Alternatif Tarih Okumaları III - Hasan Sabbah Ve Fedai Hareketi

Hürriyet Gazetesi, PKK’nin Dağlıca baskınının ardından oluşturulan ırkçı-şoven atmosferde, internet sitesinde şu başlığı attı: “Türkler 11. yüzyıldan beri terörle uğraşıyor.” Burada kast edilen Hasan Sabbah, “Haşhaşi Hareketi” ve onların Selçuklulara yönelik başkaldırısıydı. Egemenlerin şeytanlaştırdığı ve bir küfre dönüştürdüğü “Terör” kavramının tastamam “Ezilenlerin şiddetini” tanımladığının bundan güzel bir anlatımı olamazdı! Hasan Sabbah ve fedai hareketini tarihe sayısız söylenti ve karaçalmayla kaydetmelerinin temelinde de bu yatar.

11. yüzyılın son dönemlerinden itibaren, İran'daki Alamut Kalesi merkezli olan, Selçuklu yönetimini ve Abbasi teokratik rejimini hedef alan fedai eylemleri ve suikastlar büyük sansasyon yarattı. Alamut Kalesi'nin efendisi Hasan Sabbah'ın ve onun fedai örgütünün ünü dört bir yana yayıldı, zamanla bir efsaneye dönüştü.

Rivayetlere göre; Hasan Sabbah (Seyyidina Efendimiz biçiminde anılırdı) Alamut Kalesi'ni ele geçirdikten sonra, kafasında kurguladığı planlarını hayata geçirmeye başlar. Önce, kalenin bir bölümünde gizli, muhteşem bir bahçe inşa ettirir. İçinden bal, süt, şarap akan çeşmeler, Kevser ırmakları ve görkemli köşkler yapılan bu bahçeye, envai çeşit çiçek ve meyve ağaçları diktirir. Her köşesine dünyada eşi benzeri olmayan güzel kızlar yerleştirir. Bu bahçeyi, tam anlamıyla Kuran'da bahsi geçen cennete benzetir; kendi adamlarını da buranın gerçek cennet olduğuna inandırır.

Sonra, civar bölgelerdeki genç delikanlıların arasından sağlıklı, gözü kara, inançlı ve şeyhe (Hasan Sabbah) bağlı olanları Alamut'a getirtip eğitime tabii tutarlar. Onlara, cennetin anahtarının şeyhte olduğunu; dilediği kişiyi dilediği zaman cennete gönderebileceğini de anlatırlar. Belirli bir süre eğitim gören bu gençlerin arasından seçilenler “fedai adayı” olurlar ve şeyhin huzuruna çıkarılırlar. Hasan Sabbah, içerisinde bol miktarda haşhaş bulunan ama tam formülünü kendisinden başka kimsenin bilmediği içkiyi, bu fedai adaylarına içirir; uyuşturucunun etkisiyle kendinden geçen gençleri “cennet” olarak gösterilen gizli bahçeye taşıtır. Bir müddet sonra ayılan gençler kendilerini hurilerin arasında bulurlar. Zevk ve sefa, aşk ve meşk dolu bir zaman geçirirler. Gerçekten cennette olduklarına, efendilerinin kudretinin büyüklüğüne inanırlar. Sonra tekrar haşhaş içirilen delikanlılar bu sahte cennetten çıkarılırlar.

Bu gençlere daha sonra eğer cennete tekrar gitmek istiyorlarsa, şeyhin buyuracağı işi yapması gerektiği söylenir. Sahte cennette kaldığı kısa süreden sonra yeniden oraya dönmekten başka bir şey düşünemez hale gelen gençler, sonsuz bir cennet vaadiyle ölüme adeta hazır hale gelirler. Bunu bilen Hasan Sabbah, bir düşmanının öldürülmesi için talimatını verir. Artık bir “fedai” olan genç, kendi yaşamını da feda edeceği eylemlere büyük bir istekle girişirdi. Hasmını öldürerek şeyhi memnun etmesi cennetin kapısını açması, ölse dahi cennette sonsuza kadar yaşaması demekti. Fedailer, cesaret almak için eylem anında da haşhaş içerlerdi. Böylece hedef mutlaka öldürülürdü.

Hasan Sabbah’ın böyle cennet vaadiyle kandırdığı, haşhaş ile uyuşturduğu gençlerden kurduğu, ölümü göze almış Fedai-Haşhaşi örgütü, yaptığı siyasi suikastler yoluyla terör estirir, korku ve dehşet saçardı. Kurduğu örgüte Haşhaşiler denilir; Avrupa dillerindeki “assasin/suikastçi” kelimesinin de “haşhaşi”den türemiş olduğu söylenir.

Haklarında onlarca spekülasyon yapılan Hasan Sabbah ve Alamut Fedaileri kara efsanesi böyle yayıldı. Bu efsane yukarıda anlatılanlarla sınırlı değildir. Tarihsel dönemleri ve şahsiyetleri anlatma iddiasındaki onlarca roman ve araştırmada bu söylentiler döne döne işlenmiştir. Günümüzde de bol bol laf üretiliyor. Popüler tarih kitapları ve romanlar bu söylentilere referans oluyor, belge niteliğinde değer görüyorlar. Aynı anlatımlar filmlere de konu ediliyor.

Peki ama bu anlatılanlar doğru mu? Ya da ne derece doğrudur? Hasan Sabbah kimdir gerçekte? Binyıldır konuşuluyor olmasının esrarı nedir? Neler yapmıştır bu denli ünlü olmak için? Ezilenler için neyi temsil etmektedir?

İsmaili Hareketi Ve Ezilenlerin İsyanı

Hasan Sabbah'ın arenasında göründüğü zaman kesiti başta Ortadoğu olmak üzere, bütün İslam coğrafyasında büyük çalkantıların, siyasi, ideolojik, sosyal alt-üst oluşların ve çarpışmaların olduğu bir döneme denk düşer.

Dört Halife döneminde başlayıp Emevilerle süren İslam yayılmacılığı ve fetihler, kısa sürede büyük bir imparatorluk halini almış, ideolojik ve siyasi anlamda Ortodoks İslamın, sosyal ve ekonomik anlamda Arapların egemenliği sağlanmıştı. Buna karşılık; Arap olmayan halklar (genel olarak mevali sıfatıyla hor görülmüştür), kendi inançlarından vazgeçmeyen dinler/inançlar toplulukları (Zerdüştilik, Manilik, Mazdekçilik vs.), Afrika'dan getirtilen ve vahşi bir sömürüye tabi tutulan köleler, feodal toprak rantı sömürüsünün en katı ve pervasız biçimi olan haraç, cizye ve aşar yoluyla sömürülen geniş köylü yığınları, savaş ganimetlerinden uzaklaştırılan Arap kabileleri ve kimi bölgelerdeki Arap yoksullar ve şehirli alt tabakalar; buldukları her fırsatta üstü kapalı ya da doğrudan biçimde İslam şeriatını ve/veya despotik devletini hedef alan ayaklanmalara girişiyordu. Yığınlar, “eşitlik, adalet, özgürlük” taleplerini “Ehli Beyt Davası” kisvesinde dillendiriyor; genel olarak Şiilik adıyla anılan muhalif fırkalarda örgütleniyorlardı.

İlk başlarda bu halkların taleplerini ve desteklerini arkalayarak Emevileri deviren Abbasiler, kısa sürede yığınlara sırtını döndü ve onlar da despotik bir yapıya büründü. Yığınlar; İslam şeriatına sarılan ve İslamcı-ruhban sınıflarla katı bir şeriat devleti haline gelen despot Abbasi rejimini sorgulamaya başladı. Ezilen ve hor görülen halklar (İranlı, Iraklı, Kürt, Bedevi vs.), zorla Müslümanlaştırılan inanç toplulukları, feodal sömürü altında inleyen geniş köylü yığınları, ganimet paylaşımının dışına itilmiş bölgeler ile İslam şeriatı ve Abbasi rejimi (bu ikisi iç içe geçmiştir) arasındaki karşıtlıkları daha da derinleştirdi. Kendiliğinden veya örgütlü ayaklanmalar yaygınlık kazandı. Toplumsal kurtuluş, eşitlik ve adalet fikri yeni biçimlere bürünmeye başladı; ideolojik anlamda “Kurtarıcı Mehdi”, “Gaip İmam” inancı form buldu. İdeolojik ve pratik anlamda radikalleşme hız kazandı.

8. yüzyılda siyasi, sosyal ve ideolojik zeminde artık iflas etmiş Ortodoks İslam ve onunla bütünleşik durumdaki despotik Abbasi rejimi, büyük Şii ayaklanmalarının hedefi durumuna geldi. Fakat asıl olarak; ezilenlerin kurtuluş taleplerini belli bir süre arkalayan Şii ayaklanmalarının (Zeydilik vb.) sonradan Abbasi rejiminin temel dayanaklarından biri durumuna gelmesi, şeriat yanlısı olması ile tutucu ve uzlaşmacı Oniki İmamcı Şiilerin, İslam şeriatına muhalefetinin birkaç noktadaki fikir ayrılığına indirgenmesi ve bunların yarı-resmi bir mezhep durumuna gelmeleri adalet, eşitlik ve kurtuluş beklentisi içerisinde bulunan halkların ideolojik politik kopuşunu hazırladı. Şiilik, ılımlılar ve radikaller olmak üzere ikiye parçalandı. İdeolojik anlamda genel olarak Batınî adıyla anılan dine akılcı yorumlar ve felsefi içerik katan bir dizi açık ve gizli mezhepler/akımlar oluştu; o dönemin partileri olan dini teşkilatlar/fırkalar kuruldu; birbiri ardına büyük ayaklanmalar ortaya çıktı. Bütün bir imparatorluk coğrafyasında yaygınlık gösterdi.

Ezilen katmanların ve kesimlerin rejimden kopuşu, ideolojik ve siyasal anlamda en etkili akım olan, Şiilikten radikal bir ayrışma gösteren İsmaililiği ortaya çıkardı. (Şiilerin 6. imamı olan Cafer-i Sadık'tan sonra onun oğullarından biri olan İsmail'i -babasından önce ölmesine rağmen- imam kabul eden akım olduğu için bu adı almıştır. Şiiliğin ılımlı ve uzlaşmacı kolu ise Oniki İmamcılar olarak anılmıştır). İsmaililik; inançsal-ideolojik bakımdan İslam şeriatını, siyasal bakımdan Abbasi rejimini yıkma; toplumsal adalet ve eşitlik sağlama çağrısının bayrağı oldu. “Kurtarıcı Mehdi” öğretisi, imparatorluğun dört bir yanına yayılmış usta davetçiler (propagandacı-dai) ağı, bilgili kadroları ve entelektüel düzeyi yüksek eğitimi, felsefesi, edebiyatı sayesinde ve yeni adil bir düzen propagandası yaparak yığınları etkilemeyi, kendi yanına çekmeyi başardı. Bir yandan Abbasi rejimini yıprattı, diğer yandan da en ciddi rakibi olan tutucu ve uzlaşmacı Oniki İmam Şiiliğini bertaraf etti. İsmaililik, ortak paydası İslam şeriatını ve Abbasi rejimini yıkmak olan hemen bütün toplumsal hareketlerin, onlarca Batınî akımın ortak çatısı haline geldi. Yüzyıllar boyunca Abbasilere ve egemen sömürücü sınıflara kök söktürdü.

10. yüzyılda İsmailî akımından kaynaklanan iki radikal akım etkinlik gösterdi: Mısır'da kurulan Fatimî Devleti (kuruluşu 909) ve geniş bir coğrafyaya yayılan parçalı komünal düzenler kuran Karmatiler.

Hasan Sabbah Tarih Sahnesine Çıkıyor

Hasan bin Sabbah, bu İsmaili/Batınî fırtınasının İslam coğrafyasında bütün şiddetiyle estiği bir dönemde, 1034 yılında İran'ın Kum kentinde doğdu. Yemen kökenli Kufeli Arap bir ailenin oğludur. Ailesi Kum'dan sonra İran'ın Rey şehrine yerleşmiştir.

O dönem İran, İslam topraklarına dahildi ve Türk Selçuklu işgali altındaydı. Egemen yapıda; Sasani döneminin satrap artıkları olan Fars aristokratları, zengin toprak ağaları ve tüccarların dışında Selçuklu yöneticileri, Abbasiler ve İslam şeriatının din adamlarından oluşan ruhban sınıfı bulunuyordu. Azerbaycan, İran, Horasan ve Maveraünnehir bölgesinde yaşayan ve Arap olmayan halklar; eski gelenek ve inançlarını koruyan ya da zorla Müslümanlaştırıldığı için İslam'ı görünümde sürdüren topraklar; satrapların topraklarından kovduğu ve feodal sömürü altında kalan emekçi köylüler; Selçuklu askerlerin varlığı ile fetihçi savaşlardan nasibini alamayıp dışlanan Arap asker kabileleri ve yoksullar; Selçukluların yağma ve talanlarına, katliamlarına maruz kalan kesimler, bir bütün olarak muhalif hareketlere yönelmişti.

Babek, Karmati isyanları gibi ve daha onlarca büyük-küçük ayaklanmaların ve direnişlerin merkezi olma özelliği gösteren İran ve çevresinin son birkaç yüzyılı ayaklanmalar, yenilgiler ve katliamlarla geçmişti. Egemen sınıfların dışında kalan topluluklar genel olarak Şii ve Batınî/İsmailî hareketlerde saf tuttular. İsyancı örgütler ve akımlar, büyük katliamlara rağmen varlıklarını ve eylemlerini sürdürüyordu. Selçuklu yönetimi her türlü muhalif harekete ama özellikle İsmaili hareketine ve potansiyel tabanı olma özelliği olan kesimlere karşı acımasızdı; yer yer katliamlar, cezalandırma saldırıları düzenlerdi.

Bu koşullarda dünyaya gelen Hasan Sabbah'ın babası da ılımlı Oniki İmamcı Şii inancına sahipti. Hasan Sabah, 17 yaşına kadar Oniki İmamcı Şii eğitimi aldı. Bu dönemden sonra okumaya ve araştırmaya yöneldi, karşılaştığı Fatımi/İsmaili propagandacılarla tartıştı, böylelikle İsmaili öğretisiyle tanıştı. Fakat özellikle İsmaili propagandasının İrani halkların Selçuklu işgalciliğine karşı düşmanlığı ve işgalcileri yurttan çıkarma isteğiyle birleştiren Horasan baş-daisi (propagandacısı) Nasır-i Hüsrev’in eserlerinden etkilenerek İsmaili öğretisini benimsedi. O dönem, Fatımi halifesi olan Mustansir'i zamanın İmam'ı olarak kabul edip bağlılık yemini etti. 1072'de İran'da görevli olan ve Rey'de bulunan baş-dai Abdulmelik el-Atlaş'la tanıştırıldı. “Dava”ya yeni kazanılmış biri olarak görevlendirildi.

Mısır'daki Fatımi Devleti; kendi egemenlik alanının dışındaki İslam topraklarında geniş bir İsmaili davetçiler ağı kurmak, uzak bölgelerden gönderilen elemanları ideolojik siyasi eğitimden geçirmek için okullar kurmuştu. Rey'den ayrılıp, İsmaililiğin bölgedeki merkezi olan İsfahan'a yerleşen Hasan Sabbah; Mısır yolculuğu boyunca dolambaçlı bir rota izledi ve geçtiği yerlerde İsmaili propagandası yaparak 1078'de Kahire'ye ulaştı. Kahire'de üç yıl boyunca eğitim gördü.

Hasan Sabbah'ın Kahire'de bulunduğu dönemler Fatımi-İsmaili devletinde, tutuculaşma, askeri tahakkümcü bir yapıya bürünme ve yığınların istemlerine yabancılaşma süreci yaşanıyordu. Buna bağlı olarak İsmaili öğretisinde de tutucu/doktriner bir yoruma gidildiği zamandı. Hasan Sabbah da Fatımi rejimine ve devletçi-doktriner İsmaili yorumuna (sonradan eski davet denildi) muhalefet etti. Bu sebeple Mısır'dan sürüldü. Sürgüne gönderilmesinin gerekçisi olarak, Halife Mustansir'e ve onun doktriner İsmaili yorumuna karşı yenilenmeyi savunduğu rivayet edilen, çok sonraları kardeşiyle girdiği taht kavgasında yenik düşüp öldürülen, Mustansir'in oğlu Nizar'ı desteklediği ileri sürülse de, o dönemde ne ideolojik ne de siyasi olarak böylesi bir ayrışma olgunlaşmamıştı. Kesin olan şu ki; Hasan Sabbah bazı şeyleri sorguluyordu ve bu yüzden sürgün edildi.

Sürgün yolculuğunda da bindiği gemi batan Hasan Sabah, canını zor kurtardı ve Suriye'ye geçti. Halep, Bağdat ve Huzistan üzerinden 1081 yılı ortalarında İsfahan'a ulaştı. İran'da İsmaili davasının yaygınlaşması için çok geniş bir alanda propaganda çalışması yaptı. Damgan bölgesinde 3 yıl süren yoğun bir çalışma yürüttü, ciddi bir taraftar örgütlenmesi yarattı.

Alamut Kalesi Ve Fedailer Örgütü

Hasan Sabbah'ın görev alanı İran'da, muhalif hareketler Fars aristokrasisini, işgalci Selçuklu yönetimini ve İslam şeriatını hedef alıyordu. Köylülerden şehirli yoksullara, baskı altındaki inanç topluluklarından İrani kimlikli halklara ve zulümden kaçıp dağlık bölgelere sığınan muhalif çevrelere kadar geniş bir toplumsal tabana yayılmış Abbasi-İslam ile Selçuklu karşıtlığı ve öfke vardı. Özellikle yağma, talan ve katliam saldırılarına maruz kaldıkları Selçukluların İran'dan kovulması, Selçuklu işgalciliğine son verilmesi fikri güçlüydü. Özgürlük talebi bu fikirde somutlanıyordu.

Deylem bölgesinde yönetici olarak faaliyet yürütmeye başlayan Hasan Sabbah da propaganda ve örgütlenme faaliyetlerinde yığınların bu tepkilerine kulak verdi; İsmaili propagandaya Fars/İrani kimliği ve Selçuklu işgali karşıtlığı temelinde “millici” öğeler kattı. İrani-Acem halklarının başını çektiği Şuubiye hareketi gibi isyanların, ama özellikle kendisini büyük oranda etkileyen Nasır-i Hüsrev'in bu içerikte yürüttüğü çalışmaların deneyimlerini ve olanaklarını da değerlendirdi. Emekçilerin toplumsal belleğindeki ve yaşamındaki izleri süren Babek'in eşitlikçi/mazdekçi düzenini ve Karmati komünlerinin miraslarını ve davalarını sahiplendi. 9 yıl boyunca yürütülen çalışmalarda; Selçuklu egemenliğine, İslam şeriatının baskısına ve feodal sömürüye son verileceğinin çağrısını yaparak önemli mesafeler aldılar.

Fakat atılıma geçmeyi sağlayamadılar. Selçukluların kovuşturmaları ve saldırıları fırsat vermiyordu.

Propaganda ve örgütlenme faaliyetlerini ileri sıçratabilmek, eyleme geçebilmek için, merkezi devlete karşı kullanabilecekleri sağlam üslere ihtiyaçları vardı. Orta İran bölgesinin Selçuklu devletinin denetiminin en güçlü olduğu yer olması, Hasan Sabbah'ı dağlık bölgelere yönlendirdi. Böylece Elbruz dağlarının uzantısı durumundaki Deylem'de bulunan ve zaptedilmesi imkansız olan; son derece sarp bir vadiye hakim tepelerle çevrili, geçit vermez kayalıklarda kurulu Alamut Kalesi üzerinde ısrarla durdular.

Sözkonusu bölge, Ortodoks İslam'a muhalefetiyle tanınıyordu. Geçmişte de muhalif hareketlere ve ayaklanmalara (Babek, Mazyar isyanları vs.) üs olmuştu. Arap ve Selçuklu zulmünden kaçanlar da, resmi İslamın baskısına maruz kalan inanç toplulukları da bölgedeki dağlara sığınmışlardı. İsmaili propagandasına ve örgütlenmesine açık, mücadele ve direniş potansiyeli yüksek bu bölge üs seçildi. Benzer özellikler taşıyan Afganistan sınırındaki Kuhistan bölgesi de yönelinilen temel alanlardan bir diğeri oldu.

Yerel dilde “Kartal Yuvası” anlamına gelen Alamut (Alah-amut) Kalesi, o dönemde Mehdi adında Şii bir beye aitti. Hasan Sabbah'ın davetçileri bölgedeki halkı, İsmaili mezhebine kazanma faaliyetine giriştiler ve başarılı oldular. Kalenin hükümdarı Mehdi'nin muhafızlarına kadar -hatta bir rivayete göre bizzat hükümdar Mehdi'yi de- örgütlediler. Kaleyi alma vakti geldiğinde Hasan Sabah, Alamut'a gitti ve örgütlenmeyi tamamladı. Kan dökmeden, bir oldubitti ile kaleyi Mehdi'den aldı (1090). Kalenin ele geçirilmesi konusunda, Hasan Sabbah'ın zekasını, örgütleme becerisini ve siyasi-ekonomik gücünü öven çeşitli söylentiler de anlatılır.

Alamut, İran'da kurulan ilk İsmaili devletidir ve İsmaili hareketinin siyasi, askeri bakımından gelişmesi, genişlemesi için merkez üs olmuştur. İran'daki İsmaili davasının tartışmasız lideri konumuna gelen Hasan Sabbah, döneminin en büyük kütüphanelerinden birini burada kurdurdu; ideolojik, siyasi ve askeri bakımdan kendini geliştirdi, fikirlerini olgunlaştırdı, daha ileri planlar yaptı. Bölgedeki halkın Selçuklulara, yerel beylere ve İslam rejimine karış yükümlülüklerini kaldırdılar, sömürü ve baskıya son veren düzenlemeler yaptılar. Her İsmaili bireyinin topluma karşı sorumlu biri haline getirilmesi sağlandı. Alamut ile halkın kader birliği sağlandı. Bir yandan örgütlenme faaliyetleri sürdürülürken, diğer yandan doğal haliyle bile aşılmaz, zaptedilmez olan Alamut Kalesi’ni uzun süreli kuşatmalara dayanacak tarzda tahkim ettiler. Kayaları delerek su kaynaklarına ulaştılar, sarnıçlar açtılar, büyük ambarlar ve tahıl stokları kurdular; vadideki arazileri ıslah edip tarıma elverişli hale getirdiler.

Alamut Kalesi'nin alınması, Selçuklular'ın üzerinde soğuk duş etkisi yaptı. Selçuklular, hemen Alamut'a yönelik saldırı hazırlığına girişti. Alamut civarındaki köyleri yerle bir ettiler, insanları kılıçtan geçirdiler ve Alamut'u kuşatma altına aldılar. Daha kurulur kurulmaz bir varlık-yokluk sorunu yaşayan Alamut Devleti, direnmeyi seçti. Zira kalenin terk edilmesi; yeni kurulan devletin yok olması, umutların boşa gitmesi demekti. Fakat kuşatma ve zafer kazanılırsa, hem askeri, hem siyasi, hem de psikolojik/ideolojik bir başarı kazanılmış olacaktı, ki bu da yeni kurulan devletin (dolayısıyla önderliğin) alması gereken bir riskti. Mısır'daki Fatımi Devletinin askeri yardım göndereceği söylentisini asker arasında yayan Hasan Sabbah, psikolojik olarak saflarındaki direnme gücünü artırdı; taraftarlarını ateşledi. Neticede kuşatma yarıldı. Böylece yalnızca Alamut korunmakla kalmadı; bu zaferin etkileri bütün İran-Şii coğrafyasında görülmeye başlandı, İsmaili devletinin genişlemesinin önü de açılmış oldu.

Bu dönem, Selçuklular ile Alamut Devleti merkezli İsmaililerin çarpışmalarının zincirlerinden boşaldığı, daha da şiddetlendiği zaman oldu. İlk kuşatmada başarılı olamayan Selçuklu Sultanı Melikşah ve ateşli-acımasız bir İsmaili düşmanı olan Başvezir Nizamülmülk, daha büyük kuvvetler hazırlayarak 1092'de Alamut üzerine sefere çıktı, Alamut’u kuşattı. Kuşatmanın sürdüğü dönemde İsmaililer, Alamut’un alınmasından sonraki ilk büyük siyasi eylemlerini yaptılar.

Başvezir Nizamülmülk, Nihavend kentindeki geçici karargâhında, Ebu Tahir Arrani adlı bir İsmaili fedaisi tarafından Ekim 1092’de hançerlenerek öldürüldü. Bu, tarihteki ilk büyük feda eylemiydi. Selçuklu Devletini korkuyla titretti.

Kasım 1092’de de Melikşah öldü -bir rivayete göre Melikşah’ı da fedailer öldürdü. Bu olayların ardından takviye güçle baskın düzenleyen İsmaililer kuşatmayı dağıttılar. Bu gelişmeler; Selçuklular'da iç karışıklıklar ve taht kavgalarına kapı aralarken, İsmaili-Alamut Devleti için ise genişleme ve yükselme sürecini başlattı.

Önemli bir siyasal fırsat yakalayan Hasan Sabbah, bu süreçten sonra, bir yandan siyasi, ideolojik ve askeri bir düzen kurmaya çalıştı; öte yandan da yeni kaleler ve bölgelere doğru yayılma, genişleme faaliyetine girişti.

Alamut Kalesi'nde son derece katı, kuralcı, kimseyi kayırmayan, eşitlikçi bir disiplin oluşturuldu; hiyerarşik bir örgütlenme kuruldu. Hiyerarşinin en tepesinde “Kayıp İmam Vekili” yani hüccet mevkii vardı. Bu konumda, ‘Seyyid’ ünvanlı Hasan Sabbah bulunurdu. Hüccet'in hemen altında komutanlar, danışmanlar ve dai’ler yer alırdı. Bunların altında ise, herbiri bir eyaleti yönetecek, bilgi ve beceri sahibi olan, özel olarak eğitilen yönetici kümesi vardı. Bu küme refik adıyla anılırdı. Hiyerarşinin en alt basamağında ise, çoğunlukla kale çevresinde yaşayan köylülerden oluşan, örgütsel eylem içinde olmayan, daha çok kuşatma zamanlarında lojistik destek sağlayan lassig'ler bulunurdu.

Bunların dışında, kalede eğitim gören, müstecip diye anılan acemilerden oluşan bir kesim daha vardı. Bunlar, aynı zamanda bir okul olan Alamut'ta eğitilirlerdi. Müsteciplerin arasından davaya son derece inanmış, kararlı, gözü pek, dirençli olanları fedai birimlerine seçilirdi.

Fedailer dövüş sanatları, silah kullanma, istihbarat toplama, kılık değiştirme, gizli haberleşme gibi konularda eğitildiler. Fedailer özel bir birimdi, siyasi suikast eylemleri için yetiştirildiler. İstenilen kişiyi öldürdükten sonra kaçmazlar; bu eylemi ne adına, ne niçin yaptıklarının propagandasını yaparlardı. Ölümü göze aldıkları ve çoğunlukla hemen öldürüldükleri için fedai denilirdi. Bu sebeple hakkında en fazla spekülasyon ve karalama yapılan kesim olmuştur.

Fedai örgütlenmesi ve eylemleri bir tercih değil, zorunluluk sonucu ortaya çıktı. Uzun süreli kuşatmalar, yıpratma saldırıları ve katliamlara karşı hayatta kalma ve inancıyla birlikte varlığını sürdürme mücadelesiydi. Fedai eylemleri yaşam hakkı tanınmamış İsmaililerin, savunma amaçlı savaş taktiğiydi. Ezilenlerin şiddetinin bir biçimi ve görünümüydü.

Nizari-İsmaili Devletleri

Siyasi ve toplumsal alanda eşitlikçi bir düzen ve disiplin kurmaya girişen Hasan Sabbah, İsmaili öğretisinde de bir dizi reforma girişti. Mısır'dan sürülmesine sebep olan fikirleri ve değişim ihtiyacı olgunlaşmıştı, belli bir forma kavuşmuştu. Fatımi-İsmaili yorumuna eskiden beri “içeriden” muhalefet eden Hasan Sabbah ve Suriyedeki İsmaililer, 1094'te Fatımi Halifesi Mustansir'in ölümünden sonra ayrılık bayrağını çektiler. Bu ayrışmanın önplanında; halife Mustansir tarafından veliaht-imam tayin edilen -yenilikçi olduğu rivayet olunan- oğlu Nizar'ın halifeliğinin, kardeşi Mustali ve saray aristokratları tarafından gasp edilmesi vardı.

1095'te Nizar öldürüldü; fakat Fatımi-İsmaili hareketi, Mustalilik (Mustali yanlıları) ve Nizarilik (Nizar yanlıları) olarak bölündü. Bu ayrışma salt siyasi düzlemde olmadı; daha doğrusu bu olay, ideolojik ve sınıfsal karşıtlığın üzerindeki kabuğun sıyrılmasına vesile oldu, yarayı açığa çıkardı. İran'daki Alamut merkezli İsmaililer ve Suriye'deki uzantıları, resmi Fatımi devletinden ideolojik ve siyasi kopuşlarını meşrulaştırmak için, öldürülen veliaht Nizar'ı sahiplendiler. Bu tarihten itibaren Nizariler olarak anıldılar. Nizarilerin, Fatımilerden ayrılmasının temelinde yatan şey, sınıfsal çıkarlardı. Fatımilerin siyasi ve ideolojik olarak tutuculaşması, yığınların/ezilenlerin sınıfsal, toplumsal taleplerinden uzaklaşması, yeniliklere ve gelişmelere kapalı hale gelmeleri, başlıca sebepti. Bu ayrışma, Fatımilerle Nizariler arasında bitip tükenmez ideolojik, siyasi çatışmalara yol açtı. Öyle ki Nizarilere, Hasan Sabbah ve ardıllarına yönelik karalamaların bir kısmı Fatımi kaynaklıdır. Fatımi yöneticileri de, Nizari fedailerinin hançerleriyle tanıştılar.

Hasan Sabbah, bu dönemde sadece siyasi bir önder olarak görünmedi; Nizari-İsmaili hareketinin ideolojik öğretisini geliştiren bir düşünürdü de. Zamanının büyük çoğunluğunu okumaya, araştırmaya ve yazmaya ayıran Hasan Sabbah, Fatımi Devletinin “eski davet” olarak anılan İsmaili yorumunu reforme etti; “yeni davet”in kuramsal temellerini attı. Talimiye olarak da anılan bu öğreti; geleneksel İsmaili öğretisinden farklı-yeni bir mezhep formu getirmiyordu. Fakat, özellikle Fatımiler tarafından devlet ideolojisi haline getirilen, yeni bilimsel-felsefi gelişmelere kapatılan, yenilikçi değil tutucu hale gelen tarzı eleştirdi. İsmaililiğin ortaya çıkmasına vesile olan düşünsel dinamikleri esas alıp yeni şartlara göre yorumladı. Eylemci bir içerik kazandırdı. Talimiye öğretisi, siyasal koşulların ürünü olarak da hayli otoriter bir özellik taşıdı.

Alamut kale-devleti ideolojik ve stratejik bir karargah rolü oynuyordu ama, İsmaili hareketinin ihtiyaçlarını tek başına karşılaması mümkün değildi. Oluşan siyasi boşlukları da değerlendiren Hasan Sabbah, İsmaili hareketinin önemli üssü konumunda bulunan Kuhistan'a da yöneldi. Seçkin elemanları vasıtasıyla bölgede büyük bir halk hareketi örgütledi, ayaklanmalar başlattı. Kaleler ve şehirler ele geçirildi; ideolojik ve siyasi olarak Alamut'u merkez alan devletçikler kuruldu. Suriye ve Lübnan'da da Nizariler etkin örgütler kurdular, ciddi siyasi odaklar oluşturdular; aralarında Fatımi halifesi, vezirleri ve komutanları da bulunan egemenlere karşı başarılı suikastlar düzenlediler, büyük siyasi eylemler gerçekleştirdiler. Böylece Selçuklu Devleti ve İslam coğrafyası içinde küçük adacıklardan oluşan ayrı bir Nizari-İsmaili devletinin varlığından söz edilebilir. Zira bütün coğrafyaya yayılmış 50 civarında Nizari kalesi mevcuttu.

Genelde dağlık bölgelerde yaşayan çeşitli dinsel ve etnik toplulukları, köylüler ve kasabalardaki şehirli kesimlere dayanan Nizari kale-devletleri siyasi, toplumsal ve kültürel alanda büyük değişimler de yarattı. Alamut, Kuhistan ve Suriye'de büyük kütüphaneler kurdular; sadece dini konularda değil, döneminin en ileri bilimsel çalışmalarında da başarılı faaliyetler yürüttüler. Bilimsel, kültürel, akademik bir çekim merkezi oldular. Açtıkları medreselerde örgütlenme, propaganda ve eğitim faaliyetleri sürdürüp genişlettiler. Çağın tanınmış bilginlerini bir araya topladılar. Fatımi-Nizari ayrılığında ilk başlarda tarafsız kalan İsmaili düşünürleri de Nizariliğe kazandırdılar. İran'da Selçuklu işgalciliğini sonlandırmak için çaba harcayan İsmaili dai Nasır-i Hüsrev ve takipçilerinin davaya kazandırılması, harekete İrani/Farısi bir kimlik de kazandırmıştır.

Hasan Sabbah önderliğindeki Nizari-İsmaili hareketinin gelişmesi çok zorlu siyasal mücadeleler ve ideolojik hesaplaşmalar üzerinden sağlanmıştır. Kurulduğu ilk andan itibaren Selçukluların katliamcı saldırılarına maruz kalan Alamut, defalarca kuşatıldı; çevresindeki köyler yağlamandı, insanları kılıçtan geçirildi; yıpratma taktiğiyle ekinler yakıldı, bahçeler bağlar talan edildi. En sıkışık zamanlarda tayin edici rol oynayan fedai eylemleri, Selçuklu yöneticilerine ve komutanlarına yönelik suikastlar yoluyla başarı sağlıyordu. Egemenler üzerinde korku etkisi yaratıyordu. Selçuklu Sultanı Melikşah'ın ölümünden sonra oluşan siyasi boşlukta Alamut'a ve İsmaili halka yönelik saldırılar azaldıysa da, tamamen kesilmedi.

1105 yılında Selçuklu tahtına geçen Muhammed Tapar döneminde ve ondan sonra sultan seçilen Sancar zamanında İsmaililere yönelik askeri saldırılar ve yıpratma/sabotaj eylemleri çok şiddetlendi. İlk dönemlerinde İran, Irak ve Suriye/Lübnan'da çok sayıda kale ele geçiren Nizariler, bu şiddetli saldırılar döneminde duraklama yaşadılar. Hatta kimi kaleleri kaybettiler. 1118 yılında Alamut yenilginin eşiğinden döndü. Fedai eylemleriyle yapılan siyasi suikastlara yanıt olarak büyük katliamlara maruz kaldılar. İlk yıllarında atılıma geçen Nizariler, ardından gelen bu dönemde ayaklanmacı planlarını uygulayamadılar, saldırıya geçemediler; çoğunlukla savunmada kaldılar. Buna karşın ciddi bir toplumsal ve siyasi arka planı olan hareket hiç sönümlenmedi; İran'dan Suriye'ye kadar, dağınık halde bile olsa 50 civarında kalede tutundular, varlıklarını kabul ettirip sağlamlaştırdılar. Bu bölgelerdeki siyasi, ideolojik ve askeri etkinliklerini sürdürdüler. Hatta Selçuklu egemenleri arasındaki taht kavgalarına da aktif müdahalelerde bulunup, birçok yöneticiyi ikna, rüşvet ve tehdit yoluyla kazandılar.

Savunma pozisyonundan çıkamayan Hasan Sabbah, İsmaililere yönelik katliamların son bulması ve Nizari kalelerine yönelik kuşatmaların kaldırılması talebiyle Selçuklu Sultanı Sancar'a çağrıda bulundu; uzlaşma önerdi. Bu çağrıyı reddeden Sultan Sancar, yatak odasına kadar sızan bir İsmaili fedaisinin, hançerinin kabzasına sarılı uyarı notunu sultanın başucuna koyması üzerine korkuya kapıldı ve Nizarilerle ateşkes yapmayı kabul etti. Böylece 1123 yılında Nizarilerle Selçuklular arasında (kale devletleri birliği biçimindeki) Nizari Devletinin bağımsızlığını tanıyan bir antlaşma yapıldı. Buna göre; Kum ve civarındaki bölgelerin gelirleri ile kalelerin yakınından geçen kervanlardan alınan baç (yol vergisi) toplama hakkı Nizariler'e bırakıldı. Buna karşılık; Nizariler'in yeni kaleler kurmaması, yeni kimseleri inançlarına katmak için çalışmaması karar altına alındı. Nizariler ve Hasan Sabbah için büyük ve tarihsel kazanım olan bu antlaşmanın ömrü pek uzun olmadı; kısa bir dönemden sonra çatışma ve savaşlar başladı. Fedai eylemleriyle desteklenen Nizari direnişleri, Selçukluların askeri saldırı ve kuşatmalarını başarısızlığa uğratmayı becerdi her seferinde de.11

24 Mayısı’nda hastalanan Hasan Sabbah, kendisinden sonra Nizari topluluğunun gelecekteki önderlik sorununu halledecek düzenlemeleri yapmaya girişti. Kendisine bir halef belirledi; ona yardımcı olacak danışmaları örgütledi. 1124 Haziranı’nda, ardında 90 yıllık tarihi bir yaşam ve mücadele geleneği bırakarak hayata gözlerini yumdu. Çok sıkı disiplinli, iyi bir örgütçü, siyasi-askeri stratejist olan Hasan Sabbah, aynı zamanda bir düşünürdü. Çevresindekileri etkilemesini bilen; inanç, kararlılık, güven, fedakarlık ve davaya bağlılık aşılayan siyasi ve ideolojik bir eylem adamı; mazlumdan yana, direnişçi bir halk önderiydi. Nizari İmamının hücceti (vekili) olarak saygı gördü. Seyyidina (Efendimiz) olarak anıldı. Eylemleri ve mücadelesiyle Hindistan'dan Ortadoğu'ya, Kuzey Afrika'dan Avrupa'ya kadar korkuyla karışık saygı uyandıran tarihsel bir kişilik olarak iz bıraktı. Ezilenlerin zalimlere karşı mücadelelerinde ilham aldıkları direnişçi bir miras bıraktı; kendinden sonraki birçok ilerici akım ve harekete itilim kazandırdı. Türbesi, Moğollar tarafından yıkılıncaya kadar Nizariler için hac yeri olarak ziyaret edildi.

Hasan Sabbah'tan sonra da Alamut, Nizari hareketinin merkezi olmayı sürdürdü. Hasan Sabbah'ın kurduğu fedailer örgütü ve siyasal/sosyal yapı devam etti. Fakat çok sonraları kendi içinde de çalkantılar yaşadı; saldırılar yüzünden uzak bölgelerdeki kalelerle iletişimleri zayıfladı; uzak kaleler kısmi özerklik kazandı. 13. yüzyıldan itibaren Alamut'ta bir bozulma, yozlaşma başladı; fikir ayrılıkları, çatışmalar, sapmalar gelişti. 1250'li yıllardaki Moğol saldırıları karşısında direnme cesareti göstermeyen Alamut yöneticileri teslim oldular ve Nizarilere yönelik büyük bir yıkım süreci başladı. Nizari kaleleri tek tek düştü ve yerle bir edildi. Eşsiz değerdeki kütüphaneleri, kendilerine dair belge ve eserlerle beraber yakıldı. Böylece 1090'da sıradan bir kale olmaktan çıkan Alamut ve onunla anılan dönem, 1256'da yıkıldı. Nizarilere dönük toplu katliamlar yapıldı. Alamut sonrası Nizari-İsmaili hareketi son bulmadı fakat yeraltına çekildi, uzak ve ücra bölgelere dağıldı. Muhalif akımlarda yer aldılar; Şii Sufizmine (agnostik-tasavvufi akımlar) karıştılar, öğretilerini bu alana taşıyıp yeni fikirlere/akımlara itilim sağladılar; ayaklanmalara can ve kan taşıdılar.

Söylentiler, İftiralar Ve Gerçekler

Ortaçağ'da sınıf mücadelelerinin dinsel/mezhepsel görünümler alması, eşyanın tabiatı gereğidir. Avrupa merkezci bakışın aşağıladığı bu yaklaşımlarının yansıdığı kavram olan “Doğu Toplumları”, böylesi savaşımları yüzyıllar boyunca sürdürmüştür. Özellikle 8. yüzyıldan 13. yüzyıldaki Moğol saldırılarına kadarki dönem, İslam topraklarında ezilenlerin sınıfsal başkaldırılarının çok geniş bir alan üzerinde kesintisizce sürdüğü, bin dereden akıp birleşen bir nehir gibi kabardığı tarihlerdir.

Hasan Sabbah ve hareketi de ezilenlerin zulme ve sömürüye karşı kurtuluş kavgasına öncülük etti. Fakat egemenlerin çirkin iftiralarından nasibini alan bu hareket, tarih çarpıtıcılığının hedefi oldu. Farklı tanıtıldılar ve hala öyle tanınıyorlar. Ezilen geniş katmanların adalet, eşitlik ve özgürlük talepleri ile zalime karşı amansız bir mücadele yürüten Hasan Sabbah'a dönük karalama, iftira ve yakıştırmaların hiçbirisi birey olarak Hasan Sabbah'ın kişiliğine yönelik değildir aslında. Onun inançsal, siyasal, felsefi alanda ezilenlerden yana olan öğretisinin ve pratiğinin yayılmasının önüne geçmek amaçlanmıştır. Dönemin egemen sınıflarının düşmanlığını kazanmış olması, aradan geçen bin yılda, egemenlerin korku dolu nefretinin hedefi olması, onun sınıfsal duruşundan ve verdiği baş eğmez, amansız mücadelesindendir. Bu da sınıf savaşımının “doğası”na uygundur elbette.

Döneme ışık tutacak İsmaili-Nizari kaynaklarının hemen hemen tamamen imha edilmiş olması, Hasan Sabbah ve Alamut'a dair günümüze dek gelen bilgilerin İsmaili-Nizari düşmanlığıyla bilinen, egemenlerin kalemşörü tarihçilerin çirkin iftiraları ve söylentileriyle dolu kaynaklara dayanması yüzünden, Hasan Sabbah'ın ve hareketinin ne olduğunun yanı sıra ne olmadığının tartışılması da elzemdir. Zira gerçekle alakası olmayan; kimisi çarpıtma ve iftira kimisi de hayal ürünü olan söylentiler, gerçeğin yerine ikame edilmiştir. Bu çarpıtma ve iftiralar, İslam topraklarıyla sınırlı kalmamış; misyonerler, gezginler, haçlı askerleri ve tüccarlar eliyle mistik/gizemli doğu masalları ve hayal ürünü rivayetler biçiminde yayılmıştır. Avrupa'ya da taşınmışken, onlarca romana, sözde araştırmaya konu edilmiştir. Bugün bu romanlar ve sözüm ona araştırmalar referans kabul edilip belge niteliğinde değer görüyorlar. Günümüzde popüler “tarih” romanları arasında yer alan Amin Maaloufun Semerkand ve Işık Bahçeleri'nden Wladimir Bartol'un Alamut Kalesi'ne, W. Hine'nin Alamut'a Dönüş’ünden M. Lamb'ın Hayyam'ına kadar safsata dolu onlarca kitap -egemenlerin korku histerisini yansıtan birer ayna misali- “kötü adam”, “terörist başı”, “terör yuvası” tasviri yapıyor; gerçekleri tersyüz ediyor.

Hepsine yanıt vermemekle birlikte, Hasan Sabbah ve Nizarilerle ilgili bazı iddiaları ele almak yerinde olacaktır.

Hasan Sabbah'la ilgili yaygın söylentilerden biri; o dönemin ünlü gök bilimcisi ve şairi Ömer Hayyam ve Selçuklu veziri Nizamülmülk ile okul arkadaşı olduğu yönündedir. “Üç okul arkadaşı” hikayesi onlarca kitapta, gerçekmiş gibi anlatıla geldi. Buna göre; Şair Ömer Hayyam, vezir Nizamülmülk ve Hasan Sabbah, canciğer dost olan üç okul arkadaşıymış. Kendi aralarında “Hangimiz daha önce iyi bir mevkiye gelirsek, diğer ikisine yardım edecek” diye yemin etmişler. Sonraları, Nizamülmülk vezir olmuş. Yeminine uyarak Hasan Sabbah ve Hayyam'ı saraya aldırmış. Fakat Hasan Sabbah'ın kendisine ciddi bir rakip olduğunu görüp kıskanmış ve ayağını kaydırmaya çalışmış. Hasan Sabbah da, Nizamülmülk'e bunu ödeteceğine yemin ederek saraydan ayrılmış, sonra Mısır'a gidip İsmaili hareketine katılmış, gizli ilimleri öğrenmiş. İran'a dönüp, Selçuklu sultanları ve ileri gelenlerinin yüreğine korku salan terörist bir örgüt kurmuş, fedailer ile suikastlara girişmiş. İlk öldürttüğü kişi de eski arkadaşı Nizamülmülk olmuş.

Amin Maaloufun Semerkand adlı romanında, daha farklı bir rivayet sunulmuştur. Buna göre; üç okul arkadaşından Hayyam, Nizamülmülk tarafından saraya davet edilmiş. Yolculuk esnasında Hayyam ile Hasan Sabbah karşılaşmışlar, Hasan Sabbah Hayyam'dan bir ricada bulunarak, sarayda Nizamülmülk'ün yanında görev alması için yardımını istemiş. Nizamülmülk tarafından kabul edilen Hayyam, kendisine önerilen istihbarat şefliği görevini reddetmiş; bilgisine ve becerisine tanık olduğu Hasan Sabbah'ı önermiş; önerisi kabul görmüş. Hasan Sabbah da her kesimden insanla yaygın bir muhbir şebekesi kurmuş; yaptığı işlerle sultanın gözdesi olmuş. Bu yüzden Nizamülmülk’le arasında kıskançlık başlamış, husumete dönüşmüş. İki okul arkadaşı arasında entrikalar başlamış. Nizamülmülk’ün yolsuzluklarını kanıtladığını söyleyerek sultanın karşısına çıkan Hasan Sabbah, Nizamülmülk’ün oyunu yüzünden sultanın gazabına uğramış, canını zor kurtarmış. Sonrası yine malum Mısır yolculuğu...

Bir rivayete göre de, Hasan Sabbah sarayda memurken darbe, suikast ve cinayetlere karışmış; bu amaçla dünyaca meşhur istihbarat ve cinayet şebekesi kurmuş; dünyayı dize getirecek bir militan ordusu kurmak için Zerdüştilerden talimat almış.

Bu ve benzeri rivayetlerin sonu da yok, aslı astarı da. Zira Nizamülmülk ile Hasan Sabbah arasında 14 yaş vardır. Hayyam da, Hasan Sabbah’tan en az 7-8 yaş büyüktür. Kaldı ki, Hasan Sabbah Rey’de, Nizamülmülk Mişapur’da eğitim görmüştür. Hasan Sabbah’ın sarayda görev aldığı, darbelere karıştığı bilgisi de doğru değildir. Ayrıca örgütlenme faaliyetleri de Mısır yolculuğundan dönüşte ivmelenmiş; Alamut Kalesi’nin alınmasından sonra fedai örgütlenmesi kurulmuştur. Amacı; saray darbeleri yapmak değil, Selçukluların saldırılarından korunmak ve caydırmaktır. Anlaşılan o ki, Hasan Sabbah’ın entrikacı başı, nankör, hırslı, kör nefreti uğruna teröre kalkışan biri olarak tanıtılması; bu sayede ezilenlerin mücadelesinin sis perdesiyle kapatılması için böylesi uydurmalara gidilmiştir.

Nizari-İsmaililerin hakkında en çok spekülasyon yapılan yönü, fedailer ve fedai eylemleridir. Haklarındaki en çirkin iddialar ve karalamalar, düşmanlarını dehşete düşüren fedailer üzerinden türetilmiştir. Böylece, çok tartışılan “sahte cennet bahçeleri, haş haş verilerek uyuşturulan cinayet şebekesi fedailer ve onların elebaşı” söylemleri yaygınlaşmış; Nizarileri tanımlamak için Haşhaşiyye (Afyonkeşler) yaftası yapıştırılmıştır. Avrupa dillerinde “assasin- suikastçı” kelimesinin de “haşhaşi” kavramından geldiği ileri sürülmüştür.

Nizarilere dönük Haşhaşiyye yakıştırması, ilk olarak 1123 yılında Fatimi-İsmailileri tarafından çıkarılan Nizari karşıtı bir bildiride yer almış ve Suriye Nizarilerini aşağılamak maksadıyla küfür niyetine kullanılmıştır. (Hasan Sabbah’ın 1124’te öldüğünü hatırlayalım). Ortodoks İslamın kara propagandaları ve iftiraları neticesinde, daha sonraları bütün Nizariler için kullanılmaya başlanmıştır. Avrupa’da da yayılan Haşhaşiyye kavramı, Suriyeli Nizariler için kullanılırdı.

Bu kavramın kolayca benimsenmesinin temelinde, egemenlerin Avrupalı misyoner ve haçlı görevlilerini-komutanları dehşete düşüren fedai eylemleridir. Zira onlar, fedailerine kendi ölümleri pahasına eylem yapma öncesinde haşhaş kullandıklarını iddia ettiler. Ortaçağda sufi dergâhlarında vecd hali yaratmak için kullanılan afyonun, sufilikle doğrudan bir alakası olmayan Nizariler tarafından kullanılması ihtimali olsa dahi, fedailerin eylemleri için buna başvurmadıkları açıktır. Uyuşma, dikkat dağılması, algı yanılması ve konsantrasyon bozukluğu yaratıp halüsinasyonlar gördüren haşhaşın, yüksek disiplin ve dikkat gerektiren, ancak bilinç açıklığı ile yapılabilecek olan suikast eylemlerinde kullanılmasının eylemi başarısızlığa götüreceği muhakkaktır. “Otların sırrına vakıf olduğu” söylenen Hasan Sabbah’ın bunları bilmemesi mümkün değildir. Kaldı ki, Hasan Sabbah, sağlığında asla böylesi yakıştırmalara maruz kalmadı. Bütün bunlara rağmen, haçlılar arasında da Haşhaşiyye kavramı yaygınlaşmış; suikastçılar manasında da kullanılmıştır.

13. yüzyılın son çeyreğinde Çin’e ticari bir seyahat düzenleyen Marco Polo, “haşhaş kullanan fedailer” söylentisine “sahte cennet” senaryolarıyla yeni bir boyut kazandırmış; o çokça tekrarlanan çirkin iftiraları ve hayal ürünü mistik fantezileri Avrupa’ya taşımıştır. Oysa Marco Polo, ne Alamut’u görmüştür, ne de Moğol kırımından artakalan Nizarileri dinlemiştir. Alamut’un yıkılmasından 17 yıl sonra bölgeden geçmiş; Nizarileri mülhit (din sapkını) olarak gören Kazvinlilerin sokak dedikodularını gerçekmiş gibi ballandıra ballandıra anlatmıştır. Güya Hasan Sabbah, Mısır’dan dönüş yolunda, Zerdüştilerden otların gizemini öğrenmiş; böylece haşhaş kullanan bir terör şebekesi kurmaya girişmiş. “Haşhaşla uyutulup, sahte cennetle kandırılarak birer katil haline getirilen gençler” masalı Marco Polo’nun kaleminden ve ona dayanak yapan yazarların dilinden günümüze dek gelmiştir. Bilindiği gibi, bugün de devrimci ve ulusal kurtuluşçu savaşların parçası olarak gerçekleşen feda eylemleri, egemenler ve emperyalizm tarafından “uyuşturucu alıyorlar”, “kafaları dinle yıkanmış, cennet vaadiyle kandırılmışlar” gibi söylemlerle karalanmaya çalışılıyor.

Bu söylentiler de, ezilenlerin haklı mücadelelerine ve onlara öncülük edenlere yönelik ideolojik saldırıların sonuçlarıdır, ezilenleri tarihlerinden koparma amaçlıdır ve elbette ki, aslı astarı yoktur. Ne fedailer eylem için haşhaş kullanmıştır; ne de fedai eylemleri yapmaları için sahte vaatlere ihtiyaçları olmuştur. Alamut’ta ya da başka bir yerde sahte cennet de kurulmamıştır.

Öncelikle fedailer birer katil değildi. İnançlarıyla yaşama hakları tanınmamış, zorbalık ve sömürü altındaki yığınların kendilerini savunma aracı olarak ortaya çıktılar. Tamamen bir zorunluluğun ürünüydü. Kendilerini savunmaya ve düşman saldırılarını caydırmaya dönük siyasi suikastlar düzenlediler. Hedeflerini de özel olarak seçtiler, egemen sınıfların ve rejimin temel kurumlarına ve yöneticilerine yöneldiler. Kör bir şiddet uygulamadılar. İhtiyaç duydukları şeyler; bir dava/ideoloji ve bir örgüttü. Davaya bağlı, kararlı unsurlardan kurulurdu fedai grupları. Bu ideolojik sağlamlık, davaya bağlılık, fedakârlık ve disiplin karşısında apışıp kalanların fedai eylemlerini afyon kullanımına bağlamaları ne denli kendi mantıklarına uygunsa, savaşları dünyalık şeyler için olduğundan, ölümü göze alabilen fedailerin ise ancak cennet vaadiyle eyleme sürüldüklerini düşünmeleri de o denli “mantıklı”dır; tabii ki uyuşturulmuş olarak... Fakat unutulan bir şey var ki, haşhaş kullanan birinin kendisini fedai yapacak olan bütün meziyetlerini de uyuşturmuş olacağı ve bunun da başarısızlık getireceğidir.

Uydurulan bu söylentilerin bir diğer amacı da, ezilenlerin egemenlere karşı uyguladığı şiddetin gayrı-meşru gösterilmeye çalışılması, ezilenlerin başkaldırılarının başıbozuk grupların/sapkınların kör terörü olduğu yanılsamasının yaratılmasıdır. Fakat bu da tutmamıştır. Aradan geçen bin yıla rağmen ezilenler kendi tarihsel miraslarından öğrenmeye devam ediyorlar ve egemenleri korku ve dehşet labirentlerinde ölüm sınavına sokuyorlar. Egemenler de varsın “terör” çığlıkları atsın, ne gam!

Hasan Sabbah ve hareketi, ezilenlerin keskin bıçağı olarak tarihe derin bir iz bıraktı ve yeni mücadelelerin esini oldu. Çok yönlü bir hareket olduğundan birçok adla anıldı. Örneğin; eski Batıniliği canlandırdığı için Davet-el-Cedide (Yeni Davet), bir fedailer örgütü kurduğu için Fidaviyye, Mustansir oğlu Nizar’a yandaşlığından dolayı Nizariyye, öğrenmeye ağırlık verdikleri için Talimiyye olarak anıldılar. Egemenlerin cephesinden ise; iftiralarla malül Haşhaşiyye (Afyonkeşler), Mülhide (tanrı tanımaz/ din sapkını), İbahiyye (İslamın haram kıldıklarını helal sayanlar) gibi isimlerle kara propagandaları yapıldı.

Popüler söylemlerle koparılmaya çalışıldığımız, umacı öyküleriyle yalıtılmak istendiğimiz tarihimize sahip çıkmak, geçmiş hazinelerimizi gelecek düşlerimizin harcı yapmak için iz sürmek, komünistlerin temel sorumluluklarından biridir. En önemli araca -Marksist tarih anlayışına- sahibiz; tek ihtiyacımız ilgi ve yönelimdir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn