Alternatif Tarih Okumaları VIII - Bizans-Anadolu: Dinler-Halklar-İsyanlar

Giriş

Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının toplumsal mücadeleler tarihini ezilenler cephesinden yazarken, Doğu Roma (Bizans) imparatorluğu altında yaşayan ezilenlerin isyanlarına da mutlaka yer verilmelidir. Bu isyanlar, çevrede yaşayan diğer halkları etkiledikleri gibi, daha sonradan bu topraklan fetheden Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarında yaşayan halkları ve bunlarının isyanlarını da etkilemiştir.

Kemalist resmi tarih, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini benzersiz (biricik) olarak görmesinin, bunların Bizans devletinden miras aldıkları üretim ilişkilerini, devlet geleneklerini vb. yadsımasının yanı sıra, tarihi Anadolu tarihi olarak değil, Türk tarihi olarak gördüğü için, halkların tarihi etkileşimini, kültürel bağlarını da yadsır. Ezilenlerin tarihini materyalist açıdan incelerken, mutlaka Bizans’ın ve bu imparatorluk altındaki halkların isyanlarının da tarihe içerilmesi gerekir. Bu sadece burjuva resmi tarih yorumundan kopuşmak için değil, yaşadığımız coğrafyanın isyan tarihini bütünsel kavrayabilmek için de bir gerekliliktir. Bu sayıda genel bir bilançoyla girişeceğimiz bu işi, önümüzdeki sayı, Paulikanlar, Tondraklar, Bogomiller gibi özgün halk hareketlerini inceleyerek sürdüreceğiz. Resmi tarihin “Kahpe Bizans”ının sadece Konstantinapol’de hüküm süren imparatorlardan ibaret olmadığını, Bizans’ta da ezilenlerin çok zengin direniş ve mücadeleleri olduğunu göreceğiz.

Kavimlerin Kesiştiği Coğrafya Anadolu Ve Doğu Roma-Bizans

Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa arasında köprü vazifesi gören Anadolu, tarih boyu bu geçiş güzergâhı nedeniyle fetih, işgal, istila ve hegemonya mücadelelerine konu olmuştur. Kendi toprakları üzerinde yaşayan halklar sayesinde köklü uygarlıklar yetiştirmesinin yanında tarih boyu süren kavimler göçü ile halklar, dinler, kültürler, gelenekler harmonisi, eşsiz toplumsal zenginlikler barındırır.

Çok gerilere gitmeksizin bir örnek verilirse; Perslerin imparatorluk sürecinde İran’dan çıkıp Yunan site devletlerini kendisine bağlamasında Anadolu, fetih zincirinin ilk halkasıdır. Makedon kralı büyük İskender’in tersine yolculuğunda, Pers İmparatorluğuna son verip Hindistan’ı boydan boya kat eden istila hareketinde yine Anadolu, Doğu’nun istilasına açılan kapıdır. Büyük imparatorluklar kurmanın yolu bugünkü emperyalist yayılmacılığın prototipi ve ilkel yöntemleri ile dünya ticaret yollarını denetimi altında tutmaktan geçer. Anadolu ise kıtalar arası bağlantı coğrafyası, Asya-Avrupa ticaret yolu üzerinde verimli Mezopotamya topraklarının devamıdır. Dünya imparatorluğunu ele geçirmek en önemli ticaret yollarını denetimi altına almaya bağlı ise; her devlet Anadolu topraklarını mutlaka kendi topraklarına katmayı hedefleyecektir.

Asurlar, Urlar, Hititler dönemine uzanmaya gerek kalmaksızın yaptığımız bu tahlil daha sonraki tarihi dönemlerde çok daha belirgin biçimde ortaya çıkan gelişmelerle uyum içindedir... Daha eskilere gitmesek de geçerken bir hatırlatma yapmayı yararlı buluyoruz: En bilinen savaşlardan birisi olan Troya Savaşı o sıralarda yeni bulunan demir madeni ile ilgilidir. Bilindiği gibi demiri ilk bulan ve işleyen Hititlerdir. Savaş teknolojisine getirdiği yeniliklerin cazibesi Yunan site devletlerini Anadolu’yu yani Hitit topraklarını; yani demir cevheri yataklarını ele geçirme savaşma çekmiştir. Bu büyük savaşta Hititlerin de Truvalıları desteklemesine bakıldığında Truva’nın düşmesinin, Anadolu’nun istilasına kapıyı açacağının görülmüş olduğu sonucuna varmak mümkündür.

En genel bakışla Anadolu, İ.Ö. 400-300’lü yıllarda Perslerle Büyük İskender; İ.Ö. 1. - İ.S. l. yy’larda Partlar ile Romalılar; İ.S. 3. yy’dan itibaren Romalılarla Perslerin yerini alan Sasaniler arasında kesintisiz istila savaşlarına konu olmuştur. 600-700 yıllık bu uzunca dönemde Anadolu’da kent devletleri ve yerel krallıklar hüküm sürmekte, büyük devletler ve imparatorluklar arası hegemonya mücadelelerinde bir o yana bir diğer yana dahil olmaktadırlar. Sık sık el değiştiren Anadolu coğrafyasında yine aynı sıklıkta küçük devletler, yerel krallıklar kurulmakta ve yıkılmaktadır...

Roma İmparatorluğu sonrası Anadolu, Bizans-Sasani; Sasanilerin yıkılmasından sonra ise Bizans-Arap ve Bizans-Selçuklu devletleri arasında gelir-gider. Bizans başkenti Konstantinopolis’in en son Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle Bizans-Osmanlı çekişmesi de sona erer, Bizans (Doğu Roma) devri kapanır. Ama Anadolu üzerine kavgalar, savaşlar kimi zaman devletler arası, kimi zaman bir devletin hükümranlığı altında sınıf mücadeleleri biçiminde sürer, asla kapanmaz!

Doğu Ve Batı Roma

Roma İmparatorluğu Kuzey’den göçebe-barbar Cermen akınlarına karşı koymakta zorlanınca imparatorluğun merkezi 330 yılında Konstantinapol’e-İstanbul’a taşındı. Yeni devletin adı bundan böyle Bizans ya da Doğu Roma İmparatorluğu adıyla tarihe geçer. Kurucusu Büyük Konstantin, başkenti de İstanbul’dur.

Bu yıllarda Anadolu’da Roma’ya bağlı yerel krallıklar hüküm sürmektedir. Doğudan Sasani akınlarına karşı sınır boylarına Ermeniler yerleştirilmişti.

Merkezi Kilikya olan Ermeni krallığı Kuzey ve Kuzeydoğu Anadolu hattında Sasanilere karşı barikat işlevi görüyordu. Kendilerini Romalı, olarak kabul eden Yunanlar, Rumlar, Süryaniler, Ermeniler büyük halk topluluklarını oluşturuyorlardı.

Hristiyanlığın ortaya çıkışından sonra ilk havarilerin sığmadıkları yerler de Anadolu topraklarıydı. Ezilenlerin ve yoksulların dini propagandasıyla misyonerlik Antakya’dan başlamış, daha sonra Kapadokya, Efes, İznik ve Kadıköy konsülleri ile Anadolu’ya yayılmıştır. Çok tanrılı pagan dinlerin yaygın olduğu Anadolu halkları arasında Hristiyanlık hoşgörü ile karşılanmış, imparatorluğun yasaklama ve takibatlarına karşı koruma görmüştür. Doğu Roma ve Batı Roma imparatorlukları arasındaki siyasi rekabet ve hegemonya mücadelesi Hristiyanlık üzerinden de sürmüştür. Henüz resmen kabul edilmemişken de her iki devlet kilise yönetimlerini denetim altına almaya çalışmakta, dini önderlerin papalık ve patriklik seçimlerine müdahale etmektedirler. Önemli dinsel ayrılıklarda, dini-felsefi tartışmalarda mezhepleşmeye doğru giden ayrışmalarda siyasi çıkarlara göre tavır alıyor, destekliyor ya da yasaklıyorlardı.

Batı Roma’da Papalık kurumu yerleştikçe iktidarın organik parçası haline geliyor, kilise egemen sınıfın bileşeni, Hristiyanlık devlet ideolojisine dönüşüyordu. Doğu Roma ile Batı Roma arasında temel sorunların başında egemen sınıfların sarayla ilişkisi, toprak mülkiyetinde saray ile aristokrasinin rekabeti gelmektedir. Batı Roma’da topraklı aristokratlardan oluşan senato ve onunla ittifak yapan kilisenin devlet yönetiminde söz sahibi olmaları Doğu Roma-Bizans’ın toprak mülkiyetinde sarayın egemenliğini güvenceleyen bir mülkiyet biçimini geliştirmesini koşullandırıyordu.

Bizans İmparatorluğu toprağın mülkiyet hakkını elinde tutan, kullanım haklarını satan-kiralayan bir iktisadi yapı oluşturdu. Köylülüğün “özgürleşmesini” sağlayan küçük toprak mülkiyetini koruyup kollamaya önem verdi. İstediği zaman askere alma ve düzenli vergi kaynağı olarak hizmet gören özgür köylü topluluklarının mülkiyetini yasal güvenceye aldı.

Bir feodal beyin bağımlısı olmak üzere “özgürlük”ten ayrılanları, ayrıca bunları “koruması” altına almaya kalkan toprak sahiplerini cezalandıran yasalar çıkardı. Yoksulların topraklarının satın alınmasını yasakladı. Tarımsal üretimi teşvik için toprağı “kolon”lara ayırdı ve özgür topraksız köylüyü bu topraklara yerleştirdi. Çiftçilik ve doğal olarak tarım yaygınlaştı, gelişti. Toprak üstünde feodal kısıtlamalara bağlı olmaksızın, doğrudan doğruya mülkiyet hakkına sahip özgür köylü toplulukları sayıca arttı. Bizans ordusunun temeli ve tükenmez kaynağı, imparatorluk erkinin dayandığı güç kendi toprakları olan bu bağımsız köylülerdir.

Doğu Roma'da Devlet Yapısı Ve Din

Feodal devletin yüz yüze olduğu en önemli sorun merkezileşme sorunudur. Siyasi merkez için yukarıdan aşağıya düzenli işleyen bir bürokrasi, merkezi hazine için gelir sürekliliğini sağlamak üzere taşra ve yerellerden merkeze doğru akan vergilendirme ağı ve bu iki temel mekanizmanın aksamadan yürümesini güvenceleyecek düzenli ordu, feodal devletlerin gereksindiği ve evrensel karakterde geçerli olan unsurlardır. Bizans devletinin Batı Roma’dan daha uzun yaşamasının nedenlerinden bir tanesi bu zorunlu mekanizmaları daha yetkin biçimde işletmeyi başarmış olmasıdır.

Doğu Roma imparatorluğunun toprak mülkiyeti sistemi, özgür köylüleri sayıca arttırırken topraklı aristokrasiyi ekonomik açıdan zayıflatıyordu. Gelişkin ticari faaliyetler ise mali-tüccar aristokrat bir tabaka yaratmıştı. Bizans imparatorları toprak aristokrasisi ile mali aristokrasiyi birbirine karşı kışkırtarak dengelemeyi de genellikle başarıyorlardı.

Hristiyanlık ve kilisenin gelişmesi; yaygınlaşması da Batı Roma’dakinden farklı bir seyir izler. Doğu Roma-Bizans toprak mülkiyetinde izlediği temel iktisadi politikayı kiliselere de uyguladı. Batı’da olduğu gibi büyük mülk sahibi olamadı Doğu Kiliseleri; mülkiyet ayrıcalığı tanınmadığı gibi iç işleyişinde de özerkliğini koruyamadı. Bizans imparatorları kilise hiyerarşisine doğrudan müdahale eder durumdaydılar: Önemli görüş ayrılıkları ve temel Hristiyan doktrinlerinin saptanmasında siyasi sonuçları ve çıkarlarına göre imparatorlar mutlaka müdahil olurlardı. Bizans’ın aşırı merkeziyetçi ve katı politikaları nedeniyle devlet erkine boyun eğmiş, teslim olmuş bir Doğu Hristiyanlığı tarzı da gelişmişti.

Batı’da yaşanan köle ayaklanmalarından sonuçlar çıkaran Doğu Roma, sömürenlerle sömürülenler arasındaki çelişkiyi örtecek ve manevi, siyasal birliği sağlayacak arayışlara girdi. Bu niyetle kiliseyi devlete, imparatorluk nüfusunu devlet kilisesine bağımlı kılacak girişimlerde bulundu. 533’te kilise ile devletin birliğini vurgulamak üzere Konstantinopolis’te bir konsül topladılar. Sasanilerin Zerdüştiliği devlet dini ilan eden örneklerini izleyerek Doğu Kilisesini devlet kilisesi haline getirerek, Hristiyanlığı resmi din düzeyine yükselttiler.

Anadolu’nun pagan inanışındaki halkları Bizans’a boyun eğen, Bizans’ın resmi dini, devlet ideolojisi haline gelen Hristiyanlıkla yollarını ayırmaya başlıyor, ezilenlerin, yoksulların dini olarak benimseyip iman eden inançlı Hristiyanlar bu aşamadan sonra muhalif mezhep ve dini-köktenci hareketlere yüzlerini dönüyorlardı.

Devlet erkine boyun eğen Doğu Hristiyanlığı Bizans İmparatorluğunun resmi öğretisi olmuştu, doğal olarak rahipler ve piskoposlar da toplumsal ve kamusal işler gören devlet görevlileri durumuna geliyorlardı.

Doğu Hristiyanlığının üstlendiği resmi ideoloji ve siyasi-manevi birlik sorumluluğu, karşı yönden farklı sınıflar, halklar ve toplumsal kesimlerin özel çıkarlarını ve siyasi-ideolojik düşüncelerini temsil eden mezhep ayrışmalarını tetikledi. Hristiyanlığın temel öğretilerinin yorum farklılıkları ve manevi ayrılıklar biçiminde ortaya çıkan bu ayrışmaların kökeninde gerçekte ideolojik ayrılıklar, ekonomik-siyasal-toplumsal çıkar farklılıkları yatmaktadır.

İki Parti; Yeşiller Ve Maviler

Bizans imparatorluk geleneği tek bir soy kökenine bağlı değildi. Farklı halklara mensup toplulukların Romalı ortak kimliğini benimsemiş olmaları Bizans saray yönetiminde farklı kavimlerden sülalelerin imparatorluk tacını giymelerine imkân veriyordu. Örneğin Jüstinyen devri imparatorları Makedon kökenlidirler (565-610); Herakliyus Sülalesi (610-717) Kartacalı; İzorya Sülalesi (717867) adını aldığı İzorya yöresindendi (bugünkü İçel-Silifke bölgesi). 867-1081 arası dönemdeki Bizans imparatorları Makedonya’ya yerleşmiş bir Ermeni sülaleye mensupturlar. Bu bazen karışıklıklara yol açar, aslen Ermeni olmalarına karşın Makedonya’ya yerleştikleri için Makedonya Sülalesi diye de yansıtılır. İstanbul Latinleri, İznik Grekleri 1453’te Osmanlılarca kesin olarak ortadan kaldırılışına kadar Bizans’ı temsil etmiş, Doğu Roma’ya ait Anadolu’nun hakimi olmuşlardır.

Bizans sarayında soy gözetmeyen bu gelenek sık sık ve kolayca imparatorları tahtından indiriyor, aşağıdan ayaklanma yoluyla ama daha yaygın olarak saray içi darbe ve entrikalarla, derebeyi ayaklanmalarıyla ya da doğrudan askeri darbelerle Bizans tahtı ve tacı el değiştiriyordu.

Konstantinopolis yalnızca bir başkent değildi. Bu kent devletle özdeşleşmiş, her şeyiyle Bizans’ın sembolüydü. Taşra kentlerinden göçle aşırı kalabalıklaşması sarayı huzursuz ediyordu. Göçü önleyici ve başkente girişleri yasaklayıcı tedbirler sonuç vermiyor, halkın akışı engellenemiyordu.

Şehir kendi dönemiyle kıyaslandığında benzersiz bir örgütlülüğe sahipti. Nüfus mahallelere göre ayrıştırılmış ve “deme”lere göre örgütlenmişti. “Deme”ler Bizans siyasetinde “anayasal güç” anlamında bir yere sahipti. “Hizip” ya da “parti”lere bölünmüş “deme”ler aracılığıyla halk egemen sınıflara karşı çıkabiliyordu. “Deme”lerin ortak bir programlan, bütünsel öğretileri yoktu. Bu nedenle geçerli dinsel inançlarla, yürürlükteki yasalarla, mülk sahibi sınıfların çıkarları ile çatışacak bir düşünce sistemi geliştiremiyorlardı. İç çatışmalarda, saray içi kavgalarda, imparatoru azletme ya da yeni imparator “seçmede”, “deme”ler egemen sınıf klikleri tarafından “bindirilmiş kıtalar” olarak kendi çıkarları için seferber ediliyorlardı. Varlıklı sınıflar dönemin propaganda araçlarıyla kendilerinin çıkarlarıyla halkın çıkarlarının bir ve aynı olduğu izlenimi vermeye çalışıyorlardı. Halk ise uğradığı haksızlıkların farkındaydı ve hiyerarşik yapısı olmayan, önderleri, programı, bütünlüklü bir öğretisi de bulunmayan “deme”lerle imparatoru, orduyu, bürokrasiyi suçlayabiliyor, radikal eylemlere girişerek isteklerinin yasallığını dayatabiliyor ve elde edebiliyordu.

Hipodrom halkın yönetime “katılma”, yönetsel sorunlarını imparatora, bakanlara, yüksek görevlilere iletme yeriydi. Bazen ayaklanmalar da buradan başlardı. Spor karşılaşmaları rakip takımlar değil, rakip “parti”ler, tarzlar, inanışlar arasındaki mücadele olarak kabul ediliyordu. Dinsel-felsefi semboller yüklenmişti Hipodroma; halkın kilisenin penceresinden gördüğü dünyanın minyatürüydü. Hipodromları meydana getiren unsurlar dünyanın dinsel simgeleriydi. Arena yeryüzüydü, özgün mimarilerinde çevresindeki içi su dolu hendekler denizleri simgeler. Dikilitaşlar, gökkubbenin direkleridir. Alanın daireselliği doğa olaylarındaki döngüselliği anlatır. Bir “parti”nin desteklediği yarışmacının zaferi, taraftarlarına, inançlarının rakip “parti”nin inançları karşısındaki üstünlüğüymüş gibi görünür. Anadolu Hristiyanlığı eski pagan inanış ve geleneklerin derin izlerini taşır, sporcuların giysilerindeki renkler de kozmik-mistik anlam yüklenmeleri ile ayrılır. Geleneğin tarihi çok eskilere dayanır. Arenalardaki spor karşılaşmaları için taraftarlara ayrılan renkler zamanla ortaya iki “parti” çıkardı. Profesyonel sporcuların giysilerine göre “yeşiller” ve “maviler”, bunlar “deme”leri temsil ederlerdi. Zengin zanaatçılar, tüccarlar, mali aristokratlar genellikle “yeşiller”in desteğini arıyorlardı. Bu “parti” papalık aleyhtarıydı ve ayrılmacı eğilimdeydi. Topraklı aristokrasi ise, papalık yanlısı, Katolik Roma Kilisesi yandaşı “maviler”den destek görüyordu. Yeşiller ve maviler arasında, halkın örgütlendiği “deme”ler olarak yerleşik siyasal programları olmamasına karşın, egemen sınıflar tarafından özel olarak kışkırtılan büyük bir nefret vardı. Her iki “parti”nin de sarayda temsilcileri vardı, art arda gelen imparatorlar, bu hiziplerden birini ya da diğerini desteklerlerdi. Monarşik yapı “parti”ler arası düşmanlıklara yansıyan “deme”lerin üyeleri arasındaki bölünmeyi onaylıyordu, çünkü bu bölünmüşlük monarşiyi güçlendiriyordu. Her iki “parti”nin taraftar kitleleri aynı toplumsal tabakaya aitti, aralarındaki farklar ve düşmanlıklar önderleri ve temsilcilerinden kaynaklanıyordu, “parti” kitleleri arasında çıkar farklılığı yoktu, oysa onları önderlerinden ayıran derin sınıf farkları mevcuttu. Egemen sınıfların tipik böl ve yönet politikasının Bizans versiyonudur uygulanan.

“Deme”lerdeki uyumsuzluk ve “parti”ler arasındaki nefrete karşın zaman zaman sömürüye, adaletsizliklere, uygulanan şiddete karşı birleşiyorlar, imparatora, devlet görevlilerine, varlıklı sınıflara karşı savaşmak yalnızca bu dönemlerde ortak programlan haline geliyordu. Bir imparatorun devrilmesi, nefret edilen kamu görevlilerinin değiştirilmesi, sömürücü-varlıklı sınıflarının mülklerinin yağmalanması gibi amaçlarla halk eyleme geçiyordu.

Demelerin Birleşmesi Ve Nika Ayaklanması

Jüstinyen döneminde (527-565) Bizans yeni bir karanlıklar ve yenilgiler, bunalımlar çağı yaşıyordu. Asil ya da aristokrat sınıftan olmayan sıradan bir Makedon köylüsü olan Jüstinyen sahip olduğu en önemli özellikler cesaret ve hırs sayesinde, atak bir dış politika izlemeye karar vermişti. Saldırgan ve fetihçi siyasetle, kaybedilmiş toprakları tekrar Bizans’a kazandırmak istiyordu. Ancak başkent siyaseti karışık, yeşiller ve maviler her an patlamaya hazır, “deme”ler huzursuzdu. Gergin ortamı geride bırakıp sefere çıkamazdı. Bir fırsatını bulup bu engeli ortadan kaldırmalıydı.

Jüstinyen, mavilerin tarafını tutuyordu. Maviler de bundan aldıkları destekle rakiplerine şiddet uygulamaya kadar varan pervasızlıklar sergiliyor, imparatora sevgilerini gösteren etkinlikler sergiliyorlar, Jüstinyen de arenada onları sağma oturtarak “ödüllendiriyordu.” İmparatorla yakınlıklarına karşın halk çıkarları baskın geldi ve Maviler bu kez rakip “parti” Yeşillerin hapse atılan üyelerinin serbest bırakılmasını talep ettiler, imparatoru da yasaları çiğnemekle suçladılar. Saray yöneticilerini şaşırtan ve ürküten biçimde iki rakip “parti” saraya karşı güçlerini birleştirdi. “Deme”ler renk adları ile bölününce yönetmek kolaydı, ama kendi aralarında anlaşıp harekete geçince önlerinde hiçbir kuvvet duramazdı. Maviler ve Yeşiller ayaklandılar ve bütün şehir sarayın belli yöneticilerine karşı nefretini kustu, bakanların idam edilmelerini istediler...

Silahlı ayaklanmaya henüz dönüşmemişken Jüstinyen elebaşlarının yakalanıp idam edilmeleri için karşı saldırıya geçti. “Deme”leri denetlemekle görevli askerlerin idama götürdükleri ayaklanmacıları iki partinin üyeleri kurtardı. Halk silahlandı ve çatışmalar yayıldı. Ayaklanmacılar hapishaneleri basıp tüm mahkûmları serbest bıraktılar. Yakaladıkları hükümet görevlilerini öldürdüler. Düşman şehrine girmişçesine her yeri ateşe verdiler. Varlıklı kesim karşı kıyılara kaçtı. İmparator Jüstinyen ve karısı ile bazı senatörler sarayda kuşatıldılar. Ayasofya, Zevksippos Hamamları, imparator sarayı ile Mars alanı arasındaki tüm bölge, Konstantinos Meydanında boydan boya uzanan, sayısız saray ve zenginlerin mülkleri tamamen yakıldı. Ayaklanmacıların sloganı “Zafer kazan/Yen” anlamına gelen “Nika” idi. Ayaklanma tarihe de Nika Ayaklanması olarak geçti.

Zalimlere, zenginlere ve imparatora duydukları nefretle birleşen halk “Nika” çığlıkları ile şehrin aristokratlara, asillere, resmi görevlilere, tüccarlara ait olan bölgelerini yakıp yıktı. Jüstinyen kiralık askerlerle ayaklanmayı bastırdı. “Deme”ler siyasi bir programa, amaca bağlı harekete geçmemişlerdi. Birikmiş öfkenin patlaması ve devrimci şiddete dönüşmesi ile sınırlı kalan bir ayaklanmaydı yaşanan. Kiralık askerlerin cezalandırıcı saldırılan da çok şiddetli oldu, Atmeydanı’nda 30.000 ayaklanmacı topluca kılıçtan geçirildi. Ana kuvvetler yenilip dağılmasına karşı yangınlar, silahlı baskın ve gösteriler uzun bir süre devam etti. İmparatorluk halkın saraya duyduğu nefrete, kaygı içinde tanık olmuştu.

Yenilgi sonrası yasaklama fermanları peş peşe geldi. En küçük itaatsizlik sertlikle cezalandırıldı. Basit hırsızlıklarda bile eller kesiliyordu. Halkın silah taşıması yasaklandı, özel kişilerin silah imal etmesi, devlete ait silah fabrikalarında çalışanların da halka çakıdan başka şey satması yasaklandı. Silah yasağı uzun sürmedi, çünkü halkın örgütlendiği “deme”ler bir yandan iç iktidar kavgaları için taraflarca seferber edilirken, bir yandan ordunun asker ihtiyacı için insan kaynağıydı. Nika İsyanından sonra halk yeniden silahlandı ve eski düzene dönüldü.

Bizans'ta Devlet Yaşamı, İslam Akınları

Bizans İmparatorluğu devlet olarak sürekliliğini korurken, sarayın değişik sülalelerin eline geçmesi ve taht değişiklikleri dini-siyasi kabul ve tercihlerde de hızlı değişikliklere neden oluyordu. Doğu-Batı Roma ayrılığı ve bunun bir uzantısı olarak Roma kilisesi-Bizans kilisesi, Papalık-Patriklik yani dini-siyasi ayrışma, Bizans’ı giderek Doğu devleti haline getiriyordu. Latin dilinin yerini Grekçe, Latin kültürünün yerini de Grek kültürü alıyordu. Bürokraside Latin Unvanlar kaldırılmış, Helenik unvanlar yerleşmişti. Anadolu’da Grekçe önceleri kilise diliydi, ordunun gövdesi Ermeni ve Anadolu halkları tarafından oluşturulmaya başlanınca komuta dili de Grekçe oldu. 6. ve 7. yy’dan itibaren Grekçe tüm Anadolu’da konuşulan bir dil haline geldi. Paralel olarak Anadolu’da VI. yy. itibariyle putperestlik de ortadan kalkmış oluyordu. Kiliselerin çoğalması, Hristiyan din adamlarının yaygınlığı, manastır ve dini merkezlerin ağırlığının artması Anadolu’nun Hristiyanlaşmasını yansıtır. Hristiyanlığın ilk yıllarında Anadolu paganları bu tek tanrılı dini “ateistler” diyerek küçümsüyorlardı. Pagan dinlerin ortadan kalkması ve tek tanrılılık ve Hristiyanlık Anadolu’da tek kültürlülük yönünde bir gelişmeye işaret eder. Doğu kilisesinin Ortodoksluğu benimsemesi, diğer mezheplere düşmanca davranması da dini-mezhepsel farklılıkların ortadan kalkmasına yol açıyordu. Ortodoksluk aynı zamanda Bizans ve Anadolu’da milliyetle karışıyordu.

6. yy. Bizans toplumu savaşlar, yoksulluk, vergi sömürüsü, resmi yolsuzluklar, yöneticilerin yasaları çiğnemeleri vb. nedenleriyle dünyevi yaşamdan uzak arayışlara yöneliyordu. Paganizm ile Hristiyanlık arasında Helenik felsefe ile yetiştirilmiş aydın kuşkuculuğuna karşı Hristiyan gizemciliği ya da karamsarlık fikirleri halka daha yakın görünüyor, içinde bulundukları ruh halini daha dolaysız yansıtıyor, kolay anlaşılıyordu.

Halkın geniş bir kesiminde karamsarlığın bir belirtisi, şeref ve serveti küçümsemeyle birlikte, inziva yaşamına, etkin yaşamdan el etek çekmeye duyulan eğilimdi. Doğulu edilgenlik ve karamsarlık kavramları ve inziva yaşamı, doğaya yönelme Hristiyanlıkla birleşince, örgütlü manastır yaşamını ortaya çıkardı. İnsanların bir inziva merkezine çekilerek keşiş yaşamını benimsemeleri, tanrı sevgisinden çok, çaresiz kalmış bireyi ezen gerçekliğe karşı bir tür protesto niteliği taşımaktaydı. Ailelerinden ve toplumsal yükümlülüklerinden kaçmak isteyen şehirliler, haksız yere mahkûm olmuş asker kaçakları, tembeller, yaşamaktan usanmış insanlar manastırlara akın ediyorlar ve aralarında bir ayrım gözetilmeden hepsi kabul ediliyorlardı.

Ortaya çıkan bu münzevilik, dilenci olarak yaşam süren keşişlerin sayısının artması devletin hem örgütlenmesini bozuyor, hem de üretimden uzaklaşma eğilimi vergi ve ürün bakımından devleti sıkıntıya sokuyordu.

Kilise ile birlikte imparatorluk iki koldan harekete geçtiler; münzevilik yasaklandı, manastırlar üretici yaşamla bütünleştirildi. Kilise, keşişleri bağnaz bir ordu halinde örgütledi, kilise hiyerarşisinde yararlı bir silaha dönüştürdü.

Bu eğilimle radikal ve şiddetli mücadele sonraki yüzyıllarda ikona kırıcılık biçiminde yaşanacaktır.

Arap Yarımadasında İslamiyet’in doğuşu, feodalizmin ihtiyacına yanıt veriyordu. Cihat savaşları örtüsü ile fetih ve istila savaşları İslam devleti ile Bizans’ı karşı karşıya getirdi. Müslüman Arap egemen sınıfı topraklarını genişletmek, birikmiş zenginliklere el koymak, ticaret yollarını denetimi altına almak, limanları ve liman kentlerini ele geçirmek istiyordu. İslam ordusu İskenderiye, Antakya ve Kudüs’ü zapt ettiğinde, bunun Bizans bakımından en “hayırlı” sonucu İstanbul Patrikliğinin Bizans kilisesinin yegâne temsilcisi haline gelmesi oldu. Anadolu topraklan bundan böyle Arap-İslam ordularının fetih alanı haline geldi. 712’de İstanbul kapılarına dayanan ilk İslam ordusunu Kadıköy bataklıklarının sıtma hastalığı bozguna uğrattı.

Bizans’ın defalarca yıkılmanın eşiğine gelip, küllerinden tekrar doğması sarayın soy-sülale değişimine açık olmasından kaynaklanmaktadır. Her imparatorluk sülalesi Bizans’a gençlik aşısı yapmıştır. Batı Roma’da kölelik düzenini çözen feodal beyler düzeni, Bizans’ta topraklı aristokrasiyi iktidarın doğrudan yürütücülüğünden uzak tutma siyaseti izlemeye götürdü. Keza kiliselerin de ellerinde tuttukları geniş arazilerle derebeyleşmeleri ve iktidar ortağı haline gelmeleri engelleniyordu. Diğer yandan Bizans sarayı kiliseyi devlete bağlamış, Hristiyanlığı devlet dini yapmıştı. Bundan dolayı topraklı aristokrasinin saraya karşı çıkışlarında onun yanında yer almıyordu.

Topraklı aristokrasi başkent dışında, Anadolu kentlerinde de yönetimin dışında tutuluyordu. Böylece, nihayetinde tabii ki egemen sınıf olarak toprak aristokrasisinin çıkarlarını temsil eden Bizans devleti, Avrupa’daki tarzda bir feodal iktidar parçalanmasına, derebeyliklere parçalanmaya karşı duruyordu. Bizans devleti merkeziyetçiliği güçlü tutmak için kentleri askeri kolordu tarzında örgütlemiş, askeri komutanları da baş yönetici olarak atamıştı. Ordu hiyerarşisi ve merkeziyetçiliği aracılığıyla kentleri doğrudan saraya bağlı hale getirmişti. Toplanan vergiler kısa yoldan ve aracısız hızla hazineye aktarılabiliyordu. Bu örgütlenmenin bir yararı da Arap-İslam saldırılan sırasında onaya çıkmış, kentlerin ayrı ayrı ve birleşik savunmalarında işlevli olmuştu. Siyasi yönetim ikincil unsur olarak düzenlenmiş ve o da askeri komutana bağlanmıştı. Bunun da sakıncaları vardı elbette, komutanları aşırı güçlendiriyordu ve Bizans tarihinde askeri darbeler ve ordu isyanları çok sık karşılaşılan olaylardandı.

Azerbaycan, İran, Mezopotamya ve Suriye Arap-İslam orduları tarafından ele geçirilince Bizans topraklarının bu sınırları güvensiz hale geldi. 8. yy’nın askeri bölge-eyalet tarzındaki yönetimler sınır boylarında yaygınlaştırıldı. Büyük vilayetler, savunulması daha kolay birimler halinde parçalandı. Bu model dış tehlikelere karşı bir tedbir olarak işe yararken, büyük bölgeleri elinde tutan askeri komutanların aşın güçlenmeleri ve saraya meydan okuyacak kudrette olmaları da önlenmiş oluyordu. Aynı uygulamaya arazi yapısı için de başvuruldu, büyük arazilerin tek elde toplanmasını önleyici yeni tedbirler alındı, Bizans’ın temel dayanağı vergi ve asker kaynağı küçük toprak mülkiyeti ve özgür köylülük koruma altına alındı.

İkona Kırıcılık Ve İç Çatışmalar

8 yy. Bizans’ının içinde bulunduğu umutsuzluk, karamsarlık atmosferi, tüm halkın dini bağnazlık, batıl inanışlarla puta tapıcılığa dönüş çağrışımları yapan, kutsal kabul edilen resimler ve ikonalara bağlanma-tapma eğilimine yol açtı. Kutsal resimlerden mucize beklentileri, dünyevi işlere karıştırma vb... İmparatorluğun asıl gerekçeleri bunlar değildi elbette. Kilise ve manastırlar çoğalmış, servetleri artmıştı. Kilise mülklerinin vergi muafiyeti hazine gelirlerini azaltıyordu. Rahiplerin, din adamlarının sayısı sürekli büyüyordu, çiftçiler ve zanaatçılar, orduda askerler, devlet hizmetinde memurların kadrosu daralıyor, insan bulmak zorlaşıyordu. Dinin ve din adamlarının halk üzerindeki nüfuzu imparatorluğun otoritesinin zayıflatacak düzeye gelmişti. Doğu kültüründe özellikle İslam etkisi ile resim, heykel gibi ürünlere düşman olan Anadolu kökenli İzoryalı (Silifke) Leon döneminde dini ve siyasi nedenlerle “İkona kırıcılık” (İcono clast) kampanyası başlatıldı.

Resimler yasaklandı, kaldırıldı, toplatıldı ve imha edilmeye başlandı. İmparatorluğun her köşesinde büyük karışıklıklar patlak verdi. İstanbul’da şiddetli gösteri ve çatışmalar, Yunanistan’da kısa sürede bastırılan bir ayaklanma, İtalya’da büyük bir ayaklanma çıktı. Suriye kilisesi yasaklamayı şiddetle protesto etti. Papa Hristiyanlık âlemini ayağa kalkmaya çağırdı. Patrik azledildi, ruhban okulları denetim altına alındı. Çatışma imparatorluk dini ile devlet vesayetinden kurtulmak isteyen kilise arasındaydı. Ama gerçekte daha derinlerde yaşanan iç gerilim ve iktidar mücadelesinin bir yansımasıydı yüzeyde yaşanan. Her iki tarafın arkasında büyük toplumsal kuvvetler yer alıyordu. Çatışma şiddetlendikçe saflaşmada sınıflar netleşiyor, esasında yaşananın devlet-halk çatışmasından başka bir şey olmadığı belirginleşiyordu.

Leon’un yerine geçen İzoryalı Konstantin V ikona kırıcılığını daha sistematik ve daha şiddetli biçimde sürdürdü. Manastırlar ya kapatıldı, ya da kışlaya çevrildi, mülklerine el konuldu. Din adamları hapse atıldı, sürgün edildi, bazıları işkence ile öldürüldüler. Kalabalık gruplar halinde Atmeydanı’nda toplanan halkın önünden geçirilerek aşağılandılar, hakarete uğratıldılar. Resim kırıcılığına karşı çıkan yüksek devlet görevlileri ya idam edildiler ya da sürgüne gönderildiler. Patrik Konstantin dahi idam edildi.

726’da başlayan ikona kırıcılık imparatorluğun her köşesini yangına çevirmişti. Halkın yoksulluğu, umutsuzluğu ve kapıldığı karamsarlıkta yatan batıl inançlara eğilim, Bizans’ın otoritesini sağlamlaştırmak için ruhban sınıfını tasfiye saldırısını getirmişti. 60 yıl süren karışıklık, iç kargaşa ve düşmanlıkları derinleştirmişti. Bu arada İslam ordularının tekrar Chrysopolis’e (Üsküdar) dayanmaları, üst üste yenilgilerle onur kırıcı anlaşmalara imza atmak zorunda kalmış olmaları imparatoru geri adım atmaya zorladı. 787’de İznik Ruhani meclisinde alman kararla ikona-resim ibadeti yasağı kaldırıldı.

9 yy. başında ikona kırıcılık kavgasının yeni dönemi başladı. İlk dönemi imparatorluk karşısında kazandığı bir zaferle kapattığını düşünen Bizans kilisesi, özgürlüğünü genişletmek, devletin nüfuzunu sarsmak pahasına etkinliğini arttırmak istiyordu. Doğu’da İslam fetihleri, Batı’da Slav tehdidi ile bunalmış, içte saray darbesi ile tahta oturan Nicophore dönemi yine iç karışıklık ve felaketlerle çalkalanıyordu. Zaten zayıflamış durumda olan imparatorluğun bir de kilisenin ataklarına göz yumması beklenemezdi. 815’te bu kez Ayasofya’da toplanan bir Ruhani Meclis ile resim yasakları tekrar yürürlüğe girdi. Birinci yasaklama döneminin çatışma ve kavgaları yeniden tüm Bizans’ı sardı. Halkın içinde bulunduğu umutsuz yoksulluğu ve saraya olan nefretini bu dini-siyasi mücadeleye seferber etmede rahipler sınıfı yine başarılıydı. İkona kırıcılık karşıtı çatışmaların başını her yerde rahipler ve din adamları çekiyordu. Batı Kilisesi-Roma’daki Papa’ya yanaşmayı, onun desteğini de almayı deneseler dahi Bizans Kilisesi büyük bir şiddetle ezildi. Kapatılan manastırlar ve ruhban okulları, el konulan mülkleri, sürgüne gönderilen, idam edilen din adamları... Daha kısa süren ikinci dalga İkona kırıcılık 843 yılında kaldırıldı.

Kilise kendisini her iki ikona kırıcılık dalgasını geriletmiş, zafer kazanmış olarak görse de; bu dönemlerin asıl bariz sonucu, imparatorun nüfuzu ve otoritesi karşısında kilisenin daha itaatkâr hale gelmiş olmasıdır.

Thomas Ayaklanması Ve Köylülüğün Devrimci Hareketi

Bizans’ın içinde bulunduğu dış tehdit ve savaşlarla iç karışıklıklar farklı sınıfları imparatorluğa karşı ayaklanmada cesaretlendiriyordu. 9 yy’da İslam orduları ile savaşlarda büyük arazilere sahip olan komutanlar askeri kuvvetlerini ekonomik güçle birleştiriyorlardı. Büyük toprak sahipleri haline gelen komutanlar özgür köylülerin haklarını kısıtlıyor, topraklarını ele geçiriyor, ayrıca ellerindeki askeri kuvvetlerle üzerlerinde şiddet uyguluyorlardı. Özellikle sınır boylarını tutmakla görevli Ermeni komutanlar imparatorluk karşısında da bağımsız hareket etme imkânına sahip oluyorlardı. Bu yeni askeri topraklı aristokrasiye karşı hak ve özgürlüklerini ve topraklarını savunmak amacıyla yerleşik köylüler silaha sarıldılar. Thomas adında Slav kökenli bir asker ayaklanmanın başına geçti.

Makedonya ve Trakya köylüleri, Yunan şehirlerinin “deme’leri ve köleler, donanma kuvvetleri ayaklanmaya katıldılar. Hareket büyük toprak sahiplerine karşı olmakla yetinmeyip sarayı da karşısına aldı ve iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen siyasal-toplumsal bir devrime dönüştü.

Küçük mülk sahibi çiftçi ve köylüler, serfler büyük toprak sahiplerine, erler subaylara, askeri birlikler komutanlarına karşı ayaklandılar. Yoksulluk içinde kıvranan Anadolu halkları da Thomas Ayaklanmasını desteklediler. Thomas saraya vergi verilmesini kaldırıyor, toprak sahiplerinin mülklerine el koyup halka paylaştırıyor, egemenlerin zulüm düzenini ortadan kaldırmayı vaat ediyordu. Ayaklanma iki yıl sürdü, oldukça sert çatışmalarda kesin sonuç alamadıkça saflar çözülmeye başladı. Bulgar kralı Omurtag, Bizans’la savaş halinde olmasına karşın Thomas Ayaklanmasına katılan Bulgar köylülerinin isyanını bastırdı. Diğer yandan imparatorun af vaadi ayaklanmacıları çözdü ve Thomas’ı yakalayıp teslim ettiler. Thomas işkence edilerek öldürüldü, ayaklanma yenildi, ama bu ayaklanmanın uzantısı çalışmalar yirmi yıla yayılarak yer yer devam etti. Ayaklanmaya katılan Arap, Hintli, Mısırlı, Asurlu, Med, Abhaz, Vandal, Alan, Geldani, Paulikanlar, Athinganoi tarikatına mensup Çingenelere bakıldığında isyanın yaygınlığı hakkında bir fikir veriyor.

Yaklaşık bir asır sonra 10. yy’da yeni bir köylü isyanı patlak verdi. Bizans köylüsü ağır vergiler ve serflik görevlerinin altında eziliyordu. Özgür köylülerin topraklan da ellerinden almıyordu. 928 yılındaki kötü hasat isyan kıvılcımı oldu. Köylüler feodal beylere karşı ayaklandılar. Hareketin başında Bakır elli Basileios vardı. Bir söylentiye göre Basileios’un daha önceki bir isyan girişiminde elini kesmişler, kaçıp kurtulduktan sonra uçuna kılıç takılı bir bakır el kullanmaya başlamıştır. İsyan bazı aralarla altı yıl sürdü, sonunda yenildi. Ama bu isyanın bazı önemli kazanından oldu. En önemlisi imparatorun çıkardığı bir yasa ile feodal beyler el koydukları bütün topraklan asıl sahiplerine vermek zorunda kaldılar.

***

Aşağı sınıflar, halk tabakası ve köylülerin üst üste ayaklanmalarının yenilgi ile sonuçlanması özellikle Anadolu’daki feodal aristokrasiyi güçlendirmişti. Büyük arazileri ellerinde toplamışlar, yönetim merkezlerini ele geçirmişler, kendilerine bağlı askeri birlikler ve ordu komutanlıkları ile kurdukları ilişkiler sayesinde büyük güç ve nüfuz sahibi olmuşlardı. Soyluluk ve askeri görevler nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanıyorlar, böylelikle hazine gelirlerinin azalmasına yol açıyorlar, hatta askerlere verilen Tımar arazilerine el koyuyorlar, ordunun asker kaynağını kurutuyorlardı. Özgür köylüler ve halk, imparatorluğun zorbalıkları ve yüksek vergiler nedeniyle derebeylik aristokrasisine yakın duruyorlar, topraklarından vazgeçmeye ve bu asiller sınıfının koruması altına girmeye razıydılar.

İmparatorluk giderek güçlenen ve iktidar gücünü tehdit eden bu toprak aristokrasisine karşı saldırıya geçti. Topraklarının zoralımı ve eski sahiplerine iadesi, küçük mülkler biçiminde dağıtılması, yeni vergi kanunları, askeri yükümlülükler vb. içeren yasalara karşı derebeyler ayaklandı. Anadolu bu sefer de varlıklı sınıfların arasındaki şiddetli savaşlara sahne oluyor, savaşın insan gücünü oluşturan yoksullar egemenler arası savaşta kıyıma uğruyordu. Bardas Skleros adlı bir büyük derebeyi ayaklanmanın başındaydı ve etrafına işsizler, serseriler, çapulculardan büyük bir ordu toplamıştı. Yangın Anadolu’yu sardı, birkaç hafta içinde Küçük Asya’ya egemen oldu ve İstanbul’u tehdit etmeye başladı.

İmparator, derebeyi Skleros’a karşı, derebeyi Phocas’la işbirliği yaparak ayaklanmayı bastırdı. Fakat otoriteyi sağlayan İmparator Vasil II, tüm aristokrasiyi hedefleyen yeni yasalar çıkarmaya kalkınca ayaklanma yeniden başladı. Bu kez iki düşman derebeyi Skleros ile Phocas imparatora karşı birleşti. İstanbul önlerinde yaşanan savaşlardan sonra Chrysopolis’te yenilen Phocas ve Skleros teslim oldular. İlk bakışta Bizans’ın Anadolu’da isyan eden derebeylerini ezmeye çalıştığı sanılabilirdi. Savaş alanındaki galibiyeti derebeylik aleyhinde yasaların izlemesi, büyük arazi sahipliğinin sınırlandırılması, derebeylerin yüksek vergilerle ezilmesi, ordu üzerindeki nüfuzlarının atılması vb. fayda sağlamadı. Karışıklık ve iç kavgalar devam ederken 11. yy’da bir derebeyi sülalesi Commenesler (Kommenler) imparatorluğun başına geçmeyi başardılar ve yaklaşık 130 yıl hüküm sürdüler (1057-1185).

Katolik-Ortodoks Ayrışması

Kilise üzerinde ne kadar sıkı denetim uygulanıyor olsa da bu sürekli olamazdı. Zira Bizans’ın da ona ihtiyacı vardı ve çıkarlar karşılıklıydı. Din aristokrasisi Bizans için toprak aristokrasisinden daha az tehlikeli değildi. İmparatora sadık bir Patrik ne kadar büyük hizmetlerde bulunursa, muhalif bir Patrik de o derece tehlikeli olabilir, işleri zorlaştırabilirdi. İstanbul Patrikliği, geniş yetkileri, kilisenin tartışmasız otoritesi, emrindeki papaz ordusu, sahip olduğu siyasi etki ile büyük bir siyasi güç demekti. Büyük arazileri elinde tutan, vakıf yoluyla sürekli genişleyen, vergiden muaf bu kesim büyük mali kaynaklar oluşturmuş ekonomik bir güçtü de!.. Hazinenin gelirini azaltması ve bu hazır kaynakların atıl kalması imparatorluk ile kilise arasında her ihtilaf ve kavga konusuydu.

Papalıkla ilişkiler de 11. yy’da tekrar gerildi. Roma, Bizans’ı yutmak, Papalık Patrikliği ele geçirmek istiyordu. Aynı hesaplar hiç kuşkusuz Bizans ve Patrik tarafı için de geçerliydi. Yüzyıllar boyu bu siyaset devam ediyor, güçlenen taraf zayıf olanı yok etmek için fırsat kolluyordu. 7-8-9. yy’lar da kiliselerin birliğini sağlama girişimleri sonuçsuz kalmıştı. Sözde gerekçeler siyasi ve ekonomikti. Doğu ve Batı, Ortodoks ve Katolik kiliseler birbirlerinin mülklerine, birikmiş göz kamaştırıcı servetlerine ve tartışmasız siyasi nüfuzlarına göz koymuşlardı.

Kesin ayrılığı kışkırtan olay Patrik Michel Cerovlarios’un Güney İtalya yönetimlerinde ağırlık kurmak istemesiyle başladı. Patrik, Doğu’nun Papası gibi yetki ve nüfuz kullanmak isterken, Papalık buna şiddetle karşı çıkarak Patrik’i aforoz eti. Karşılıklı suçlamalar sürerken Patrik, imparator Konstantin IX. üzerinde uyguladığı basınçla ayrılığı siyasileştirerek resmileştirdi. İpler tamamen kopmuş, Doğu Kilisesi ile Batı Kilisesi bir daha birleşmemecesine ayrılmışlardı (1054).

Bunun sonuçlan Bizans bakımından oldukça ağır oldu. Grek kültürü hegemonyasındaki Bizans, Latinlerden saygı görmez hale geldi. İtalya üzerindeki Bizans etkisi ortadan kalktı, Batı ile bağlar kesildi, arada hiçbir şeyin dolduramayacağı siyasi-dini bir uçurum oluştu.

Çöküşe Doğru

Başında bir derebeyi sülalesinin bulunduğu Bizans’ta iktidarı elinde bulunduran kesimin ayrıcalıklarını korumak istemesi doğal olarak diğer derebeylerin baskı altına alınmasını gerektirecekti. Kaldı ki bunun da bir yaran yoktu, imparatorluk parçalanma ile yüz yüzeydi. Ordu komutanlıklarını kendi tarafına çekmeyi başaran derebeyler illerde başkaldırıyor imparatorluktan bağımsız derebeyi yönetimleri-devletler kurmaya girişiyorlardı.

İshak Komnen 1184’te Kıbrıs’ta bağımsızlık ilan etti; Gabras Trabzon’da... Büyük derebeyi aileleri Bizans’tan birer parça koparıp kendi devletlerini kuruyorlardı. Bu arada halk, yoksullar, özgür köylüler dışarıdan gelen Arap istilalarına, İslam yayılmacılığına karşı çıkmıyor, Asya’dan büyük topluluklar halinde gelip Anadolu’ya yerleşen Türk göçerlerini hoşgörü ile karşılıyorlardı. Halk Bizans’tan kopuyor, yeni ve farklı bir otorite, yönetim, ideoloji, kültür altında yaşamayı adeta kurtuluş umudu olarak görme eğilimine giriyordu.

Bizans’ın parçalanma süreci İstanbul’un Haçlı ordularınca işgal edilmesiyle derinleşti. Bizans İmparatorluğu topraklan üzerinde bir dizi feodal beylik oluştu. İstanbul’da Latin İmparatorluğu, İznik Grek İmparatorluğu, Selanik Krallığı, Filibe ve Atina Dukalıkları, Dimetoka ve Edremit Beylikleri, Bodonitza Markiliği, Negrepont Beyliği, Mora Prensliği, Ege adalarını içine alan Naksos Dukalığı, Cerigo Markiliği, Limni Büyük Dukalığı, Santorin Beyliği... Ereğli’den Kafkaslara kadar uzanan, başkenti Trabzon olan ve 146l’e kadar devam eden Grek Devletini de listeye dahil etmek gerekir. Epir’de, Rodos’ta, Alaşehir’de, Korint’te ve daha birçok bölgede irili ufaklı devletler kuruldu.

Bizans aristokrasisi ve yüksek kilise mensuplarından arta kalanları toplayarak, kendisini “resmen”, “Romalılarının İmparatoru” ilan eden Teodor Laskaris ve İznik Grek imparatorluğu Bizans’ın mirasını sürdüren devletti ve 15 Ağustos 1261’de İstanbul’u ele geçirerek Bizans İmparatorluğunu yeniden tesis edecekti.

10. yy’da başlayan Türk göçmen akını 11. yy’da hızlanıyor, Anadolu Selçuklu Devleti ile Türkler Anadolu’nun yerleşik kavimi durumuna geliyorlardı artık.

* * *

Bizans’ı çöküşe götürecek son büyük darbe 14. yy ortalarındaki Zelotesler Ayaklanmasıydı. “Kızgın Bağnazlar” anlamına gelen Zelotesler, aşağıdan sınıflar ve köylülerden oluşuyordu. Harekete önderlik eden toplumsal tabaka ise denizcilerdi. Hedeflerinde aristokrasi vardı, özel topraklarının ve kilise mülklerinin dağıtılmasını istiyorlardı. Hareketin merkezi Thessalenike (Selanik) idi, ama kısa sürede Bizans’ın hemen tüm şehir ve küçük yerleşim bölgelerine yayıldı. Ayaklanmanın zirvesinde olduğu 1342-49 yılları arasında yedi yıl boyunca Selanik bağımsız cumhuriyet biçiminde plebler tarafından yönetildi. Kilisenin ve “patrici”lerin mallarına el konuldu, soyluların ayrıcalıkları kaldırıldı, yoksul tabakalar aleyhine ve aristokrasinin çıkarına olan yerleşik gelenekler yıkıldı.

Zelotesler’in temel ilkesi ‘genel/ortak yarar’ idi. Bu ilkenin mülksüz topluluklar hesabına büyük arazilere el koyma hakkı tanıdığını savunuyorlardı. Radikal bir hareket olarak nitelense de Zelotesler merkezi iktidarı, Bizans sarayını devirmeyi amaçlamıyorlardı. Bizans’tan ancak radikal reform taleplerinde bulunuyorlar, toprak mülkiyetinin mülksüzlerin yararına yeniden tahsisini talep ediyorlardı.

Zelotes ilkelerine göre; “Yöneticiler, zenginleri mülklerinden yoksun bırakabilir, bunları toplumsal amaçlarla kullanabilir, hatta ortak yarar adına şiddete başvurabilirler”di. Geleneklerin ve yazılı yasalarının kutsallığını tanımayı reddediyorlardı. Reform programlarına göre “aşağı sınıfların vergilerini azaltan, borçlarını kaldıran” yeni emirler yayınladılar. Büyük mülklere getirdikleri sınırlamaları kiliseye de uyguladılar, özellikle manastırların servetlerine el koydular, onlara ancak kıt kanaat geçinmelerine yetecek kadar mülk bıraktılar. Vergi muafiyetlerine son verdiler, kiliselere ya da manastırlara miras bırakılmasına izin veren yasaları kaldırdılar. Kilisenin yüksek görevlilerini atama yetkisini ellerine aldılar. Siyasal programlan radikal demokrasiyi andırıyordu; kitle gösterileri düzenliyor, kamu görevlilerini seçim yoluyla belirliyor, herkese eşit hak tanıyorlardı.

Zeloteslerin öğretileri ayaklanma esnasında, devrimci savaşım içinde oluşmuştu. Davalarının haklılığına inanarak yargılanma aşamasında kendilerini şöyle savunurlar: “Kilisenin toprağını alıp birçok yoksulu doyurmuş olmamızda garipsenecek ne var? Bu hareketimiz manastırlara bir zarar vermeyecektir, çünkü onların gereksinmelerine yetecek kadarını bıraktık; vaktiyle bunları bağışlayanlarının isteklerine de aykırı olmayacaktır. Onlarının istediği, Tanrıyı hoşnut etmek ve yoksullara yardımcı olmak değil miydi? Yoksullarının damlarını aktarır ve kırık dökük evlerini onarırsak, özgürlük için dövüşenlerin tarlalarına ve otlaklarına bakarsak, nasıl yasağı çiğnemiş oluruz ki? Kendi zenginliğimizi çoğaltmıyoruz, evlerimizi süslemiyoruz; buyrukları verirken hep ortak yaran göz önünde tutuyoruz.”

Tarihe erken doğmuş bir hareket olarak Zelotesler de yenildiler. Ama bu öyle bir yenilgiydi ki, galipler zafer kazanmış sayılmıyorlardı; Zelotesler Ayaklanması Bizans’ın ekonomik ve siyasi yapısını düzeltmek için hiçbir olanak bırakmadı; imparatorlukta reform yapabilecek hiçbir gerçek güç kalmamıştı. Bizans çürümüştü, her bakımdan ömrünü tamamlamış, yenilenme-toparlanma imkânı kalmamıştı.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn