez yaratırlar.

11. yüzyılda Moğolların Asya'yı kasıp kavuran akınları büyük nüfus göçlerine neden olur. Anadolu'ya sel gibi akan Türklerin Moğol istila ve yağmasından kaçan gruplan yalnızca göçebe aşiretler değildir. Yerleşik hayata geçmiş, tarımla uğraşan topluluklar da bu yığınsal göçe dahildirler. Aşiretlerin ileri gelenleri, sözü geçen yaşlılar, dini önderler, zanaatçılar vb. de halk yığınları ile birlikte göç ederler. Moğolların önünden sürülüp gelenler için Anadolu son sığmaktır. Daha ötesi yoktur. Bu topraklarda tutunmak zorundadırlar. Anadolu'ya dayanan Moğol saldırılarına karşı koymada ısrarlı olmalarının nedenini de burada aramak gerekir.

Anadolu Selçuklularının İktisadi Sistemi

Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulduğu Küçük Asya coğrafyasında miri mülkiyetinin esas olması sultanın otoritesini arttırıyor ve merkeziyetçiliği güçlendiriyordu. Bizans Sarayı, Batı Roma İmparatorluğunun uyguladığı sisteminin aksine geniş arazilerin büyük toprakların mülkiyeti ile bağımsız davranma imkânına sahip olacakları, tahta geçmeye cüret edecekleri için topraklı aristokrasinin, feodalitenin gelişip güçlenmesini engelleyici tedbirler alıyordu. Anadolu Selçukluları Bizans'ın mülkiyet sistemini devraldıkları gibi toprağın kullanım hakkının devri biçiminde ıkta sistemini de aynen uyguladılar.

Bu sistem İslam'ın öngördüğü, yeryüzünün bizzat yaratıcısına ait olduğu, sahiplenmeye kalkmanın Tanrı buyruklarına karşı çıkmak anlamına geleceği, yeryüzüne ait tüm varlıkların onun elçisi aracığıyla korunacağı-gözetileceği, halifeler ve en yüksek dini otoritenin (siyasi karşılığı devlet/ sultan) bu görevi tanrı adına üstleneceği, Tanrının kendilerine bahsettiği bu nimetten kullarının ancak biat ve iman etmelerine karşılık olarak yararlanmaya izinli oldukları biçiminde merkezi feodal toprak mülkiyetini meşrulaştırmak için üretilen dinsel talimat ve ilahi kararlarla da uyumluydu.

Göçebe, yarı göçebe Türk aşiretlerinin üzerinde yaşadıkları Anadolu toprakları miri arazilerdi. Mülkiyeti Sultana aitti, toprak üstünün kullanım hakkı kendilerine. Göçebe aşiretlerin ortaklaşmam yaşam ve üretim biçimleri ile de uyumlu bir mülkiyet sistemiydi bu.

Selçuklular devletleşmenin bir gereği olarak ıskan politikası uyguluyorlardı. Tarımsal üretimin sürekliliği ve gelişimi, kentlerde ticaret ve zanaatın gelişmesi, siyasal düzen, istikrar ve asayişin sağlamlaşması, düzenli vergi ve savaş zamanı askere alma gibi unsurlar feodal devletin zorunlu asgari gereklıliklerindendi. Nüfusun büyük kısmını oluşturan göçebe Türk aşiretlerin bir kısmı ıskan politikasına uyum sağlayıp yerleşik yaşama geçerken, bir kısmı buna direnme yolunu seçmiştir.

İskan politikası miri araziler ve ikta sistemine göre uygulanıyordu. Toprak rejimine bağlı iskana zorlama Sünni-Hanefi İslam kültürü baskısı ile birlikte göçebe aşiretlerin kandaş bağlarını çözüyordu. Yerleşik sınıflı toplum olgusuna uymada zorluk çeken göçebe, yan göçebe aşiretlerin kandaş yapılarını korumak ve sürdürmek isteyecekleri açıktı.

Diğer yandan Selçuklular bir başka zorluk ile karşı karşıya geliyorlardı.

İktalar biçiminde parçalara aynlmış ve sipahilere dağıtılmış olsa da eyalet yöneticileri komutanlar, divan ricali, saray çevresinden aristokrat tabaka, diğer ayrıcalıklı kesimler vb. büyük toprak mülkiyetini ellerine geçirmenin yollarını buluyor, miri arazilerin 'kolektif mülkiyetini' bireysel mülkiyetlerine geçiriyorlardı. Bunlar özel ordular besliyorlar, sultanın ordusu ve ikta sahibi sipahilerin yanı sıra halk üzerinde baskı kuruyorlardı. Ticaret ve tefecilik yapıyorlar, devletin akçeli işlerim üstleniyorlardı. Sahip oldukları servet ve elde ettikleri ayrıcalıklarla sultanın otoritesini güçlendirmesine ve merkeziyetçi tedbirlere karşı çıkabiliyorlardı.

13. yy. Anadolu'sunda bu yollarla feodalleşme artmış, egemen sınıf kalabalıklaşmış ve kozmopolitleşmiş, lüks yaşamları pahalanmış, yönetim ve saray masrafları çoğalmış, devletin giderleri aşırı yükselmişti. Bunlara paralel olarak halkın, bağımlı köylülüğün, emekçi sınıfların üzerindeki vergilerde ağırlaştırılmıştı.

İktalann bireysel mülk ve vakıf aracılığıyla özel mülk haline getirilmesi müslim/ gayri müslim köylülerin kullandıkları kolektif arazilerin büyük oranda azalmasına yol açıyordu.

Göçebe aşiretlerin bir kısmı kasaba ve köylere yerleşmeye ve tarımsal üretime geçiş yapmaya başlasa da Anadolu'ya göç hareketi yoğunlukla devam ediyordu. Artan göçler mera, otlak ve yaylakları dolduruyordu. İktaların azalarak özel mülk halinde yoğunlaşması, yerleşik halkı yoksullaştırıyor, huzursuzluğu arttırıyordu. Diğer yandan göçebe aşiretlerin kullandıkları miri arazilerin ikta ile yeniden dağıtımı bunların ihtiyacını karşılamaya yetmediği gibi -zira her ikta bir yolla büyük toprak sahiplerinin özel mülkü haline dönüşüveriyorduotlak ve yaylakları daralan konar-göçer aşiretlerde de hoşnutsuzluğa yol açıyordu.

Bu arada eski geleneklerini devam ettiren bazı aşiretler kent ve kasabalara, köylere yerleşik halka yağma seferleri yapıyorlardı. Göçebe Türk aşiretleri ile önceden gelip yerleşmiş ya da yerli halk arasında önemli geçimsizlik ve çatışma nedenlerinden bir tanesi de yağmanın engellenememesiydi.

Kasaba ve kent halkına yönelik bu yağmalar yerleşik düzeni bozduğu ve ekonomik yaşamı sarstığı için Sultanın göçerler üzerindeki baskıyı artırmasını getiriyordu.

İran-Fars kültürünün etkisi altındaki Anadolu Selçukluları devletin yönetiminde de İran-Fars kökenlileri tercih ediyorlardı. Bürokrasinin tepe noktalarında ve devletin önemli merkezlerinde İranlı yöneticiler ağırlıktaydı. Nüfusun ana gövdesini oluşturmalarına karşın Türkler yönetim işlerinden uzak tutuluyor, dışlanıyor, hatta hor görülüyorlardı. Sarayda ve devlet yönetiminde kullanılan resmi dil Farsça iken, halk Türkçe konuşuyor, Selçuklu devleti Sünni İslam'ı esas alan bir dini formasyona sahip iken halk göçler boyunca ve zaman içinde dönüşüme uğrayan İslam'ın tasavvufi yorumu ile yerelleşmiş bir tür halk islamı kültürü geliştirmişti.

Üretimin geriliği, ekonomik faaliyetin dağınıklığı, toplumsal yaşamın düzenlenmesinde dinin etkileri, kültür ve sanatta, felsefede din referansı Ortaçağ feodalitesinde olduğu gibi Selçuklularda da toplumsal çatışmanın dini-İslami örtü altında yaşanmasını getiriyor, siyasal ve sınıfsal çelişki ve çatışmalar din ve mezhep farklılıkları biçiminde yansıyordu. Fialk kendi içinden çıkardığı öz örgütlülükleri etrafında toplanarak sözünü söylüyor, eyleme kalkışıyordu.

Halk Dayanışma Örgütleri

Horasan ve Maveraünnehir'den, Türkistan ve Harezm'den gelen göçebe halkın ekonomik dayanışma ve savunma örgütlerine ihtiyacı vardı. Kandaş bağlar ve aidiyet duygusu veriyor ama birkaç kuşak süren göç yolculuğu, yeni yurtluklarda yaşama tutunmak daha sıkı dayanışmacılık ve örgütlülük gerektiriyordu. Halkın geniş anlamda yolunu tuttuğu örgütler tarikatlardı, sözünü dinlediği kişiler de dervişlerdi. Diğer örgütlenmeler tarikat esasına göre ve bu çatı altında toplanırdı. Anadolu'ya göç esnasında ve neredeyse tüm Anadolu'ya yayıldıklarında yarı yerleşik duruma gelirken, yani göçebe yaşamın sınırlandığı, göçebelik alanlarının daraldığı yaşam tarzına geçerken Anadolu tam olarak fethedilmiş değildi ve Gazilik* ve Alp* geleneklerini sürdürüyorlardı. Yerleşik hayata geçiş, köylüleşme süreci bu geleneğin içinden tipik halk dayanışma örgütleri biçiminde Fütüvvet örgütlerini, dini ve mesleki birlikleri, esnaf teşkilatlarını doğurdu.

Fütüvvet ilkelerinin kaynağı göçebe-kandaş ilişkilere dayanıyordu. Bu ilişkiler süreç içinde aşılırken ve aşınırken yeni örgütler yaratarak varlığım daha sıkı ilkeler etrafında yeni formlarda üretme yeteneği gösterdi. Siyasal-ekonomik, toplumsalkültürel yaşam ve ilişkiler içinden doğan ve aynı zamanda yeniden şekillenmesinde rol oynayan örgütsel formların belirgin olanları Ahıyan-ı-Rum, Bacıyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum örgütlenmeleridir.

Roma-Bizans toprakları olduğu içm Anadolu'ya Farsların ve Türklerin Rum diyarı dedikleri biliniyor. Dolayısıyla bu örgütlenmelerin isim kökenindeki "Rum", Anadolu coğrafyasını anlatır.

Ahıyan-ı Rum (Anadolu Ahileri), göçle gelen Türk zanaatkarların tarikat esasına göre ve ahlak ilkelerine dayalı örgütlendikleri esnaf birlikleridir. Kurucusu Kırşehir'e yerleşen Ahi Evren'dir. Ahi Baba bu teşkilatın inanç önderidir. Ahilik teşkilatı Batıni etkilerle dönüşüme uğramış İslam tasavvufunu benimsemiş ve kandaş bağları bu inanç sistemi etrafında canlı tutmaya çalışır.

Ahilik ve ahiler eski Anadolu'nun teşkilatlarına değil, İslam aleminin az çok her alanda oluşturulan esnal teşkilat esaslarına bağlıydılar. Horasan, İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi bölgelerin 'sanayi merkezlerinde' örgütlenen "esnaf toplulukları" İsmailiBatıni propagandaları ile yakından ilgilenirler, hoşnutsuzluk ve isyan dönemlerinde çok önemli siyasi roller oynarlardı. (Osmanlı döneminde yalnızca esnaf teşkilatı niteliğinde kalırlar.

Göçebe aşiretler kandaş ailelerden oluşur ve kan bağına göre örgütlenirler. Anaerkil toplumun kimi özelliklerini sürdürürler. Kadının topluluk içindeki ağırlığı halen devam etmekte, önemli kararlarda görüşlerine başvurulmakta, saygı görmekte, kadına zarar verecek davranışlar yasaklanmış olup ağır cezalar verilmektedir. Erkeklerle birlikte ibadet etmekte, dini ritüelleri ve dansları birlikte yapmaktadırlar. Savaş zamanı kadınlar da kılıç kuşanıp savaşa katılırlar.

Kökeni anaerkil geleneklere dayanan, göçebe aşiretlerde kadının siyasal ve toplumsal yaşama katılımını düzenleyen, din görevlileri ve dini topluluk örtüsü biçiminde kadın örgütü, incelediğimiz dönem itibariyle Bacıyan-ı Rum adını alır.

Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları), adı üzerinde Kadınlar Örgütüdür. Hacı Bektaş Veli'nin sadık müridi Kadıncık Anaya bağlı Bacıyan-ı Rum, göçebelikte kadına verilen değerin, kadının toplumsal yaşamdaki ağırlığının yerleşik yaşama geçildikten sonra kazandığı örgütsel formu ifade eder. Bacıyan-ı Rum üzerine kaynaklarda tatmin edici bilgilere rastlamak pek mümkün olamıyor. Hatta kimi yazarlar bu kaynak yetersizliğini bilinçli bir yok sayma sonucuna bağlamak yerine bilgi yoksa Bacıyan-ı Rum da yoktur diyebilmektedirler. Halbuki daha Memlükler zamanında Mısır'da kadınlara özgü tekkelerin bulunduğu, Selçuklu Konya'sında kadınların şeyhlere intisap ettikleri (bağlandıkları) biliniyor. XV. yy'da Dulkadiroğlu beyliğinin otuzbin erkek ve otuz bin kadından oluşan bir orduya sahip olduğu kaydedilir. Keza Osmanlı devletinde ve diğer uç beyliklerde Türk kabilelere mensup silahlı ve savaşçı kadınların varlıkları genel kabul görür.*

(Türk göçebelerinden çok önceleri de, örneğin ilk Troya savaşında Mysia kralı Telephos'un eşi Hicranın Mysia kadınlarından birlikler oluşturup Greklere karşı savaşa sürdüğü Yunan mitolojosinde geçer. Yine Yunan tragedyalarında "kadın cemaatlerinden", yalnızca kadın toplulukları tarafından kutlanan bir "büyük bayranv'dan söz edilir.)

Moğollar, kendilerine karşı koyan Ahıyan-ı Rum ile onun kadın kolları olarak düşünülen Bacıyan-ı Rum örgütlerini ezerler. Dağılmış halde bulunan örgütün üyeleri tek tek "bacılar" olarak Bektaşi dergâhlarında ve sufi cemaatlerinde ağırlıkla olarak sosyal işlerde faaliyetlerine devam ederler.

Anadolu Müslümanlığının iki koldan geliştiğini biliyoruz. Arap-lslam hegemonyası altında ve tranFars kültürü ile biçimlenmiş devletin ve egemen sınıfların resmi İslâmî, Sünni-Hanefi İslam ile; bunun tamamen dışında, zamanla heterodoks karakter kazanan halk islamı.

Türk aşiretler şaman, Müslüman, yarı Müslüman önderleri, tarikat ehli denişleri ile birlikte Anadolu'ya gelmişlerdi. Göçebe toplulukların danışma meclisleri töre, ahlak, yasa koyucular, topluluğun vicdanı denişlerdi. Dini ve sosyal yaşamı düzenleyen, duygu ve düşünce üretimi ile topluluğun kültürel şekillenmesini sağlayan bu denişlerin genel ve ortak adı abdal, bunların örgütü de Abdalan-ı Rum'dır.

Anadolu Abdalları düşünsel temelini göçebe Türk aşiretlerini bağlı oldukları tarikatlardan alırlar. Ancak Anadolu değişik bölgelerden ve halklardan zengin düşüncelerle harmanlanmış, Sünni-Hanefi İslama muhalif mezhep ve inançlarla yoğrulmuş bir coğrafyadır. "Horasan Erenleri" olarak da isimlendirilen bu dervişler örgütünün "Horasan" adı oradan geldiklerini anlatmak için kullanılmaz. Horasan'da doğan ilahi aşkı, sufiliği esas alan tasavvuf akımına bağlılığı, yol ortaklığını anlatır. İlginç ritüellerinden birisi tahta kılıç taşımalarıdır. "Biz de fetihçiyiz. Fetih silahı keskin kılıçtır. Bizim işimiz yüreklerin fethidir. O nedenle tahta kılıç taşırız" derler.

Torlakların ve denişlerin, Abdal ya da Baba lakapları Abdalan-ı Rum'dan olduklarına işarettir.

Göçebe aşiretler, İslam'ı kabul ettikten sonra gayrimüslimlere yönelik savaşları cihad verme ile meşrulaştırırlar. Küçük çaplı yağma saldırılarından büyük çaplı savaşlara kadar işi yalnızca savaşmak olan küçük birlikler halinde askeri örgütler oluşturulur. Savaşta veya verdikleri baskınlarda elde ettikleri ganimeti aralarında bölüşürler. Alp geleneğinin devamı niteliğinde Gaziler örgütüdür sözü edilen. Gazıyan-ı Rum yani Anadolu Gazileri birbirlerine sadakatle bağlı, reisleri ile ilişkileri eşitliğe dayalı, çekirdek yapıyı kandaş bağların oluşturduğu örgütlenmedir. Anadolu'nun fethinde çok özel rol oynamışlardır. Savaş zamanı bir devlet ya da beylik yanında yer alarak savaşsalar da, bir ordu düzeni ve disiplini altına girmezler. Anadolu'nun siyasi coğrafyası değiştikçe Gazıyan-ı Rum iki biçimde de tasfiye olur: Ya bağlı olduğu aşirete yabancılaşarak yozlaşır, kandaş ilişkilerin dışına düşer, başıbozuk soygunculara dönüşürler ya da aşiretler konfederasyonu ile birlikte devletleşen yapıya bağlı olarak ordunun ve devlet bürokrasisinin çekirdek kadrosunu oluştururlar. Osmanlı devletinin kumcuları Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi, Gaziyan-ı Rum geleneği içinden çıkmışlardır.

Türk aşiretlerin yerleşik, göçebe, yarı göçebe süreçleri iktisadi koşulları, dini-siyasi-kültürel yaşamları, felsefi-düşünsel yapıları ve genel örgütlenme düzey ve biçimleri özetle böyledır. Şimdi XIII. yy'a damgasını vuran ve Anadolu halklarının bundan sonraki felsefi-ideolojik, siyasal-toplumsal yaşamını şekillendiren Babailer Ayaklanmasını ve sonrasında Babailer Hareketini inceleyebiliriz.

Babai Ayaklanması -Baba Llyas

Baba İlyas Horasan Türklerinden bir Türkmen babasıdır. Harzemşahlar devletinin Moğol saldırıları ile yıkılması ve Moğol akmlannın tüm Orta Asya'yı etkisi altına alması sonucu göç etmek zorunda kalan Türk aşiretler arasında, aynı zamanda aşiretinin de önde gelenlerindendir. Vefai tarikatına bağlı, şeyhi Dede Garkının halifesi olarak büyük göçle Anadolu'ya gelir. Anadolu Selçuklularına sığınır. Amasya yakınlarında (bugünkü adıyla İlyas köyü) Çat köyüne yerleşir. Burada kendi tekkesini kurarak dini-sosyal faaliyetlerine girişir. Ünü ve etkisi yayılır, müritleri çoğalır.

Yeni Müslümanlaşan ve İslam'ı yüzeysel olarak kabullenmiş olan Türklerde şaman gelenekleri alttan alta etkisini sürdürür. Baba İlyas'm da İslami kimliğinin altında şaman kültürünü halen korumakta olduğu söylenebilir. Şaman din adamlarının dini törenleri yönetmeleri, kadın erkek toplu-birarada ibadet, duaların dans eşliğinde ve beden diliyle yapılması, kimi sihirbazlık bilgileri Baba İlyas tarafından da uygulanır. Bu özellikleri ile taraftarları arasında mistik gücüne atıf yapılarak gözlerinde yücelirken, düşmanlarının karalama ve iftiralarına maruz kalır.

Anadolu'ya gelmeden önceki yaşamı hakkında başka bilgiye rastlanmaz.

-Baba İshak

İsyana adını veren liderlerden Baba İshak, Samsat'a bağlı (Adıyaman) Kefersud bölgesindendir. Baba İlyas'm baş halifesi ve isyanın fiili önderidir. Örgütçü yetenekler ile Kuzey Suriyeli Türkmenleri, bazı Kürt aşiretlerini, yerleşik köylüleri, Hıristiyanları ikna eder, ayaklanma saflarına kazanır. Hacı Bektaş Velinin kardeşi Menteş de Baba İshak'm sağ kolu, başyardımcısı ve Babailer Ayaklanmasının önderleri arasındadır.

Baba İlyas ve Babailer arasında Haşan Sabbah'm bazı fedailerinin de yer aldıkları rivayet edilir. Ismaili mezhebinin özellikle Kuzey Suriye bölgesinde faaliyet yürüttüğü, oldukça etkili olduğu, hatta İsmaili kalelerin varlığı tarihi bilgilerdir. Babailerin İsmaililerle ilişkileri Baba İshak üzerinden kurulur. Ayaklanma patlak verdiğinde radikal bir hareket olarak İsmaililer de ayaklanmaya katılarak destek verirler.

Baba llyas'm propaganda yürüttüğü ve etkili olduğu bölgelerin Hıristiyan heretik akımı Pavlikanlarm nüfuz alanı olması dikkat çekicidir. Babailerle Pavlikanlar arasında doğrudan bir bağ kurmak tarihi bakımdan da mümkün değil. Ancak Hıristiyan ve İslam heretizminin mayalandığı tarihsel süreç, dini-felsefi-düşünsel kökenler, dayandıkları toplumsal-sınıfsal zemin, sosyo-ekonomik koşulların benzerliği, savaşlar, göçler, sürgünler vb. biçiminde siyasi-sosyal çalkantılar nedeniyle halklar arası yakınlaşma ve kaynaşmalar organik bağ olmasa da bir tarihsel süreklilik ve kendi özgünlüğünü katmış haliyle bir çizgi ortaklığından söz etmek mümkün ve gereklidir.

Ayaklanmanın Sosyal Tabanı-Coğrafyası

Anadolu'nun içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve ekonomik düzensizlik ve adaletsizlik Babai propagandasının odak noktasını oluşturur. Baba İlyas bu düzensizlikleri yoluna koymak ve memlekette adaleti sağlamak üzere bizzat tanrı tarafından görevlendirildiğini anlatıyordu. Hedefinde Selçuklu idaresi ve onun başındaki Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev bulunuyordu. Sultan’ın sefih ve zalim olduğu, zamanını devlet işleri yerine içki meclislerinde geçirdiği, devlet görevlilerinin de kendisine uyduğu ve halka zulmettikleri, peygamber ve halifelerin yolundan uzaklaştıkları propagandaları yapılıyordu. Taraftarlarının kendisinden Baba Resul olarak söz etmeleri peygamber veya ilahı bir kurtarıcı olarak ortaya çıkmış olduğunu gösteriyor.

Halka ayaklanma çağrıları yapıyor, elde edilecek ganimetin isyana katılanlar arasında ortaklaşa pay edileceğini, katılmayanların mutlaka öldürüleceğini özellikle vurguluyor ve bunun da herkes tarafından duyulmasını sağlıyordu.

Halifelerini ve müridlerini Anadolu'nun her kesimine gönderiyordu. Müslim-gayrimüslimler, yerleşik-göçebe-yarı göçebeler, köylüler ve kentliler, zanaatkarlar ve çiftçiler, Türkler, Kürtler, Araplar, Rumlar, Ermeniler, Baba Resul'un toplumsal adaleti sağlayıcı öğretilerini dinleyenler, davaya inanıyor ve bağlanıyorlardı. Babai propagandaları arasında Moğol istilasına karşı savaşmak da yer alır. Selçukluların savaşmaya niyeti yoktur. Zaman kazanarak Moğollarla uzlaşma siyaseti izler. Babailer ise, Moğollara karşı direnme çağrısı nedeniyle fetih ve istila karşıtı bir hareket niteliği de taşır bağrında.

Kalenden, Yesevi ve Haydarı tarikatından şeyhler ve dervişler bu tarikata bağlı Türkmen Babaları, Vefai tarikatından Baba Ilyas'ın öne sürdüğü dini fikirler ve bu doğrultuda sıyası eyleme yabana değillerdi. Tarikat şeyhleri, dervişleri ve Babaların aynı zamanda Türk boy ve aşiretlerin reisleri ve önde gelenleri olmaları nedeniyle, kandaş ilişkiler içindeki halkı seferber etmeleri kolaydı.

Baba İlyas'm müridlerinin faaliyet merkezi Amasya, Tokat, Çorum, Sivas ve Yozgat (Bozok) bölgesiydi. Bu bölge Türkmen göçünün ilk yığıldığı bölgeydi. Zamanla yerleşik yaşama geçilmiş olsa da konar-göçer tarzda yarı göçebelik devam ediyordu. En kalabalık Türkmen nüfus buradaydı. Kentler belli ölçüde gelişmiş, ticari yaşam ileriydi. Ancak arkası kesilmeyen göçler nedeniyle arazi daralmış, ekonomik ve sosyal çelişkiler sonucu refah düzeyi gerilemişti. Bu bölgenin Ladik, Divriği ve Niksar'ı içine alan Yukarı Kızılırmak havzası VIII. ve IX. yy'larda Pavlikanların etkinlik alanıydı. Manicilik, Mazdekçilik ve Hıristiyanlık karışımı düalist Hıristiyan heretik akımı Pavlikancılık ile Babailik öğretisi arasındaki yakınlık nedeniyle Babai propaganda Hıristiyan halkı kolaylıkla ikna ediyordu.

İkinci faaliyet alanı Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Maraş, Kefersud, Malatya ve Elbistan bölgesi ile Kuzey Suriye idi.

Bu bölgede göçebe yaşam baskındı, Selçuklular ile Eyyubiler arasında bir aşıra yakın zamandır süren savaş nedeniyle toplumsal-iktisadi yaşam istikrarsızdı. Bölge İran ile Orta Anadolu arasında göç güzergahı ve bir tür köprü vazifesi gördüğü için farklı düşünce ve kültürlere açıktı. Göçebe aşiretler yazın sürülen ile birlikte Orta Anadolu yaylalarına göç ettikleri için buradaki Türkmen boylarıyla da sürekli ilişki içindeydiler.

9. yy'da Ermeniyye'de bir başka heretik akım Tondrakilik (Ermenice adı Tondrak olan bugünkü Tendürek dağına atfen) yaygındı. Maniheist düalistik bu Hıristiyan heretizmi sönümlendikten sonra özellikle Malatya ve Kilikya sınır boylarında yaşayan Ermeniler, Babailikte pek yerinde olarak Tondraki izler buldular ve ayaklanmaya destek verdiler.

Şam, Halep. Musul, Lazkiye ile yakın temas haÜndeki Türkmen aşiretlerin yoğun îsmaili propagandası nedeniyle radikal akımlara sempati beslediklerini de vurgulamak gerekir.

Erken Başlayan Ayaklanma

Geniş bir bölgeye yayılan, açıkça ayaklanma çağrıları ile (hatta bir rivayete göre ayaklanma gününün dahi belli olduğu) iktidarı devirme hazırlıklarından Selçuklu devletinin haberdar olmaması düşünülemez. Yine de ayaklanmanın çapı ve derinliği, hareketin radikal karakteri ve siyasal kararlılığı Selçuklu egemenlerinin tahminlerinin ötesindedir. Fitnenin merkezi Çat köyüdür diyerek Baba İlyas'm üzerine asker gönderirler. Baba İlyas, baskını önceden haber alır ve tekkesindeki müridleriyle birlikte köyü terk eder, Amasya Kalesine çekilir. Ayaklanma hazırlıkları tamamlanmadan eldeki hazır kuvvetlerle erken bir savaşa girmenin hata olacağını kestirir. Kendisi Amasya kalesinde Selçukluları oyalarken Baba îshak'm kuşetlerini toparlayarak direk başkente, Konya üzerine yürümesi talimatı verir. Ancak ya bu talimat Baba İshak'a ulaşmamıştır ya da Baba Resul'un dara düştüğünü öğrenen taraftarları önce onun canını kurtarmak için talimata uymamışlardır.

Baba Ilyas'm Amasya kalesinde kuşatıldığı haberini alınca Baba İshak bir Selçuklu vergi memurunun kendisine haksızlık yaptığı, hakarette bulunduğu gerekçesiyle ayaklanır. Türkmen ağırlıklı göçebe, yarı göçebe aşiretlerden savaşçılar toplanır ordulaşır. Önce Kefersud'u ele geçirirler, ardından Hısn-ı mansur (Adıyaman)'ı, Gerger ve Kahta'yı. Geçtikleri kasaba ve kentlerde halka kendilerine katılmaları çağrıları yaparlar, katılmayanları öldürüp mallarına el koyarlar. Giderek büyüyen ayaklanma ordusu ile Malatya üzerine yürürler.

Malatya valisi elindeki askerler ve Hıristiyan halktan oluşturduğu ordu ile Baba tshak'ı kent dışında karşılar. Çok şiddetli bir savaş olur, vali Muzaffereddin Alişir'in birlikleri yenilir, teçhizatlarını savaş meydanında bırakıp kaçarlar. Vali kente dönerek Kürtlerden ve Germiyanlılardan yeni bir ordu hazırlar. İkinci çarpışmada da yenilir. Zaferler kazanarak ilerleyen Baba İshak'a yeni taraftarlar katılmakta, Babailer kartopu misali çoğalmakta, büyümektedir.

Baba Resul'u, peygamber gördükleri Baba İlyas'ı kurtarabilmek için kıyasıya savaşıyor, önlerine çıkan Selçuklu birliklerinin üzerine hırsla öfkeyle atılıyorlardı. Baba İshak Amasya üzerine yürürken, bir öncü kolu Sivas'a gönderir. Direnmeye çalışsa da Sivas da düşer. Kentin soyluları ve önde gelenleri savaş meydanında kaybederler hayatlarını. Bu zaferlerle birlikte ayaklanmayı desteklemede tereddüt gösteren kesimler de Babailere katılırlar. Durumlarından hoşnutsuz gayri-müslimler, yoksul halk ve köylüler, geride kalan Türkmen boyları, (Çepniler, Karamanlılar, Avşar boyu bölgenin en kalabalık topluluklarıdır) bu arada ganimetten pay kapmak isteyen serseriler, aylaklar, çapulcular vb. de ayaklanmaya dahil olurlar. Amasya'ya yaklaştıkça Babailerin sayısı oldukça artmıştır. Tokat'ı geçerler ve Amasya bölgesine girerler.

Ayaklanma Önderini Yitirir: Baba İlyas Katledilir

Üst üste kazandıkları zaferler ve ayaklanmanın giderek büyümesi 11. Gıyaseddin Keyhüssevi korkutur. Konya'dan kaçar, Kubadabad'a sığınır. Bir yandan da büyük bir ordu hazırlayıp Amasya üzerine gönderir. Selçuklu ordusu Amasya kalesini kuşatıp Baba Ilyas'a saldırırken, kentin yerlileri ve soyluları Baba İshak ve kuvvetlerine karşı şehri savunmak üzere hazırlık yaparlar.

Baba İlyas kuşatıldığı kalede Selçuklu ordusuna uzun süre dayanır. Zaman zaman göğüs göğüse çarpışmalara girerler. Kuvvetler eşitsizdir, üç bin civarında olduğu tahmin edilen taraftarları ile sonuna kadar direnirler. Baba İlyas yaralı yakalanır, birkaç gün kale zindanında tutulduktan sonra katledilir, ölü bedeni kale duvarına asılarak halka teşhir edilir.

Müridleri Baba İlyas'm ölümsüz olduğuna inanırlar. İlahi bir güç, kutsanmış bir insandır, Tanrının resulüdür. Bu dünyadaki görevini tamamlamış ve boz atma binerek göğe yükselmiştir.

Baba İlyas'ın göğe çekilişi ile şamanlarm Gök Tanrı ile buluşmak üzere al üstünde göğe çıkışları hemen hemen aynıdır. (Yine bir Hıristiyan menkıbesine göre Amasya bölgesinde yaşadıkları kabul edilen Aziz Theodor ve Aziz George, biri putperest Amasya hükümdarı diğeri Roma İmparatorluğu valisi Dacius tarafından öldürüldükten sonra Hz. İsa kendilerine görünmüş, tekrar dirilip göğe çıkmışlar.)

Göğe yükselme anlatımlarının bir benzeri de Hacı Bektaş-ı Veliye aittir. Rivayete göre Hacı Bektaş öldüğü gün boz bir atın üstünde kaybolur. Bu inancı destekleyen örneklerin çokluğu Şamanist geleneklerin Türkmenler arasında ne kadar güçlü biçimde yerleşmiş olduğunu gösteriyor.

Babailer de mistik gücüne inandıkları Baba 11yas'm öldüğüne cesedim görmeden inanmayacaklardır. Selçuklu komutanı Hacı Mübarizeddin Armağanşah etten kemikten kendileri gibi bir insan olduğunu görsünler diye Baba İlyas'm cansız bedenini kale duvarına asar. Bu olay Babaileri daha da öfkelendirir, bir gece karanlığında Baba İlyas'ı duvardan indirip Amasya yakınlarında bir yere, daha sonra da oradan alıp Ambarlı Evliya Türbesi olarak bilinen mezarına defnedeler.

Baba İshak komutasındaki Babailer Amasya'ya vardıklarında Baba Resul'un öldürülmüş olduğunu öğrenirler. Bir yandan onun ölümsüz olduğuna inanırlar ama bir yandan da onu yitirmiş olmanın derin acısıyla sarsılırlar. Selçuklu komutam ayaklanmanın başsız kaldığını, bu moral yıkımı ile daha ileriye gidemeyeceklerini hesap ederek Babailere teslim olmalarını teklif eder. Ayaklanmayı bastırmış olmanın sevincine kapılmak üzeredir neredeyse. Tarihte hep öyle olmuştur ne de olsa, bir zındık, bir kendini bilmez asi, etrafına toplayabildiği baldırı çıplak ile koca koca devletlere meydan okumaya kalkar, ama devletin ağır tokadını yiyince, asi elebaşı kellesini kaybedince yandaşları çil yavrusu gibi dağılıverir! O sefihler, o güruh kalabalık o başı bozuk serseriler topluluğu nedamet getirir, af dilemek için diz çöker, el-etek öper... Egemenlerin tarihi böyle yazar, ezilenler ise kendi tarihlerini yaparlar.

Babailer önce baba Resul'un intikamını almak, ardından esas hedefe yönelip iktidarı devirmek üzere harekete geçerler. Hacı Mübarizeddin Armağanşah komutasındaki Selçuklu ordusu ile savaşa tutuşurlar. Kadın-erkek bütün topluluk Baba Resul'un katilini kendi elleriyle cezalandırmak için atılır. Babailer ölümüne savaşırlar, "Baba Resulullah" çığlıklarıyla inler savaş meydanı. Selçuklu devletinin büyük ordusu dayanamaz Babailerin hücumuna, yenilir. Baba İlyas'm katili Hacı Mübarızeddin Armağanşah da öldürülür. Zafer sarhoşluğu içinde Konya'ya yönelirler.

Ordusunun başına gelenleri öğrenen Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev sınırları korumakla görevli Erzurum Garnizonunu yardıma çağırır. Selçuklu kuvvetleri sıkı bir yürüyüşle Sivas üzerinden Kayseri'ye ulaşırlar. Bu sırada Babailer de Kayseri önlerine gelmişlerdi. Ziyaret adı verilen mıntıkada iki ordu savaşa tutuşur. Babailer bu taze Selçuklu kuvvetlerini de yenerler. Artık önlerinde bir engel kalmamıştır, Konya'yı ele geçirmek ve Selçuklu yönetimine son vermek üzere Kırşehir istikametinde ilerlemeye devam ederler.

Malya Ovası Kader Savaşı

Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hasta ve yaralılar, sürüleri ve bütün ağırlıklarıyla birlikte adeta göç halinde hareket eden Babailer kuvvetlerini savaş nizamını sokmak ve son hazırlıklarını yapmak için Malya ovasında toplanırlar. Tahtını tacını yitirme korkusuna kapılan Gıyaseddin Keyhüsrev yeni bir ordu hazırlar, başta Türkler ve Kürtler olmak üzere Müslüman birliklerin yanında parayla Gürcü ve Frank Hıristiyan askerleri, Emir Necmeddin komutasında Babailerin üzerine sürer.

1240 yılı Kasım'mda iki ordu Kırşehir'in Malya ovasında karşı karşıya gelir. Babailer buraya gelinceye kadar hiç savaş kaybetmemiş, karşılarına çıkan Selçuklu ordularını her defasında yenmişler, bilinen 12 çarpışmadan galip çıkmışlardır. Selçuklu zayıf ve moralsizdir, Babailerin savaş kararlılığı ve gözüpek savaşçılığı karşısında yenilgi psikolojisi içindedir. Babailer ise feodalizme karşı eşitlikçi ortakçı bir sosyal düzene kavuşmak üzere olduklarının coşkusu ve Baba İlyas'ın katline duydukları öfke ile yerlerinde duramaz haldedirler. Nihai savaştır bu onlar için; yenilgi durumunda geriye dönüp eskisi gibi yaşamlarını sürdürmelerinin imkansız olduğunun farkındadırlar, ölümüne savaşırlar her defasında bunun için. Malya Ovası ya mezarları olacak ya da özledikleri düzenin kuruluş şenliklerini yaptıkları toprak parçası... Bu yüzden bir şenlik havasında, coşku ile heyecan dolu çığlıklar ve naralar eşliğinde kadınları çocukları yaşlıları hep beraber atılırlar Selçuklu ordusunun üzerine.

Türk askerleri Baba İshak'm kudreti ve Babailerin savaşçı yetenekleri nedeniyle çekingen dururlar. Baba Resul hakkında yayılan efsanelerin de etkisi altındadırlar. Ordunun ön safına paralı profesyonel Frank askerleri geçirilir. Babailerin kılıç, ok ve mızraklı hafif silahlı hücumu tepeden tırnağı zırhlı Frank askerlerinin demir engeline çarpar. Savaş çok şiddetli olur, kuvvetler eşitsizdir, Babailerin altı bin savaşçısı karşısında paralı askerlerle takviye edilmiş Selçuklu ordusu 60 bin civarındadır. Malya ovası, esası Türklerden oluşan Kürt, Arap, Ermeni, Rum halkların da desteklediği farklı din ve mezheplerden yoksulların, ezilenlerin katliam sahasına dönüşür. Baba İshak savaş meydanında kaybeder yaşamını Geri çekilmez, teslim olmayı da kabul etmezler. Babai savaşçıları ve beraberlerindeki silahsız topluluk, kadın, çocuk, yaşlı kılıçtan geçirilir . Babailer yenilir...

Yenilginin Nedenleri

Bu yenilgide rol oynayan etmenlerin önde geleni, Babailerin zanaatkarlar sınıfı ve yerleşik köylülerle kurdukları bağın zayıflığıdır. Ahilik teşkilatının geneli Selçuklu ile muhalif çizgisine rağmen sınıfsal çıkarları nedeniyle ayaklanmaya katılmaz, tarafsız kalmayı tercih eder. İsyana sadece, Baba İshak'm ve göçebe aşiretlerin doğrudan ilişkili oldukları Kayseri Ahilerinden tabakhane sahiplerideri işleyicileri etkin biçimde katılırlar. Nedenleri konusunda kaynaklarda bilgiye rastlanmamakla beraber Hacı Bektaş Veli'nin ve Ahilik Ocağı erenlerinin Baba İlyas ve Baba İshak'm hareketine olumlu bakmadıkları anlaşılıyor. Dolayısıyla Ahiyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum teşkilatlarında fiili bir bölünmüşlük durumundan söz etmek gerekli ve yerinde olacaktır.

Yerleşik köylülerin katılımı da sınırlıdır, Babai ler içinde tali ağırlıkta kalırlar. Bunun nedenini ise Gaziyan-ı Rum teşkilatının yerleşik halka verdiği kimi zararlara bağlamak mümkün.

Babai Ayaklanmasının siyasi karakteri devlet/ halk çelişkisine dayanır, ancak yukarıda belirtilen sınıf ve tabakaların harekete katılımındaki sınırlılık bu çelişkinin halk ayağını zayıflatıyor. İçindeki köylü tabakaların varlığı da ayaklanmaya bir köylü isyanı ismi vermemizi zorlaştırır. Bunların her birini içeren biçimde ayaklanmaya damgasını vuran ana unsur göçebe, yarı-göçebe Türkmen aşiretleri yerleşik yaşama geçmeye zorlayan siyasi-ekonomik düzene karşı anti-feodal halkçı karakterdir. Siyasisosyal bir hareket olarak Babailerin amacı Selçuklu yönetimini ele geçirmek değil, onu devirmekti.

Devlet iktidarı amaç değil, eşitlikçi-ortakçı düzenlerini hayata geçirmenin aracıydı Babailer için.

Siyasi hedeflerine ulaşamadılar, ayaklanma yenilgiye uğradı. Baba llyas'ın halifeleri, müridleri, çevresindeki Türkmen Babaları ideallerini gerçekleştirme yöntemlerini esastan değiştirdiler. Anadolu'nun her bir köşesine dağıldılar, tekkelerini kurdular ve Baba İlyas'm öğretilerini yaymaya başladılar. Siyasi-sosyal Babai Ayaklanmasının içinden sosyal-kültürel Babai Hareketi doğdu. Babailik ile sonraki dönem Babaların faaliyetleri arasındaki organik ve tarihi bağ Abdalan-ı Rum üzerinden sürer.

Anadolu'da kurulan Türk ve İslam devletleri döneminde ve yüzyıllar boyu Anadolu siyasi-toplumsal yaşamında ortaya çıkan sosyal-siyasal karakterli muhalif mezhep ve inanç sistemleri Abdalan-ı Rum geleneği içinden doğmuştur. Bektaşilik ve Alevilik Abdalan-ı Rum üzerinden Baba İlyas ve Baba İshak'a, Babai Hareketine bağlanır, Anadolu topraklarındaki bu halkçı inanç sistemleri ve sosyal akımlar Baba İlyas pınarından doğarlar.

Sözlük

Ikta: Sipahilere devlete hizmetleri karşılığında verilen toprak. İkta sahibi ölür ya da devlet hizmetinden çıkarsa elindeki toprak tekrar devlet hâzinesine geçer.

Miri Toprak: Devlet hâzinesine ait toprak.

Divan Ricali: En yüksek devlet kademesi yöneticileri, yüksek konsey üyeleri.

Gazi: Gayri-müslimlere karşı savaşan müslüman savaşçı. Cihad savaşçılarından farkı fetih ve istila amacı gülmemektir. İslâmî yaymak İslam propagandası yapmak için savaşmazlar.

Alp: Türkmen savaşçıların genel adı.

Fütüvvet: Dini ve mesleki birlik

Kaynaklar

-Babailer İsyanı, A.Yaşar Ocak -Tarih Heterodoksi ve Babailer, Reha Çamuroğlu -Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri I-1I-III, Burhan Oğuz -Oğuz Türkleri, Mehmet Öztürk -Türkiye Tarihi-Osmanlı Devletine Kadar Türkler1, Halil BerktayÜmit Hassan-Ayla Ödekan -Anadolu'da Kızılca Halvet, Askeri Öner -Anadolu'nun Gizli Kültürü: Alevilik, Nejat Birdoğan

-Hacı Bektaş Güvercin, Durali Yılmaz -Türkiye'de Alevilik ve Bektaşilik, İlhan Selçuk, Gencay Şayian, Şenay Kalkan -Kültür Halleri, Sibel Özbudun

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn