Kaba Materyalizm Sosyalizmin Kanseridir (Özgürlük Dünyası Eleştirisi)

NATO karşıtı savaşımın öncü güçleri içinde belirgin olarak ileri fırlayan kuvvet, Marksist-Leninist komünistlerdi. Bu olgu, pratiğin verilerinden analiz edilebileceği gibi, NATO karşıtı mücadele günlerinin ardından çıkan hemen tüm sosyalizm iddialı akımların yayınlarında, Marksist-Leninist komünistlerin eylem hattının temel değerlendirme ve eleştiri konusu yapılarak fiili bir referans haline getirilmesinden de görülebilir.

Bu durum, tabii ki, son altı ayın tüm temel politik mücadele gündemlerinden taktik başarısızlıklarla ayrılan EMEP’i de hayli rahatsız etti. Yerel seçimlerde, ‘Güçbirliği’ çatısı SHP’nin hegemonya gölgesi altında yaşadıkları felaket, 1 Mayıs’ta, Türk-İş ağalarının kuyruğunda ve sınıfın geri bilincinin peşine takılarak gittikleri Çağlayan’da yaşadıkları bozgun ve nihayet NATO karşıtı mücadelede geçiştirmeci ve iddiasız yaklaşımlarının ürünü olarak yaşadıkları siliklik, EMEP’in teorik yayın organı Özgürlük Dünyası’nın 149. sayısının üçte birini ‘cömertçe’, Marksist-Leninist komünistlere ayırmalarını anlaşılır kılıyor.

“Devrimci Şiddet ve Mücadele Biçimleri Üzerine” başlıklı yazı, tamamen Marksist-Leninist komünist partinin eleştirisine ayrılmıştır. Komünist öncüyü Marksizm dışı bir kuvvet olarak göstermek için yazar, Marks, Engels ve Lenin’in bambaşka bağlamlarda formüle ettikleri fikirlerin her birini birer taş yazıta dönüştürerek, komünist öncünün üzerine fırlatır. Partiyi ‘soldan’ eleştirme çabası içindeki yazar, kendisini oldukça komik durumlara düşürür.

Neticede bir bütün olarak ele alındığında yazı, derin bir savunma psikolojisini ele verir. Pratiği pratikle eleştiremeyenlerin bildik yöntemi, yani politikaya ideolojiyle yanıt verme çabası, bu psikolojiyi deşifre eder. EMEP yazı boyunca savunmadadır. Komünistlerin pratik politik duruşunun basıncı altındaki bilgiç takımı elindeki son kozu oynar: “Yo, hayır, bunlar bizden değil!”

Özgürlük Dünyası’nın Devrimci Şiddeti!

Devrimci şiddet sorununda muhataplarımızın Marksizm’den nasiplenmemiş cehaletleri, yazının en eğlenceli bölümüdür. Partinin devrimci şiddeti mücadelenin diğer araçlarıyla bütünlük içinde örgütleyip kullanması, muhataplarımızı köşeye sıkıştırır. Tavırsız kalmak mümkün değildir! Fakat düpedüz devrimci bir partinin askeri eylemlerini “Marksistliğe” halel getirmeden kınamak, mahkum etmek öyle pek de kolay değildir! O vakit sorun, partinin eylemleri ‘devrimci şiddet’ kapsamından çıkartılarak ‘çözülür’.

Özgürlük Dünyası aynı yazıda iki farklı devrimci şiddet tanımı yapıyor:

“Marksist teoride şiddetin yeri ve rolü, olur olmaz şiddet eylemleriyle ilişkisiz olarak, doğrudan doğruya, nesnel koşulları oluştuğunda, kapitalist toplumun yerine sosyalist toplumu geçirmeye dönük mücadelesiyle, yeterli bilinç ve örgüt düzeyine ve bütün sömürülen yığınları peşine takma uğraşının başarısına bağlı olarak, proletaryanın, burjuva devleti zorla/şiddete dayanan devrimle yıkarak proletarya diktatörlüğünü kurmaya girişmesindedir.”

“Devrimci şiddet, tarihin ileri sınıfı proletarya ve sömürülen yığınlarının şiddetidir. ... Ama katiyen işçi sınıfı ve sömürülen yığınlardan tecrit edilmiş, ya da kendilerini gönüllü olarak tecrit etmiş, sınıfa ve mücadelesine uzaktan bakan bombacı ve ‘öncü eylemci’lerin bireysel ve küçük grup terörizmiyle değil.”

Birinci tanım, yalnızca sosyalist devrim koşullarındaki kitle şiddetini devrimci şiddet sayıyor. İkinci tanım ise genel olarak sömürülen kitlelerin şiddetini devrimci şiddet sayıyor. Bu ikisi arasındaki çelişkiyi çözme görevi kuşkusuz bu saçmalıkların yazarına aittir. Biz ise, tanımların özü ve ruhuyla ilgiliyiz.

ÖD, bu kavramsal hokkabazlıkla, birkaç sorunu birden çözüyor! Birincisi, devrimci şiddetin iki temel biçiminden birisini, yani devrimci öncünün dar grup şiddetini devrimci şiddet olmaktan ‘çıkarıyor’ ve yalnızca bir biçimini, yani kitle şiddetini tanıyor. Fakat, ikincisi, kitle şiddetinin ‘devrimciliğini’ de öyle koşullara bağlıyor ki, mesela Okmeydanı’ndaki kitle şiddeti devrimci sayılmasın! Ve tabii, üçüncüsü, ezilen ulusların ulusal özgürlük için uyguladıkları dar grup veya kitle şiddetini devrimci şiddet tanımından tümüyle çıkarıyor, zira ancak proletarya diktatörlüğünü hedefleyen şiddet devrimci olabiliyor!!* Böylece günlük gazete Evrensele, MLKP’nin, FESK’in, DHKP-C’nin, HPG’nin vb. eylemlerini “terörizm” olarak tanımlayıp lanetlemek için gerekli teorik temel sağlanmış oluyor. Bravo.

Özgürlük Dünyası, ‘devrimci şiddeti’ keyfince tanımladıktan sonra sıra, komünist öncüye bu zemin üzerinde hücuma geçmeye gelir. Ve hücum borusu çalınır: “Atılımcılar, proletarya diktatörlüğünü, lafta ne derlerse desinler, benimseyip hedeflememektedirler (Allah, Allah! Kimi ikna etmeye çalışıyorlarsa! -TD). Çünkü, öncünün eylemlerinin yüceltilmesiyle, sınıfı, sömürülen yığınları ve mücadelelerini, daha ileri mücadelelere çekilme ihtiyacını hesaba katmayan ‘öncülük’le proletarya diktatörlüğü, en ileri noktasında laf düzeyinde öngörülebilir. ... Gerçekte devrimci şiddet, bu yaklaşımlarla yığınların mücadelesinin içinden fışkırıp kendine yol açabilmek için, uygun fırsat ve koşulları bulamaz ya da bu, engellenip geciktirilir.”

Ve şu müthiş ve çarpıcı öneri: “Nesnel koşulları oluşacak ayaklanma ve devrime kadar, bütün mücadele, ayaklanma ve devrim hazırlığı olarak anlaşılmalı ve her şey ‘öncünün kendini aşması’ türünden çocukluklara değil, yığınların ayaklanmaya hazırlanmasının hizmetine koşulmalıdır.”

“‘Kesin savaş’a kadar mücadele, kesin savaş hazırlığıyla sürer.”

Fakat ÖD’nin komünist öncüye hücum ettiği silahlar kurusıkıdır. Özgürlük Dünyası’nın sayfalarında da oldukça eğreti duruyorlar! Ne günlük gazetesinde, ne kitle ajitasyonu aracında, ne kültürel araçlarında, ne de teorik yayınında hatırı sayılır bir sosyalizm ajitasyonu ve propagandası yürütmeyen, proletarya diktatörlüğünü ise, bizimle yaptığı polemikler dışında ağzına bile almayan, hemen tüm politik ajitasyonunu reformcu programının temeli haline getirdiği “Bağımsız-demokratik Türkiye” sloganına bağlayan EMEP; tüm ajitasyon ve propagandasını sosyalizm alternatifine bağlayan Marksist-Leninist komünistleri, proletarya diktatörlüğünü savunmamakla eleştiriyor! Bir de utanmadan sıkılmadan “kesin savaş hazırlığı” üzerine konuşuyor!

Buyrun, dinlemeye hazırız, ne gibi savaş hazırlıkları yürütüyorsunuz? Kimsenin görmediği, bilmediği askeri hücreleriniz mi var? Silah mı depoluyorsunuz? Kitle eylemlerini militanlaştırmak, kitleleri “savaşa hazırlamak” için ne gibi çalışmalarınız oldu? Diyelim, şöyle son 10 yıllık tarihinize baksak, kitleleri rejime karşı dövüştürmek, çarpıştırmak için attığınız tek bir adım görebilir miyiz mesela? Kitle militanlığını açığa çıkarma olanakları ortaya çıktığında, diyelim 1 Mayıs 2004’te veya NATO Zirvesi döneminde, sizin tavrınız ne oldu? Nasıl “hazırladınız” yığınları ayaklanmaya? İşçileri kapitalizmi ve burjuva düzeni yıkacak silahlı ayaklanmaya hazırlamak için tek satır ajitasyon mu yapıyorsunuz? Peki hatırlıyor musunuz, Gazi ayaklanması zamanında ne olmuştu pratiğiniz?

Eğer gerçek pratik bir hazırlık değilse, “ayaklanmaya hazırlık” boş sözden, lafazanlıktan öte bir şey değildir. Ama sizin durumunuz bundan da vahim. Çünkü sizin dilinizde “ayaklanmaya hazırlık” lafı gerçekte, uzun vadeli barışçıl hazırlık stratejisinin makyajıdır. Emekçi, ezilen ve sömürülen kitleler başarılı-başarısız, binlerle ve onbinlerle, irili ufaklı pek çok direniş, sokak çatışması, barikat savaşı, vb. yaşamadan nasıl olacak da o mahşer günü geldiğinde (sizin sözcüklerinizle ‘nesnel koşullar oluştuğunda’) birden bire ayaklanıverecek? Ne oldu o pek Marksist kavrayışınıza? Hani kitleler ancak kendi öz deneyimleri zemininde eğitilebilirdi? NATO karşıtı mücadelede Okmeydanı direnişi, düpedüz bir kitle direnişi olarak, aynı zamanda bir ayaklanma hazırlığı değil midir? Fakat bırakın Okmeydanı’na gelmeyi, Kadıköy’e getirdiğiniz kitlenin onda birini bile Mecidiyeköy’e taşıyamadınız? Bu nasıl “savaş hazırlığı”, anlayan varsa bize de anlatsın!

Beri yandan, muhataplarımızın, Lenin’in Komintern üyesi Avrupa komünist partilerine yaptığı uyarıları bağlamından kopararak, kendi reformist bakış açısı uğruna çarpıtması da dikkat çekicidir. ÖD, Lenin’in Ekim Devrimi’nin ardından kurulan ve belirgin bir uluslararası devrimci kriz ortamında, geniş kitle çalışmasının anlam ve önemini bilince çıkaramayan genç komünist partilere yaptığı şu uyarıyı aktarır: “Bütün sınıf, büyük yığınlar, öncüyü doğrudan doğruya destekleme durumuna gelmedikçe ya da öncüye karşı hayırhah bir tarafsızlık tutumunu benimseyerek karşı tarafı destekleme olasılığı kesin olarak ortadan kalkmadıkça, öncüyü kesin savaşa sürmek sadece bir ahmaklık olmakla kalmaz, bir cinayet olur.” Bu alıntı, ÖD’nin elinde, ‘kesin savaş’ anından önce öncünün devrimci şiddeti örgütleyip kullanmasını ‘yasaklayan’ bir ayet haline gelir. Ancak, Lenin’in yaptığı vurgu açıktır. Tartışma, ‘kesin savaş’la ilgilidir ve Marks’ın ‘ayaklanmayla oynamamak gerekir’ vurgusuyla paraleldir. Bu alıntıyı, bırakın kesin savaşı, ortada henüz bir öncünün örgütlediği bir kent ayaklanması, ya da yerel bir ayaklanma dahi yokken ileri sürmek, EMEP skolastiğine yakışır.

ÖD yazarları çareyi Lenin’i tahrif etmekte bulur: Lenin “öncüyü kesin savaşa sürmek” derken ayaklanmayı, burjuvaziyi devirme ve iktidarı alma girişimini tartışır, kitleler hazır değilken ayaklanma yenilgiyle sonuçlanacağı içindir ki, cinayet olacağı uyarısını yapar. En usta hokkabazlara parmağını ısırtan ÖD yazarları el çabukluğu ile her çeşit silahlı mücadele biçiminin her hangi bir durum da kullanımını “öncüyü kesin savaşa sürmek” olarak tahrif eder. Böylece şiddetle arzu edilen, bir ayaklanma durumu hariç, silahlı mücadele biçimlerinin kullanımının teorik olarak reddedilmesi ve pratik olarak yasaklanması sonucuna ulaşılmaktadır. Zaten ÖD yazarlarının elde etmek istediği de bundan ibarettir. Marksizm bu uğurda tahrif edilmektedir!

Gerilla Savaşı

Özgürlük Dünyası, Marksist-Leninist komünistlere az çok aynı ezberlerin aktarıldığı bir polemik yazısını 1995 yazında yazmıştı. “Küçük burjuva gürültü grupları” kavramıyla reformist literatürde yerini alan bu yazıda da ÖD, ayaklanma ve devrim durumları dışında gerilla mücadelesinin Marksizm’de yeri olmadığına yemin billah ediyordu. Aradan geçen 9 yılda, ezberlerinin pek bozulmadığı görülüyor.

Muhataplarımız bizi Lenin’in “Partizan Savaşı” makalesinden pasajlarla Marksizm dışı, “sınıf dışı” ve “öncü savaşçı” ilan etmeye çalışıyorlar. Fakat Lenin’in o makalede, tam da EMEP’in yöntemiyle düşünen dar kafalıları eleştirdiğinin farkında değiller. Çünkü devrimci şiddetin pratikte reddi için Lenin’de elverişli pasajlar bulduklarını zannediyorlar.

Lenin bu makaleyi hangi koşullarda yazmıştır? Sosyal demokrasinin o tarihe kadar tanımadığı gerilla savaşının işçi kitle mücadeleleri içinden doğduğu ve işçi partizan gruplarınca uygulandığı koşullar altında. Akselrod, Martov ve Plehanov gibi Menşevikler, bu yeni mücadele biçimini yadsımaya, bunu serserilerin ve anarşistlerin, terörist ve blankistlerin işi görmeye, göstermeye çalışıyorlar. Lenin ise “Marksizm hiçbir mücadele biçimini önsel olarak reddetmez” sözüyle, tam da EMEP gibi, gerçekte gerilla savaşını -lafta ne denirse densin, bizzat pratikte- ‘önsel olarak’ reddedenlere yanıt veriyor. İşçi sınıfının kurtuluş eylemine bağlanmış, siyasal kitle mücadelesinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış gerilla savaşına açıkça sahip çıkıyor. Ortaya çıkan gerilla (partizan) eylemlerinin ayaklanmayla bağını gösteriyor. Bizim EMEP’li ‘ayaklanma teorisi’ uzmanı bönlerimiz ise, Lenin’in yalnızca ayaklanma koşullarında gerilla müfrezelerini ve onların eylemlerini tanıdığını iddia etmek üzere bu sözleri kalıplaştırıp dayanak yapmaya çalışıyorlar. ÖD yazarına göre Lenin, ayaklanma koşullarında gerilla savaşını savunmuş, ama başkaca koşullarda reddetmiştir.

Böyle bir iddia, öncelikle, tarihsel gerçekliğin tahrifidir. Çünkü Lenin ve Bolşeviklerin, 1905 devrimi sırasında kurdukları silahlı işçi müfrezeleri, devrimin yenilgisinden ve geri çekilmesinden sonra da varlığını ve eylemlerini sürdürmüştür. “Boyeviki”ler (silahlı müfrezeler), Stalin, Kamo, Krassin gibi profesyonel devrimciler tarafından yönetilen bombalama, silahlı saldırı ve kamulaştırma eylemlerini 1907 gibi, ayaklanma dalgasının tümüyle geri çekildiği gericilik koşullarında da sürdürmüşlerdir. Burada, Boyeviki’lerin çok sayıda eylemi arasında, 1907’de Aptekarski Adası’nda Başbakan Stolipin ve ailesinin oturduğu eve düzenlenen bombalı saldırıyı ve yine aynı yılın 26 Haziran’ındaki Tiflis kamulaştırma eylemini özel olarak anımsatmakta fayda var. Çünkü Lenin’in Boyeviki’leri, 1907’de RSDİP içinde Bolşeviklerle Menşevikler arasındaki ideolojik mücadelenin merkezi konusu durumundadır. Boyeviki’lerin şiddet eylemleri ve özellikle Tiflis soygunu, Menşevikleri müthiş hiddetlendirmiş, Akselrod, Martov’a “Eğer bütün bunlar doğru ise, Bolşeviklerle aynı partide nasıl kalabiliriz?” diye yazmıştır. Plehanov ise “Bütün bu işler öylesine çirkin ki, Bolşeviklerle bütün ilişkilerimizi kesmenin tam zamanıdır bizim için” diyordu. (Aktaran, Her Yönüyle Lenin, David Shub, s. 167-168) Lenin ise, tüm bu saldırıları göğüsler, eylemleri savunur ve bizzat örgütlenmesinin siyasi sorumluluğunu üstlenir. Ve şimdi, EMEP’li menşeviklerimiz Marksist-Leninist komünistleri ayaklanma koşulları olgunlaşmadığı halde silahlı müfrezeler oluşturarak bombalı eylemler yapmayı, silahlı mücadele biçimlerine başvurmayı savundukları için Lenin’e ters düşmekle suçluyorlar!

Onlar, Lenin’in gerilla eylemlerini savunarak derin bir yöntemsel eleştiri yönelttiği; Marksizm’in hadım edicilerinin siyasi mirasçılarıdır. Ve Lenin’in Partizan Savaşı’ndaki şu sözleri onlara ne kadar da uymaktadır: “(Gerilla eylemleri karşısında, TD.) Anarşizmden, blankizmden, terörizmden, fazlasıyla bir kendine güvenle söz eden ve bu konuda gençliğinde ezberlediği birtakım cümleleri gülünç, narsistçe bir kendini beğenmişlikle tekrarlayan teorisyenleri ya da sosyal demokrat (Marksist, bn.) gazete yazarlarını gördüğümde, dünyanın en devrimci doktrininin böylesine gözden düşürülmesine yüreğim sızlıyor.” Bizim de öyle, Lenin yoldaş!

Narodniklerin, sınıf mücadelesinden ve işçi sınıfının kurtuluş savaşımından koparılmış ve yalıtılmış, dar bir entelektüeller grubunun bireysel suikastlarıyla Çarlığı yıkma üzerine kurulu politik çizgisi, hem Menşeviklerin, hem de Bolşeviklerin eleştiri konusuydu. Ama 1905 devrimiyle birlikte, ‘grup şiddeti’ olgusu, işçi sınıfının kurtuluşu eylemiyle bağlı bir biçimde ortaya çıkınca, Menşevikler, bu şiddeti de Narodniklerin şiddetiyle özdeşleştirdiler. “Anarşizm, blankizm, terörizm” üzerine eski ezberlerini tekrarlamaya devam ettiler. Bolşevikler ise, biçim olarak ‘bireysel şiddet’ ya da ‘grup şiddeti’ kapsamına giren bu şiddetin, öz ve içerik olarak yeni bir şey olduğunu söylediler. Çünkü artık bu şiddet bizzat devrimci işçilerce ve işçi sınıfının devrimci partisinin profesyonel militanlarınca uygulanmakta ve sınıfın kurtuluşu davasına bağlanmaktadır. Tıpkı Marksist-Leninist komünistlerin, bir yandan en geniş politik kitle çalışmasını yürütüp kendini işçi emekçi kitleleri içinde kurarken, bir yandan da işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin kurtuluş davasına bağlanmış silahlı eylemleri örgütlemesi gibi.

Ama Özgürlük Dünyası yazarları, sosyalizm ve devrim savaşımları tarihini neden 1905-1917 Rus devrimleriyle sınırlı tutuyorlar? Bulgaristan Komünist Partisi başarısız 1923 ayaklanmasının ardından 1924-1926’da silahlı müfrezeler oluşturup -ÖD’nin deyişiyle- düpedüz “bireysel terör” eylemleri yapmadı mı? Bulgar komünistlerinin “monarko-faşist diktatörlüğe” karşı, bir yandan kitle şiddeti, diğer yandan öncünün dar grup şiddeti yoluyla yürüttükleri devrimci strateji “sınıf dışı” ve “öncücü” müydü?

Devam edelim.

1927’de ikinci Çin Devrimi’nin yenilgisinin ardından Çin Komünist Partisi, Komintern’in karar ve direktifleri doğrultusunda kır gerilla savaşını başlattı ve kentlerle kırlardaki siyasal kitle çalışması eşliğinde yürüttü. ÇKP’nin kır gerilla ordusu, Çin Sovyet Cumhuriyeti, Uzun Yürüyüş, Japon işgaline karşı savaş ve Komintang’la iç savaş aşamalarından geçerek bir milyon askerlik dev bir kızıl orduya dönüştü, 1949’da zafere yürüdü.

1940’larda Bulgar komünistleri yine dağların yolunu tuttular. Hitler işbirlikçisi monarko-faşist diktatörlüğe karşı kır gerillasını örgütlediler ve 1944’te iktidarı ele geçirdiler.

Arnavutluk’ta Komünist Parti, kendisini gerilla savaşının ateşi içinde inşa etti ve zafere yürüdü. Yugoslavya Komünist Partisi’nin önderliğindeki partizanlar, Hitler işgalcilerine karşı gerilla savaşıyla düzenli ordu savaşını birleştiren büyük bir mücadele verdiler. Bir yandan da Kral Peter’e ve burjuva Çetnik çetelerine karşı savaştılar ve 1944’te iktidarı aldılar.

Yunanistan’da komünist parti, Alman işgali altında kentlerde kitle şiddetini, kırda gerilla savaşını örgütledi. ELAS’ı, yani Ulusal Kurtuluş Ordusu’nu kurdu. Ama dahası da var. Alman işgalcileri yenildikten sonra bu kez de, işbirlikçi burjuvaziye ve Anglo-Amerikan işgalcilerine karşı Demokratik Ordu’yu kurarak dağlarda savaştılar.

Fransa’da ve İtalya’da işgalcilere karşı büyük gerilla savaşları verildi.

İspanya’da düzenli ordu savaşında 1939’da yenildikten sonra Komünist Parti, Franko’nun faşist diktatörlüğüne karşı uzun yıllar boyunca kent gerillası savaşımı yürüttü.

Alman Komünist Partisi faşizme karşı mücadelede 1920’li 30’lu yıllarda milis örgütlenmesine ve eylemlerine başvurmadı mı?

Vietnam’da Komünist Parti, önce Fransız işgalcilerine karşı büyük bir gerilla savaşıyla zaferi hazırladı. Ardından Güney Vietnam’ın işbirlikçi hükümetine karşı gerilla savaşıyla büyük zaferler elde etti. 1965’ten sonra ise, Amerikan işgalcileri gerilla savaşıyla geriletildi, 1975’te düzenli ordu hücumuyla püskürtüldü.

Küba’da Castro ve Guevara’nın İsyancı Ordusu, diktatör Batista’yı kovarak bir demokratik devrimin gerçekleştirilmesini sağladı. Arjantin’de PRT, Uruguay’da Tupamarolar, Şili’de MIR, Bolivya’da ELN işbirlikçi diktatörlüklere karşı kır ve kent gerilla savaşları verdiler. Nikaragua’da Sandinistler gerilla savaşıyla kurdukları ordularıyla zafere yürüdüler. El Salvador’da FMLN, Peru’da Aydınlık Yol, zaferin eşiğinden döndüler. İran’da Halkın Fedaileri, Filistin’de FHKC ve FDKC gibi örnekleri de ekleyelim.

Gelelim Kuzey Kürdistan’a. 1984’de gerilla eylemleri başladığında Kürdistan’da yaprak kımıldamıyordu. Öyle değil mi? Şimdiki ÖD yazarları o sırada gerilla eylemlerini mahkum etme yarışına girmiş olmalılar. Ama şimdi biliyoruz, Kuzey Kürdistan’da Kürt ulusal ayaklanmasını hazırlayan işte o gerilla mücadelesi oldu.

Muhataplarımız tüm bu deneyimleri anımsamamayı yeğlerler. Bu, onların Ekim Devrimi’yle kurdukları dar deneyci ve şabloncu ilişkiyi yansıttığı kadar, fakat ondan daha çok 20. yüzyıl tarihi içinde ilerledikçe, devrimlerde ve devrim savaşımlarında devrimci iradenin rolünün belirgin biçimde artmış olması gerçeğine göz kapamak istemelerinden ileri gelir. Onlar bu olguya gözlerini kapatmak için, sınıf mücadeleleri tarihini Ekim’de dondurmayı yeğlerler. Fakat düştükleri çelişki çarpıcıdır. ÖD’nin kriterlerine vuracak olursak, 20. yüzyıl devrimci savaşımlarının büyük çoğunluğu “devrimci şiddet” kapsamına dahi girmez. Çünkü çoğunluğunda devrimci öncünün grup şiddeti, “nesnel koşulların” bir ayaklanma için hazır olmasından önce, hatta birçok durumda ortada ciddi bir kitle savaşımı yokken başlatılmıştır. Çoğunluğunda gerilla savaşı, devrimi hazırlamanın bir aracı olarak kullanılmıştır.

Bunlar arasında özellikle, ÖD’nin Marksist olarak gördüğü Yunanistan, Bulgaristan ve Arnavutluk Komünist Partilerinin deneyimlerini, yaptıkları ‘devrimci şiddet’ tanımıyla fiilen Marksizm’in dışına itmiş olmaları dikkat çekicidir.

Enternasyonalizm Devrimcidir

Parti, 20. yüzyılın tüm devrimci savaşımlarının biriktirdiği deneyimden öğreniyor. Güncel olarak da, dünyanın dört bir yanında ezilenlerin yürüttüğü mücadelelerden öğreniyor.

O, Bolivya köylülerinden ve Arjantin işsizlerinden yol kesme eylemlerini öğreniyor ve NATO karşıtı mücadelede bizzat gerçekleştirerek, ülkemizin emekçilerine mal etmeye çalışıyor. Keza O, emperyalist küreselleşme hareketinin deneyimlerinden de somut olarak öğreniyor. Okmeydanı Sibel Yalçın Parkı’nda örgütlenen Direniş Kampı ve keza çatışmalarda kullanılan kask, maske vb. araçlar, bu mücadelelerin açığa çıkardığı biçimlerdi.

Partinin bu enternasyonalist karakterini polemik konusu yapma, emperyalist küreselleşme karşıtı hareketten öğrenme erdemini “sivil toplumculuğun yansıması” olarak eleştirme bahtsızlığı da varsın EMEP’in olsun!

“‘Silah’, ‘bomba’, ‘şiddet’e dayalı terminoloji ve ‘gösteriler’ aslında sivil toplumculuğun örtüsü durumundadır. Atılımcılar bunu, temel zaafı sınıf-dışılığı ve sivil toplumculuk olan ‘küreselleşme karşıtı hareket’e dizdikleri övgüde ele vermekten de kaçınmadılar: ‘Okmeydanı direnişinde açığa çıkan örgütlü hazırlık, Avrupa’da emperyalist küreselleşme karşıtı hareketin deneyimlerinin de bir yansımasıydı.’ (Atılım, 3 Temmuz) Bolşevik Partisi’nin, genel olarak uluslararası komünist hareketin tarihsel deneyimlerinin ‘zırnık’ yansıması yok, ama sivil toplumculuk yansıyor.”

Bu paragraf, EMEP’in ‘belden aşağı vurma’ yöntemlerini sergilediği kadar, dünya ezilenlerinin hareketinden pratik olarak öğrenme çabasının zayıflığına da işaret eder. Eğer işin içinde ezilenlerin şiddeti varsa hele, o mücadelelerden öğrenme, ülkemizin emekçilerine mal etme çabası asla söz konusu olamaz EMEP bakımından. Avrupa’daki harekete sivil toplumculuğun, Arjantin’deki ayaklanmaya adı konulmamış bir anarşizmin, Nepal’deki harekete Maoculuğun, vb. egemen olduğu gerçeği, bu hareketlere sekterce ilgisizliğin ve kibirli yaklaşımın gerekçesi yapılamaz. EMEP’in Avrupa’daki emperyalist küreselleşme karşıtı harekete sekter yaklaşımı, diğer ülkelerin emekçi ve ezilenlerinin mücadelelerine karşı kibirli yaklaşımının bir görünümüdür.

Komünist öncü, aynı zamanda çeşitli ülkelerin emekçi, ezilen kitlelerinin ortaya çıkardığı mücadele biçimlerini kendi ülkesindeki emekçi kitlelerine taşıyan ve proleter bakış açısıyla mücadelenin hizmetine sokan bir aktarım kanalıdır. Her ülkenin komünist öncüsü, o ülkedeki işçi sınıfı ve ezilenlerin dünyaya açılan kapısıdır. Komünizmin enternasyonal devrimci karakterinin dolaysız bir sonucudur bu.

Enternasyonalizmden her uzaklaşma reformizm üretir ve enternasyonalizm devrimcidir.

Düğüm Noktası, Devrimci İrade

EMEP örneğinde bir kez daha görüyoruz ki, kaba materyalizm, sosyalizmin kanseridir. 20. yüzyıl devrim deneyimlerinde defalarca tanık olduğumuz bu gerçek, EMEP’in devrimci örgüt geleneğine dayanan öncel yapılanmasından adım adım koparak bugüne ulaşan seyrinde bir kez daha analiz edilip çözümlenebilir. Biliniyor, kanser, hücrelerin bozulması ve “metamorfoz”a uğraması, yani başkalaşması sonucu başlar ve tüm bünyeyi sarar. Kaba materyalizm, yani tarihsel materyalizmin kaderci ve mekanik tarzda kavranışı, Marksizm’in “metamorfozu” ya da inkarıdır. Kaba materyalist, Marksizm’in idealizme karşı savunduğu “nesnel etkenin belirleyiciliği” ilkesini tek yanlı olarak yüceltir ve tersinden, insan iradesinin tarih üzerindeki etki gücünü küçümser. Böylece diyalektiğin yerini giderek metafizik almaya başlar. Marksist nedensellik ve determinizm, mekanik biçimde kavranır ve nedenlerin sonuçlara az-çok kendiliğinden biçimde dönüşeceği kaderciliğine götürür. Kapitalizmin krizi olgunlaşarak çöküşe götürecektir. Kitlelerin eylemi olgunlaşarak ayaklanmaya varacaktır. Fakat ya devrimci parti ne yapacaktır?

Devrimci koşulların hazırlanmasında, düzenin bunalımının keskinleşmesinde bilinçli iradi unsurun rolü ne olacaktır? İşçi sınıfı ve ezilen emekçi sınıfların başkaldırıya hazırlanmasında, egemen sınıflar arasındaki çatlakların politik hamlelerle derinleştirilmesinde, kitle hareketinin bir düzeyden diğerine sıçratılmasında, hareketi büyütebilecek mücadele biçimlerinin kitlelere mal edilmesinde, farklı toplumsal kuvvetler arasında biriken patlayıcı maddelerin rejimden hesap sorma zemininde birleştirilmesinde öncünün rolü ne olacaktır? Kaba materyalist bakımından tüm bu soruların mücadele tarzı olarak pratik yanıtı yoktur. Yığınların mücadelesinin kendiliğindenci bir izleyicisi olmakla yetinir.

Politika ölçütlerine vurduğumuzda, kaba materyalist yöntemin nişanesi, devrimci iradenin rolünün yadsınmasıdır. Tarihte iradenin rolünün teoride kabulü, ama pratikte yığınların kendiliğinden eylemine bel bağlama, kaba materyalizmin ve mekanik determinizmin tipik özelliğidir.

Toplumsal nesnel koşulların insan iradesinden bağımsız olarak “ayaklanma için” olgunlaşmasını beklemek, kaba materyalizmin EMEP’teki görünümüdür. Bu EMEP’te en açık ifadesini, uzun vadeli barışçıl hazırlık stratejisi biçiminde bulur.

Marksist-Leninist komünistler ise, “devrimi bekleme” tarzını, Birlik devrimiyle somut olarak aştılar. “Devrimi hazırlama” bakış açısına ve hareket tarzına sıçradılar. Devrimin öznesinin, yani kitlelerin somut olarak örgütlenip devrime hazırlanması bakış açısı yön verdi eylemlerine. Öncünün, iradesiyle önünü açarak ilerlemesi olarak formüle ettiler bu çizgiyi. Fakat EMEP oportünistleri, en azından, bu topraklarda en derin izler bırakan iki büyük devrimci atılımın -1971 ve 1984- ‘devrimci öncünün kendi iradesiyle önünü açarak ilerlemesi’nin ürünü olduğu üzerine bir parça dahi olsun düşünme zahmetine girmediler.

20. yüzyıl devrim deneyimlerinin incelenmesi, tarih-zaman içinde bugüne doğru ilerledikçe, sınıf savaşındaki kızışmaya paralel olarak devrimin hazırlanmasında öncünün oynadığı iradi rolün giderek daha belirgin hale geldiğini ortaya koyar. Emperyalist kapitalizmin ilerleyen çürümesine bağlı olarak dünyasal nesnel koşullar devrim için daha fazla olgunlaştıkça, emperyalist karşıdevrimci irade de giderek daha aktif biçimde kurulu düzeni savunmaya girişmiştir. O bakımdan, olgunlaşan nesnel zemin üzerinde bir devrimin gerçekleşmesi, devrimci sınıfın öncü, ileri unsurlarının kapsamlı bir iradi hazırlığını gerektirir. Bu hazırlık, somut olarak, öncü unsurların tek bir komünist parti içinde birleşmesini, kitlelerin bir devrimci siyasi ordu olarak örgütlenmesini ve temel toplumsal talepleri doğrultusunda devrimci eyleme çekilmesini içerir. Ancak kurulu düzeni yıkacak somut bir devrimci kuvvet birikimi ortaya çıkmışsa, kapitalizmin çöküşü olanaklı olabilir. 20. yüzyıl içinden bugüne doğru ilerledikçe, bu birikimin az-çok kendiliğinden biçimde ortaya çıkmasının olanakları bir çizgi halinde zayıflarken, devrimci sınıfın öncüsünün iradesine düşen rol, bir çizgi halinde artmıştır. Nesnel etkenin belirleyiciliği, bu gerçek zemin üzerinde kavranmalıdır.

Kaba materyalist ise, kapitalizm hakkında yaptığı felaketli öngörüleri, yığınların eyleme geçeceği o büyük günün yaklaştığı biçiminde yorumlar. Nesnel koşullardaki olgunlaşmanın, kitlelerdeki huzursuzluğu olduğu kadar, kurulu düzenin ezme çabalarını da yoğunlaştıracağını ve dolayısıyla devrimci iradenin rolünün de kapsamlılaşması gerektiğini görmez.

Kaba materyalizm, pekala devrimci, komünist partilerde de görülebilir, ama en derin ve nadide örnekleri reformist ve giderek parlamentarist partilerde ortaya çıkıyor. Ama 12 Eylül karşısındaki teslimiyetin döllediği ve 1989-90’da D. Avrupa ve SSCB’de yaşanan gerici olayların tetiklediği tasfiyecilik, bu kaba materyalist yöntemin bir kanser gibi önceline de yerleştiği için EMEP’in tüm bünyesini sarmasına yol açtı. Ve şimdi artık o, bir müminin ahireti beklemesi gibi, “nesnel koşulların olgunlaşmasını” beklemekte, kendi tabanına ve işçi sınıfına sürekli sabır telkin etmektedir. Nasılsa bir gün bu gemi o limana varacak, nesnel koşullar oluştuğunda işçi sınıfı “devrimci şiddeti” uygulayıp düzeni değiştirecektir!

Muhataplarımızla aramızda “devrimci şiddet” sorunu üzerine patlak veren ve Birlik devriminden bu yana dönem dönem alevlenerek süren polemik, özü itibariyle devrimci iradenin kavranışına ilişkin daha geniş bir tartışmanın sivri ucudur. Aynı sorun, 18 Mart yerel seçimleri ve 1 Mayıs 2004’te yaşanan tartışmaların da zeminini oluşturur.

Engels, son mektuplarından birinde kaba materyalistlerin ekonomik etkene mutlak belirleyicilik atfedip, üstyapı öğelerinin etkileyici rolünü yadsımalarını eleştirerek, “bunların anladığı anlamda ben kesinlikle bir Marksist değilim”, demişti. Biz de böyle sefil bir “Marksizm” kavrayışı tarafından Marksizm dışı sayılmaktan mutluyuz. Çünkü oluşturucu mayasında devrimci irade bulunan Marksist-Leninist komünist partinin EMEP’le bambaşka iki “Marksizm” kavrayışını temsil etmesi, yapısal nedenlerden dolayıdır ve bu, partinin 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinden ders çıkarma, kendini yenileme gücünün de bir göstergesidir.

Dipnot

*Bu arada Gündem gazetesindeki yazılarında küçük grupların devrimci şiddet eylemlerini yalnızca ulusal kurtuluş mücadeleleri için kabul eden ÖD yazarlarından Mustafa Yalçıner’in kulağını çınlatmadan geçmeyelim.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn