Soykırım İnsanlığın Yüz Karasıdır

Soykırım Karşıtları Derneği Başkanı Ali Ertem'le Röportaj

 

Soykırım kavramını açabilir misiniz? Nedir soykırım? Yöntemleri nasıldır?

Birleşmiş Milletler Soykırım Konvansiyonunun (soykırımın zaman aşımı gözetilmeksizin uluslararası hukuki kovuşturmaya tabii kılınması ve suçluların cezalandırılmasını ön gören karar) önderi sayılan Raphail Lemkin, soykırımı şöyle tanımlamaktadır:

"Soykırım" sözcüğünden, bir halkın ya da bir etnik grubun katledilmesini anlıyoruz. (...) Genel olarak bir halka mensup tüm insanların kitlesel olarak katledilmesiyle gerçekleştirilmesi durumunun dışında, soykırımın illa da bir halkın doğrudan imhası anlamına gelmesi gerekmez. Daha ziyade soykırımın, halk gruplarının temel yaşamsal dayanaklarını, bu gruplan imha etmek amacıyla, tahrip etmeye yönelik çeşitli eylemlerin koordine edilmiş olduğu bir planı ifade etmesi söz konusudur. Böyle bir plan, halk gruplarının siyasal ve sosyal kuramlarının, kültürünün, dilinin, ulusal duygularının, dininin ve ekonomik yaşamının yıkıma uğratılmasını ve bu gruplara mensup olan bireylerin kişisel güvenliğinin, özgürlüğünün, sağlığının tahrip edilmesini ve bu gruplara mensup kişilerin katledilmelerini amaçlamaktadır. Soykırım bizzat halk gruplarına yöneliktir ve yol açtığı eylemler bireysel niteliklerinden dolayı kişilere uygulanmaz, kişiler, o halk grubunun üyeleri oldukları için soykırıma tabii tutulurlar." (Aktaran Yves Ternon'un "Katil Devlet" adlı kitabından, Almanca "Der verbrecherische Staat" sf. 17, Hamburger Edition)

Soykırımın bilimsel tanımı bu şekilde ifade edilmektedir. Dikkat edilirse soykırım, devletin kendisi için düşman kabul ettiği bir halkı, dini ya da etnik gurubu ortadan kaldırmak için bir plan dahilinde uyguladığı çeşitli yöntemlerin bütünüdür.

Derneğiniz ne zaman kuruldu? Niçin böyle bir örgütlenmeye gerek duydunuz? Soykırımlara karşı ne gibi faaliyetler yürütüyorsunuz?

26 Eylül 1998 de kurulan derneğimiz, insanlığa karşı işlenen en kapsamlı ve en büyük suç anlamına gelen soykırımlar konusunda, inkarcı zihniyetin değişmesi ve kamuoyunun duyarlı hale getirilmesi amacıyla kurulmuştur. Zira bugün de insanlığı tehdit eden en büyük tehlike, soykırımdır. Bu tehlikenin önüne geçebilmek için böyle bir çalışma, hayati bir önem taşımaktadır. Özelliklede insanlığa karşı işlenmiş soykırım suçlarının inkar edildiği bir toplumun insanları olarak, sorunun önemi bizler açısından büsbütün artmaktadır. Geçmişindeki insanlık suçlarını inkar eden bir devlet egemenliğinin, sistematik ırkçı propaganda ile toplumu hayatın her alanında yozlaştırmadan, sürekli olarak gerilim yaratıp yeni insanlık suçlarına yönlendirmeden varlığını sürdürmesi imkansızdır. İttihat ve Terakki iktidarı temeline dayanan Türkiye Cumhuriyeti'nin konumu, kuruluşundan bu güne kadar böyledir.

Elbette ki, bizleri dünyanın neresinde olursa olsun insanlığa karşı işlenmiş soykırım suçlarının tümü ilgilendirmektedir. Nazi Almanya'sının Yahudi halkına karşı gerçekleştirmiş olduğu soykırımın, dünyada eşi ve benzeri olmayan bir insanlık suçu olduğu, bizler açısından tartışma götürmez bir gerçektir. Beyaz ırkın kıta Amerika'sının ve kıta Afrika'sının yerlilerine karşı gerçekleştirdiği soykırımlar ve daha dünyanın birçok yerinde gerçekleştirilmiş olan soykırımlar, tabii ki insanlığın yüz karasıdır ve bizleri ilgilendirir.

Ancak sadece tarihi geçmişini inkar etmek için kendilerine ters düştüler diye Alman, Fransız ya da bir başka ulusun tarihi geçmişi ile uğraşan Türk ırkçıları, eşi görülmedik ikiyüzlülük örnekleri sergiliyorlar. Türkiye kamu kuruluşlarının, siyasi partilerinin, meslek örgütlerinin, çok ender istisnalar dışında sivil toplum örgütlerinin, Türk medyasının genel eğilimi böyledir. Türkiye'de tarihi geçmişi inkar, salt devletin tavrı olmakla sınırlı kalmamakta, maalesef tüm toplumu kapsamaktadır. Normal olarak insan haklarına saygılı hiç bir şahsiyetin ya da tüzel kişiliği olan bir kurumun bu durumu içine sindirmemesi gerekir.

Bundan dolayıdır ki, faaliyetlerimizin ağırlık noktasını, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu konuda yaratmış olduğu tabunun yıkılması ve Türkiye toplumunda inkar dilen soykırımların kabul edilmesi için mücadele oluşturuyor. Türkiye toplumunda soykırım kabul edilene ve soykırım kurbanı halklardan özür dilenene kadar da böyle devam etmek zorundadır. Her şeyden önce, soykırımın faili olan toplumun bireyleri olarak, soykırım kurbanı halklarla sağlıklı bir diyalog başlatabilmenin koşullarını yaratmak bizlerin görevidir. Derneğimiz, bu doğrultuda bir dizi adımlar atmıştır. Bu faaliyetlerin tümünün anlatılması yazının çerçevesini aşacağı için sadece kısaltılmış bir özet sunmamız gerekmektedir: Derneğimiz kuruluşundan hemen sonra, soykırımın kabul edilmesi için bir imza kampanyası başlatmıştır. Bu imzalar başta Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olmak üzere toplam 7 ulusal parlamentoya sunulmuştur. TBMM haricinde bütün parlamentolar, imzaları kabul etmiştir. Derneğimiz, soykırım kurbanı halkların acılarını paylaşmak için anma etkinliklerine heyetler göndermeyi gelenek haline getirmiştir. Ermenistan'ın başkenti Erivan'da bulunan Soykırım Anıtına, kurbanların anısına her yıl çelenk bırakmaktadır. Bunlardan bağımsız olarak kendisi anma etkinlikleri düzenlemektedir. İnkar edilen insanlık suçları konusunda kamuoyunu aydınlatmak için tarihsel dokümanların sergilenmesini organize etmiştir. Bu etkinliklere paralel olarak bir dizi paneller, okuma akşamlan, tartışma toplantıları organize etmiştir. Soykırımın inkarına ve ırkçı propagandaya karşı bir dizi yazılı açıklamalar yapılmıştır. Soykırım tehdidi altında bulunan Kürt halkının konumuna dikkat çekilmektedir. Bu etkinliklerin bir çoğu, basın ve yayın yoluyla kamuoyuna duyurulmuştur..

Çalışmalarınız hangi düzeydedir? Sizce yeterli midir? Avrupalı ve Türkiye'deki kurumlarla ilişkileriniz ne düzeyde?

Bizler, tarihinde soykırım gerçeğini en katı biçimde inkar eden bir toplumun bireyleriyiz. Türkiye Cumhuriyeti'ne meşruiyet kazandıran yönetici elit, bu insanlık suçunun örtbas edilmesi için her şeyi göze almıştır. Toplumun sosyal psikolojik şekillenmesi, tarihi gerçeklerin "sözde soykırım" tarzında çarpıtılmasına ve Türk olmayan halkların inkarına dayanmaktadır. Yönetimde kuşaklar değişse de, soykırımcı zihniyet asla değişmemiştir. Bu temelde ayakta tutulmaya çalışılan egemenliğin, sebep olduğu ahlaki yozlaşmanın, toplumsal çürümenin hangi boyutlara ulaştığını tahmin edebilirsiniz. Üzüntü ve utancımızın kaynağı olması gereken bu toplumsal gerçekliğimizi, Türkiye ilerici insanlığı içinde görüp de gereğini yerine getiren çok az insan vardır. Bu koşullar altında çalışmalarımızın yeterliliğinden söz etmenin imkansız olduğunu üzülerek söylemek zorundayım. Bizler, her şeyden önce toplumu kuşatan yüz yıllık kin ve nefretin, yalan ve iftiranın, girdabından çıkmak için işe kendimizden başlamak zorundayız.

Mücadele geçmişimizle çok acı, ama değerli tecrübeler edindik. Üzüntünün ve utancın ne demek olduğunu öğrendik. Soykırımcı inkarcılığın, halklarımız arasındaki atmosferi nasıl zehirlenmiş olduğunu, dostluk ve karşılıklı güven ilişkilerini, nasıl yerle bir etmiş olduğunu öğrendik. Tarihin omuzlarımıza yüklediği insani görevin ne denli sabır ve sarsılmaz inançla kuşaklar boyu takip edilmesi gereken bir dava olduğunu öğrendik.

Türkiye'deki kuramlarla ilişkilerimiz, maalesef şimdilik çok zayıf. Türkiye'de İnsan Hakları Derneği ile ilişki geliştirmeye çalıştık. Fakat ne yazık ki, arzu ettiğimiz gibi olmadı. Bundan üç yıl önce 6-7 Eylül 1955 pogromlarına ilişkin bir fotoğraf sergisi etkinliğine davet ettiğimiz İHD temsilcisine ve bizlere, ırkçı basın çok tehditkar bir tarzda saldırdı. Derneğimizin ve İHD'nin, yurt dışında Türkiye aleyhine "karalama kampanyası" yürüttüğü iftirasını yaydı. Ne yazık ki, ondan sonra da İHD ile olan ilişkilerimiz koptu. Türkiye'de "soykırım" sözcüğünü, 1915 soykırımı ile bağlantılı olarak kullanmanın "terör suçu" kapsamında cezai yaptırıma tabii tutulduğu göz önünde bulundurulduğunda, bunun İHD için ne anlama geldiğini tahmin edebilirsiniz. Fakat soykırımı kabul etmenin, insanlık onurumuzu kurtarmanın ve soykırım kurbanı halklarla ilişkilerimizi yeniden barış ve dostluk temeline oturtmanın da mutlaka bir bedeli olacaktır. Bu bedeli ödemeyi göze almadan tarihin omuzlarımıza yüklediği hiç bir görevi yerine getirmemiz mümkün olmayacaktır. Irkçılığa karşı olan sivil toplum örgütlerine daha somut önerilerde bulunmak istiyoruz.

Bu güne kadar en verimli ve dostane ilişkilerimiz, merkezi Köln'de bulunan TÜDAY (Türkiye Almanya İnsan Haklan Derneği) ile olmuştur. TÜDAY, hem kendi üyelerini, hem de kamuoyunu, soykırımların kamu vicdanında mahkum edilmesi için duyarlı kılmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda YXK (Kürdistanlı Öğrenciler Birliği) ile de ortak çalışmalarımız olmuştur. Derneğimizin Almanya'da, Fransa'da, İsviçre'de mağdur halkların örgütleri ile ilişkileri bulunmaktadır.

Türkiye'de bugüne kadar hangi halklar üzerinde soykırım uygulandı?

Türkiye'nin Hıristiyan halklarını yok etme süreci Osmanlı İmparatorluğu döneminde başladı ve Cumhuriyetin kuruluşuna kadar devam etti. İmparatorluğun dağılma sürecinde, özelliklede Hıristiyan halklar, vergilendirme adına tam bir talanla karşı karşıya idi. Halkların kaderi hırsızların, soyguncuların, Hamidiye Alaylarının savaş ağalan gibi merhametsiz katillerin ellerine terk edilmişti. Bu duruma isyan eden, hak ve adalet diyen Ermeni halkı, 1894-1896 yıllan arasında 300.000 kurban verdi. Ancak esas felaket, İttihat ve Terakki iktidarının başa gelmesi ile başladı. "Turan" macerası peşinde olan İttihatçılar, ırk esasına göre örgütlenmişler ve ilk etapta Osmanlı vatandaşı Hıristiyan halkları yok etmeyi planlamışlardı. Daha sonra da tek ırk, tek dil, tek din (Sünni İslam) ve tek devlet temeline dayanan ırkçı diktatörlüğe kayıtsız koşulsuz boyun eğmeyen halkların tümünün yok edilmesi planlandı.

Savaşı fırsat bilen İttihatçılar, Eylül 1914'ten itibaren Ermeni halkına mensup 16 ila 70 yaş arasındaki erkekler (aydın, sanatkar, halkı temsil eden şahsiyetler dışında) askere alındılar. Hala silah altında olanlar da silahsızlandırarak "amele taburları" denen köle birliklerinde toplandılar. Bir halkın savunma gücü olabilecek bu kesimi ya ölene kadar en ağır işlerde çalıştırıldılar, ya da işleri bittikten sonra katledildiler. 24 Nisan 1915'te halkın beyin tabakası olan aydınlar (milletvekili, avukat, öğretmen, sanatkar, din adamları vs.) ülke genelinde ve özelliklede İstanbul'da tutuklanarak sevk yollarında, zindanlarda ve şehir meydanlarında katledildiler. Böylelikle bir halkın örgütlü olarak direnebilecek, her hangi bir direnişi organize edebilecek gücü yok edilmiş oldu. Geriye yaşlılar, çocuklar ve kadınlar kalmıştı. Onlar da, sabahtan akşama evlerini terk etme emri verilerek, kışta kıyamette aç susuz, savunmasız, hedefi belli olmayan yollara düşürüldüler. Yüzlerce kilometre, dağ taş yayan yürütüldüler. Açlık, susuzluk, salgın hastalıklar, Teşkilatı Mahsusa'nın katilleri, çapulcuların saldırıları, bu ölüm kervanlarının neredeyse tamamını, Suriye çöllerine varmadan bitirdiler. 1915'ten 1923'e kadar 1,5 milyon Ermeni, 500.000 Süryani, 750.000 Helen imha edildi. On binlerce çocuk, genç kız, dul kadın açıktan para ve mal karşılığı pazarlandılar. Anadolu ve Mezopotamya'nın vefakar, çalışkan kadim halkları bu kadar kısa bir süre içinde bitirildiler.

Katliamlardan sonra Talat, Enver, Cemal gibi baş sorumluları yurt dışına kaçtılar. Kalanların nerdeyse tamamı ise, daha sonra kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin çekirdek kadrosunu teşkil eden Kuva-yı Milliye hareketinin başına geçtiler. Karakol Dernekleri, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi Anadolu'da kurulan örgütler, zaten doğrudan soykırım hareketini yönlendiren İttihatçı kadrolar tarafından kurulmuştu. Karadeniz yöresi Helen Pontos halkı, esas olarak soykırım hareketinin ikinci aşaması olarak bilinen 1918'den 1923'e kadarki zaman sürecinde, yani "kurtuluş" savaşı içinde imha edildiler. Çeşitli kaynakların verilerine göre, her yaştan ve cinsiyetten kurbanların sayısı 353.000 olarak belirlenmektedir. Soykırımdan sağ kurtulanların önemli bir kısmı da, "mübadele" adı altında başlatılan etnik "temizlik" harekatı ile yurtlarından kovuldular. Burada belirtilmesi gereken önemli bir husus şudur ki, yeni kurulmuş cumhuriyet hükümeti döneminde de, soykırım ve etnik "temizlik" harekatının devam ettirilmesi idi. Teşkilatı Mahsusa'nm tanınmış katil elebaşlarının ve emirlerindeki binlerce adi suçlulardan oluşan çetelerin kanlı eylemlerinin devam etmesi idi. 1923-1924 yıllarına gelindiğinde, Hıristiyan halklara karşı uygulanan soykırım harekatı istenilen sonuca ulaşmıştır. 1915 öncesi her biri birer istikrarlı halk topluluğu olan Ermeniler, Süryaniler, Helenler, artık bir daha eski konumlarına dönmemek üzere Türk egemenliği altında gittikçe azalacak olan birer azınlık olmuşlardı. Artık sorulması gereken soru, "bundan sonra sırada kimler var?" olması gerekiyordu.

Bu sorunun cevabı, aslında Koçgiri katliamında Topal Osman ve çeteleri tarafından verilmişti. Bundan sonra sıranın Kürt halkına geldiği kesin olarak ortaya çıkmıştır. Kürt işbirlikçilerin, Hıristiyan komşularına ihaneti ve onların kanma ellerini bulamaları, sadece onların imhası ve sürgünü ile sınırlı kalmıyordu. Bu ihanet, Kürt halkının da başına, soykırımcı bir egemenliği musallat diyordu. Bu nedenledir ki, Cumhuriyet tarihi, Kürdün bu güne kadar süregelen imha, sürgün ve inkar tarihi oldu.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt halkına karşı uygulanan politikanın, yukarıda yapılan soykırım tanımlamasına tıpatıp uyduğunu ne bir bilim adamının, ne de bir insan hakları savunucusunun yadsıması imkansızdır. İttihatçı geleneğin bu günkü takipçileri, egemenlikleri altındaki halkların tamamının Türkleştirilmesi programının tamı tamına uygulanmasında kesin kararlıdırlar. Buna karşı direnenlerin imhası, ittihatçı egemenlik anlayışının vazgeçilmez bir kuralıdır. Yok edilmesi gereken halklar sıralamasında ise, Kürt halkı birinci sıradadır. 80 yılı aşkın bir süredir Kürt halkının toplumsal yaşamına soykırımcı müdahaleler sürmesine rağmen, henüz arzu edilen sonuç alınamamıştır. Devlet, sonuç alabilmek için fırsat kollamaktadır. Bu tehlike, belki de hiç bir dönem bu gün olduğu kadar güncellik kazanmamıştır.

Bu oyunun bozulması için gerekli bütün tedbirler alınmalı ve yapılması gereken her şey bugün yerine getirilmelidir. Dünya demokratik kamuoyu, özellikle bu konuda uyarılmalıdır.

Bu soykırımların nedeni ne idi? Şu anda mağdurlar hangi konumda?

Soykırım hem dini, hem etnik olarak homojenleştirilmiş topluma dayanan bir devlet yaratmak amacıyla yapılmaktadır. Soykırım toplumları ile ilgili yapılan araştırmalar, soykırımların temelinde aşağılık komplekslerinden kaynaklanan korkunun, aç gözlü yayılmacılığın, farklılıkları içine sindiremeyen ırkçılığın yattığını tespit etmektedir. Histerik derecede kışkırtılan ırkçılık, ortamını bulduğunda imhacı saldırganlığa dönüştürülmektedir. Egemen konumda olmalarına rağmen uluslaşmaları gecikmiş toplumlarda, bu eğilimin daha belirgin olduğu ileri sürülmektedir (örneğin Türkler ve Almanlar). Sonuç olarak insan hak ve özgürlüklerini özümseyememiş, idari önlemlerin yetersiz olduğu her toplumda, savunma mekanizması yetersiz olan dinsel ve etnik gruplara karşı soykırım suçunun işlenebileceği tespit edilmektedir.

Soykırımın inkarına ilişkin birkaç söz: inkar, kendi topluluğunun (topluluk denildiğinde ulusal, dinsel ve politik ortaklık kastedilmektedir) cinayeti, cinayete seyirci kalınmasını ya tamamen reddetme, ya küçümseme, ya da hoş gösterme biçiminde ortaya çıkmaktadır. Soykırım suçunu inkar etme taktiklerinden biri de, sürekli soykırım kurbanı olan halkı suçlamak ve aşağılamaktır. Bu tarz, Türkiye'nin en yaygın kullandığı yöntemdir.

Bu durum karşısında soykırım mağduru halklar, sürekli hüzün ve yastadırlar. Çünkü hak ve adalet ayaklar altındadır. Yaşlı nesillerin gitmesi, yeni nesillerin gelmesi durumu değiştirmemektedir. Soykırım inkar edildiği sürece, soykırım travması, kurban halkların sonraki kuşaklarının benliği ile bütünleşmektedir. Bireylerin unutma çabaları, soykırım gerçeğini çocuklarından gizlemeleri, hep fiyasko olmaktadır. Halkın toplumsal bilincine kazınan soykırım gerçeği, o halka mensup tek tek bireylerin kişiliğinin bir parçası olmaktadır. Bir de bütün bu acılara, dünyanın dört bir yanına savrulmuşluğun, bitmeyen sürgün yaşamının, her gün yok edilen tarihinin ve en son katledilmek istenen anılarının acısı eklenmektedir. Eğer ki, sözcüklerimizin anlatım gücü bu denli devasa insan hakları ihlalini anlatmaya yeterse -ki sanmıyorum- mağdur halkların gerçeği bundan ibarettir.

Bu nedenle soykırım, kanayan bir yaradır. Artık kurbanla katil arasında bir sorun olmaktan çıkmıştır ve insanlığın en büyük ayıbı, yüzkarasıdır. Katilin insanlığa meydan okuması, kurban halkların sonraki kuşaklarını tehdit etmeye devam etmesi, yeni insanlık suçları işlemeye hazır olduğunun en açık ifadesidir.

Türkiye ve Avrupa kamuoyu bunun bilincinde mi, bu yönlü bir örgütlülük var mı?

Türk egemenliğinin işlemiş olduğu insanlık suçları bağlamında, "soykırım" sözcüğünün bile yasak olduğu bir ülkede, Türkiye kamuoyunun, soykırımlar ve açmış olduğu yaralar konusunda doğru bilgi sahibi olduğunu söylemek imkansız. Topluma, soykırım kurbanı halkların, Türklere soykırım uyguladığı öğretilmektedir. Belki de dünyanın hiç bir yerinde "soykırım" kavramı bu derece yozlaştırılmamıştır. Neredeyse bir asır boyu devam eden ırkçı propaganda ve tarih çarpıtması, belleksiz, insani refleksleri köreltilmiş bir toplum yaratmayı başarmıştır. Toplumsal gerçekliğimizi daha anlaşılır bir biçimde ifade etmemiz gerekirse, soykırımcı egemen elit, bir jenosit toplumu yaratmayı başarmıştır. Bu durum, ülkemizde yaşayan Türk olmayan halklar için ölümcül tehlike demektir. Türkiye'de bu tehlikenin önüne geçmek için herhangi bir örgütlenmeden söz etmek imkansızdır. Son seçimlerin de bir kez daha gösterdiği gibi, hakim ulus zihniyeti taşıyan her parti (sol partiler de dahil), ezilen halkların muhalefetini kendi içlerinde nasıl eriteceğinin ve kendilerini iktidara taşımak için nasıl kullanacağının hesaplan içindeler.

Avrupa kamuoyunun, soykırımlar konusunda daha sağlıklı bilgi sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Burada düşünce özgürlüğü ve nispeten bağımsız yapılan bilimsel araştırmalar, önemli bir rol oynamaktadır. Fakat buna rağmen demokratik kamuoyunun kendi devletleri üzerinde yeterli baskı unsuru olduğunu söylemek çok zor. Bunu da sömürge sahibi toplumların, sömürgeci geçmişleri ile gerektiği gibi hesaplaşamamış olmalarına bağlamak, herhalde yanlış olmaz. Bu nedenledir ki, demokrasi ve insan haklan, fazla bir tepkiyle karşılaşmaksızm devletlerin çıkarlarına kurban edilebilmektedir. Avrupa kamuoyunun Kürt halkının haklı mücadelesi karşısındaki tutumu, bunun en açık örneğidir.

Soykırımlar konusunda yürütülen bilimsel araştırmaların ve ortaya konan değerli yapıtların, akademik çerçeveyi aşması ve topluma mal edilmesi çok yoğun çalışma gerektirmektedir. Bunu yapacak olan, devletlerden bağımsız sivil toplum örgütleridir. Bu tür örgütlenmelerin Avrupa'da yeterli olduğunu söylemek imkansızdır.

Soykırımlara karşı mücadele yöntemleri nelerdir?

Soykırımlara karşı alınması gereken önlemleri iki kategoride değerlendirmek, herhalde yanlış olmaz.

Herşeyden önce, soykırım tehdidi altında olan halkların yaşam hakkının korunması için Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde acil önlemlerin alınması gerekmektedir. Onların hak ve özgürlükleri, aynı zamanda çok uluslu ve çok inançlı devletlerde de anayasal garanti altına alınmalıdır. Yasaların işletilmesi için yaptırım gücü olan bağımsız kuramların denetimi sağlanmalıdır. Soykırım amaçlı ihlallere, doğrudan müdahale edilmeli ve suçlular, Birleşmiş Milletlere Bağlı olan Uluslararası Yüksek Mahkeme tarafından en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Uygar insanlık ailesi, barbarlığa karşı müdahale görevini yerine getirmelidir. Bu tedbirleri, hemen atılması gereken pratik adımlar olarak değerlendirebiliriz.

Ancak sicili kirli olan bir çok devletlerin, Birleşmiş Milletlerin karara bağladığı anlaşmayı, ittifak içinde oldukları güçlü devletleri de arkalarına alarak kabullenmeye yanaşmamaları (örneğin Türkiye gibi), ne yazık ki, bu kurumlan işlemez hale getirmektedir. Birçok durumda iş işten geçtikten sora harekete geçilmesi, göz göre göre soykırımların yaşanmasına yol açmaktadır. Mesela Ruanda'da olduğu gibi. Bu nedenle 1948 BM Soykırım Konvansiyonu, hayata geçirilmemektedir. Soykırımlar devlet eliyle gerçekleştirilmelerine rağmen, devletlerin cezalandırılmaları söz konusu değildir. Ancak tek tek bireylere dava açılabilmektedir.

Soykırımlara karşı ikinci kategoride ele alınması gereken en etkin önlem, kamuoyunun uzun vadeli sistemli olarak aydınlatılıp eğitilmesidir. İnsanlığa karşı işlenen suçlar konusunda en belirleyici baskı unsuru kamu vicdanı olması gerekirken, günümüz koşullarında arzu edilen duyarlılıktan uzaktır. Bunun tayin edici nedeni, ırkçılığa karşı mücadelenin yetersizliğidir. Birkaç istisna dışında ulusal eğitim kurumlarının tamamı, soykırımları ders kitaplarının dışında tutmaktadırlar. 20. yüzyıl soykırımlar yılı olmuştu. Dünya kamuoyu, soykırımlara karşı gereken duyarlılığı gösteremediği için hala felaketlerin ardı arkası kesilmemektedir. Bu durumun tersine çevrilmesi için sivil toplum örgütlerine, bilim adamlarına, aydınlara çok ciddi görevler düşmektedir. Soykırımların engellenmesi için insanlık aleminde, insan hak ve özgürlüklerine ilişkin çok köklü zihniyet değişikliğinin yaratılması gerekmektedir.

Soykırımlara karşı mücadelede Türkiye'deki demokratik muhalefetten beklentileriniz nelerdir?

Her şeyden önce, bütün dünyanın bildiği tarihindeki soykırım gerçeğini inkar eden bir toplumun, insanlık adına sunabileceği hiç bir olumlu katkısı olamayacaktır. Çünkü bu toplum, adı soykırım olan, en kirli ve en lanetli bir misyonun aleti olmuştur. Çünkü bu toplum hala, "Biz, onları vatanın ve milletin selameti için yok ettik! Gerekirse daha da fazlasını yaparız!" diyen yöneticilerin emrine riayet etmektedir. Çünkü bu toplum, mazlumların feryadını duymayacak kadar sağır, kanayan yarasını görmeyecek kadar kör edilmiştir. Toplumun devrimci öncüleri, soykırım tarihi gerçeğini doğru anlama temelinde bir zihniyet değişikliği yaratmadıkları sürece, demokrasi ve devrim adına girişecekleri her yeni hamle, mutlaka yeni fiyaskolarla sonuçlanmaya mahkum olacaktır. Türkiye denen halklar mezarlığında, hak ve adalet ayaklar alanda olacak, ama kimsenin kılı kıpırdamayacaktır. İlericilik adına her şeyin kökü kazınacak, ama kimsenin ruhu bile duymayacaktır. İnsanlar, kameralar eşliğinde ve binlerce seyirci güruhunun gözleri önünde diri diri yakılırken, imdada koşmanın, utanç ve gözyaşının yerine kahkahalar atılacaktır. İşkencenin adı sorgu, ahlaki çöküntü erdem sayılacaktır. En kaba tanımıyla, soykırım toplumunun realitesi bundan ibarettir.

Türkiye ilerici insanlığının soykırım kurbanı halklar karşısındaki konumu, ilericiliğinin ve devrimciliğinin en belirleyici ölçütü olacaktır. Onlar, işe kendilerinden ve kendi örgütlerinden başlamadıkları müddetçe, hiç bir zaman ne ezilenlerin, ne de sömürülenlerin öncüsü olamayacaklar. Zira hiç bir emekçi halk, hiç bir sömürülen sınıf, soykırım kurbanları gibi ezilip sömürülmemiştir. Çünkü onların, sadece binlerce yıllık emeğinin, alınterinin, bilgi birikimi ve tecrübesinin ürünü olan uygarlıkları yıkılmadı; üzerinde yüzlerce nesil büyüttüğü yurduna, malına, mülküne el konmadı; yaş ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm bir halkın yaşamına kıyıldı. Türkiye ilerici insanlığı, bu kadar devasa bir insanlık suçunun inkarı ile karşı karşıyadır.

Bizler, Türkiye ilerici insanlığından ve demokratik muhalefetinden, üzüntümüzün ve utancımızın kaynağı olan inkara son vermelerini, örgütleri adına soykırım mağduru halklardan özür dilemelerini bekleriz. Onlardan, 30 Martlara, 1 Mayıslara, 6 Mayıslara, 18 Mayıslara ve daha nice anlamlı günlere gösterdikleri duyarlılığı, Ermeni ve Süryani halklarının soykırımlarının yıl dönümü olan 24 Nisan’da da mutlaka göstermelerini bekleriz; soykırım kurbanlarının anıları önünde saygıya durup bir gül bırakmalarını bekleriz. Helen-Pontos halkının hayatına kıyımın yıl dönümü olan 19 Mayıs'ı 'gençlik ve spor bayramı' ilan eden soykırımcı inkarcılığa, soykırım kurbanlarını anma gününe dönüştürerek insani bir cevap vermelerini bekleriz.

Bizler, Türkiye demokratik muhalefetinden, toplumumuzu bu kadar kapsamlı ve derinlemesine etkileyen soykırımların, bilimsel olarak kavramak için çaba göstermesini, toplumumuza tarihi gerçeklerin doğru öğretilmesine öncülük etmesini bekleriz. Bu nedenle Türkiye demokratik muhalefetinden, soykırımın inkarına karşı mücadeleyi programına almasını, sistemli ve uzun soluklu bir mücadele başlatmasını bekleriz ki, bu topraklar bir daha kana bulanmasın.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn