Sayı 26 / Nisan-Mayıs 2007

Ocak 2007 tarihli 8. Kongre Raporu’nun siyasi tezler ve konular bölümünde TKP, Türk burjuvazisinin egemenlik aygıtı devletin merkezilik özelliğini ve “sınıflar arasında hakemlik yapma iddiasını tamamen yitirme durumuyla karşı karşıya kaldığı” için dertleniyor. Bunun emperyalist hegemonyanın derinleşmesi karşısında yurtseverce bir duygulanış olduğuna inanmamızı ve “yurtsever cephe” saflarında toplanmamızı istiyor.(1)

Soğuk Savaşın ABD elebaşılığındaki emperyalist koalisyonun zaferiyle sonuçlanması dünyada yepyeni koşullar yarattı. Parıldayan her şeyin altın olmaması gibi, bu “yeni” durum da emekçi insanlık ve doğa için bir gelişme, ilerleme veya müjde anlamı taşımıyordu.

Cumhuriyetler Birliği olarak Sovyetler Birliği devletinin yıkılışı ve dağılışı, COMECON ve Varşova Paktlarının da aynı akıbete uğraması, ABD ve NATO'yu dünya egemenliği iddiası taşıyan tek merkez haline getirdi. Emperyalist ideologlar tarihin sonunu, sınıflar savaşının bittiğini, nihai zaferin kapitalizme ait olduğunu büyük tantanalarla duyurdular. ABD, “yeni dünya düzeni”ni ilan etti.

PKK Onursal Genel Başkanı Abdullah Öcalan, daha önce “Demokratik Konfederalizm” olarak formüle ettiği görüşlerini yeni kavramlarla tarif etmeye başladı: “Sivil Toplum Konfederasyonu” ve “Demokratik Komünalizm.” İsimlendirme değişse de öz aynıdır: Sınıf savaşımını, iktidar için mücadeleyi, devrimi, parti örgütlenmesini reddetme.

Evrimci, reformcu, liberal, sivil toplumcu, idealist, post-modernist bir karmaşayı andıran bu görüşler ortaya yeni çıkmıyor. Öcalan'ın deyimiyle bugünkü rotaya, SSCB'nin yıkılmasından sonra '93-'99'da bir bocalama dönemi ardından girildi. Sosyalizmi referans alan, Marksizmin etkisi altındaki bir çizgiden; tutarlı bir fikir düzeneğinden yoksun burjuva düşünürlerin ortaya koydukları metafizik-idealist bulamaçtan beslenen bir paradigmaya savruluştur söz konusu olan. Örneğin, “Benim demokrasi anlayışım birey demokrasisi değil, topluluk demokrasisidir”[1] derken, “Bireyin hakları felsefesinin tanımladığı şekilde yerleştirmesini siyasetten talep etmeyin. Birey iktidarın ürünüdür. Gerekli olan şey, çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri 'bireysizleştirmek'tir. Grup, hiyerarşileştirilmiş bireyleri birleştiren organik bağ olmamalı, sürekli bir 'bireysizleştirme' kaynağı olmalıdır.” [2] diyen Foucault'yla aynı yerdedir.

Faiz, Hristiyanlık ve İslam dinlerince 'haram' sayılır ve yasaklanmıştır. Ve bu yasak, kaynağını her hangi bir dünyevi yasadan değil, Tanrıdan alır; Tanrısal, dinsel bir buyrukla suç sayılmış ve lanetlenmiştir. Peki faiz, neden 'haram' sayılmış ve yasaklanmıştır? Faizin 'haram' sayılmasının tarihsel ve iktisadi nedenleri nelerdir? Faizin bir sınıf içeriği var mıdır? Varsa nedir? İktisadi bir kavram olan, tarihsel bakımdan belirlenmiş verili üretim ilişkilerine tekabül eden faiz kavram ve kategorisini yasaklayan bu iki büyük dinin sözcülüğünü yapan burjuva kesimlerin çağımız gerçekleri karşısında pratik duruşları nasıldır?

“Nasıl ekonomik sınıfların ortadan kaldırılması alt sınıfların (proletarya) başkaldırmasını ve geçici bir diktatörlükle, üretim araçlarının ele geçirilmesini gerektiriyorsa, aynı biçimde cinsel sınıfların ortadan kaldırılması da alt sınıfların (kadınlar) başkaldırmasını ve üreme araçlarının denetimini ele geçirmelerini gerektirir. Kadınlar yalnızca kendi vücutlarının denetimini bütünüyle geri almakla kalmamalı, aynı zamanda (geçici olarak) insan doğurganlığının denetimini de -yeni nüfus biyolojisi olduğu gibi, çocuk doğumu ve çocukların yetiştirilmesiyle ilgili toplumsal kurumların tümünü- ele geçirmelidirler. Nasıl sosyalist devrimin amacı yalnız ekonomik sınıf üstünlüklerini yok etmek değil de ekonomik sınıflar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaksa, kadın devriminin amacı da ilk kadın devriminin tersine, yalnızca erkek egemenliğini yok etmek değil, cinsel ayrımı ortadan kaldırmak olmalıdır. O zaman insanlar arasındaki cinsel ayrılıkların kültür açısından hiçbir önemi kalmayacaktır.”

Faşist rejimin içinde debelendiği krizin derinliğini ve karmaşıklığını resmeden Cumhurbaşkanlığı krizinin ardından, hükümetin kararlaştırdığı erken seçimler, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılacak.

Burjuva cephede iki temel kamplaşmadan söz edebiliriz. Birinci kutupta; merkezinde ordunun yer aldığı CHP, MHP, BBP, İP, kuvva-i milliyeci gibi sıfatlar altında toplanan dünden bugüne uzanan bürokratik, mali, sınai, yayılmacı ayrıcalıklarını korumak için saldırgan bir pozisyon alan, faşist gerici, statükocu kuvvetler yer almakta. Bunların asıl amacı; ayrıcalıklarını sağlama bağlamak, devletin faşist bürokratik yapısını muhafaza etmektir. Bu nedenle de AB karşıtlığı, Kürt sorununda inkar ve şiddet politikası, her türlü demokratik haklara, özgürlük taleplerine açık bir saldırganlık çizgisi izliyorlar. Çankaya'nın yarı-askeri bir kurum olarak kalmasını, rejim üzerinde ordunun bir kontrol aygıtı olarak gördüğü işlevin sürmesini istiyor, bu konuda var güçleriyle direniyorlar. Bu çizgi, AKP'ye karşı “şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor” umacısını ileri sürerek laik kesimleri, laik yaşam tarzını benimseyen geniş halk yığınlarını kendisine yedeklemeye çalışıyor. Laik-İslamcı eksende kutuplaşmayı, kamplaşmayı derinleştirmek istiyor. 14 Nisan Tandoğan, 29 Nisan Çağlayan mitingleriyle bu yönde belli bir başarı da sağladı.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, geride kaldı. Yine büyük bir çoğunlukla siyasi örgüt ve partiler kadınları hatırladılar. Ve yine birkaç günlük etkinliklerin ardından kadın sorunu, kadının özgürlük mücadelesi büyük çoğunluk bakımından “nadasa” bırakılacak. Çünkü onların pratiklerine, “Devrim olmadan kadınlar kurtulamaz!” şiarı yön veriyor. Şiarın, “kadınlar katılmadan devrim olmaz” bölümü ise çoktan unutulmuş... Böyle bir tabloda '92 yılında “Her gün 8 Mart” şiarıyla yola çıkan ve pratik faaliyetlerinde her günü 8 Mart eyleyen bir çaba/örnek, kadınların özgürlük yürüyüşünde özel bir yerde durmayı hak ediyor.

Emekçi Kadınlar Kurultayı ve EKB'den, EKD'ye uzanan 13 yıllık tarihin özel anlarını, yaratılan araçları, atılan adımları EKB kurucularından Füsun Erdoğan ve EKD İstanbul Şube Başkanı Çiçek Otlu'yla yaptığımız bu röportajda siz okurlarımıza sunuyoruz... Röportaj, geçen sayımızda Ayşe Yumli röportajında olduğu gibi, yine Gebze Hapishanesi'nde yapıldı. Dergimizin hazırlıkları sürdüğü esnada Çiçek Otlu tahliye oldu. Ancak Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü Füsun Erdoğan hala tutsak.

Ahmet Necdet Sezer, Cumhurbaşkanı olarak Harp Akademileri'nde yaptığı son konuşmasında, “Cumhuriyet’’in tarihinin “en büyük tehdidi” altında olduğunu ileri sürdü. Genelkurmay Başkanı da bulduğu her fırsatta aynı şeyi tekrarlıyor. Onlara inanacak olursak “Türkiye Cumhuriyeti laik, sosyal, demokratik bir hukuk devletidir.” İşte tehlike altında olan da Cumhuriyetin bu “değerleri” imiş. Ya gerçekler, onlar ne diyor bize?

Şoven milliyetçiliğin, burjuva tarihsel kaynağı çorak değil. Türk burjuvazisinin ilk iktidar temsilcisi İttihat Terakki, Osmanlı'dan kalan toprakları, Türk burjuvazisi egemenliğinde bir pazar yapmanın ideolojisi olarak Pantürkizmi, iktidara geldikten kısa bir süre sonra benimsedi. Hanedanlıkla uzlaşması ve iktidar ortaklığı yapması, onu gericileştirdiği gibi, burjuva bir güç olarak, taze ve canlı iktidar gücü oydu artık; padişahlık değil. İktidar içinde “darbe” ve suikastlarla iktidarda egemenliği ele geçirdiği gibi aydınlara, “tehlike” arz eden ezilen ulus hareketlerine karşı özel vurucu güç oluşturmaktan geri durmadı. Teşkilat-ı Mahsusa (Özel Örgüt), ittihatçıların özel vurucu gücü olarak örgütlendi, sayısı 30 bini buluyordu.

19. yüzyılda, evrensel anlamda tarihsel bir süreç olan çok uluslu devletlerden ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir. Bu süreçte, Avusturya Macaristan, Osmanlı ve Rus İmparatorlukları parçalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı ise temelde Osmanlı mirasının paylaşımı üzerine çıkmış, paylaşım planları çok önceden yürürlüğe girmiştir. Ermeni tehciri Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesi sürecinde yaşanan halklar ve milliyetler mücadelesinin en trajik safhasıdır. Bu sürecin çok kanlı geçmesinin bir nedeni aynı toprakların üstünde Ermeni, Kürt ve Türklerin yaşaması; diğer bir nedense, Ermeni hareketinin güçlendiği sırada gecikmiş Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkması ve Türk milliyetçiliğinin de Ermeni düşmanlığı temelinde şekillenmesidir.

I-İŞÇİ SINIFI

İstihdam edilenlerin içinde ücretlilerin oranı her yıl düzenli biçimde artmaktadır. '80’li yıllarda üçte bir olan bu düzey 2004’te yüzde 50’nin üzerine çıktı. Kuşkusuz ücretlilerin hepsi işçi değildir ama ana gövdesini işçiler oluşturuyor. '90'lı yıllardan bu yana çalışanlar içinde (istihdam) işçileşmenin hızlandığı söylenebilir. Buna karşın orta düzeyde gelişmiş birçok kapitalist ülkeden geridir. 2004 yılı itibariyle ücretlilerin istihdam içindeki payı yüzde 60’a yakındı.

Giriş

“Arslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, av hikayeleri hep avcıları yüceltecektir.”(Anonim)

ABD'nin Irak işgalinin ilerleyen günlerinde Bağdat düştü. Binlerce yıllık insanlık tarihine ışık tutan eserler işgalci güçlerce yağmalandı. 13. yüzyılda Moğol ordularının medeniyet adına varolan her şeyi büyük bir öfke ile yerle bir etmesinden bu yana böylesi aleni tarih yağması yaşanmadı; yağmacılık “özgürlük” olarak kutsanmadı.