Emperyalizmin İdeolojik Böcekleri Ve Oportünist Cüceler

Eğer geçen yıl dünya çapında süren emperyalist saldırganlığa karşı mücadele sayılmazsa denilebilir ki, geride kalan Mayıs-Haziran ayları 80’den günümüze en geniş çaplı antiemperyalist ajitasyonun gelişimine tanık oldu. İşçi ve emekçi yüz binler ve milyonlara hitap eden aydınlatma çalışması ve eylemler, antiemperyalist bilinç ve mücadeleyi yeniden tohumladı. Bush ve NATO karşıtı antiemperyalist mücadele ve aydınlatmanın ayrıcı özelliklerinden ve güçlü yönlerinden birisi de bütün bu süreç boyunca kendini hissettiren askeri mücadele biçimleri, özellikle de emperyalist haydutları, emperyalist tekelleri ve işbirlikçilerini hedefleyen bombalama eylemleridir.

Objektifliğini koruyabilen her gözlemci, Mayıs-Haziran NATO ve Bush karşı antiemperyalist mücadele günlerinde beş on kişilik gösterilerden, on binlerin katıldığı gösterilere büyük kitlelere hitap eden envai çeşit ajitasyon ve aydınlatma eylemleri kadar, devrimci şiddet eylemlerinin de gerek emperyalist haydutlar ve işbirlikçileri üzerindeki baskıyı ağırlaştıran ve gerekse de aydınlatıcı etkisiyle her iki bakımdan da bu sürecin bütünleyici bir parçası olarak tarihte yerini aldığını rahatlıkla saptayabilir. Sansüre karşın basına yansıyan bilgiler vb. biriken veriler, bugün bombalama eylemlerinin genel çizgileri ile değerlendirilebilmesini olanaklı kılıyor. Öncelikle, bombalama eylemleri hem yaygınlığı ile ve hem de sürecin bütününe yayılmış olması anlamında sürekliliği itibarıyla dikkat çekicidir. Eylemlerin hedefleri gerçekten aydınlatıcıdır, adres gösterir. Demek ki, basbayağı akıllıdır, bombalar! Emperyalist tekeller, işbirlikçi tekeller, bizzat emperyalist haydutların kendileri (konaklama alanları, yol güzergahları, havaalanları vb.) dünyanın bütün sömürülen ve ezilenlerinin düşmanları, hedefin tam merkezindeydi. Üstelik hiçbir eylemcinin yakalanmamış oluşunun altı muhakkak ve özellikle çizilmelidir. Hedef tayininde siyasal yaklaşımın dikkat çekici biçimde korunması, amacının ötesine taşmayan dakik ölçülülük özeni, dikkate değer bir iradilik yansıtır. İstanbul Havaalanı, Bush’un kalacağı otel vb. eylemlerde yansıyan; takdire şayan bir devrimci cürettir.

24 Haziran’a kadar kimse, bombalama eylemlerini tartışmıyordu. Hatta propaganda olmasın diye bombalamalar burjuva basın tarafından sansürleniyor, haber bile yapılmıyordu: “Herkesin görevi var

Dün bu haberi önemserken, terörün propaganda amacına yardım etme yanlışına düşer miyiz diye çok tereddüt ettik.

Ama sonuçta halkın risk faktörünü doğru değerlendirmek ve buna bağlı olarak bireysel tedbirlerini almak üzere bilgilenmeye hakkı olduğuna karar verdik.” (Boşluk mu var? Güngör Mengi, Vatan 25/06/2004)

“Dün saat 15.10’da birinci sayfanın yapıldığı yazıişleri toplantısına girerken hepimizin ortak düşüncesi, Ankara Hilton Oteli önündeki bombalı saldırı haberini fazla büyütmemekti. Aksi halde; terörün asıl amacı olan ‘propaganda’ya hizmet etmiş olacaktık... Ancak; toplantının başlamasının üzerinden henüz beş dakika bile geçmemişti ki, Yazıişleri Müdürlerimizden Tayfun Hopalı Çapa Tıp Fakültesi önündeki bir otobüste meydana gelen patlamayı haber verdi. İlk bilgilere göre 2 kişi ölmüş, 7 kişi de yaralanmıştı... Olay netleştikçe; biz de ‘terör haberlerini büyütmeme’ konusundaki ilkemizi tartışmaya başladık. Sonunda, aşağıdaki görüş ağır bastı: ‘İstanbul’daki patlama, bir belediye otobüsünde meydana geldi. Teröristler, bombayı otobüste patlatmak istememiş olsalar bile; ki bu henüz belli değil, halk hedef alındı. Bu olay NATO Zirvesi bitene kadar İstanbulluları yaşadıkları kentten soğutacak bir gelişme. Bu yüzden terörist saldırının yol açtığı ‘tedirginliği’ net bir şekilde dile getirmeliyiz. Aksi halde görevimizi yerine getirmemiş oluruz.” (Bitse de kurtulsak! Mustafa Mutlu, Vatan 25/06/2004) Burjuva medya bombalama eylemlerine uyguladığı sansürü böyle acıklı ve acınası biçimde itiraf ediyordu. Fakat görüldüğü gibi ve vurgulamakta yarar var ki, 24 Haziran’a kadar gerek burjuva liberaller ve gerekse malum oportünist reformistler bombalama eylemlerine karşı hiç değilse kafa karıştırabilecekleri uygun bir tartışma zemini bile yakalayamamışlardı. Bush’un kalacağı Hilton Oteli’nin garajına bomba konmasına bile saldıramadılar. Bombalama eylemlerinin hedefi, amacı, yapılışı tarzı vb. zavallı oportünist reformistlere de saldıramama sıkıntısı yaşatıyordu. Fakat hem yasalcı oportünistler ve hem de onların kılavuzu liberaller pusuya yatmışlardı.

Otobüste patlayan bombaya kadar durum böyleydi. Kazaya, talihsizlik ya da en kötü ihtimalle özen eksikliğinin yol açtığını varsayarak bir iki noktaya dikkat çekmeyi devrimci bir görev sayıyoruz. “Bombaların hedefine ulaşması”, at izinin it izine karıştığı bir durumun oluşmamasının birinci ve temel güvencesidir. Tabii ki, işçi sınıfı ve emekçiler adına hareket eden herkes halkın, emekçilerin, ezilenlerin zarar görmemesi için en yüksek titizliği göstermekle yükümlüdür. Kaldı ki, bu görevleri üstlenmiş devrimcilerin güvenliği de, eylemin başarısı da bunu emreder. Tartıştığımız türde devrimci şiddet eylemlerinin inisiyatifinin, doğası gereği devrimcilerde oluşu, en yüksek titizliğin gösterilmesinin tamamen olanaklı olduğu anlamına da gelir. En yüksek titizlik zorunludur, zira diğer mücadele biçimlerinden farklı olarak silahlı mücadele biçimlerinde yapılan hatalar pek çok durumda düzeltilmesi olanaksız sonuçlara yol açarlar.

Burjuvazinin Bilinçli Uşakları

Otobüste yaşan talihsiz durumun hemen ardından İstanbul Valisi, bombanın hedefine ulaşamadığını, taşınma esnasında “kaza” sonucu patladığını, otobüsün bombanın hedefi olmadığını açıkladı.

DHKP’nin açıklaması da bunu doğruluyor.

Fakat Vali neden durumu çarpıtma yolunu tutmamıştır?

Gelişen kitle hareketi ve bombalamaların basıncı NATO’cuların saflarında soru işaretlerini çoğaltmaktaydı. Valinin bu koşullarda yapacağı densiz bir açıklama efendilerini kararsızlığa düşürebilir, toplantının güvenlik nedeniyle ertelenmesini gündeme getirebilirdi. Vali, efendilerine karşı inandırıcı olmak için gerçekçi olma zorunluluğunu hissetti. Burjuvazinin saflarında panik doğmasına zemin hazırlamamak, sakinleştirmek vb. toplantının yapılması için o durumda ne gerekiyorsa onu yaptı.

Oysa düzenin mürekkep yalamış tosuncukları bir an bile duraksamadan ideolojik bakımdan saldırıya geçtiler. Ne de olsa burjuvazinin sınıf bilinçli beslemeleri olarak ideolojik/psikolojik savaş onların görev alanıydı. Egemenlerin, emperyalist haydutlar ve işbirlikçi uşaklarının şiddet tekelini savunmak ve de devrimci şiddeti, ezilenlerini şiddetini mahkum etmek için köşelerinden taarruza geçtiler. Devrimci şiddetten duydukları korku ve nefreti yansıtıyordu, kustukları en bayağı küfürler. Burjuva liberallerinin tavrını incelemek yine de ilginç, ilginç olduğu kadar da politik bakımdan eğiticidir.

Hürriyet’in yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök bir karaçalıcı olarak şu iddiayı piyasaya sürdü:

“Terörizm, insanın ruhunun en egoist halidir.

Bir ideal uğruna hareket ettiğini iddia eden terörist, aslında kendinden başka hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünmez.” Halktan ve halk otobüsüne binmekten bile nefret eden bu adam bütün entelektüel yeteneklerini kullanarak en etkili ideolojik saldırının buradan yöneltilebileceği sonucuna ulaşmış olmalıydı. “Kendisinden başka hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünmemek” aşağılık bir insansızlaşma durumudur, bunu Özkök ve burjuvazinin diğer aydın uşakları en uç biçimleriyle yaşıyorlar. Bu idealsizler güruhu da iyi bilir ki, idealleri olan, ideallerine bağlı ve idealleri için bireysel varlığını feda eden biri kişinin bireyselliğinden, söz etmek olsa olsa bir sınıfsal tavırdır ve insani düşkünlük durumudur. Oysa burjuvazinin karaçalıcı ideolojik timleri günümüzde hepten idealsizleştikleri için bireyselliklerini ve egolarını aşma yeteneklerini kaybetmişlerdir. Örneğin Özkök’ün şu düşünüş biçiminde egoizmden başka bir şeyin zerresi var mı?

"Biraz Disiplin"

“Eğer böyle korkunç bir iklimde yaşamayı reddediyor, hayat tarzımızı savunmak istiyorsak, gönüllü bir disiplini kabul etmeliyiz.

Türkiye böylesine büyük bir uluslararası toplantıyı düzenlemeyi kabul ettiyse, üç günlük bir disipline uyacağız.”

Bunu nasıl bir beyin düşünür, yazar, savunur! Böyle düşünen birisi için insan nedir? Halk kavramı var mıdır? Para, düzen, egemenlik, sınırsız ayrıcalıklar vb. vb. Biraz disiplin öyle mi!

Üç-beş gün 10-15 milyon insan evinde otursun ne olacak sanki! Bütün bir kenti zindana dönüştürürsün olur biter. Aşağılık faşistler, peki niçin? Emperyalizmin uşağı işbirlikçi burjuvazi ve Özkök gibi kemik yalayıcılarının düzenlerinin bekası ve mutluluğu için öyle mi!

Bundan daha büyük egoizm olur mu? “Faşizm” bu değilse nedir?

“İster sağcısı, ister dincisi, ister solcusu, ister etnik amaçlısı olsun, terörün bizi götürmek istediği toplumsal düzen çağdışı, ilkel ve faşist bir hayat tarzıdır.”

“İşte o yüzden ben diyorum ki, şu üç beş gün katlanalım.

Çok gerekmiyorsa evimizden çıkmayalım.”

Kocaman bir kenti hapsetmek değil mi bu? Hitler’in, Göbels’in torunları bunlar!

Bu gün “ilkel ve faşist hayat tarzını” yüz milyonlara ve milyarlarca insana, bütün dünyaya dayatan sizin efendilerinizdir. Ama kaybetmekten korkuyorsunuz. Haklısınız. Korkunuz yersiz değil! İlkel ve faşist hayat tarzına mahkum ettiğiniz milyonlardan neden korkmanız gerektiğini en iyi siz biliyorsunuz. Sizin zenginliğiniz, sizin aşağılık debdebeli yaşam tarzınız onların açlığından, sefaletinden besleniyor çünkü.

Bay Özkök, ezilenlerin kendilerine şiddet uygulayarak milyonlarca insanın üç beş gün kendini hapsetmesini yani devletin, düzenin ve burjuvazinin şiddetini en küstah biçimde savunuyor da ezilenlerin NATO toplantısını dağıtma hakkından, yani emperyalizm ve işbirlikçilerine, tarihin bu en vahşi ve aşağılık zalimlerine zor kullanmasına karşı çıkıyor. Onlar şiddetten değil, yalnızca ezilenlerin şiddetinden nefret ediyorlar. Oysa efendileri emperyalistlerin ve burjuvazinin karşıdevrimci şiddetine tapıyorlar.

Güngör Mengi, Özkök’ten geri mi kalacaktı: “Devlet ve ulus olarak bize acı ve utanç verecek olaylara fırsat tanımadan zirveyi geçirmek topluca sabır ve özveri göstermemize bağlıdır.

Sade vatandaşlar olarak kimimiz sabrımız, kimimiz ölçülü şüphecilikle destekli dikkatimiz, belki iki gün kent hayatından elimizi ayağımızı çekerek güvenlik güçlerinin işlerini kolaylaştırmamız sayesinde bu göreve katılacağız.”

Milliyet’in yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz ise, “Yapmak istedikleri şey, halkta korku yaratmak ve insanların normal yaşamlarını sürdürebilmelerini engellemektir” diyor. Bu beyinsiz takımı, halk ile devrimcileri propagandalarında karşı karşıya getirerek, akıllarınca halkı devrimcilere karşı kışkırtıyorlar. Halk düşmanlarının ayrı ayrı hepsi, anlaşmış gibi aynı şeyi yapıyorlar. Yöntemleri de yalana sığınmaktan başka bir şey değil. Çürümeyi ve çöküşü, geleceksizliği temsil edenlerin sığınağı oluyor yalan. Yalan yiyor, yalan kusuyorlar. Hedefleri belli olduğuna göre, bombalardan kimin korktuğu ortada değil mi? Bombalar, halkı hedefliyor öyle mi, sizi gidi kılkuyruklar sizi, sizi gidi yalanın ar damarını çatlatan burjuvazinin uşak şaklabanları sizi!

Ve bayımız şöyle devam ediyor, “NATO Zirvesi nedeniyle alınan güvenlik önlemleri her şeyden önce bizleri korumayı hedefliyor, bunu aklımızdan çıkarmamalıyız.” Güya önlemler halkın güvenliğini hedefliyormuş! Ama bakın Sabah’tan Güngör Mengi, “Devlet, konuklarını terör saldırılarından korumak için alınabilecek tedbirleri fazlasıyla aldı” derken sizin iddianızı desteklemiyor. Sahi kimin için alınıyordu güvenlik önlemleri?

NATO vadisini korumak için alınan aşırı güvenlik önlemleri nasıl olacakmış da halkı koruyacakmış? Yüzünüz de mi kızarmıyor. NATO vadisinde kim korunuyor ya da saklanıyordu? Halkın içerisine girecek cesaretiniz mi var? “Güvenlik önlemleri” önce emperyalist efendilerinizi ve sonra da sizi, burjuvaziyi, düzeni, düzenin çakalını, domuzunu, itini, köpeğini “korumayı hedefliyor”du. Halk, emekçiler zerrece ilgilendirmiyordu sizi. Hatta sizin için en iyisi güvenlik için bütün bir kentin hapsedilmesiydi, üç beş gün!

Apaçık görülüyor ki, burjuvazinin mürekkep yalamış uşakları halkın, emekçilerin emperyalist dünya düzeni ve işbirlikçi Türkiye düzenine rızasını oluşturmak için bütün güçleriyle çalışıyorlar. Egemen sınıf adına halkı, halkın desteğini kazanmak, yürüttükleri ideolojik/psikolojik savaşın ana sorunu ve amacıdır. “Kitleleri kim kazanacak?” Strateji ve taktiğin ana sorunudur bu.

Milliyet’ten Derya Sazak, “NATO ya da Bush karşıtlığı hiç kimseye ‘cana kıyma’ özgürlüğü vermez” diyordu. Peki bay Sazak, NATO yandaşlığı ya da NATO olmak “cana kıyma” özgürlüğünü niçin veriyor!? Sazak ve diğerleri, “’cana kıyma’ özgürlüğü” vb. adı altında, şiddet kullanma, zora başvurma hakkının yalnızca ve yalnızca egemenlere ait olduğunu propaganda ediyorlar. Onlar, yalnız ve yalnız, sömürücü egemen sınıfların işçi sınıfı ve emekçiler, ezilenler üzerindeki baskı, boyun eğdirme (ve bir sömürü) aygıtı devletin uyguladığı terörün meşru olduğunu savunuyorlar. Bu uşak beyinlilere göre, burjuvazi ve sömürücü sınıflar yaptığında terör meşru oluyor. Örneğin Kuzey Kürdistan’ın Türkiye tarafından sömürgeleştirilmesi ve bunun devamı için Kürt halkının boyunduruk altında tutulması meşru oluyor, ama bu kökleştirici ulusal boyunduruğa karşı silahlı başkaldırı terör oluyor! Kürt gerillasının kendisini ve ülkesini savunması terör oluyor. ABD ve emperyalistler Afganistan’a, Irak’a ya da İsrail Filistin’e saldırdığında, işgal ettiğinde, imha ettiğinde, terör meşru oluyor ve fakat Irak direnişçilerin emperyalist işgale karşı ulusal özgürlük savaşı terör oluyor!

“Terör” konusu, yani şiddete başvurma hakkı çok temel bir ideolojik politik ayraç olmaya devam ediyor. Burjuva liberallerimiz;

Egemenlerin ezilenlere karşı terör uygulama hakkını kabul ediyorlar.

Sömürücülerin sömürülen on milyonlara terör uygulama hakkını savunuyorlar.

En fazlasından ABD’ye Irak’ta, İsrail’e Filistin’de, Türkiye’de ise çevik kuvvete biraz yumuşak olmasını salık veriyorlar.

Sömürülenlerin ve ezilenlerin teröre başvurmasından nefret ediyorlar. Böyle bir ihtimal bile onların aklını başından alıyor. Ebediyen köle kalmaları, ezilmeleri ve sömürülmeleri bir başka anlatımla düzenin bekası için, sömürülenlerin ve ezilenlerin teröre başvurma hakkı olamaz diyorlar. Demek ki, burjuva liberalleri;

İkin, ezilenlerin, sömürülenlerin, özgürleşmek için, kölelik zincirlerini parçalayacak devrimci teröre başvurmasından nefret ediyorlar.

Ve ikincisi, onlar bütün güçleri ile ezilenleri, sömürülenleri teröre başvurma hakkının egemen sınıfların devletine ait olduğuna ikna etmeye, burjuvazi adına ve burjuva egemenliğin bekası için halkın rızasını almaya çalışıyorlar.

Oportünist Reformistlerin Kılavuzları

Yukarıda işaret etmiştik, burjuvazinin masasındaki kırıntılardan beslenen burjuva aydınlar “terör”e karşı yürüttükleri ideolojik/psikolojik savaş ile halkı, emekçileri burjuvazinin, düzenin ve devletin yanına kazanmak istiyorlar. Buradan olarak, terör konusunda burjuva liberallerin üçüncü bir temel ortak yanı da oportünist reformistlerin danışmanlığını ya da kılavuzluğunu yapmak oluyor. Birbirleri ile anlaşmışlar gibi şunları yazıyorlar:

“Zirve yaklaştıkça Türkiye’nin NATO karşıtı eylemlere sahne olması bekleniyordu.

Ancak bu eylem merakında şiddet içermeyen ‘aktivist’lerin anti küresel, antiemperyalist düşünsel hareketleriyle, NATO zirvesi bahanesiyle Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına çekmeye çalışan terör örgütlerinin kan dökme uğraşını birbirinden ayırmak gerekiyor.

‘Bush gelme!’, ‘Yankee go home!’, ‘İstanbul NATO’ya kapılarını kapatıyor’ sloganları altında geliştirilen sivil toplum etkinlikleriyle eşzamanlı kimi provokatif eylemler gündeme gelecektir.” (Zirve ve terör, Derya Sazak, Milliyet 25 Haziran 2004)

Demek ki, “şiddet içermeyen ‘aktivist’lerin anti küresel, antiemperyalist düşünsel hareketleriyle”, “terör örgütlerinin kan dökme uğraşını birbirinden ayırmak gerekiyor”muş! Bay Sazak, ABD’den daha büyük bir kan dökücü, ABD’den daha büyük ve vahşi bir terörist tanıyor musunuz? ABD’nin bütün tarihi kan dökücülükten başka ne ile yazılmıştır ki? Terörün amaç edinildiği iddiası tamamen safsatadır? Ne ABD emperyalizmi için ve ne de El Kaide için terör amaçtır. Hayır, her iki taraf da amaçlarına ulaşmak için terör aracını kullanıyorlar. Devrimcilerin “kan dökme uğraşı”ndan, yani terörü amaç edinmesinden söz edenler ya kontrgerillanın psikolojik savaş merkezleri ya da onlar tarafından yönlendirilen işbirlikçi devşirmelerdir.

Sazak’ın “şiddet içermeyen ‘aktivist’lerin antiküresel, anti-emperyalist düşünsel hareketleri”, “‘Bush gelme!’, ‘Yankee go home!’, ‘İstanbul NATO’ya kapılarını kapatıyor’ sloganları altında geliştirilen sivil toplum etkinlikleri” ni onaylaması ilginçtir. Sloganların gösterdiği adresler ne kadar açık ve net, değil mi? Burjuvazinin Liberal temsilcileri ile oportünist reformistler arasındaki “anlayış” birliğini, devrimcilere karşı işbirliğini gördünüz mü? Liberallerle oportünistler arasındaki bağın çırıl çıplak açığa çıkması yürüttüğümüz mücadelenin değerli bir kazanımıdır.

Burjuvazinin temsilcileri olarak liberal burjuva aydınlar, oportünist reformist çizgiyi meşru görüyorlar. Ve oportünist reformistlere, aman dikkat aranıza provokatörler girebilir, diye seslenip, “provokatif eylemler gündeme gelecektir” diye uyarıyorlar.

“Bundan öncelikle ders alması gerekenler NATO Zirvesi nedeniyle çeşitli protesto gösterileri düzenlemeye hazırlanan sivil toplum kuruluşlarıdır.

Ortamın bir provokasyona nasıl açık olduğunu iyice görmeli ve içlerine bu tür karanlık amaçlı kişilerin sızmasının önüne geçmelidirler.” (Alçakların oyununa gelmeyelim, Mehmet Yılmaz, Milliyet 25 Haziran 2004)

Bay Yılmaz kime akıl veriyor, kime danışmanlık yapıyor? Yılmaz ve diğerleri; burjuvazinin tanıdığı, kabul ettiği “meşruiyet” sınırlarını kabul edenler ve etmeyenler biçiminde net bir ayrım yapıyorlar. “NATO Zirvesi nedeniyle çeşitli protesto gösterileri düzenlemeyi” meşru, kabul edilebilir buluyorlar. NATO toplantısını dağıtmak gibi bir amaç ve bu amacı gerçekleştirme güç ve yeteneğindeki eylem ve hareket çizgisi gayri meşru, kabul edilemez oluyor. Ve oportünist reformizmin danışmanları, “çeşitli protesto gösterileri düzenlemeye hazırlanan sivil toplum kuruluşlarını sorumlu olmaya davet ediyorlar. Sorumlu davranın, burjuva meşruiyetin sınırları içerisinde kalmakla yetinmeyin, ama aynı zamanda burjuva meşruiyetin sınırlarını tanımayanları, çiğneyen ya da çiğneyebilecek olanları provokatör ilan edin ve aranıza sokmayın buyuruyorlar.

Aynı işbirliğini burada da görüyoruz. Burjuvazinin tosuncukları, ufak burjuvaları uyarıyor, aman dikkat içinize sızabilirler! Bakın bir diğeri de aynı minvalde şunları yazıyor:

“ORASI OLMAZ

Nitekim hükümet de gösteri yapmak, itirazını göstermek isteyenlere şehrin çeşitli yerlerinde yer gösterdi.

Ama bazıları, ‘Ben orayı değil de burayı istiyorum’ diyor.

Dememeleri gerekir.

Terör örgütlerinin fink attığı, kışkırtacak, sömürecek ortam aradığı bu kritik üç beş gün içinde onlara bu imkanı tanımak kime yarayacaktır?

Hangi bilinçli demokrat, hangi pasifist itirazcı, hangi samimi gösterici, Bush’a, Blair’e veya başkasına vereceği mesajın bir cürüm teşkilatının, bir faşist terör örgütünün egoizmine hizmet etmesini ister?

Amaç itiraz talebi ise, samimi bir muhalefeti ortaya koymak ise, bu güzel demokrasi meydanını terörle paylaşmanın bir yararı olabilir mi?

Biliyorum bazıları şunu diyecek:

Biz teröristi aramıza sokmayız.

Doğru, siz sokmazsınız ama o girer.

Girer ve bir anda demokrasi meydanına hakim olur.”

(Böyle egoizm görülmedi, Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet 25.06.2004)

Özkök ve diğerleri NATO ve emperyalizme karşı çıkanları iki gruba ayırıyorlar. Gösteri için hükümetin gösterdiği alanları ve sınırları kabul edenler. “Bilinçli demokrat”lar, “pasifist itirazcı”lar, “samimi gösterici”ler ve bir de “terörist”ler ve “terör örgüt”leri. Birincilere; “samimi bir muhalefet ortaya koymak” isteyenlere, “bu güzel demokrasi meydanını terörle paylaşmanın bir yararı” olmaz diyorlar. Fakat “terör örgünlerinden fena şekilde korktuklarını da görüyoruz. Siz sokmasanız da diyor Özkök, teröristler aranıza “girer ve bir anda demokrasi meydanına hakim olur.”

Özet olarak söylemek gerekirse, demek ki, liberallere göre ilkin, NATO’ya ve emperyalizme karşı hareket içerisinde reformistler ve devrimciler olmak üzere iki temel ve farklı eğilim var. Ve ikinci olarak, liberaller var güçleri ile devrimcilere karşı ideolojik/psikolojik savaşla yetinmiyor, hem reformistleri devrimcilere karşı destekliyor ve hem de kendileri ile açık işbirliğine davet ediyorlar. Liberaller, reformistlere yalnızca devrimcileri tecrit etmeleri için baskı yapmıyorlar. Daha da ileri giderek reformistlerin “teröre” karşı daha aktif tavır almasını istiyorlar.

“Sivil tepki şarttır.

Terörün her türlüsü Türk toplumunu fazlasıyla yormuş, bu topluma fazlasıyla acı yaşatmıştır. Aynı olayları, aynı acıları tekrar yaşamamanın birinci yolu güçlü bir ‘sivil’ tepkiyi ortaya koymaktır. Halkın her türlü terör eylemine karşı olduğunu güçlü bir şekilde göstermesi her türden teröristi geriletecek en önemli araçtır. (Bombaların hedefi, Okay Gönensin, Sabah 25/06/2004)

İdeolojik polisler.

Devrimciler İle Karıştırılma Korkusu

TKP/MK, otobüste bomba patladığı haberini duyar duymaz bir açıklama yaptı. Yalnızca refleksi, hızı değil aynı zamanda amacı ve içeriği de bir o kadar dikkat çekiciydi:

“Aylar öncesinde ‘kör şiddet’ diyeceğimiz eylemlerin gerçekleşeceğini” uyardık diyen TKP, “ayrıca NATO karşıtı kitle eylemlerine gölge düşürmek isteyen NATO’cu güçlerin bu tür eylemleri bizzat düzenleyeceklerini kamuoyuna açıklamıştık” diyordu. Onlara göne, “Çapa’da meydana gelen ve şu ana kadar beş kişinin ölümüne neden olan patlama da böyle değerlendirilmeli”ydi. “Bu tür eylemlerin NATO zirvesini protestoyla herhangi bir ilgisi bulunmamakta”ydı, “tam tersine bu saldırılar NATO’culara hizmet etmektendi. Ve TKP, halkı “NATO zirvesine karşı 27 Haziran’da Kadıköy’de yapılacak olan büyük mitinge katılarak bu karanlık tezgahı boşa çıkarmaya ve halka karşı işlenen suçları protestoya çağırmaktadır.” (TKP/MK, 24 Haziran 2004 Perşembe)

Demek ki, TKP’ye göre ortada bir kaza değil bir “saldırı” ve bir “tür eylem” vardı! Bunlar “kör şiddet” eylemleriydi. Ve protesto edilmeliydi. Peki, TKP burjuva devletin valisi kadar bile politik çözümleme gücü ve politik sağduyu sahibi değilmiydi? Bu işgüzar tavrı mahmuzlayan dürtü neydi?

TKP ve diğer “kör şiddet” karşıtı hokkabazların, önce “şiddet” konusunda genel olarak tavır ve düşüncelerini açıklamaları gerekiyor. “Kör şiddet” dışındaki şiddet için ne düşünüyorlar? Evet, TKP, ÖDP ya da EMEP “zor” sorununda ne düşünüyorlar? Bu partilerin hepsi “sosyalist” ve hatta “devrimci” olduklarını iddia ettiklerine göre, devrimci zor konusunda ilkesel ve pratik politik tavırlarını açıklamalıdırlar. Soruyoruz, bunlar, geleceğin bir sorunu olarak değil, güncel bir durum olarak Türkiye’nin ezilenlerinin, sömürülenlerinin şiddet kullanma hakkını kabul ediyorlar mı? “Kör teröre” karşı olduklarını ilan ettiklerine ve NATO gibi, karşı devrimci hedeflere yönelik terör, “kör terör” olarak değerlendirilemeyeceğine göre, NATO hedeflerine yönelik şiddet eylemlerini nasıl bulurlar? Mesela yumruklarıyla ya da sapan, molotof, taş, sopa vb. çok tehlikeli silahlarla donanmış emekçilerin NATO vadisine saldırma, NATO toplantısını dağıtma hakkını kabul ediyorlar mı? Ya da örneğin faşist polisin barikatını aşmak için ve keza polis terörüne karşı, göstericilerin saldırmak ya da savunmak için zor kullanma hakkını kabul ediyorlar mı?

TKP bu konulara açıklık getirecek mi göreceğiz. Fakat TKP pratiğinin yanıtını hatırlamakta yine de yarar var. “İstanbul NATO’ya kapılarını kapatıyor” sloganı ile antiemperyalist mücadeleye katılan TKP’nin baştan itibaren hareket planının, NATO toplantısının başladığı gün bütün kuvvetlerini hareketin dışına çıkartmak ya da daha doğrusu TKP’nin kapılarını kapatmak üzerine kurulu olduğu bütün çıplaklığı ile açığa çıktı. Emperyalist haydutları ve işbirlikçilerini, emperyalist tekelleri hedefleyen bombalama eylemlerinin baskısı altındaydılar ve ayrımlarını koymak için fırsat kolluyorlardı. 24 Haziran’da devrimci bir militanın elinde patlayan bomba devrimci şiddette karşı içlerinde biriktirdikleri zehri kusmaları için fırsat oldu.

KESK yönetiminin kafası da TKP gibi çalışıyordu.

“Masum insanlara yönelik bu tip kör terör eylemleri bir dizi karanlık güç tarafından tezgahlanmaktadır.”

“Bu patlamanın emperyalizmin savaş örgütü NATO’nun zirvesinin öncesinde gerçekleştirilmiş olması düşündürücü ve manalıdır. Güvenlik önlemlerinin hat safhaya çıkartıldığı, birbiri ardına operasyonların yapıldığı böyle bir dönemde yaşanan bu patlama provokasyon kokmaktadır.” (KESK 24 Haziran 2004)

Bilumum oportünist zevatın ideolojik tavır takındığı, gerçekle ilgilenmediği bütün çıplaklığı ile görüldü. Vali kaza dedi inanmadılar. Devletin temsilcisinin açıklamasına ihtiyatla yaklaşmalarını normal ve anlaşılır bulduk. Sonra DHKP halktan özür diledi, ama oportünistlerin; yaptıkları açıklamalar nedeniyle ne yüzleri kızardı ve ne de düzeltici bir açıklama yaptılar.

İdeolojik Bayağılık

Ülkede Özgür Gündem gazetesinin 26 Haziran 2004 tarihli başyazısının temel düşünceleri yurtsever hareketin tavrını yansıtıyordu. Utanç ve ibret verici bu tavır, hakikaten düşündürücüdür.

Kendinden çok emin bilirkişi pozlarında devrimcilik dersi vermeye kalkışarak şunları yazıyorlardı:

“‘Devrimci eylem’ bu değil!

“NATO ya da emperyalizme (küresel emperyalizme) karşı mücadele demokratik, siyasal bir içerik taşımak, şiddete varmayan sınırlarda kalmak durumundadır.

Gösteri, yürüyüş yapılır, mitingler düzenlenir... Ancak şiddet olmaz, kan dökmek, halka bomba atmak olmaz. Böyle bir tavır, küresel direniş ruhuna da yakışmaz. Küresel direniş özünde meşru ancak barışçıl direniştir.”

Evet “küresel direniş özünde meşrudur”, “demokratik, siyasal bir içerik taşır” da neden “şiddete varmayan sınırlarda kalmak durumunda” olsun. Neden kendini sınırlasın! Buna kim karar verdi!? Seattle’da, Cenova’da şiddete ilk başvuranlar dünyanın efendileri olmadı mı? Ve eylemciler, “küresel emperyalizm”in şiddetine şiddetle karşılık vermediler mi? Şiddet tekeli emperyalist haydutların elindeyken dünyayı ateş ve demire, kan ve gözyaşına boğuyorlarken; küresel direnişin şiddetten arınması propagandasını yapmak ezilenleri ideolojik olarak silahsızlandırmaktan başka, olsa olsa emperyalist haydutlara yaranma, hoş gözükme tavrı olabilir.

Gündem başyazısı “kınıyoruz” vurgusuyla, devletin teröründen “daha vahim bir durum olduğunu” belirttikten sonra şu değerlendirmeleri yapıyor: “İstanbul-Çapa’da bir halk otobüsünde patlayan bomba sonucu çok sayıda ölü ve yaralı var. Daha başka yerde de benzer amaçlar gerçekleştirilen saldırılar, eylemler var. Böyle bir saldırıyı kim ve ne adına gerçekleştirirmiş olursa olsun, ister islami güçler, ister sağ ya da sol gruplar gerçekleştirmiş olsun, bunun adı “terör”dür. Halka, savunmasız ve suçsuz insanlara yönelmiş her saldırı, bir “terör saldırısı”dır. Devrimci eylem, militanlık, NATO’ya, emperyalizme karşı mücadele falan değildir. Düpedüz terördür ve bu terörü kınıyoruz. Böyle bir terörün yanında değil karşısın da olduğumuzu, olunması gerektiğini söylüyoruz. Bu çata-patlarla, sivil hedefleri vurmayla, halka kan dökmelerle bir yere varılamaz.”

İlkin şunun altını çizmeliyiz, 26 Haziran’da bunları yazan Gündem’in başyazar(lar)ı pekâlâ Çapa’daki patlamanın kaza olduğunu biliyorlardı. Buna rağmen ikinci cümlede “Daha başka yerde de benzer amaçlar gerçekleştirilen saldırılar, eylemler var” derken, Çapa’da bir “saldırı”, bir “eylem” olduğunu “imal” ediyorlar. Tipik bir köylü kurnazlığı ile Çapa’daki durumdan hareketle “daha başka yerde” “gerçekleştirilen” bombalama eylemleri de mahkum ediliyor. Otobüste kaza ile patlayan bomba ile W. Bush’un kalacağı Hilton Otelin’in garajına konan ya da emperyalist haydutları hedefleyen bombaların nasıl bir benzerliği var?

Hem sahi siz bu bombalamaları niçin haber yapmıyorsunuz? Söyler misiniz eğer emperyalist haydutları ve işbirlikçilerini hedefleyen bombalamaların haber değeri yoksa, bunlara kınama değeri kazandıran nedir?

“Halka, savunmasız ve suçsuz insanlara yönelmiş her saldırı, bir ‘terör saldırısı’dır” diyenleri, “halka, savunmasız ve suçsuz insanlara yönelmiş” “saldırı’ları açıklamaya çağırıyoruz. “Halka, savunmasız ve suçsuz insanlara” saldıranlar emperyalistler ve burjuvazidir. Egemen sömürücü sınıflar tarih boyunca bunu hep yapmışlardır. “Halka, savunmasız ve suçsuz insanlara” kimlerin saldırdığını görmek için Irak’a, Filistin’e bakın yeter.

Gündem başyazar(lar)ının tavrı ideolojik bakımdan inanılmaz düzeyde sıradan ve bayağıdır. “Bu çata-patlarla, sivil hedefleri vurmayla, halka kan dökmelerle bir yere varılamaz.” Emperyalist haydutları ve işbirlikçilerini hedefleyen bombalama eylemlerine böylesine sıradan biçimde saldırılmasında devrimciliğin zerresi bulunabilir mi? Bu arkadaşların hayalet taşladıklarını söyleyeceğiz. Fakat devrimcileri ve sosyalistleri karalamak için kendilerini bu kadar zorlamalarının sebebi hikmeti ne ola ki? Acaba, 1 Haziran kararından ürken sömürgecileri “biz onlar gibi değiliz” mesajı göndererek teskin etmeye mi çalışıyorlar? Ya da acaba kendi saflarında silahlı mücadelede ısrar eden eğilimlerle bu yoldan mücadele mi yürütüyorlar? Bunlar ya da benzer tavırlarda devrimci olan herhangi bir şey var mı? Emperyalist haydutlardan ve sömürgeci uşaklarından aferin alsanız ne olacak?

“Tekrarlıyoruz. Halka yönelmek, panik ve tedirginlik yaratmak, kapı-pencere sökmek, dükkan yağmalamak NATO’ya, emperyalizme karşı mücadele değildir, devrimci hareketin doğasında bu yoktur. Varsa ısrar ile sürdürülüyorsa bunun adı, ‘terör’dür. Ve en az devlet terörü kadar tehlikelidir.

“NATO’ya, emperyalizme karşı küresel demokratik mücadeleye, demokratik kitlesel eylemliliklere ‘evet’; teröre, sivil hedefleri vurmaya, kırıp-dökmeye ‘hayır’.

Herhalde şunu eklememiz gerekiyor, fakat arkadaşlar siz “NATO’ya, emperyalizme karşı” demokratik kitlesel eylemlere de seferber olmadınız, katılıyormuş, destekliyormuş gibi yaptınız? Peki, buna ne buyurulmalı?

Biz de şunu hatırlatacağız, emperyalist haydutlara yaranmacı yaklaşımlar bugüne kadar kimseye bir şey kazandırmamış, ama bu yolda inat edenler antiemperyalist bilinç ve ruhlarını kaybetmişlerdir.

Sosyal Demokratlaşma Yolunda

Siyasal tarih bize devrimcilikten reformizme doğru gerileyen-evrim yaşayan grup ve partilerin daima kendi sollarında yer alan siyasal akımlara karşı saldırgan bir çizgi izlediklerini gösteriyor. Burjuva düzen ve burjuva egemenlik sistemi içerisinde kendilerine yer açma çizgisinde yürüyorlarsa, yani devrimci amaçlarını yitirerek düzen içi muhalifler haline geliyorlarsa, bu evrim, daima silahlı mücadele biçimlerine ve devrimci şiddete karşı coşkulu bir ideolojik mücadelenin şemsiyesi altında ilerliyor. Bugün TKP’den ÖDP’ye, EMEP’ten yurtseverlere söz konusu olan hep bu gerçekliktir. Sosyal demokratlaşma hattında ilerleyen ÖDP’nin “şiddetten arınmış” eylem çizgisi, silahlı mücadele biçimlerine karşı gözü dönükçe saldırganlığı koşullandırıyor.

ÖDP ideologlarından Saruhan Oluç, “Bombaların aklı yok”, başlıklı Birgün’ün manşetinden verilen yazısında “Bombalar patlamaya başladı. İstanbul’da bir üst geçit korkuluğuna asılmış ses bombası ile başlayan zincir, dün Ankara ve İstanbul’da patlayan bombalarla Türkiye gündemini bir anda değiştirdi” diye yazıyordu. Yazının girişinde ki, bu satırlar yazarın bombaların patlamasından duyduğu siyasi korkuyu yansıtması bakımdan ilginçtir. Ama gerçekten Türkiye’nin gündemi bir anda değişti mi? Tabii ki değişmedi, ama emperyalist haydutları ve işbirlikçilerini hedefleyen bombalama eylemlerinin yazarın siyasal aklını başından aldığı açık. Gündem değişmedi, bilakis NATO’nun İstanbul toplantısı daha da çok herkesin gündemine girdi. Bombalamalar-silahlı mücadele biçimleri kitle hareketiyle tam bir amaç ve yön birliği içerisindeydi, antiemperyalist kitle hareketine güç veriyor ve tamamlayıcı devrimci bir rol oynuyordu. Fakat biraz olsun entelektüel dürüstlük gerekmez mi? Çapa’da kaza ile otobüste patlayan bomba ile emperyalist haydutları ve işbirlikçilerini hedefleyen bombalama eylemlerini bir ve aynı gibi göstermek, daha doğrusu devrimcinin elinde patlayan bombadan hareketle doğru hedeflere yönelmiş ve oldukça başarılı bombalama eylemlerini mahkum etmek ideolojik zayıflıktan başka nedir ki?

Oluç diyor ki, “Bomba patlatmakla NATO Zirvesi’nin İstanbul’da yapılması engellenemez, olsa olsa alınan önlemleri arttırır.” Burada bombalamaların toplantıyı engelleyip engelleyemeyeceğini tartışmak istemiyoruz. NATO toplantısından sonra yetkili çevrelerin yaptığı açıklamalar, bombalamaların emperyalist haydutları bir hayli tedirgin ettiğini ve de toplantıyı yapıp yapmamayı tartıştırdığını hatırlatacağız. Fakat akıl var, izan var, tarih var, demekten de kendimizi alamıyoruz. Acaba Saruhanlar emperyalist haydutları ve işbirlikçi uşaklarını yenilmez mi görüyorlar?

Öyle ya toplantıyı bombalamalar engelleyemez, tamam! Toplantıyı barışçı miting ve gösteriler de engelleyemez, zaten barışçı miting ve gösterilerin dolaysız biçimde böyle bir amacı da yok! Genel grev genel direniş öneriliyor, ona da gelmiyorsunuz. Hadi kuvvetleri toplayıp bir alanı hazırlık ve sevk ve idare üssü, bir karargah yapalım, toplantıyı kitle gücü kullanarak dağıtalım, buna da yoksunuz! Baylar sizin politik dehanız emperyalizmin yenilebileceğini alıyor mu?

Size soruyoruz, şiddet kullanarak ya da kullanmadan, emekçilerin, ezilenlerin NATO toplantısını önleme hakları var mı yok mu?

Politik dehamız şöyle devam ediyor, “halkın bindiği otobüste bomba patlatan bir zihniyetin haklı olamayacağı gerçeği zihinlerde de bir bomba patlattı.” Demek ki, “halkın bindiği otobüste bomba patlatan bir zihniyet”ten değil, alenen böyle bir yalanı yazabilecek denli olgunlaşmış bir düşkünlükten söz etmek daha gerçekçi olacaktır.

Ve büyük dehamız dilinin altındaki baklayı çıkartıyor:

“Belki şimdi şiddeti, saldırganlığı, terörü ve işgali kınamak için sokağa çıkmak gerek.

Çünkü bombalara ve şiddete başvuranlar aslında demokratik tepkilerin gücünün azalmasını istiyorlar.

Sustuğumuzda veya evlerimize kapandığımızda eleştirme ve tepki gösterme hakkından da feragat etmiş oluyoruz.

Birileri, ne adına yaptıkları pek belli olmayan böyle eylemlerle halkın demokratik tepkisini engellemek isteyenlere yardım ediyorlar.

O nedenle bunlar akılsız bombalardır...”

Şiddetten arınmışlık ilkesi, biçim ve içerik olarak hiçbir ayrım yapmaksızın her çeşit şiddetin, her çeşit zorun reddi, muhataplarımızın demokratlığını asla daha tutarlı ve güçlü hale getirmiyor. Hatta muhataplarımızı gerçekten barışçı da yapmıyor. Bu yaklaşımlarıyla onlar, katil ile kurbanı, efendinin köleleştirici kamçısı ile başkaldıran kölenin özgürleştirici yakıp yıkan ateşini aynılaştırıp reddediyorlar. Ama emperyalist haydutların ve burjuvazinin her yerde dişinden tırnağına kadar silahlı olduğu günümüz koşulları altında her çeşit şiddete karşı çıkmak, ezilenleri, sömürülenleri ideolojik olarak silahsızlandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Olsa olsa burjuva şiddete karşı teslimiyeti örgütlüyor. Bu da “barış” içinde bir dünya talebini elde edilemez hale getiriyor. Zira her çeşit savaşın ve zorun kaynağını ortadan kaldıracak devrimci şiddet “barış” içinde bir dünya özleminin gerçekleşmesinin de ebesidir!

Politik dehamız, “Bombalara ve şiddete başvuranlar aslında demokratik tepkilerin gücünün azalmasını istiyorlar” diyor. Maşallah demek geliyor insanın içinden! Bu ne kabiliyet! Bu muazzam çözümleme gücü, ancak polisin ya da burjuva demokrasisine kölece bağlı en pespaye liberallerinkiyle kıyaslanabilir. “Birilerinin ne adına yaptıkları pek belli olmayan böyle eylemler” derken ise, şaibe yaratmaktan medet uman zavallı bir fikir cücesi halinde iyice düşkünleşiyor.

Tamam, Bireysel Terörizme Karşısınız Da

Siyasal tarihimizde devrimci şiddetin en ince reddedilişinin klasik maskesi ve korunağı ola gelmiştir, “bireysel terörizme” karşı ideolojik mücadele bayrağı. EMEP/Evrensel geleneğinin bunun en tipik örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Beklendiği gibi, antiemperyalist Haziran Hareketi döneminde emperyalist haydutları, uşakları ve işbirlikçilerini hedefleyen bombalama eylemleri karşısında bu geleneklerine sıkı bağlılıklarını sergilemişlerdir. Bu çevrenin Cihan Soylu, İhsan Çaralan ve Mustafa Yalçıner gibi, yerlerinden kımıldatılması çok zor ağır ve hatta en ağır topları ideolojik mücadelede görev üstlenmişlerdir. Hepsi de “bireysel terörizm” aleyhinde sızlanmışlar, ama öyle anlaşılıyor ki, ne bireysel terörizmin ne olduğu ve ne de bu bireysel teröristlerin kimler olduğunu açıklama güç ve enerjisini kendilerinde bulabilmişlerdir.

Fakat daha önemlisi şudur ki, bu arkadaşlar, “bireysel terörizme” karşı çıktıklarını açıklarken, “terörizmin” hangisinden yana olduklarını açıklamak zahmetine girmemişlerdir. O bilinen küflü ve kokuşmuş oportünist bayağılığı tekrarlayarak, “bireysel terörü” reddederken sanki kitle şiddetinden yanalarmış ve sanki devrimci zoru, aynı anlamda olmak üzere devrimci şiddeti, devrimci terörü savunuyorlarmış gibi bir izlenim yaratmaya özen göstermişlerdir. Muhataplarımızı, öncelikle eğer başarabiliyorlarsa, kitlelere, hiç değilse kendilerine güvenen ve birlikte yürüyen yandaşlarına karşı açık ve dürüst olmaya, gerçek düşüncelerini açıklama cüreti göstermeye çağırıyoruz.

Cihan Soylu, “İstanbul’a bakan, ‘Doğu’ya demokrasi götürmek’ten söz edenlerin, o tarihi ve koca kentin büyükçe bir bölümünü işgal toprağına çevirdiğini, geri kalan kesiminde de terör estirdiğini, insan hayatını hiç de önemsemediğini görecektir” diye yazıyordu (Amaç ve yöntem A. Cihan Soylu Evrensel 27 Haziran 2004). Gerçekten de doğru, iyi de ne yapmalı bu ülkenin insanları? Evet, “o tarihi ve koca kentin büyükçe bir bölümü işgal toprağına çeviril”mişti. Pek iyi de bunu tezgahlayanlara karşı neden adı konmamış şiddetten arınmış mücadele yöntemiyle sınırlı kalınması için kendinizi parçaladınız! ÖDP ve TKP kadar bile açık ve dürüst olamadınız? Onlar hiç değilse şiddetten arınmış mücadele çizgisini açıkça savundular. Neden NATO’cu güçlerin barikatlarının önüne kadar gelinecek, basın açıklaması yapılacak ve geri dönülecekti? Ama gördünüz, sınıf mücadelesi öyle olmuyor, burjuvazi sizden daha gerçekçi, barikatın önüne gelene hem de duraksamadan saldırıyor. Birazcık olsun anladınız mı, sizin siyasal strateji ve çizginiz, sizin ideolojik duruşunuz barikatın başına gelenleri silahsızlandırıyor, hazırlıksız yakalanmasını, ezilmesini getiriyor. Unutmayın ki, bu, oportünist gaflet çizgisidir. Kitlelerde ne umut, ne güven ne coşku ve ne de savaşma azmi bırakır.

İyi, tamam, bireysel teröre karşısınız, en has marksist, en bulunmaz leninist, en bükülmez işçi sınıfı savunucusu ve de önderi kesiliyorsunuz, dünyanın bulunmaz biricik sosyalisti de sizsiniz, peki o temsil ettiğinizi iddia ettiğiniz işçi sınıfının ve kitlelerin, ezilenlerin teröre başvurma hakkını tanıyıp savunuyor musunuz? Ve de ezilenleri böyle bir haklarının olduğu hususunda uyandırıp aydınlatmak gibi bir sorumluluğu kabul ediyor musunuz? Hakikaten siz devrimci terörü, bu sizi ürkütüyorsa, devrimci zoru savunuyor musunuz? Ezilenlerin, sömürülenlerin egemenlere, sömürücülere karşı, baskı ve sömürüyü ortadan kaldırmak için şiddete başvurma hakkını kabul ediyor musunuz?

Mustafa Yalçıner, “Hiç kimsenin mutlak olarak bombaya karşı olamayacağını örneğiyle anlatacağız. Önemli olan, her şeyi yerinde ve zamanında kullanmasını bilmek. Kurtuluş Savaşı’nda bomba atmaya kim ne diyebilir?”(Parantez içinde tekrar ediyoruz, evet yanlış okumadınız, “Kurtuluş Savaşı’nda bomba atmaya kim ne diyebilir?”!!) “Bombalara her koşulda karşı olan, burjuva pasifistleri dışında pek yoktur. Önemli olan, bombanın hangi koşulda patladığı kadar, hangi çıkarlar için patladığıdır. Özcesi, vatanını seven, ülkesinin bağımsızlığına az-çok değer veren kimse, bugün, Iraklı direnişçilerin emperyalistleri ve işbirlikçilerini hedefleyerek attıkları bombalara karşı çıkmayacaktır.” “(Hangi bahane, hangi cani? Mustafa Yalçıner Ülkede Özgür Gündem 29 Haziran 2004) Karşı çıkmıyorsunuz iyi de neden düpedüz ezilenlerin, sömürülenlerin kendilerini ezen, sömürenlere karşı silahlı mücadele dahil her biçimde direnme hakkının olduğunu savunamıyorsunuz? Çünkü devrimci şiddetin haklı ve meşru olduğu bilinç ve duygusunu yitirdiniz. Barışçıl gelişme stratejisi sizin devrimci aklınızı ve duygularınızı iğdiş etti.

Yalçıner, “Kurtuluş Savaşı’nda bomba atmaya kim ne diyebilir?” derken totoloji yapıyor. Öyle anlaşılıyor ki, yazdıkları üzerine pek düşünmüyor, hatta belki dönüp okumuyor bile. Çünkü söylediği “savaşta bomba atmaya kim ne diyebilir”den başka bir anlama gelmiyor. Mesela diyelim ki, Yalçıner, eğer bir ulusal sorun varsa ve mesela ülkesi işgal edilmişse ya da sömürgeleştiriliyorsa, yani bir ulus özgürlüğünü savunmak zorundaysa, “bomba atmaya kim ne diyebilir” ki, demeye getiriyor olabilir. Böyle olduğunu varsaydığımız zaman birkaç soru birden çıkıyor ortaya:

İlkin, A. Cihan Soylu, emperyalist haydutlar ve işbirlikçilerinin, “o tarihi ve koca kentin büyükçe bir bölümünü işgal toprağına çevirdiğini, geri kalan kesiminde de terör estirdiğini, insan hayatını hiç de önemsemediğini görecektir” saptamalarını yaptığına ve yukarıya aldığımız Yalçıner teorisine göre, “bomba atmaya” (şimdilerde her ne kadar palavra atılıyorsa da bomba atılamıyor, öyle anlaşılıyor ki artık bombalar şu ya da bu hedefe konuyor!) yeşil ışık yakılması ve de vize verilmesi gerekmez mi? Böyle bir durumda, Yalçıner ve arkadaşları, başka ülkeler söz konusu olduğunda yeşil ışık da yakarlar, vize de verebilirler, ama Türkiye ve Kuzey Kürdistan söz konusu oldu mu kesin kes bomba atmamayı savunmanın, öyle ya da böyle silahlı mücadeleyi mahkum etmenin bir yolunu bulacaklardır. Barışçıl gelişme stratejisinin gereğidir bu. Hatta onların varlık biçimidir, yani aksi takdirde kendilerini inkar etmeleri gerekecektir.

İkincisi, peki Yalçıner ve arkadaşlarının yine bu Yalçıner teorisine göre Kuzey Kürdistan’daki Kürt ulusal kurtuluş savaşını desteklemeleri gerekmez miydi? 84’te başlayan gerilla savaşma karşı nasıl tavır almışlardı? “Bireysel terör” diye mi mahkum ettiler acaba? Hatta 2002’lere değin Kürt yurtsever hareketinden fersah fersah uzakta durmuyorlar mıydı? Ölü taklidi yaptıkları zamanlar unutuldu mu zannediyorlar? Özeleştiri yaptıklarını duyan gören oldu mu?

Son olarak, ideolojik mücadele bakımından bizim için daha da önemli olan üçüncü konuya geliyoruz. Yalçıner, bilerek ve isteyerek, yani kasıtlı biçimde -isterseniz domuzuna da diyebilirsiniz-, öyle örnekler veriyor ve sorunu öyle koyuyor ki, bütün yolları “ulusal kurtuluş savaşları”, en iyi halükarda “ulusal kurtuluş mücadeleleri” dışında silahlı mücadelenin reddine çıkartıyor. Böylece, “Hiç kimsenin mutlak olarak bombaya karşı olamayacağını örneğiyle anlatacağız. Önemli olan, her şeyi yerinde ve zamanında kullanmasını bilmek”tir dese de gerçekte işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen sömürülen sınıfların egemen sömürücü sınıflara karşı mücadelesinde “bombaya mutlak olarak” karşı çıkıyor. “Yer ve zaman” oportünist kaçamaklar olmaktan başka bir anlama gelmiyor. Çünkü oportünistler için, bazı şeylerin asla ve asla yeri zamanı bir türlü gelmiyor!

EMEP/Evrensel çevresinin en ağır (bunu küf kokusunun keskinliğinden anlıyoruz) teorisyeni olarak A. Cihan Soylu şöyle yazıyor: “Emekçi halk kitlelerinin düşünce, duygu ve durumlarını dikkate almayan ve emekçilerin yaşamına zarar veren ‘mücadele’ araç ve yöntemleriyle sonuç almaya yönelenler, ne yazık, sermaye beslemelerine, bu olanağı sunmaktan vazgeçmiyorlar. Kitle hareketinin yükselme eğilimi gösterdiği dönemlerde, emekçilerin zarar görüp görmemesi kaygısı taşımadan ve sözde düşmana karşı mücadele adına gündeme getirilen bombalama eylemleri, yine açıktır, her zaman kitle mücadelesini geriye düşürücü rol oynamıştır.”

“Sözde düşmana karşı mücadele adına” öyle mi? Bize söyler misiniz neden “sözde”? Kerametleri kendilerinden menkul bu arkadaşlar, düşmana karşı mücadele ekspertizliği mührünü kimden aldılar acep? Bu bilgiçlik, bu ukalalık, bu ilk mektep başöğretmenliği pozları da neyin nesi?

Soylu diyor ki, “Emekçi halk kitlelerinin düşünce, duygu ve durumlarını dikkate almayan ve emekçilerin yaşamına zarar veren ‘mücadele’ araç ve yöntemleriyle sonuç almaya yönelenler, ne yazık, sermaye beslemelerine, bu olanağı sunmaktan vazgeçmiyorlar.” Söyler misiniz, “emekçi halk kitlelerinin” NATO ve Amerikan emperyalizmiyle ilgili “düşünce, duygu ve durumları” nedir? Sizin aklınız donduğu için olsa gerek -uzağa gitmeye de gerek yok 1 Mayıs’ta da örneğini görmüştük-, emekçi halk kitlelerinin düşünceleri, duyguları ve de durumu hareket halinde olduğu içindir ki, siz bunları anlama yeteneğinden yoksunsunuz. Devrimcinin görevi “dikkate almak değil”, emekçi halk kitlelerinin en ileri mücadele isteği ile buluşmak, yani “hazır bulduğu duruma pratik biçimde hücum etmek” ve değiştirmektir.

Yalçıner de bombalama eylemleri için “ortalama vatandaşın kuşku yok ki hoşuna gitmiyor... Kendini bilmezlikle, herhalde katkıda bulunulmak istenen anti-emperyalist mücadeleye zarar veriliyor. Bu kesin” diyerek idam hükmünü kesiyor. “Kendini bilmezlik”miş, zavallı Yalçıner sen bu yetkiyi kimden alıyorsun? Bu ne küstahlık? Okura soruyoruz, siz bu “ortalama vatandaş” kavramında marksizmin, sosyalizmin ve de devrimciliğin izini bulabiliyor musunuz? “Ortalama vatandaş” da kim ola? Demek ki, Yalçıner ve yoldaşları ortalama vatandaşların -siz bunu orta sınıf anlayın, ortalama vatandaş onlardan başkası değildir çünkü- “duygu, düşünce ve durumunu dikkate” alarak politika yapıyorlarmış. Biz de zaten yıllardır bunu açıklamaya, bu gerçeği göstermeye çalışıyorduk. Ama bu arada Yalçıner’e de bir sorumuz olacak, varsayalım ki, bu ortalama vatandaşları barışçı mücadele çizgisine ikna ettiniz, sonra ne olacak? Ne yapacaksınız? Örneğin mücadele biçimlerinde değişiklik yapma ihtimaliniz olabilir mi, var mı? Öyle sanıyoruz ki siz en çok bu olasılığı seviyorsunuz!

Soylu, “emekçilerin yaşamına zarar veren ‘mücadele’ araç ve yöntemleriyle sonuç almaya yönelenler”den bahsederken, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesine bir bürokratın nasıl baktığını da hakikaten çarpıcı biçimde sergiliyor. Demek ki, “ ‘mücadele’ araç ve yöntemleri” “emekçilerin yaşamına zarar ver”memeliymiş! Gördünüz mü marksizmi? Bizim ölü marksizm dediğimiz de tamı tamına budur. Gördünüz mü devrimciliği? Küflenmiş bürokratik kafa bu değilse nedir? En basit bir grev hareketini düşünün? İşçilerin “yaşamına zarar ver”miyor mu? Açlık tehlikesini, hatta açlığı somut olarak yaşamıyorlar mı? Her grev, her direniş işçilerle/direnişçilerle polisi, jandarmayı karşı karşıya getirmiyor mu? Yorgunluk, uykusuzluk, açlık tehlikesi, pek çok durumda soğuk, aile yaşamının felç olması, polis/jandarma ve keza zindan tehdidi ya da polis/jandarma güçleri ile hiç beklenmedik bir çatışmada yaralanmak, ölmek! Ancak oportünizm nedeniyle devrimci aklını kaybetmiş siyasi alıklar, “emekçilerin yaşamına zarar veren “mücadele araç ve yöntemleri” üzerine yüz kızartıcı açıklamalar yapabilirler. Sosyalistler ve devrimciler, Enternasyonal’in sözlerini bile hatırlamayan oportünistler ne derlerse desinler, sınıf savaşımını geliştirmek için emekçileri özveri bilinciyle eğitmekte ısrar edecekler, işçi sınıfını ve emekçileri burjuvazi ve emperyalizme karşı büyük fedakarlıklar gerektiren en sert mücadelelere hazırlayacaklardır. Fakat şunu söylemezsek gerçekten büyük bir eksiklik olur: Çapa’da bir devrimcinin elinde kazaen patlayan bomba saklı kalmak kaydıyla, Haziran Hareketi döneminde ve öncesinde emperyalist haydutları, uşaklarını ve işbirlikçilerini hedefleyen bir dizi bombalama eyleminden hangisi “emekçilerin yaşamına zarar ver”di? Evet Soylu arkadaş, neden 23 Haziran ve öncesinde “amaç ve yöntem” başlıklı, bireysel terörü mahkum ettiğin bir yazı yazmadın da 24 Haziran’da yazdın!? Neden? Ne dersin, bir tesadüf mü acaba!

Soylu, “Onlara ve efendilerine karşı mücadele gerekli, önemli ve zorunludur; ama en azından bunun kadar önemli bir diğer şey de, onlara ‘kopmuş bacaklar, sönmüş hayatlar’ üzerinden halka seslenme olanağı vermemektir. Bu da, mücadele araç, biçim ve yöntemlerinin işçi ve emekçilerin kitle mücadelesini geliştirme ve yaygınlaştırmalarına zarar vermeyecek şekilde ve içinde bulunulan koşullar dikkate alınarak belirlenmesini gerektirmektedir” diyerek bildiği klişeleri bıkıp usanmadan tekrar etmeye devam ediyor. Eğer bir yetenekse, ezberini bozmama kararlılığı gerçekten takdire şayan.

Soylu arkadaşı temin ederiz ki, burjuvazi ideolojik mücadele için bahaneye ihtiyaç duymuyor, burjuvazinin ideolojik mücadele için ille de bir bahanesinin olması gerektiği saplantısı tuhaf değil mi? Burjuvazi ideolojik ve psikolojik savaşı, sınıf mücadelesinin temel bir boyutu olarak asla ihmal etmeden yürütüyor. Emperyalizm ve Siyonizm Filistin ya da Irak direnişi için aralıksız “kopmuş bacaklar sönmüş hayatlar” propagandası yapmıyor mu? Burjuvazi bahane yapar diye neden işçiler, emekçiler, ezilenler ve devrimci komünist öncüleri ellerini kollarını bağlasınlar ki?

Soylu’ya soruyoruz, bombalamalar olmasa kara propaganda olmayacak mıydı? Bakın 24 Haziran’a kadar böyle bir kara propaganda yoktu, ama bombalamalar vardı! Öyle değil mi? Kara propaganda otobüste kaza sonucu patlayan bombayı saldırıya geçmek için fırsat bildi. Fakat aynı şeyi sizin de yapmanız garip değil mi? Bunu nasıl açıklamalı? Siz de silahlı mücadele biçimlerinin kullanılmasına savaş açmak için bu fırsattan yararlanmadınız mı? Çizginize güvenseydiniz, bombalama eylemlerine karşı saldırıya geçmek için böyle bir fırsat bekler miydiniz hiç?

Evrensel’in “bireysel terör yöntemleri” uzmanlarından İhsan Çaralan, “Şimdi bu takım, patlayan bombalardan kalkarak, halkı terörize etmeye çalışmakta; NATO karşıtı birliği parçalamak için hamlelerini yoğunlaştırmaktadır” diyor. Bu yaklaşım, tamı tamına 80 öncesi revizyonist TKP’nin “aman provokasyon olur” mantığı ile örtüşüyor. İnanılır gibi değil, acaba 24 Haziran’a kadar emperyalistlerin ve burjuvazinin halkı terörize etmek gibi bir sorunu yok muydu? Çaralan bu ülkede yaşamıyor mu yoksa? Oportünist akıl tutulması denen bu olsa gerek! Soylu ve Yalçıner de tipik oportünist birörneklikle aynı şekilde düşünüyorlar. Yalçıner, Özkök ve diğerlerinin karşıdevrimci propagandası için şunları yazıyor:

“Ona, onun gibilere bu bahaneyi veren de bireysel terörizmdir.” Sonuç şu oluyor, burjuva liberallere bahane vermemek için silaha sarılmayın! Silahlı mücadele tu kakadır. Öyle ya demek ki, burjuva liberalleri bahaneleri olmazsa ideolojik zehirlerini kusamayacaklarmış. Tanrı aşkına bu ne yavanlık. Filistinli feda eylemcisi de Özkök’e göre terörist değil mi? Keza Afgan direnişçisi! Irak’taki Arap direnişçiler, hepsi terörist değil mi? Hadi söyleyelim, Kürt gerillası da terörist değil mi? Şimdi onlar, Özkök ve öteki burjuva liberallere, emperyalizmin kalemşorlarına bahane vermemek için silahları ve silahlı direnişi bıraksınlar mı?

Neden Özkök gibi burjuvazinin, emperyalizmin kalemşorları karşısında ezilenlerin silahlı direniş ve zor kullanma hakkını savunacak devrimci akıl ve güçten yoksunsunuz? Burjuva liberaller karşısındaki, bu ezikliğiniz, bu zavallılığınız neden? Niçin işçi sınıfının emperyalizme karşı zor kullanma hakkını savunamıyorsunuz? İşçi sınıfını, iddia ettiğiniz emperyalizmi de hedefleyen devrime nasıl hazırlayacaksınız? Bu ne biçim devrimci hazırlıktır ki, işçi sınıfına burjuvazinin ve emperyalizmin devrimci zor kullanılarak yere serileceğini, bunun için hazırlık yapmak gerektiğini anlatmıyor, eğitim ve hazırlığı örgütlemiyor. Bir de utanmadan sıkılmadan devrimcilere oportünist zehrini enjekte etmek için bireysel terörizm eleştirisi yapıyor.

Kaşarlanmaya yüz tutmuş oportünistlerimiz, hayır canım orada, Irak’ta Filistin’de silahlı direnişe kimse karşı “çıkmayacaktır” yanıtını vereceklerdir. Bu oportünist ödlekler, orada silahla direnmenin haklı, doğru ve gerekli olduğunu açıkça savunacak akıl ve cüretten bile yoksunlar.

Ve Çaralan ağzındaki baklayı çıkartıyor; “İşte bombalar; atanların kimliğinden ve amaçlarından bağımsız olarak, bu yurt sathında oluşan NATO karşıtı birliğin ortasına atılmıştır.” Peki ne oldu? NATO karşıtı birlik emperyalist haydutları, uşak ve işbirlikçilerini hedefleyen üstelik oldukça da başarılı olan bombalama eylemleri nedeniyle dağıldı mı? BAK’ından, İKK’ye NATO ve Bush Karşıtı Birlik’e hepsi 27 Haziran’da Kadıköy’de bir aradaydı. Ama doğrusu oportünistlerle yolun sonuna da gelinmişti. Çünkü oportünistlerin şiddetten arınmış eylem çizgisi ile birlikte hareket etme marjının son sınırıydı 27 Haziran. Oportünistlerle devrimcilerin 27 Haziran akşamı ayrışacağını herkes biliyordu. Beklendiği gibi de oldu. Marksist-Leninist komünistlerin önderliği altında devrimciler, Okmeydanı’nın yolunu tutarken oportünistler evlerine çekiliyorlardı. 28 Haziran direnişi de, oportünistlerin kaçışı da biliniyor.

Fakat Çaralan’ın Marksist-Leninist komünistleri ve devrimcileri NATO karşıtı birliğin ortasına bomba atmakla, birliği parçalamakla suçlaması tamamen kasıtlı ve gerçek dışıdır. Emperyalist haydutları ve uşak ve işbirlikçilerini hedefleyen bombaların zaten böyle bir rollerinin olmadığı açıklamasına şunu da ekleyelim: Gerçek şu ki, NATO karşıtı birliğin yurt sathında oluşmasının en büyük onuru Marksist-Leninist komünistler aittir. Bunun için çok büyük bir emek ve çaba harcanmıştır.

Marksist-Leninist komünistleri bölücülükle suçlayan Çaralan en sonunda şu tehdidi savuruyor: “Eğer bu eylemleri yapanlar, basında çıktığı gibi halktan, devrimden yana olduğunu söyleyen siyasi çevrelere mensupsa; yapacakları ilk işin bulundukları eylem hattını sorgulamak olduğunu görmelidir. Aksi halde; hem bu çizgide bulunup hem de çeşitli ‘platformlar’da yer almakta, bugünden sonra çok daha fazla zorlanacaklardır.” Ne diyorlardı burjuva liberaller, devrimcileri, pardon teröristleri aranıza sokmayın. Çaralan da dersine iyi çalışmış, ama kılavuzunun liberaller olduğunu bir kez daha vurgulamak zorundayız. Oportünistler, Marksist-Leninist komünistlerle ve devrimcilerle aynı platformlarda yer almaktan öteden beri rahatsızlar. Öyle anlaşılıyor ki, kaçmaya hazırlanıyorlar, ama birliği bozma sorumluluğunu ya da suçunu da Marksist-Leninist komünistler ve devrimcilere yüklemek istiyorlar. Merak ediyorlarsa söyleyelim; bizim oportünistler ile birlikte mücadeleden korkmak için hiç bir sebebimiz yok.

Çaralan’ın kesin hükmü oluyor, şu satırlar:

“Kısacası; Ankara ve İstanbul’da patlayan bombalar, ‘bireysel terör eylemleri’ üstünden siyaset yapmanın; halkçılıkla, devrimcilikle nasıl bir çelişki teşkil ettiğini, bu mücadele tarzının dönüp bunu yapanı ve savunduğunu söylediği kitlelerin amaçlarını vurduğunu bir kez daha gösterdi.” Bu bayağılık insanı gerçekten isyan ettiriyor. Peki, pek sayın Çaralan arkadaş, Çapa kazası dışında senin bu hükmünü doğrulayan bir tek örnek var mı, bu “Ankara ve İstanbul’da patlayan bomba”lama eylemlerinde? Zavallı oportünistler, emperyalizme ve işbirlikçi burjuvaziye, onların faşist rejimine karşı silahlı mücadele biçimlerinin kullanılmasını mahkum etmek için, Çapa kazasından medet umuyorlar. Çapa kazasının arkasına saklanarak bombalama eylemlerini mahkûm etmeye çalışıyorlar.

Çok sayın “bireysel terör eylemleri” uzmanı, izniniz olursa size de bir sorumuz olacak, sahi bu bombalama eylemlerini hangi kriter ve mantık ile “bireysel terör eylemleri” üstünden siyaset yapma sınıfına sokuyorsunuz? Hakikaten siz niçin devrimci ve Marksist görünmeye çalışıyorsunuz?

Son verirken Özkök’ün şu iki cümlesine katıldığını zevkle açıklayan zavallı M. Yalçıner’e bir çift lafımız olacak:

‘Yeter ki kurduğu teşkilatın adı duyulsun. Reklamı yapılsın.’ Allah için son iki cümlesi yanlış değil!” İyi ama bayım siz de teşkilatınızın “reklamını” yapıyorsunuz? Propagandayı aşağılamanız bir yana, teşkilatın propagandasını yapmakta kötü olan ne var? Ama unutmayın bütün kalbinizle katıldığınız son iki cümlenin bir anlamının olabilmesi için, “Bombacılar kim? Güya halk adına hareket eden kafalar. Örgütlerinin adına ‘Marksist’ kelimesini koymuşlar. Herhalde Marx’ın kemikleri sızlıyordur. Bush’a kızıyor. Hıncını zavallı insandan alıyor. Kucağında patlamasa, o bombayı bir yerlere koymayacak mı? Oradan geçen insanlar bundan zarar görmeyecek mi? Ama insan hayatı onun için ne ki?” biçimindeki bu satırlara da “Allah için” katılıyor almanız gerek. Satırlarınıza sızan duygularınız da katıldığınızı yansıtıyor, daha doğrusu ele veriyor, ama oportünist politik aklınız bunun dolaysız şekilde yazmanın anlatmanın siyasal çıkarlarınıza zarar vereceğinizi söylüyor.

Ama siz oportünist politik çıkarlarınız için dağa çıkardığınız ve kurban ettiğiniz devrimcilerin hesabını vermediniz daha. Dersim’de kurduğunuz silahlı propaganda gruplarında imha edilen devrimcilerden söz ediyoruz. Biz unutmadık, devrimci aklımızın oportünist suçları asla affetmediğini de bilmenizi isteriz.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn