Cancun Toplantısı Ve Emekçi Köylülüğün Yıkımı

Piyasaların serbestleştirilmesi olarak tanımlanan neoliberal politikalar sermayenin dünya pazarında dolaşımını, keza çok uluslu şirketlerin yatırımlarının önündeki engellerin kaldırılmasını, yine henüz çok uluslu şirketlerin kontrolüne girmemiş sektörlerin onların egemenliğine sokulması ve ulusal pazarları koruyucu yasal düzenlemelerin kaldırılarak esas olarak ihracata yönelik üretimin teşvik edilmesini vb. kapsamaktadır. Özelleştirme de emperyalist neoliberal politikaların önde gelen uygulama araçlarından birisidir.

Söz konusu ekonomik politikaların özellikle işçi sınıfı cephesinde neden olduğu yıkımı yoğunlukla takip ettik. Tarım sektörü ise aynı saldırganlığın pervasızca yaşandığı bir diğer alan. Hatta belirleyiciliği açısından dikkatle incelemeyi hak ediyor.

Bilindiği gibi geçtiğimiz Eylül ayı içinde Meksika’nın Cancun kentinde, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) düzenlendiği bir toplantı gerçekleşti. Toplantıya DTÖ üyesi çok sayıda emperyalist ve yeni sömürge ülke katıldı. Toplantıda iki yön öne çıktı. Birincisi emperyalist devletlerle yeni sömürge devletlerarasındaki çatışma; diğeri ise bu her ikisiyle de hesaplaşmaya kararlı ve Cancun sokaklarında kendini ifade eden işçiler, köylüler ve öğrencilerden oluşan kitlelerdi. Her iki çatışma da şiddetlenerek sürecektir. Veriler bunu işaret etmektedir.

Toplantıda tartışmaların alevlendiği ve çıkmaza girdiği nokta, tarıma yönelik sübvansiyonların emperyalist tekeller lehine düzenlenmesi düzenlenmesiydi.

ABD, AB ve Japonya emperyalistleri temel olarak tarıma yönelik desteklerin kaldırılmasını, kendi belirledikleri kimi ürünlerde kotaların arttırılması ya da azaltılmasını, ekilen alanların daraltılmasını ve özelleştirmeleri dayatmaktalar.

Emperyalistler yeni sömürge ülkelere bunları dayatırken, büyük kapitalist çiftliklerden oluşan kendi tarımlarını milyarlarca dolarlık sübvansiyonlarla destekliyor ve pazarlarını hem rakip emperyalist ülkelere hem de yeni sömürge ülkelere açmamakta direniyorlar. Kendi pazarlarını rekabete açmaları durumunda ellerindeki stokların eritilebilmesi, istihdamın ve yatırımların korunması bir yana, bunların bir ekonomik krizi tetiklemesi gündeme gelecektir. Dolayısıyla kendi tekellerinde olan ürünlerin pazarlarına girmesini engellerken, yan ürün denilebilecek ürünlerin üretimini de sömürge ülkelere dayatarak tarımı tamamıyla kendilerine bağlamayı, istikrarlı bir sömürü çarkı kurmayı hedeflemektedirler.

Emperyalist küreselleşme, tarımda uluslararası bir işbölümünü dayatıyor. Bu işbölümü içinde emperyalistler, hayvancılık, tarım, tahıl gibi temel besin maddelerini yoğun sübvansiyon ve yüksek teknolojiyle üretirken, yeni sömürgelere, pamuk, muz, kahve, karides vb. ihraç ürünleri üretimini dayatıyorlar. Çok ucuza mal ettikleri temel besin maddeleriyle yeni sömürge pazarlarını istila ediyorlar. Bu yüzden de kendi çiftliklerini yoğun mali yardımla desteklerken, yeni sömürgelerde tarıma verilen desteğin kesilmesini dayatıyorlar.

Buradan hareketle, ayrı bir güç, merkez oluşturmayı hedefleyen Çin emperyalizmi ve Hindistan, arkalarına aldıkları yeni sömürge ülkeler ile bir blok oluşturarak muhalefet örgütlemeye giriştiler.

90 ülkenin oluşturduğu ‘muhalefet’; ABD, AB ve Japonya emperyalistlerinin, kendi tarımlarına verdikleri teşvikleri azaltma taahhüdünde bulunmadan toplantıya devam etmeyeceklerini belirtti. IMF’nin dayattığı ekonomik politikaların yaratacağı toplumsal yıkımın, topyekün sistemin ‘güvenliğini’ tehlikeye atmasını engellemek ve daha çok uyumu az zayiatla gerçekleştirmeye yönelik uyum politikaları üreten Dünya Bankası ise, zengin ülkelerin sübvansiyonları aşamalı olarak azaltabileceğini savunmak zorunda kaldı. Tabii yeni sömürge pazarlarının tamamen çok uluslu şirketlere açılması karşılığında.

Sonuç olarak uzlaşma sağlanamadı, toplantı fiyaskoyla sonuçlandı. Emekçilerin çıkarları değil burjuva çıkarların tartışıldığı dikkate alınırsa bu ayrışmanın sınırları da anlaşılır. Belirleyici olan elbette emekçilerin kendi güçleriyle emperyalistlerin karşısına dikilmeleri olacaktır.

Cancun toplantısında Türkiye temsilcisi de vardı elbet. Yaşanan saflaşmada nerede yer aldığı, AKP’nin icraatları ortadayken sır olmasa gerek.

Hatta arabuluculuk yapmaya çalıştığı da yazılıp çiziliyor. IMF’nin ‘şerefini’ kurtarmak için sarıldığı bir ülkenin temsilcisi olarak arabuluculuğa soyunması şaşırtıcı olmasa gerek. Kurulduğundan bu yana yıkımdan başka bir şeyi getirmeyen IMF reçetelerinin, işe yararlığının kanıtlanmaya çalışıldığı ülkedir Türkiye. Hatta bu amaç asker pazarlıklarının dahi önüne geçip borç ertelemeleri yoluyla ekonomiye nefes aldırma adımları dahi atabiliyor IMF.

Yeniden tarıma dönersek; yukarıdakilerin ışığında, çok uzun boylu olmasa da genel bir bakıştan sonra belli başka sektörleri incelediğimizde görüntü netleşecektir. Öncelikle AKP iktidarının tavrına özel bir vurgu yapmak gerekir. Her ne kadar sermaye oligarşisinin uygulayıcılarından herhangi bir parti olsa da, iktidar olma koşullarının getirdiği özgünlükleri de vardır. Onlar rüştlerini ispatlamak, icazet alırken verdikleri sözleri yerine getirmek ve sermayeye ölçüsüz biat etmek gerektiğini kavramak hususlarında iyi bir sınav veriyorlar.

Ülke kaynaklarının emperyalizme peşkeş çekilmesi politikalarını sınıf karakterleri gereği yerine getirirlerken; faşist diktatörlüğün statükocu klikleriyle aralarındaki itiş kakışta sermayenin gücünü arkalarında hissetmek ihtiyacındadırlar. Bunda da henüz ters giden bir durum yoktur.

Emperyalist küreselleşme saldırısının ivme kazandığı ’80’li yılların sonu, ’90’lı yılların başları, Türkiye’de küçük tarımın ve emekçi köylülüğün tasfiye politikalarının da hız kazandığı yıllar oldu. Kuşkusuz 1960’a kadar da bu politika, gelgitlerle de olsa uygulana gelmiştir. 24 Ocak kararlarının alındığı 1980 yılı ise bu politikanın yeni bir köşe taşı oldu. Toplumsal muhalefetin, faşist cunta aracılığıyla tırmandırılan devlet terörüyle bastırılması, işbirlikçi tekelci burjuvaziye, tasfiye programlarını birer birer hayata geçirme olanakları sunmuş oldu.

Yüzde 70’ler oranında küçük üreticiden oluşan tarım nüfusu hızla mülksüzleşip proletaryanın saflarına katılırken, tarım, kapitalist çiftlikler aracılığıyla uluslararası sermayeye göbeğinden bağlandı. Kır boşaltılıp, topraksız köylüler büyük şehirlerin varoşlarında açlık ve sefalet içinde yaşamaya mahkum edildi.

1980 yılında Türkiye nüfusunun yüzde 56’sını oluşturan kır nüfusu, 2000’de yüzde 35’lere düştü. Buna bağlı olarak üretim alanlarında da azalmalar yaşandı. ’90 yılında 29 milyon hektar olan tarım alanı 2000’li yıllarda 27 milyon hektara düştü. Bu oran aynı zamanda toprakların, yoğun göçe rağmen üretim dışı kalmadığının, aksine büyük toprak sahiplerinin elinde merkezileştiğinin, yani küçük üreticinin mülksüzleşip büyük toprak sahiplerinin güçlendiğinin de göstergesidir.

Ürün ihraç ve ithalatı arasındaki ters orantı da bu yıllarda belirginleşmiştir. 1996 yılından 2002 yılma kadar tarımsal ürün satışı yüzde 16 gerilemiş, son üç yıl içinde ise Türkiye’nin diğer ülkelerden ürün ithali yüzde 30 artmıştır. 2002 yılı sonunda oluşan dış ticaret açığı da yüzde 40’ları bulmuştur.

Destekleme ve yatırım rakamları açısından da aynı çarpıklıklar söz konusu.

’90’lı yıllarda 5-6 milyar doları bulan tarıma devlet desteği, 2000’li yıllarda 1 milyar dolara düşürüldü. Yatırımlar ise yüzde 2,5’lerden yüzde 1’lere düşürüldü. Emperyalist devletler ise 300-350 milyar dolar civarında destek veriyorlar tarım sektörüne. Aradaki fark oldukça çarpıcıdır.

Bu panoramanın devamında, daha da somutlayıp açıklık kazandırmak amacıyla belli başlı sektörleri tek tek ele alacağız.

İlk olarak, TEKEL’in özelleştirilmesi planıyla gündemimizi yoğun olarak işgal eden, tütün sektörünü göreceğiz.

9 Ocak 2001, 4733 sayılı tütün yasası ile tütünde destekleme alımları sona erdirildi ve sözleşmeli üretime geçildi. Yani tüccarlara teslim edilen üretici, ancak onların istediği kadar üretmek zorunda bırakıldı. Sözleşmeli üretim ilk olarak 2002 yılında uygulandı. Bu uygulama kısa sürede sonuç vererek yalnızca Ege bölgesinde 10 bin üreticinin piyasadan çekilmesine neden oldu. Bu yılın nisan ayı başlarında üreticinin elinde 10 bin ton dolayında tütün kaldığı belirtiliyor. Mayıs ayı başlarında ise üreticinin 50 trilyonluk tütünün ortada kaldığı belirtiliyor.

Tütün mamullerinin üretim, dağıtım ve satışında devlet tekeli 1986 yılında kaldırıldı. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”, “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” politikalarının sonucu ve gereği olarak... Böylece piyasa, uluslararası sigara tekellerinin denetimine de sunulmuş oldu.

’90’lı yıllarda 500 bin ton tütün üreten Türkiye, 2002 yılında bunu 400 bin tona düşürdü. Uluslararası tekellerin isteğiyle kota sınırlamaları getirerek, geçen yıl 161.3 bin ton olan üretim bu yıl 155 bin tona düşürüldü. 2010 yılma gelindiğinde ise bu politikalarla, Türkiye’de ihtiyaç olan tütünün yüzde 65’i ithal edilmek zorunda kalınacak. Yani 86 bin ton tütün ithal edilecek.

IMF ve Dünya Bankası, TEKEL’in özelleştirilmesi için canla başla çalışıyor. Özelleştirmeyle birlikte ise yüz binlerce aile (622 bin) geçim kaynağını kaybedecek. Toplam 23 bin 187 çalışanı olan TEKEL, 14 Ekim’den başlamak üzere 7 bin işçisini 2003 sonuna kadar zorunlu emekli etmeyi planlıyor. Kurumda 11 bin çalışanın da tazminat haklarının sıfırlanması hedefleniyor.

En karlı sektörlerin başında gelen tütünün genel hali böyle.

Fındık sektörüne bakacak olursak yine benzer sonuçlarla karşılaşırız.

Hükümetle üreticiler arasında bu yıl, alım fiyatları üzerinden şiddetli tartışmalar yaşanıyor. Devrimcilerin öncülüğünde fındık mitingleri geleneğine de sahip üretici; şimdilik bu öncülükten yoksun olarak tepkisini yine mitinglerle ortaya koymaya çalışıyor.

AKP seçim zamanında fındığa 2 milyon taban fiyat vereceğini söyleyerek oy istedi. Hemen ardından da, önce alımda da fiyat belirlemede de tek yetkili olan Fiskobirlik’i devre dışı bırakarak ve üreticiyi tüccarlarla karşı karşıya getirerek alım fiyatını 1 milyon 650 bine kadar düşürdü.

Geçen yıl 600-650 bin ton üretilen fındık, bu yıl 450 bin ton civarında bekleniyor. Yani bu yıl fındık piyasaya az miktarda sürüldüğü için pahalı olacak, fakat bundan üretici değil, ürünü ucuza alan tüccar kazançlı çıkacak.

Pamuk sektörüne bakacak olursak:

Pamuk üreticisi de kota uygulaması ve destekleme kısıntıları ile karşı karşıya.

2002 verilerine göre Türkiye’de 900 bin ton pamuk üretilirken, 540 bin ton pamuk ithal ediliyordu. Buna karşın Çukurova’daki pamuk üretimi 400 bin hektardan 150 bin hektara düşürülüyor. Kendi üretimini düşür, diğer yandan ithalatı artırarak uluslararası tekellere kaynakları peşkeş çek, mantık bundan ibaret.

Türkiye’de pamuk üreticisi 5 cent’le desteklenirken, ABD’de 48,5 cent, Yunanistan’da 202,8 cent ve İspanya’da 246,7 cent ile destekleniyor.

Pancar sektörünü ele alırken, söz konusu neoliberal politikaları daha çarpıcı biçimde görme şansını bulacağız.

Türkiye’de 500 bin çiftçi ailesi pancar üretimiyle uğraşıyor. Doğrudan 8 milyon insanı ilgilendiriyor. Yıllık üretimi 10-14 milyon ton arasında değişiyor. Türkiye, Ortadoğu pancar şekeri üretiminde yüzde 65 paya sahip. Tek başına AB ülkelerinin üretiminin yüzde 15’i kadar şeker üretiyor.

Tartışma, şeker pancarı yerine nişasta bazlı şeker (NBŞ) üretiminin desteklenip artırılması üzerinde şekilleniyor. Nişasta bazlı şeker, gıda ve meşrubat sanayinde yoğun olarak kullanılıyor.

Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Bush ve çeşitli mali kuruluşlar, ABD tekeli Cargill’in önündeki engellerin kaldırılmasını istediklerinde, kast ettikleri, NBŞ’ye konulan kotanın kaldırılmasıydı. AKP, yüzde 10 olan NBŞ kotasını, ziyaretten bir ay önce yüzde 15’e çekti. NBŞ ne kadar çok üretirse, pancar ve pancar şekeri üretimi de o kadar azalıyor.

Azaltılan üretimle birlikte 30 şeker fabrikasından 27’si kapanacak ve sektördeki 30 bin işçi işini kaybedecek.

Bu kararların arkasında tahmin edileceği gibi uluslararası ve işbirlikçi cola tekelleri var. Bu şirketler, kullandıkları tatlandırıcının (NBŞ) hammaddesi olan mısırı Macaristan, Romanya ve Brezilya’da kendi denetimlerindeki tarım çiftliklerinde üretiyorlar. Kendi ülkelerinde değil yani. Diğer bir anlatımla, üretimi artırılacak olan NBŞ’in hammaddesi olan mısır ithal edilmek zorunda.

Türkiye’de, şu anda NBŞ üreten beş fabrika mevcut. Sektördeki en büyük paya ve en büyük fabrikaya Cargill-Ülker ortaklığı sahip. Cargill ise en büyük mısır tekeli. Ülker’in, Cargill ile ortak Cola Turka’yı ürettiği biliniyor. Başbakan Erdoğan’ın da Cola Turka’cı olduğu biliniyor. Başka bir şey söylemeye gerek de kalmıyor zaten.

Gelelim oyunun en dikkat çekici yanına: NBŞ’nin imalatında kullanılan mısır klasik ıslah metotlarıyla değil, DNA’ları ile oynanarak, genleri üzerinde çeşitli hayvan ve bakteri genleri ilave edilerek yetiştiriliyor. Doğal olarak insan ve doğa sağlığı açısından ciddi tehlikeler barındırıyor.

Ne var ki, emperyalist devletler (ABD, Almanya, Fransa), kendi ülkelerinde şeker pancarı ve şeker kamışı üretimini ve şeker sanayiini her yıl artırarak desteklerken, NBŞ üretim kotalarını yasalar ile sınırlamaktalar (emekçi dostları olduklarından değil elbette). Böylece kendi ülkelerinde riski en aza indirirlerken Türkiye gibi yeni sömürge ülkelere de IMF aracılığıyla tam tersini dayatıyorlar.

NBŞ kotaları ABD’de yüzde 2, Avrupa’da yüzde 1 iken Türkiye’de yüzde 15’e çıkartılıyor. 15 AB ülkesinin NBŞ üretimi 300 bin ton iken Türkiye tek başına bu miktarın üretimine şu anda izin veriyor.

Ele alınan sektörlere ek olarak başkaca örnekler de incelenebilir, incelenmelidir. Hem genel mantık verilen örneklerden açığa çıktığı için, hem de kaynak edinimindeki sıkıntılar nedeniyle kendimizi böylece sınırlamak zorunda kaldık. Her halükarda vardığımız sonuç, emperyalizmin ve onun işbirlikçisi tekelci burjuvazinin emekçi köylülüğü sistemli biçimde yıkıma uğrattığı ve dünya tarımını kirli, sömürgen ellerinde merkezileştirdikleridir.

Madalyonun diğer yüzünde ise, esas konuşması gerekenlerin, konuşmaya başlamış olması vardır.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn