Alternatif Tarih Okumalan IV - Babek İsyanı

Giriş

İslam dininin doğuşu ve yayılması, Arap yarımadasındaki aşiret-kabile topluluklarının devletleşmesini de hızlandırdı. Aşiret-kabile toplulukları içindeki aşiret reisliği ve onunla kan bağına sahip soylu-aristokratik çeper ile yine kan bağı ile tarif edilen, ama giderek çemberin genişlemesiyle soylu-aristokratik kesim dışında kalanlar biçiminde. İki bölüntü-ayrışma dönemin siyasal-sınıfsal görünümünü yansıtır.

İslam dini, aşiret-kabile kökenli reislik ve dar aristokratik tabakanın kabileler arası ve kabileler üstü başkanlık-hanedanlık makamına yükselmesine imkan sağlar. Halifelik makamı böylece aşiretler üstü bir temsiliyet ve egemen sınıfların devlet düzeyinde örgütlenmesi biçimini alır.

Dönemin güçlü devletleri kabile-kavimler konfederasyonu biçimindedir. Örneğin Sasaniler Devleti; Sasani kabilesinin hükümranlığı altında kimileri ile ittifak ilişkileri kurarak, kimilerine zorla boyun eğdirerek bir araya gelmiş aşiretsel konfederasyondur. Kabilelerin soyluluk derecelerine göre devlet içindeki itibarları, güçleri ve ayrıcalıkları paylaştırılır, yerel yöneticiler, yerel soylular arasından belirlenir ve miras yoluyla ünvanı devam eder. Bunlara Dihgan denir, esas görevleri toprak taksimatı yapmak ve vergi toplamaktır. Kendileri ise vergiden muaftırlar. Ayrıca sipahiler (savaşçılar), rahipler, sivil memurlar da vergiden muaf tutulmuşlardır. Köylüler hem verginin ağır yükünü karşılamak, hem piyade olarak orduya katılmak zorundadırlar. Kentlerde yaşayan esnaf ve tüccarlar vergi vermek zorunda, ama askerlik yapmak zorunda değildirler.

Sasani Devleti, satraplar (eyalet valileri), merzuban (prensler), mobad (yerel prensler) ve dihgan (yerel toprak ağaları) eliyle yönetiliyordu. Devlet yönetmede işin başında sayılan Arap-İslam devletinin. bürokrasi, ekonomi ve benzeri konularda öğrenmesi gereken çok şey vardı. Bu yüzden engin deneyim ve birikime sahip Sasani yönetici ve toprak ağalarının hepsini ortadan kaldırmadı.

Fetihçilik. feodal-ortaçağ sömürü sisteminin başat yöntemlerindendi. Toprak işgali, istila ve yayılma da fetihçi siyasetin temel sömürü biçimlerindendi. Üretime dayanmıyor, başka halkların-toplulukların ürettiği-biriktirdiği değer ve zenginliklere zorla el koymaya, talan etmeye, yağmalamaya dayanıyordu. Fetihçi ordu-devlet önce birikmiş zenginliklere el koyar, halkın bir bölümünü köle olarak alıkoyar, geride kalanları haraç-cizye* adı altında vergiye bağlar. Kölelerin bir kısmı köle pazarlarında satılır, bir kısmı büyük toprak sahiplerinin arazilerinde ve kentlerin inşa edilmesinde çalıştırılır. Yine bir kısmı fetih ordusu için savaşçı yapılır, bir kısmı da özellikle genç ve güzel kadınlar, yakışıklı ve sağlıklı erkekler. egemenlerin ve köle sahiplerinin her türlü özel hizmeti için ayrılırlar.

Fetih siyasetinin en zayıf yanı, üretim ekonomisine dayanmıyor oluşudur. Dolayısıyla sömürünün sürekliliği, fetih ve istilaların da sürekliliğini gerektirir. Fetihçilikte sınır yoktur, daima yayılmak, yeni yerler fethetmek, talan ve soygun için sürekli ilerlemek zorundadır. Daha fazla ilerleyemez duruma geldiğinde ise hızla gerileme sürecine girer, fethettiği topraklarla birlikte kendi toprakları da bu kez. yeni fetihçi devletler tarafından fethedilmek üzere istila savaşlarının hedefi durumuna gelir.

İslamiyet feodal toprak mülkiyetine, daha genel olarak da özel mülkiyete cevaz veriyordu. Buna paralel olarak feodal fetihçi sömürüyü ve istila savaşlarını “hak dinini yayma” ve “cihat savaşı” adı ve amacı ile meşrulaştırmış ve fütursuzca uygulamıştır. İslam devletinin ve egemen sömürücü sınıfının siyasetini belirlemiş, toplumsal meşruiyet sağlamış, ideolojik kaynağı olmuştur.

Demek ki İslam dini, esas ve öncelikli olarak tüccar ve esnafların, sürü sahibi aşiret önde gelenlerinin, büyük toprak sahiplerinin, güçlü ve zengin aşiret reisleri, aşiretler üstü-aşiretler arası konfederasyonlar, sömürücü sınıf ve tabakaların çıkarlarını gözeten, sınıflar üstü niyet ve özellik taşımayan bir olgudur.

Fetih coğrafyasının üretim düzeyinin genel görünümü

Arap-İslam devletinin fetih akınlarına maruz kalan Asya ve Orta Asya bölgesi, uygarlık düzeyi gelişkin, üretken bir ekonomiye sahip, bolluk içinde, zengin bir bölgeydi.

Uçsuz bucaksız bozkırlarda büyük sürülere sahip göçebe-otlatıcı kavimler, verimli topraklarda tarımla uğraşan çiftçiler; yün ve ipek dokumacılığı; altın ve gümüş işlemeciliği; değerli taş ve mücevherat; gelişmiş el zanaatları ve ürünleri; değerli kumaşlar ve baharat çeşitleri, büyük kervanları, hareketli ve zengin çarşı ve pazarları, üretim ekonomisinin gelişme düzeyini yansıtır. Bu üretimi gerçekleştiren toplumsal sınıflar göçebe-otlatıcı çobanlar, büyük toprak ağalarına bağlı toprak köleleri, azatlı köleler, serfler ve yoksul köylüler, şehir imarında çalıştırılan savaş esirleri ve kölelerle, duvarcılar, dokumacılar, demirciler, bakırcılar, sarraflar başta gelmek üzere el zanaatçılarıydı.

Ortaya çıkan zenginliğe yerel yöneticiler ve soylu-aristokrat tabaka, toprak ağaları, aşiret- kabile reisleri ve önde gelenleri ile tüccarlar tarafından el konulmaktaydı.

İlk insanlık tarihine beşiklik eden bölge halklarının tapınaklarda biriken bağış ve adakları ise Zerdüşti*, Budist*, Şamanist* rahipler sınıfını zenginleştiriyordu. Bölgenin İslamiyet öncesi bu kadim dinleri, halkı soyma ve sömürmenin bir diğer yoluydu. Zira egemen sınıf tarafından resmi din haline getirildikten itibaren rahipler-din adamları, egemen sınıfların parçası olan sömürücü bir tabaka haline gelmiş, ibadet karşılığı bağış, adak ve günah karşılığı el koyma yoluyla tapınaklar, her çeşit heykel ve ikonalarla* altın, gümüş ve mücevherat stoku yapar hale gelmişti. Ayrıca etrafındaki geniş araziler, yerleşim bölgeleriyle birlikte tapınak mülkiyetine geçmişti. (Horasan’ın yalnızca bir bölgesindeki tapınaktan Budist ve Zerdüşt inancının sembolleri heykeller, ikonlar, putlar eritilmiş 50 bin miskal* altın ve mücevher elde edilmiş; 250 bin miskal ağırlığında gözleri inciden bir heykel de Arap-Abbasi istilacılar tarafından yağmalanmıştır. Tapınaklarda biriken zenginliği anlamak için bu örnek yeterlidir.)

Zenginlikleri üretenlerle el koyanlar arasındaki, sömürenlerle-sömürülenler arasındaki ilişkilerin çıkar çatışmalarına yol açması, sınıf çelişkilerini keskinleştirmesi doğal ve kaçınılmazdır. İlkel komünal toplumun ortak üretim ve bölüşüm kültürüne özlem, yerel dinler, gelenekler ve efsaneler yoluyla kuşaktan kuşağa taşınan bu kültürün izleri-kalıntıları, yoksullar, mülksüzler, köleler, ezilenler, sömürülenler arasında eşitlikçi-ortakçı düzen arayış ve özlemini canlı tutar. Böylesi bir düzen vaadiyle ortaya çıkan siyasal-toplumsal hareketlerin hızla kitleselleşmesi de, bir ütopyanın gerçekleşme umuduna sarılmak-bağlanmakla izah edilebilir.

Abbasilerin Asya-Orta Asya fetih savaşları

7-8. yy’larda Abbasi Arap-İslam Devleti doğuya yayılma siyasetiyle İran, Fars, Horasan, Azerbeycan, Hindistan ve Çin’e kadar uzanan istila saldırıları gerçekleştirdi. Kuzey toprakları, bugünkü Anadolu, yorgun Roma’nın yerini alan Bizans Devletine aitti. Yeni kurulan genç ve dinamik Arap-İslam Devleti topraklarını genişletme arzusu duyuyordu, ancak bunu yaparken büyük zenginlikler elde etme, dönemin ticaret yollarını denetimi altına alma, uzak topraklara açılma-yayılma olanağı tanıyacak, kendisi için stratejik öneme sahip coğrafyalara yöneliyordu.

Buhara ve Semerkand göz kamaştırıcı ticari zenginliğiyle İslam Devletinin öncelikle dikkatini çekiyordu. Maveraünnehir dönemin ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Tarihi İpek Yolu olarak bilinen bu ticaret yolu Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan kesintisiz bir hattı.

Arapların İslamı yayma ve cihat adını koydukları bu saldırıların gerçekte dini yayma ile sınırlı olmadığı, bundan ziyade toprak ele geçirme, yağma ve talan savaşları olduğu tartışma götürmez.

Abbasi egemenlerinin talan ve yağma akınları başladığında bölgedeki katliam ve zulüm sınır tanımaz. İstila hareketi genişledikçe boyunduruk altına alınan kavimlerin sayısı artar, hükümranlığın sürmesi ve denetim altında tutma sorunu baş gösterir. Halk Arap egemenliğinden hoşnut değildir. Ama yerel egemenler-soylular da halkı ezmekte olduğundan onlara sığınmayı, yardım dilemeyi düşünmez. Yerel soylularla halk arasındaki bu güvensizlik Arap egemenlerinin işine gelir. Ayrıcalıklarına dokunmama, kendi adlarına vergi toplama hakkı verme vb. yoluyla kendi tarafına çeker, işbirlikçileştirir. Soylu ve aristokratik tabaka Müslümanlığı gönüllü biçimde kabul etmiş gibi bölge halkları ve kavimlerin farklı dinsel inanışlarına karşı İslam cihadına katılır ve destek verirler. Kavimler/halklar bu baskılar karşısında ya kılıç zoruyla din değiştirirler, ya biçimsel olarak İslam’ı kabul edip kadim dinlerini gizli yaşatırlar. Ya da isyan ederler!

Arap egemenliğine, İslam’a ve bunlarla işbirliği halindeki yerel soylu ve yöneticilere başkaldırılar, isyanların dini karakterle sınırlı olmadığını, sınıfsal-siyasal karakterli olduğunu gösterir.

İsyan hareketlerindeki Arap-İslam karşıtlığının dinsel içerikle sınırlı olmadığının bir kanıtı da, Sasani yönetimi altında yaşayan ezilen yoksul köylü yığınlarının tavrıdır: Zerdüştilik- Mazdaizm Sasaniler tarafından resmi din haline getirildiğinde halk, egemenlerin dini olarak görüp tepki göstermiş, üstelik yerel egemenlerin zorbalıklarına karşı başlangıçta İslam fetihlerini ehveni şer karşılamıştır.

İlk isyanlar ve direniş hareketleri

Arap istilalarını takiben İslamlaştırma biçimindeki ideolojik saldırı geri tepti. Arap yayılmacılığı ve İslamlaştırma ile Fars-İslam sentezinin ortaya çıkması, bölge dinleri ile etkileşim içinde daha alt türevleri içeren oluşumlar, daha organize isyanların ideolojik temelini oluşturdu. Bu isyanların sınıfsal bileşimi heterojendi, Arap egemenliği ve Ortodoks İslam karşıtlığı ana unsurdu. Geniş bileşim zanaatkarlar, esnaf ve çiftçileri de içine alıyordu. İran kökenli yerel sömürücü sınıflar (toprak ağası dihganlar), soylular, emir ve valilerin bir kesimi de buna dahildi. Zerdüşti, Budist, Maniheist* din adamları ve zenginler de ayaklanmaları desteklediler. Hatta merkezi devletle sorun yaşayan, ezilen ya da özerklik vb. isteyen kimi Arap kabilelerin de desteğini alıyordu. Bu tür ayaklanmaların en kapsamlı ve güçlü olanı Ebu Müslim Horasani Hareketi idi. Bunlara, kent ağırlıklı devrim hareketleri dememiz mümkündür.

Sınıfsal bileşimindeki farklılıklar ve destekçilerinin heterojen yapısı, bu ayaklanmaların aynı zamanda kararsız ve zayıf yanını oluşturuyordu. Nitekim İrani kökenli zengin sınıflar ve yerel sömürücüler isyanlardan çekildiler, esnaf ve zanaatkarlar, çiftçiler uzlaşma arayışlarına girdiler vb. sonuçta devrimi sonuna kadar götürmeyi başaramadılar ve hareket yenildi.

Ayaklanmalar, ezilen din ve mezhepler, yoksul halk ve köylülerin ana gövdesini oluşturduğu, giderek homojenleşen ve toplumsal/sınıfsal bir içerik kazanan devrimci direniş hareketlerine dönüştüler.

Çeşitli fikir akımları ayaklanmaları entelektüel açıdan besliyordu. İslam çerçevesinde olup yine de İslam’ı eleştiren akımlar; Mazdekçilik,* Budistlik, Manicilik gibi eski inançların etkisiyle sentezlenen yeni akımlar; Ortodoks İslam’a karşı çıkmayla sınırlı olmayan, İslam’ın her türüne karşı bayrak açan fikir akımları gelişti. Kullandıkları terminoloji İslam’dan alınmış dinsel kavramlardı ama öz olarak İslam’ın dışındaydılar. En önemlilerinden Ebu Müslimilik, Babekilik/Hürremdinilik, Karmatilik, İsmaililik bu türden hareketlerdi.

Egemen ideolojiyi temsil eden Ortodoks ulema tarafından İslam düşmanı, sapık/kafir/zındık olarak nitelenen bu akımlar/hareketler, yalnızca merkezi devlet Abbasilere karşı ayaklanmıyorlardı. Aynı soy ve boydan kavimler arasında, örneğin Türk kökenli Sünni aristokratlara karşı; çoban halk Karluklar arasında kendi egemenleri Karahanlılara karşı; Oğuz ve Türkmen boyları arasında Selçuklu devletine karşı sınıfsal çelişkilere dayanan isyanlar yaşanıyordu.

İran, Horasan, Azerbaycan, Afganistan, Taberistan, Buhara ve Semerkand’ın 7-8-9. yy’larda devrim coğrafyası haline gelmiş olmasını birkaç başlık altında açıklamak mümkündür;

*Yeni yaşam ve kültür, eski geleneklerin bastırılması, uzlaşmacılığın çökmesi ile çatışmanın kaçınılmazlığı;

*Arap istilalarının toplumsal yapıda yol açtığı yeni sınıf ilişkileri ve bunların sonucunda ortaya çıkan himaye, velayet ilişkileri içine girenlerle, buna razı olmayıp farklı arayış içine girenler arasında çatışma;

*Mevcut iktidarlara karşı devam eden hoşnutsuzluğun, din ve mezhep farklılıklarına dayalı sınıfsal ideolojik saflaşmalar biçiminde yaşanan ve esasta halk-iktidar biçimindeki siyasal çatışmalar...

Direniş hareketlerinin ideolojik motifleri ve tarihsel kaynakları

Arap-İslam yayılmacılığı, Orta Asya genelinde yerleşik ve yaygın olan, üstelik kökleri M.Ö. 6. yy’a kadar uzanan inanç sistemleri ile çatışarak ilerledi: İstila hareketlerinin yıkıcı sonuçlarına, talan, kıyım ve katliamlara karşın bu inanç sistemleri yok edilemedi. Arap istilasına boyun eğmek zorunda kalan halk, kadim inançlarıyla İslam arasında kendince sentezler yarattı. İslamcı cihad katliamlarını durdurmak için bir yandan İslam’ı kabul etmiş görünürken, bu sayede eski din ve geleneklerini yaşatma-sürdürme imkanı buldu.

Bölgenin en eski din ve inanç sistemleri Zerdüştilik, Manicilik ve Mazdekçilik’ti. Arap-İslam karşıtı hareketlerin hemen hepsi görünüşte İslam’ı kabul etmiş olan bu inanç sistemleri etrafında mayalanıyordu. İnançlarını İslam’la bağdaştırma çabası söylem ve doktrinlerini de etkiliyordu. İslam yayılmacılığı döneminde ortakçı-eşitlikçi hareketlerin kökeni de bu eski din ve inançlardır. Egemen sınıf ayrıcalıklarına, zulmüne ve soygunlarına karşı yoksul köylü, çoban kavimler, esnaf ve tüccarlar, İslam öncesi ve İslam sonrası tarih boyunca bu geleneksel inanç sistemlerine yeni motifler katarak, yeni anlamlar-işlevler yükleyerek onun etrafında toplanmışlardır. Ayaklanmalar ezilmiş, eşitlikçi-ortakçı hareketler dağıtılmış, dervişan halkçı yönetimler yıkılmış, ama her defasında yeni bir önderlik ve yeni bir hareket etrafında tekrar ortaya çıkmıştır.

Babekilik/Hürremdinilik ve Babek El Hürremi

Hürremdinilik bunlar arasında en önemlilerindendir. Temel felsefesini Mazdekçilikten almış, heterodoks İslam ile kaynaşmış, Yeni Mazdekçi öğretileri İslam heterodoksisi içinde sürdüren toplumsal bir harekettir. İnsanların eşit olduğunu, toprağın ve gelirin ortaklaşa kullanılmasını, varlığın bölüşülmesini savunan Mazdek öğretisini benimseyen Hürremdinilik, eşitlikçi-ortakçı siyasi-ekonomik bir hareket; mezhep kimliği ile dini-siyasi bir akım; sınıf çelişkilerinin ve sınıf mücadelesinin farklı örtüler altında, farklı biçimler alarak devam etmesi gibi silahlı halk ayaklanması biçimine dönüşen bir başkaldırı hareketidir.

Köken olarak Farsça bir sözcük olan “Hürremi”, “Hürremdin”, “Hürremilik”, “güzel din, iyi din, hoş din” anlamına geliyor. Hürremdinilik ilk olarak Abbasi davetçisi Hidaş lakaplı Ammar bin Yezid tarafından İslami motiflerle dile getirildi. Ancak Hidaş Hürremdiniliğin kurucusu değildi. Başka kimlikler altında kökeni Mazdekçiliğe kadar uzanan bu akımın devrimci dinamiklerini keşfederek yeniden canlandırdı. Hidaş’ı, İslam’a aykırı ve iktidarları için tehlikeli gören Abbasiler onu ortadan kaldırdılar, Hürremdiniliği de İslam karşıtı sapkın bir mezhep olarak ilan ettiler.

Hürremdinilik, Hidaş’tan sonra Ebu Müslim Horasani, Babek ve Mazyar hareketlerine damgasını vurmuş ve sürekliliğini sağlamıştır.

Hürremilik-Hürremdinilik tepe noktasına Babek önderliğinde yükselmiş, bağımsız, eşitlikçi bir yönetim biçiminde 20 yıl yaşamış, Babek’in öldürülmesiyle hareketin bir kolu sönümlenirken yeni başka isim ve akımlar biçiminde devam etmiştir.

Babek aslen Mecusi (Zerdüşti) bir İranlı’dır. İran’ın Kuzeybatısında, İran Azerbaycanı bölgesinde yaşamış olması nedeniyle Azeri ve/veya Türk olması muhtemeldir. Babası Sasani devletinin başkenti Ktesifon’lu (Medain), köy köy dolaşıp kandil yağı satan gezgin bir satıcıdır. Mijned bölgesinde bir gözü görmeyen bir kadına aşık olur ve evlenirler. Baba Savalan dağındaki bir yolculuğunda soyguncular tarafından öldürülünce Babek’i annesi, başkalarına süt anneliği yaparak büyütür. Babek gençliğinde çobanlık yapar, paralı askerler arasında tanbur çalar.

Bu dönemde Hürremiler geri çekilmiş ve iç sorunlar yaşamaktadırlar. Hareket ikiye bölünmüş ve kavgalıdır. Bezz (ya da Bezzeyn) dağlarında (Muğan dağlığı) yaşayan Şehrek oğlu Cavidan (Cavidan bin Sehl), Hürremilerin liderlerinden birisi ve Babek’in hocasıdır.

Hayvancılıkla geçinen Cavidan, kar ve karanlık nedeniyle Mimed bölgesinde Bilalabad köyüne sığınır. Köyün önde geleni hürmet göstermeyince Cavidan, Babek’in annesinin evine konuk olur. Tüm yoksulluklarına karşın Babek’in annesi konuklarına hürmeti eksik etmez. Babek de yakından ilgilenir konuklarla. Cavidan, Babek’in zor koşullarda yaşamasına ve eğitimsizliğine karşın çok akıllı bir genç olduğunu gözler. Zeki, becerikli, İran dilini iyi bilen Babek’i yanına alır ve Bezz dağına götürür. Babek, Cavidan’ın yanında yetişir.

Hürremilerin ikinci lideri Abu Ümran ile kavgada iki lider de ölür. Cavidan’ın saygın karısı Hürremileri toplayıp kocasının vasiyetini açıklar: “Genç Babek, ölen Cavidan’ın kutsal ruhunu taşıyor. Babek bundan böyle topluluğun önderi olacak... Mazdek’in dinini yeniden ihya edecek. Babek sayesinde en düşkünümüz bile azizler gibi olacak, çaresizliğiniz son bulacak.”

Hürremiler Babek’i yeni liderleri olarak kabul ederler, geleneklere göre de Cavidan’ın dul karısı Babek ile evlenir.

Babek’in önderliğinde Hürremdinilik tekrar canlanır. Daha önceleri Deylemistan, Gilan, Cürcan ve Azerbaycan bölgelerinde sönümlenmiş halde olan bu radikal hareket ivme, kazanarak sosyal/siyasal bir harekete dönüşür.

808-809 yıllarında Azerbaycan’da ayaklanan Hürremiliğin Cavidaniye koluna bağlı hareket, 816’da Babek ile sıçrama yapar. Özellikle Masabadan, Mihrican-Qadaq ve Kürtlerin yoğun olduğu el Cibal bölgesindeki çiftçilerden harekete yoğun katılım gerçekleşir. Azerbaycan’daki kurtarılmış bölgede özellikle 30 bin metrekarelik Berzend karargahında, eşitlikçi ve adil bir düzen kurarlar. 20 yıl süren bu bağımsız halkçı yönetim bölge halkı, yoksullar ve ezilenler tarafından desteklendiği için üzerine gelen Abbasi ordularını ve tüm komutanlarını bozguna uğratır. Abbasi halifeleri Memun ve Mutesim, dönemlerinde Babek’in çürümüş düzenlerini yıkması en büyük korkuları olur.

Sünni ulema ve tarihçiler ile Abbasi yandaşları, Babek ve Hürremdinilik hakkında iftira ve karalama kampanyaları yürüttüler: “Babek el Hürremi’nin İslam şeriatına aykırı işler yaptığını; İslam’ın haram saydıklarını helalleştirdiğini; kadınları ortak kullanmayı mubah kıldığını ve hatta Mazdeki Babek’in Hıristiyanlarla işbirliği içinde Müslümanlığı yıkıp Abbasi hilafetini önce Babekiye/Hürremiye mezhebine sokacağını, ardından bütün İslam alemini Hıristiyanlaştıracağını” yazıp çizdiler.

Aleviler için uydurulan ve son yıllara kadar da özellikle Sünni egemenler tarafından başvurulan “Bunlar mum söndürme ayinleri yapıyorlar” iftiralarının kaynaklarından birisi de bu arada ortaya çıkıyor. Abbasi hizmetindeki Sünni din adamlarından, Selçuklu Başveziri Nizam-ül Mülk’ün Siyasetname’sine varıncaya kadar Babekiler hakkında bu tür karalamalara yaygınca yer verilir: Hürremiler “yılda bir kez erkekli kadınlı bir yere toplanıyor ve ışığı söndürüyorlar. Her erkek eline geçirdiği kadını tutup, o geceyi onunla geçiriyor.”. “Onların dini, istekleri ve arzularından ibarettir. Bu adı bunun için vermişlerdir ki, onlar haramın ne olduğunu bilmezler. Şarabı, namahrem kadınla yaşamayı, haz aldıkları ve çıkarlarına uygun her şeyi helal biliyorlar ve bu işte Kubad döneminde ortaya çıkmış Mecusi Mazdekiler gibidirler. Mazdekiler bütün kadınları ve buna benzer başka haram şeyleri kendileri için helal sayıyorlardı. Bu nedenle de Kubat’ın oğlu Enuşirevan onları katletti. Bu anlamda onlara Mazdekiye denildiği gibi, bunlara da ‘Hürremdiniye’ denilmiştir.”

Babeki hareketinin hedefi, yaygınlığı, niteliği ve bileşimi

Babek’in bir tek amacı vardı: Halkı sömüren ve ezen halifeliği yıkıp, yerine daha adil ve eşitlikçi, bir çeşit halkçı düzen kurmaktı. Bunun tek yolu olduğuna inanıyor, kitlesel başkaldırı ve ayaklanmadan başka yoldan gerçekleşmesini mümkün görmüyordu. Etkinliğini sürdürdüğü bölgelerde ortaklaşmacı bir sistem uygulayan Babekiler ideallerine ve davalarına sıkı sıkıya bağlı ve kararlı hareket etmekteydiler. Bu uğurda savaşmaktan ve kan dökmekten çekinmezlerdi.

Babekiler/Hürremiler sadece Azerbaycan’da bulunmuyorlardı. İran’ın başka bölgelerinde, Azerbaycan, Taberistan, Horasan, Bağdat, Fars, Kirman ve Huzistan’ın dağlık kesimlerinde ve Nihavend, Hemedan, Rey, İsfahan, Kaşan, Kum, Semyan, Damğan ve Gazvin’e uzanan dağlık bölgelere yayılarak yerleşmişlerdi. Yukarıdaki kent ve yöre isimlerinden de anlaşılacağı gibi Hürremdinilik neredeyse Asya ve Orta Asya’nın büyük bölümünde taraftar bulan bir harekettir. Özellikle köylerde ve dağlık yerlerde yaşıyorlar, yerel egemenlere karşı sık sık isyan ediyorlardı. Yaşadıkları bölgelerin coğrafi avantajlarından ustalıkla yararlanıyorlar, düşman orduları üzerlerine geldiğinde dağlar doğal korunak işlevi görüyordu.

Hürremdinilik tam anlamıyla bir ezilenler hareketiydi. Yalnızca Arap-İslam yayılmacılığına karşı bir isyan hareketi değil, İran-Sasani yönetiminin adaletsizliklerine de karşıdır. Yalnız İslam dininin Abbasiler şahsında yozlaşmış haline değil, Sasanilerin resmi dinine dönüşen Zerdüştiliğe de karşıdır. Bu yüzden düşmanları çoktu, tabanı da buna göre genişti: Arap istilacılığına karşı Azerbaycan ve Horasan’ın kurtuluş hareketiydi; İslam dini ve resmi din Zerdüştiliğe karşı inanç özgürlüğü hareketi, sömürücü-talancı devletler ve yönetici sınıflara karşı eşitlikçi-ortakçı yoksul köylü hareketiydi.

Hareketin içinde Pers, Türk, Kürt, Bizans Rumları, Ermeniler-Paulikenler, Araplar, Aramiler vb. değişik inanç ve kavimlerden halk toplulukları bulunmaktaydı. Bu özelliği ile Hürremdinilik köylü ayaklanmalarının ötesinde Abbasi Halifelik devletine, Ortodoks İslam ideolojisine ve onunla işbirliği içinde hareket eden toprak sahipleri, yerel yöneticiler ve ruhban sınıfına karşı radikal-köktenci bir halk hareketi niteliğindeydi.

Babek’in komutanlarından aynı zamanda sağ kolu kabul edilen Tarkan bir Türktür. Halife ordusundan ayrılıp kendisine bağlı 20 bin askeriyle Babek’e katılan bir diğer komutan Noktay da Türktür. Yardımcılarından Marand şefi İsma Kürt ve yine önemli komutanlarından Muaviya Araptır. Taberistan prensi Mazyar, kendisine ve davasına bağlı bir taraftardır. Yine taraftarlarından, Ermeni prenslerinden Sehl İbn-Sunbat (Sunbat oğlu Sehl) da sayılabilir. Ayrıca Abbasilerle Bizanslılar arasındaki savaşta Babek, Bizans İmparatoru Teophilos’la yaptığı karşılıklı yardım anlaşmasına uyarak 2 bin Hürremi savaşçısının başında gönderdiği Nasr Theophobos da Babek’in Bizans asıllı komutanlarındandır.

Hürremi Ayaklanmaları

Hürremdinilik adıyla ilk isyan 778-779’da Muhammira (Kızıllar, Kızıl Bayraklılar) olarak Cürcan’da başladı. Yeni Mazdekçilik biçimini alan Hürremiye yandaşları aynı yıllarda Ebu Müslim Horasani’nin torunu Ebul Gaza’yı başkan seçerek, Rey şehri üzerine yürüdüler ve isyan hareketi farklı isimler altında tarihsel süreklilik arz ediyor. Ezilenler, yoksul köylüler, istila ve talan mağduru halklar başkaldırı esnasında bir tarihsel önder ve onun temsil ettiği hareketle aralarında dolaysız bağ kuruyor, kendilerini o hareketin devamcısı, geleneğin mirasçısı olarak görüyorlar. Mazdekçilik bu anlamda kendisinden sonraki hemen tüm köktenci hareketlerin ideolojik kaynağı olmuştur. Yeni Mazdekçi Hürremdinilik bu adla ortaya çıkıncaya kadar, Ebu Müslim Hareketi ve Hidaşiye Hareketi (Bu, Hürremdiniliği dile getiren Hidaş lakaplı Ammar bin Yezid’in Abbasilerce öldürülmesinden sonra taraftarlarının hareketi sürdürürken kullandıkları isimdir.) ile özdeşleştirilmiştir.

807-808 yılında Azerbaycan Hürremileri isyan etmiş, 816 yılına kadar harekete Şehrek oğlu Cavidan önderlik etmiştir. Hürremilerin en güçlendikleri ve toplumsal bir düzen kurma düzeyine ulaştıkları en görkemli yılları Babek önderliğinde geçen dönemdir. Babek el Hürremi başkanlığında 20 yıl hüküm sürmüşlerdir.

Babek’in yaşadığı yer Savalan Dağının Kuzey bölgesindedir. Bölge, coğrafi özellikleri ve sert iklimi ile Babek ve yandaşlarına doğal korunaklık yapmıştır. Azerbaycan’ın Muğan Ovası’nın güneyindeki Bezzeyn (ya da Bezz) dağlığına yerleşen Babek, üzerine gelen orduları bu bölgede bozguna uğratmıştır.

Babek’in kontrol altında tuttuğu bölge Güney’den Erdebil ile Merend’e, Doğu’dan Hazar Denizi’ne, Şamahı ve Şirvan’a, Kuzeyden Muğan Ovası ile Muğan’a ve Aras Çayı sahiline, Batı’dan ise Culfa, Nahcıvan ve Merend bölgelerine ulaşıyordu. Bir başka ifadeyle bugünkü İran’ın kuzeyi, Azerbaycan’ın güneyi, Ermenistan’ın bir bölümü ve Hazar Denizi’nin batısı ile çerçevelenen ve içinde Erdebil, Muğan ve Aras ovası, Ordubad, Culfa, Nahcıvan ve Merend yerleşim yerleri, kent ve yörelerinin bulunduğu geniş bölgeyi kapsıyordu. Babek bu topraklarda kurduğu eşitlikçi-ortakçı düzen ile 20 yılı aşkın hüküm sürmüştür.

Babek önderliğinde Hürremi-Abbasi savaşları

Bağdat merkezli Abbasi İslam devletinin Hürremilerle savaşı Arap-İslam yayılmacılığı ile bağlantılı; İran, Hindistan, Horasan, Taberistan, Azerbaycan topraklarını fethetme, zenginliklerini talan ederken halkları İslamlaştırma, direnmeye kalkanları kılıçtan geçirme, esir aldıklarını köle pazarlarında satma vb. tipik ortaçağ feodal yayılmacı talan, fetih ve istila savaşının devamı niteliğindeydi. Arap-İslam yayılmacılığına direnen muhalif akımlar içinde en güçlü direngen, yaygın ve uzun süre ayakta kalmayı başaran Hürremiler olmuştur. Dolayısıyla Abbasileri en çok uğraştıran, ürküten, kayıplar verdirten direniş de Hürremilerin özellikle Babek önderliğinde savaştıkları dönemdir.

Babek’in hüküm sürdüğü 816-837 yılları arasında Abbasiler iki halife ile yönetildiler. Halife Memun, 833 yılına kadar Babek’i ele geçirmek için uğraştı. Onun yerine geçen halife Mutesim zamanında ise Babek’le savaşta devlet hazinesi adeta tamtakır oldu.

Babek’in Hürremilerin başına geçip Cavidan İbn-Sehl yolunda eşitlikçi-ortakçı bir düzen için tebliğlerine başlamasıyla birlikte 816 yılında Memun onunla savaşmaya başladı. Babek’in ordusu bu ilk savaşta geri çekilirken halifenin ordusu Hürremilerin Erdebil ve Zencan arasında inşa ettikleri kaleleri yerle bir etti, Hürremdiniliği benimsemiş olanları da kılıçtan geçirdi.

Memun erken zafer elde etmiş olmanın memnuniyetiyle Bağdat’a döndü. Geride Ermeniye ve Azerbaycan valisi Yahha İbn-Maaz’ı Babek’le savaşmaya memur etti. Babek bu savaşta İbn- Maaz’ı yendi. (Hicri 204- Miladi 819-820). Memun bu sefer Ermeniye ve Azerbaycanı İsa İbn-Muhammed’e verip Babek’le savaşmaya gönderdi. (H. 205 M. 820-821)

Bir yıl sonra ikinci defa savaşa girdi İsa İbn-Muhammed. Bir sonuç alamadı. 208 (823-824) yılında Ali İbn-Sadaka, Ermeniye ve Azerbaycan yönetimine atandı ve Babek’le savaşma görevi ona verildi. 209 (824-825) yılında Ahmet İbn-Cüneyt aldı onun yerini. Babek İbn- Cüneyt’i yendi ve esir aldı. Azerbaycan’a İbrahim İbn-Leys İbn-Fazıl atandı.

Memun, Babek karşısında yenilen vali ve komutanların yerine yenilerini atadığında onları ancak özel ödüllerle savaşa gönderebiliyordu. 211 (826-827) yılında Muhammed İbn-Tusi’ye Babek’le savaşmasına karşılık, Musul yönetimini de verdi.

Hareketin büyümesi ve ayaklanmanın yayılması

Babek el Hürremi tebliğ faaliyetine başlarken bir yandan ayaklanma hazırlıklarını da yürütüyordu. Kendisine bağlı, eğitimli, inançlı ve kararlı savaşçılardan güçlü ordu kurarken, hakimiyet alanında sağlam kaleler de inşa ediyor, savunmasını pekiştiriyordu. Dağlık bölgelerde yaşıyor olmaları nedeniyle Memun ordularının Babek ordularına ulaşması, saklandığı dağlarda onu bulması ve savaşa zorlaması oldukça güçtü. Babek doğal coğrafi yapıdan akıllıca yararlanıyordu. Dar ve sarp geçitlerde pusu kuruyor, halife ordusunun dağlık mıntıkada küçük birlikler halinde ilerlemek zorunda kalması nedeniyle bir anda saklandıkları mevzilerden bu birliklere saldırıyor ordunun ana gövdesiyle irtibatını kesiyor ve kolaylıkla yok ediyordu. Halife orduları için dağlar, geçitler, orman, uçurum, her ağaç, her kaya dibi ölüm anlamına geliyordu. Bu gerilla savaşı yöntemlerine zorlu iklim koşulları da eklenince Arap-İslam ordularının savaş gücü ve iradesi daha Babek ordusu ile karşılaşmadan kırılıyordu.

Coğrafya ve iklim koşullarının Babek’in başarılarında oynadığı rolün altı çizilmelidir. Ancak yine de Arap-İslam ordularının başarısızlığını ve Babek’in başarısını savaşın niteliğinde aramak gerekir. Köktenci-radikal hareketin haklı ve meşru bir zeminde hareket ediyor olması, halka ve yoksullara vaat ettiği eşitlikçi düzen idealini küçük topluluklar biçiminde de olsa hayata geçirmiş olmaları, geniş ve yaygın bir coğrafyada toplumsal destek bulması, Azerbaycan halkının Arap istilacılarına karşı birleşik bir mücadele yürütmesi, Araplara karşı bağımsızlıkçı bir savaş biçimini alması... Babek ve Hürremilerin başarılarının asıl kaynaklarıdır.

Muhammed Tusi, 212 (827-828) yılında Babek’in üzerine yürüdü. Bir yıldan fazla savaştı, bir sonuç elde edemedi, kendisi de savaş meydanında canından oldu. Halife orduları ile yaptığı savaşlardan zaferle çıkan Babek ve Hürremiler güçlerini büyütüyorlar, etki alanlarını genişletiyorlardı. Babek ana karargahı Bezz kalesinden savaşları yönetiyordu. Komutanları Hürremdiniliğe bağlı ve yetenekli savaşçılar olmasına karşın Babek çoğu zaman ordusunun başında savaşlara bizzat katılıyor ve yönetiyordu. Yoksul halk, köylüler, farklı din ve kavimlerden ezilenler de Hürremilere katılıyor, halife ordularına karşı savaşıyorlardı. Babek’in savaş gücünün yer yer 300 bin savaşçıya çıktığı kabul edilir.

Babek’le savaşmaya gönderilen komutanlar savaş giderlerini kendileri karşılamak zorunda kalıyorlardı. Kendilerine bağlı bölgelerin tüm vergi ve haraçları komutanlara bırakılıyor, ayrıca yerel yöneticiler ve beylikler de haraç vermeye zorlanıyor, her savaşta ve her yeni vali atandığında halk daha fazla soyuluyor, bu da Arap-İslam karşıtlığını ve öfkeyi derinleştiriyordu. Halk kendi yöneticilerine karşı da hoşnutsuz ve tepkiliydi, çünkü halifenin valilerine ödedikleri vergi ve haraçları, sonuç olarak yine halktan topluyorlardı.

Muhammed Tusi ve birçok komutanın da öldüğü savaş sonrası Memun, Ali İbn-İdişam’ı Babek’le savaşmaya tayin eti. Aynı zamanda Ali Ibn-Hişam Cibal, Umm, İsfahan ve Azerbaycan Valisi oldu. Ancak 217 (832-833) yılında Memun, Ali İbn-Hişam’ı öldürttü. Hişam halkın malına mülküne el koyuyor, soyuyor, insanları öldürüyor ama Babek’le savaşmayı göze alamıyordu. Babek’e katılmaya niyetlendiğini düşünerek üzerine ordu gönderdi, Ali İbn-Hişam’ın kellesini kesip, Irak, Horasan, Mısır ve Şam ülkelerinde teşhir etti.

218 (833-834)’te Hürremiler başka bir koldan, İsfahan, Fars ve Azerbaycan’da ayaklanma başlattılar, halifenin yerel kuvvetlerini dağıtarak hızla ilerlediler. Önderleri Ali Mazdek’ti. İsfahan ve Fars’ta hakimiyeti sağlayınca Babek ile birleşmek üzere Azerbaycan’a yöneldi. Babek de bu ayaklanmadan haberdardı, tüm bölgeyi kasıp kavuran devrim rüzgarı Hürremilerin her taraftan Babek’in etrafında toplanmasını sağladı. Memun’un valilerinden İshak İbn-İbrahim İbn Museb komutasında halife ordusuyla Hürremiler arasında çok şiddetli çarpışmalar yaşandı. İki taraf da ağır kayıplar verdi, yenişemediler ve iki ordu da kayıplarını gidermek toparlanmak üzere geri çekildi. Ali Mazdek on bin kişilik kuvvetiyle İsfahan’a döndü, İsfahan emiri kaçtı, kentin kadısı ve ileri gelenleri ile savaştı, çoğunu öldürdü, esir aldı.

Bu savaş Memun’un son savaşı oldu. Hürremilerin isyanını bastıramadan, Babek’i yenemeden 218 (833) yılında öldü. Yerine Mutesim geçti.

Ayaklanmanın Hemedan kolunda Hürremiler zor duruma düşünce Rumeli’ye (Anadolu’ya) geçip Bizans İmparatoru Teofil’e sığındılar. Kuzey’e, Rumeli’ne istila saldırıları düzenleyen Bağdat yönetimi Bizans ile de savaş halindeydi. Bu nedenle Bizans İmparatoru Teofil ile Babek karşılıklı yardımlaşma anlaşması yapmışlardı.

Savaşın bir perdesi kapanıyor

220 (835)’te Mutesim, Babek ve Hürremilerle savaşma görevini Afşin’e verdi. Kavusoğlu Afşin Hıdır, Bağdat sarayının en önemli devşirmelerindendi. Babası Kavus, Arap-İslam yayılmacılığına karşı çıkmış Orta Asya ülkelerinden İsrevşene emiriydi. (Bugünkü Özbekistan sınırları içinde bir bölge) Memun’un Horasan seferlerinden birinde komutanlarından Ahmet İbn-Halid ile savaşta Kavus, iki oğlu (Fazıl ve Hıdır) ile birlikte esir düştü. Kavus Bağdat esaretinde öldü. Hıdır sarayda Arap-İslam kültürü ve Abbasi devlet geleneklerine göre yetiştirildi. Mutesim, zamanında sarayın en saygın ve güçlü emiri oldu. Afşin sözü ise babasının memleketi İsrevşene’de emirler için kullanılan prenslik ya da şahlık ünvanı idi. Bu nedenle Hıdır daha çok Afşin olarak bilinir.

Afşin’in bu savaşta görevlendirilmesi bölgedeki Arap olmayan halkları ve babası da Arap istilasına karşı savaşmış olduğu için muhalif hareketleri etkileyebilirdi. Ayrıca sarayın en büyük emirinin Babek üzerine gönderilmesi, bu devrimci hareketin Abbasi yönetimince ne kadar hayati önemde görüldüğünün işaretidir.

Önceki valiler ve komutanlardan farklı olarak Mutesim, Afşin’in tüm savaş giderlerini karşılamaktaydı. Üç yıl Babek’le savaşan Afşin kaybettiği askerler için ve savaşın finansmanı için defalarca saraydan yardım istedi. Mutesim o dönemde dahi çok büyük miktarlarda para ve altınla Arap savaşçılardan kurulu ordularla Afşin’i sürekli takviye etti. En kıdemli komutanlarını da Afşin’in emrine verdi. Büyük Boğa, Muhammed İbn-Hamid, Ahmet İbn- Halil İbn-Hişam, Hasan İbn-Sehl ve Fazıl (Afşin’in kardeşi), Cafer Hayat kendilerine bağlı ordularla birlikte Afşin’in başkomutanlığı altında birkaç bölgede birden Hürremilerle savaşıyorlardı.

Afşin, Babek’in ülkesini savaşarak ele geçiriyor, Hürremileri geriletiyordu. Büyük çarpışmalar oluyor, Afşin’in ordusu yeniliyor, diğer ordularla takviye edilerek tekrar saldırıya geçiyordu. Geçtikleri yerlerde taş üstünde taş bırakmıyor, kentleri kasabaları yağmalıyor yakıyor, Hürremileri ve onlara destek olan köylüleri kılıçtan geçiriyordu. Kış bastırdığında Afşin ordusunu geri çekmiyor, hemen bulunduğu yerde karargah kuruyordu. Hürremiler giderek sıkışıyordu.

Babek’in önemli komutanlarından Aziz ve Tarhan, Afşin’in kuvvetleri tarafından pusuya düşürülüp öldürüldüler. Dağ yollarında ve geçitlerinde Babek’in ordusu defalarca Afşin’in komutanlarını yendi, dağıttı. Karargahlarını bastı, erzaklarına, silah ve cephanelerine el koydu. Geriden dolaşıp takviye kuvvetlerinin önünü kesti, erzak yollarını tutup baskınlar verdi, Afşin’in ana karargahını bastı, ordu paniğe kapılıp dağıldı, Afşin canını zor kurtardı. Dağlar, geçitler Babek’in pusuları ile doluydu. Çağının ilk ve en usta gerilla savaşları, silahlı halkın uzun süreli savaşlarda düzenli ordu biçiminde savaşması gibi çok önemli ilkler yaşanıyordu.

Savaş aralıksız üç yıl sürdü. Savaşın uzaması Hürremileri bıktırmaya başladı. Yorgunluk ve bezginlik yayılıyordu. Afşin kuşatmayı iyice daraltmış, savaş Bezz kenti önlerinde veriliyordu artık. Bezz kalesi kuşatılmış, Babek ana karargahında kendisine en sadık taraftarlarıyla kalmıştı. Arada bir kaleden çıkıyor Afşin’e baskın yapıyor, kuşatmayı o noktadan yarıyordu, geri çekildiğinde Afşin takviye ediyor ve kuşatmayı pekiştiriyordu. Babek, Bezz kenti halkına dokunmaması, kent halkının savaş bölgesi dışına çıkması için Afşin’e anlaşma teklif etti. Afşin kabul etmedi. Mutesim’den bir af belgesi temin edip teslim olursa şayet affedileceğini bildiren Afşin’e Babek’in de yanıtı, “Benim affa ihtiyacım yoktur” oldu. Bir yarma harekatı ile kaleden çıktı, kuşatmayı yarıp kurtuldu. Afşin kente girdi, Müslümanlığı kabul edip halifeye biat edenleri esir aldı, Hürremdinilikten vazgeçmeyenlerin hepsini öldürdü. Kenti yağmaladı yaktı. Babek’in köşklerini yıktırdı. Savaşın bu perdesi kapanmıştı.

Ezilenlerin direniş tarihine düşülen kayıt: Babek

Babek dağılan ordusunu ve adamlarını toplamaya çalıştı, birbirlerine ulaşmayı başaramadılar. Dağınık kalan birlikler ve savaşçılar önderleri Babek olmaksızın Afşin’le savaşı sürdürdüler, teslim olma çağrılarını reddettiler, Afşin ele geçirdiklerini öldürdü. Babek Ermeniye bölgesine doğru ilerledi. Hürremilerin dostu olarak bilinen, Babek’e bağlılığını bildirmiş Ermeniye emirlerinden Sehl İbn-Sunbat’ın yanına sığındı. Sunbat ihanet etti, yanındakilerle birlikte Babek’i Afşin’e teslim etti.

Babek el Hürremi pişmanlık getirmesi karşılığında yapılan teklifleri geri çevirdi. O bir köylü hareketi, halk hareketi, devrim hareketi önderiydi ve yaşamının son anlarına kadar buna uygun davrandı. Mutesim görmek, tanımak istiyordu Babek’i. Aynı zamanda ona çektirecekleri ızdıraplara dayanma sınırını da test etmek istiyordu. Rivayet olunur ki; yanına getirildiğinde Mutesim ona şöyle der: “Ey Babek sen öyle bir şey yaptın ki; hiç kimse böyle bir yapamamıştır. Bu yüzden şimdi de hiç kimsenin tahammül edemeyeceği kadar tahammül etmelisin.” Babek de “Yakında benim tahammülümü görürsün” der. Mutesim, önce ellerinin, sonra ayaklarının kesilmesini emreder. Sağ eli kesilir önce, Babek kanını yüzüne sürer. Mutesim niye böyle yaptığını sorar. Babek “Kanım aktıkça halk yüzümün sararmasından benim ölümden korktuğumu sanır.” diye yanıtlar. Elleri ve ayakları kesilen Babek, başı da kesilerek katledilir. Aynı işkence kardeşi Abdullah’a da uygulanır, ikisi de ne af dilemiş ne de inleyip sızlamışlardır.

Babek’in başını kesip Horasan’ın bütün kent ve kasabalarında dolaştırdılar. Hilafeti devirip devrim yapmasına az kalmış, halkın yüreğinde kök salmış, onların umudu olmuş, üzerlerinde büyük etkisi olan bir ayaklanma önderiydi Babek ve bu yolla bölge halkına gözdağı veriliyordu.

Babek’in cesedi ise Samara’da yüksekçe bir yerde yıllarca asılı kaldı. Bugün halen duruyor o yer ve halk arasında “Keniseyi Babek” olarak biliniyor.

Babek’in öldürülmesinden sonra da Hürremi hareketi devam etti. İrili ufaklı isyanlarla egemenlere karşı ayaklandılar, temel felsefelerinden vazgeçmediler. Babek ve Hürremilerden geriye yazılı eser-belge kalmadı. Bu köktenci hareketin tarihini yazanlar sonuçta galip gelen egemenlerdi; günümüze kadar ulaşmayı başaran bilgi ve belgeler dönemin devlet adamları, resmi vakanüvisler ve devlet yanlısı ulemaların yalan, çarpıtma ve karalamaya dayalı yazılarıdır. İzleri sürülebildiği kadarıyla Hürremdinilik 1200’lü yıllara kadar köktenci-radikal geleneğini sürdürmüştür.

Babek’in eşitlikçi-ortakçı ülküsü farklı bölgelerde, farklı isimler biçiminde ezilen yoksul halklara esin kaynağı oldu. Babek adı yeni doğan çocukların adı ile yaşadı. Bezz kalesi bugün hala bölge halkı için önemli ziyaret yeridir. Azerilerin uluslaşma sürecinde tarihsel köken ve aidiyet bağları bakımından Babek özel bir önem taşır.

Babek’ten geriye yazılı bir eser kalmadı, ama yazarlar ve şairler Babek’in ardından yazdıkları edebi ürünlerle onu ve ideallerini yeni kuşaklarla buluşturdu, tanıştırdı.

İlkel komünal toplumdan geleceğin komünist toplumuna uzun tarihi serüvende Babek’in eşitlikçi-ortakçı toplum ülküsü önemli komünistik uğraklardan birisi olarak anılmayı hak eder.

Sözlük ve Açıklamalar

Zerdüştilik: Tahminen M.Ö. 637-560 yılları arasında yaşamış Zerdüşt tarafından yayılan din olarak kabul edilir. 42 yaşındayken “peygamberlik vahyini alan” Zerdüşt, 77 yaşında öldürülür. (Sobalan dağında inzivaya çekilmesi ve 42 yaşında vahiy yoluyla peygamberliğinin iletilmesi daha sonraki peygamberlere esin kaynağı olmuş olmalı!)

Zerdüştilik tek tanrılıdır ve kutsal kitabı olan bir dindir. Tanrı; Ahura Mazda, kutsal kitap; Avestadır. Antik İran’da, Horasan, Azerbaycan, Mezopatamya’da yaygınlık kazanmıştır. Ateşin kutsallığına inandıkları için taraftarlarına ateşe tapanlar-ateşperestler denilir.

Muhalif bir din ve toplumsal bir hareket özellikleri de taşıyan Zerdüştilik, Sasaniler döneminde resmi din haline getirilince halkın gözünden düşer.

Mazdekçilik (496 Mazdek Ayaklanması): Her türlü bireysel servet, mülk ve sahiplenmeye karşı olan tam bir ortaklaşmacılık hareketi. İran’ın (o dönemde Sasani devleti) 484 yenilgisini izleyen yıllardaki toplumsal huzursuzlukla birlikte ortaya çıkan ve Mazdek’in önderliğinde büyüyen hareket İran (Sasani) İmparatoru Kubda/ Kavad/ Kavaz’ın 469’da tahttan indirilmesiyle doruğuna varır. İmparator kaçmayı başaracak ve Eftalit (Akhunlar) hakanına sığınacaktır. Akhunlar hakanının büyük bir gücü Sasanilerin emrine vermesi sonucunda, Mazdek ayaklanması bastırılacak (498-499) ve Mazdek idam edilecektir.

Manicilik: Mardin doğumlu Mani tarafından yayılan dini inanç ve öğretidir. Öğretisini kendi adıyla yayan Mani, Sasani hükümdarı Şahpur’un koruması altında başkent Ktesiphon (Medain)’de yaşamıştır. Manicilik; Zerdüştilik ile Hıristiyanlık sentezine dayanan, Budizm’den de kimi öğeler almış, barış ve hoşgörüye dayanan, İslam’daki tasavvufi ve Batıni hareketleri ve Alevi inancını etkilemiş bir inançtır.

Budizm: Puta tapan bir inançtır. Sasani satraplarından (Büyük Prens) Bermekilere dayanır. Belh kentinin en soylu sülalesidir. Kent Nubahar adında en eski Budist tapınağı ile ünlüdür. Nubahar Tapınağının Kureyş devrindeki puta tapanların kutsadığı Mekke’deki Kabenin çizimi örnek alınarak, Kabe ile rekabet için yapılmış olduğu öne sürülür. Tapınağın tüm görevlileri Bermekiler tarafından atanır, Başrahip de Barmak olarak adlandırılırdı. Kabe ile rekabet hem Bermekilere hem Nubahar Tapınağına yaramadı. Horasan, Halife Osman tarafından fethedildiğinde Nubahar yıkıldı, Bermekilerin imtiyazları ellerinden alındı.

Budizm Asya’da yaygın bir inanç olarak varlığını devam ettiriyor.

Şamanizm: İlk izlerineM.Ö IV. ila I. yy’larda rastlanır. Henüz yerleşik yaşama geçmemiş göçebe kabileler arasında yaygın bir dinsel/ inançsal olgudur. Ortak kanaat bir din olmadığı ama dinsel/mistik ritüeller toplamı olduğu biçimindedir. Yasalar- kurallar bütünlüğü yoktur, her göçebe kabile kendine göre ritüeller oluşturmuştur. Türklerin en eski dini, “Türk Şamanizm’i” tezleri gerçeği ifade etmez. Şamanizm yalnızca Türklere özgü değil, göçebe- otlatıcı kavimlerin hepsinin kendine göre bir Şamanizmleri vardır. Doğa ile barışık, bağnaz olmayan ritüelleriyle totemdinleri arasında sayılabilir. Başka dinlere karşı düşmanlık beslememesi ve bağnaz ve tutucu olmaması nedeniyle türlü dinlerin etkisini altında kalmış, giderek yok olurken kimi ritüellerini de diğer dinlere katmıştır.

Mazyar (Mazyar bin Karin): Babek’in öldürülmesinden iki yıl sonra Taberistan prensi Mazyar bin Karin ayaklandı. Kariniler sülalesi Taberistan’ın yönetici sülalesiydi. Babek’in izindeki Mazyar’ın amacı da eşitlikçi bir düzen/ toplum kurmaktı. Mazyar’ın hareketi kısa zamanda bastırıldı. Mazyar öldürüldü, cesedi Samara’ya getirildi ve iki yıldan beri asılı duran Babek’in kemiklerinin yanına asıldı. 225 (839-340)

Cizye: İslam ülkelerinde Müslüman olmayanlardan alınan bir çeşit vergi. Halk arasında kelle vergisi olarak anılır.

Miskal: 4.5 gr değerinde eski bir ağırlık ölçüsü birimi.

İkon: Tahta üzerine mumlu ve yumurtalı boyalarla yapılan dini içerikli resimler. Kutsal kabul edilen resim, desen ve çizimler.

Kaynakça

Horasan Kimin Yurdu, Faik Bulut Babek, S. Nefisi

Bilim ve Gelecek dergisi, Haziran 2007, Syf: 40

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn