Emperyalistlerin “Savaşsız” İstila Hareketi: GATS

Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) inisiyatifinde yürütülen Hizmet Ticareti Genel Anlaşması’nda (GATS) sona yaklaşıldı. 2000 yılından bu yana GATS’ın alanının genişletilmesi üzerine her 15 günde bir yapılan tartışmalarla söz konusu çalışmalar hayli ilerletildi. Bugüne kadar sürdürülen müzakereler sonucu işbirlikçi devletlerin geçtiğimiz Mart ayında WTO’ya verdikleri raporlar doğrultusunda çalışmalar yeniden ele alınacak ve Meksika’nın Cancun kentinde, 9-14 Eylül tarihleri arasında yapılacak WTO’nun 5. Bakanlar Konferansında da bu raporlar değerlendirilerek çalışmanın son rötuşları yapılacaktır. Emperyalist sermayenin bu dönem yöneliminin bir parçası olarak birkaç koldan geliştirilen “uyum programlarında aldıkları yola bağlı, işbirlikçi devletlerin eline, geride kalan işleri tamamlamak üzere yeni bir ders programı sıkıştırılacaktır.

Yapısal reform, ya da uyum programları... Emperyalistler ve kaderlerini onlarla bütünleştirmiş devletlerin dünya çapındaki egemenliklerinin inşa edilmesi çalışmalarından başka bir şey değildir. Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Genel Sekreteri Maria CATTAUl, “Eğer gelişmekte olan dünyanın çıkarları doğrultusunda uluslararası bir hukuk sisteminin en önemli parçası nedir diye soracak olursanız, bunun bir tek cevabı vardır: Yabancı yatırımların tek bir elden yönetilmesini sağlayacak kapsamlı bir yatırım anlaşması” demişti.

İşte hepsi bu kadar!

Emperyalistler GATS dayatmasıyla akla gelebilecek her türlü ticaret ve hizmet sektörünü tekellerine almak istiyorlar. Buna uygun bir hukuk sistemi oluşturmaktadırlar.

GATS, kapitalist gelişmenin bugünkü kesitinde onlarca yıl süren pazarlıklar, tartışma ve çatışmalar sonucunda dünyayı “tek bir elden yönetmek” amacındaki sermaye tekellerinin oluşturmak istedikleri hukuk sisteminin kendi alanındaki parçasını oluşturmaktadır. Sağlıktan eğitime, ulaşımdan belediye hizmetlerine, enerjiden banka ve sigortacılığa, iletişimden hapishanelerin özelleştirilmesine, gıdadan suya kadar bütün bu alanlar emperyalist sermayenin sınırsız egemenliğine açılmaktadır. Örneğin, dünyada nüfusun sadece yüzde 5’i suyu ithal etmesine karşın, su, gelecekte daha büyük bir rant potansiyeli taşıdığından WTO-GATS ticari anlaşmasının kapsamına alınmaktadır. Yani emperyalistler sadece bugüne ve bugün karlılık oranı yüksek alanlara yatırım yapmıyor, geleceği de ipoteklerine almak istiyorlar.

GATS, emperyalist tekellerin dünyanın bugünkü koşullarında gündemleştirilmiş “savaşsız” bir yeniden istila hareketidir. Sömürgeciliğin; Yugoslavya, Afganistan, Irak örnekleriyle birleştirilmiş silahlı işgal tehditleri, dışa bağımlı yeni sömürge ülke ekonomilerini krize sokma, iflasa sürükleme tehdit ve fiili müdahalelerle yeniden inşa edilmesi, oturtulmasıdır. GATS, sömürgeciliğin hukuksal mevzuatıdır. Bu mevzuatın işbirlikçi devletlere dayatılması ve bütün dünya devletlerinin yasalarını emperyalist sermayenin yeni dönem yönelimlerine uygun düzenlemesi, pazar kapılarını sonuna dek emperyalist sermayeye açılmasıdır.

Şayet aksamalar söz konusu olmazsa, GATS çalışmalarının 2004 yılı sonuna kadar tamamlanması ve 1 Ocak 2005 yılı itibariyle de yürürlüğe girmesi hedeflenmektedir.

Eylül 1986’da başlayan ve 1 Ocak 1995’te kuruluşu tamamlanarak yürürlüğe giren Dünya Ticaret Örgütü (WTO) de emperyalist sermayenin merkez örgütü olarak bu çalışmaları yürütmekle işlevlendirildi. WTO, kurulduğundan bu yana hızla kurumlaşarak büyük sermaye tekellerinin ihtiyaçları doğrultusunda süreci yönetmekte ve yönlendirmektedir. Kuşkusuz ki otoritenin merkezinde birkaç emperyalist devlet vardır. ABD’nin başında yer aldığı ve G-8’ler diye de anılan bu devletler, gizli toplantılarla kararları alıyor ve bütün dünyaya aldıkları kararları dayatıyorlar. İşbirlikçi devletlere de alınan kararları uygulamaktan başka bir şans tanınmıyor. Onların iktisadi ve siyasi olarak emperyalist işbirlikçilik çizgisinde geldikleri nokta başka türlü hareket etmelerine olanak tanımıyor zaten.

GATT’tan GATS’a Uzanan Süreç

Emperyalistler ve özellikle de ABD güçlenen konumundan da yararlanarak dünya kapitalist ekonomisini yeni bir sistem altında örgütlemeye gitti. GATT, bu ihtiyacın bir ürünü olarak gündeme getirildi; 1947 yılında 23 ülkenin imzasıyla onaylandı ve 1948’de yürürlüğe sokuldu. Böylece savaşın hemen ardından oluşturulan ve ama bir türlü yaşama geçirilemeyen Uluslararası Ticaret Örgütü’nün yerini GATT aldı. Ticaret alanında uluslararası emperyalist ilişkileri düzenlemek, çeşitli devletlerin oluşturdukları yerel mevzuatı, emperyalist tekellerin kurallarına göre merkezi düzeyde yeniden örgütlemek ihtiyacı doğdu. GATT bu ihtiyacın bir ürünü olarak geliştirildi.

1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla emperyalistler hedef büyüttü. Yeni durumla oluşan tablo, emperyalist haydutlar için GATT projesinin yeterli gelmediğini gösterdi. GATT yerini WTO’ya bıraktı. 1994 Marakeş Anlaşması’yla olağanüstü yetkilerle donatılarak kurulan WTO, dünya ekonomisinin inisiyatif ve otoritesinin en büyük emperyalist tekellerin elinde toplanması demekti. Marakeş (Fas’ın bir kenti) kuruluş anlaşmalarından biri olan GATS ise WTO’nun emperyalist sermayenin yeni dönem yöneliminin temel belgelerinden biri oldu.

Uruguay Round müzakereleri olarak anılan bu çalışmaların sıçratılması ve kurumlaşmış belli bir inisiyatife bağlanarak yürütülmesi, Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla sağlandı. Bu tarihlerde (1995) Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) adında bir başka çalışma, OECD üyesi 29 devlet tarafından gizli olarak yürütülmekteydi. Her iki çalışma da sermayenin ‘aynı’ temel ihtiyaçları üzerinden yürütüldü ve biri (GATT) sermayenin ticaret serbestisi önündeki tüm engellerin kaldırılmasını hedeflerken; diğeri (MAI) yatırım ve üretim alanındaki engelleri temizlemeyi hedefliyordu.

Emperyalistler çok yönlü ve hummalı bir faaliyet içerisindeydiler. Renato Roggerio WTO Genel Müdürü’yken, “Tek bir küresel ekonominin anayasasını yazıyoruz” demişti MAI için. OECD Bakanlar Konseyi de MAI’nin amacını; “Uluslararası yatırım alanında, yatırım rejimlerinin liberalleştirilmesi ve yatırımların korunması için yüksek standartlar ve etkili anlaşmazlık çözme yöntemleri getiren geniş bir çok yanlı çerçeve sağlamak” olarak açıklamıştı. MAI çalışmaları, bu ad altında, özellikle de Fransa ve İngiltere devletlerinin itirazları sonucu, Paris’te 3 Aralık 1998’de yapılan OECD Başkanlar Konseyi toplantısının ardından kapandı. Ama büyük sermaye tekellerinin üretimden pazarlamaya ve hatta mülkiyet edinme hakkına dek MAI çerçevesinde gündeme getirdikleri birçok yasal engel kaldırıldı/kaldırılıyor. Hatta Yatırımlarla İlgili Uzlaşmazlık Çözüm Merkezi (ICSID), Çok Taraflı Yatırım Anlaşmalarını Garantileme Ajansı (MIGA) vb. anlaşmalarla emperyalist sermayenin diğer ülkelerdeki yatırımlarında karşılaştığı sorunları denetleme ve egemenlik ilişkilerini düzenlenme yasaları da çıkarıldı. Sermayenin önündeki teknik engellerden (PPMS - Üretim ve Süreç Yöntemleri) Zihinsel haklara (TRIPS) ve diğer hukuka dair bir dizi başka alanda da kurallar konmakta, düzenlemeler yapılmaktadır.

GATT’ın ise ticaret kuralları kapsamı, hizmet sektörüyle de birleştirerek çapı genişletildi. 15 Nisan 1994 tarihinde Marakeş’te imzalanan ve Uruguay Round Sonuç Belgesi kapsamında yer alan GATS da, GATT’la başlatılan sürecin sonucunda hizmet sektörünü kapsayan temel kavramlar, kural ve ilkelerin ilk kez bir karara bağlanarak imzalandığı çok taraflı bir anlaşma oldu. MAI anlaşmasında yer alan birçok hüküm GATS anlaşmasının da temel hükümleri olarak oluşturulan belgede yerini aldı.

Yani özcesi, MAI kapsamında ele alınan emperyalist sermayenin yeni sömürge ülkelerdeki “üretim ve yatırımı”na dair engelleri temizleme çalışmaları, aynı isim altında olmasa da devam ettirilmektedir. Bu düzenlemelerin tamamı tekellerin sömürge pazarlarında kâr maksimizasyonlarını garanti altına alacak tarzda yapılmıştır.

Hukukun “koruyucu ilkesi” de, tamamen emperyalist sermayenin özgürce dolaşımı, yatırımı ve serbest ticaretini güvence altına alacak şekilde düzenlenmektedir.

Oluşturulan bu sistemi aksatacak, zarara uğratacak her durum da cezai yaptırımlara tabi tutulmaktadır. Böylece yeni sömürge ülkelerdeki adalet, “mülkün temeli”nden emperyalist tekelin temeline terfi ettirilmektedir.

GATS Ve Üye Devletleri Bağlayıcı Kriterler

Hizmet ticaretinin dünya genel ticareti içindeki payı her gün büyümektedir. Emperyalist sermayenin özelleştirme kapsamına alarak sosyal hakların tasfiyesiyle başlattığı saldırılara paralel bu payın çapı daha da genişledi. Metropollere nüfusun sürekli akmasıyla büyüyen kentleşme, altyapı çalışmaları ve bu alanda hizmet sektörünün büyümesi, tüketici ve diğer sektörlerde ara işlerdeki hizmetlere olan talep vb. “hizmet” ticaretinin sermaye bakımından da öneminin arttığını göstermektedir.

Hizmet sektöründe 1993 yılında bir duraksama yaşanmış olmasına rağmen bu alandaki ticaretin çapı sürekli büyümüş ve bütün sektörlere fark atacak belirgin bir yükseliş trendi yaşanmıştır. 1995 yılında hizmet ticaretindeki büyüme hızı yüzde 14 olarak gerçekleşmiş ve toplamda 1.230 trilyon dolara ulaşmıştır. Aynı yılın verilerine göre gerçekleştirilen mal ticareti ise 4.875 trilyon dolardır. Bu verilere göre hizmet ticaretinin dünya toplam ticareti içerisindeki payı yüzde 20’dir. Emperyalist canavarların iştahını kabartan ve dünya çapında bir organizasyona giderek saldırıya geçmesine neden olan işte bu rakamların ortaya çıkardığı gerçektir. Artık dev kapitalist tekeller için asla görmezden gelinemeyecek bir sömürü alanı haline gelmiştir hizmet sektörü.

İşte emperyalistler bu iştah açıcı sektörü dikkat merkezine almış ve her ne şekilde olursa olsun uşak devletlerin GATS sözleşmesinin dışına çıkması adeta olanaksızlaştırılmıştır. WTO’nun kuruluş anlaşması ekleriyle birlikte 29 metinden oluşmaktadır. Bunların yanı sıra 25 metin üye devletlerin bildirim, karar ve mutabakat yükümlülüklerinin çerçevesini çizmektedir. Uruguay Round görüşmeleriyle “liberalizasyon” o kadar ilerletilmiştir ki, mal ticareti de bir biçimiyle hizmet sektörüne sokularak GATS anlaşmasının kapsamına alınmıştır.

Yaşanan hıza üye devletlerin çoğu ayak uydurmakta zorluk çekti. Yasalarıyla, uygulamalarıyla “yerel devletler”in yürütme organları, çoğu kez yaptıklarının içeriğini tam olarak anlama fırsatı dahi yakalayamadı. WTO’nun eski Başkanı Renato Roggerio gelişmelerin temposunu, “GATS ile, daha önce ticaret politikası içinde tanımlamadığınız alanları bile piyasa ekonomisine açabiliyorsunuz ve yabancı hizmet tacirlerine yerlilere tanıdığınız hakların aynısını tanıyıp; objektif kriterler uygulanacağını garanti ediyorsunuz. Korkarım şu anda ne hükümetlerin neyin altına imza attıklarının, ne de şirketler neler kazandığının farkında değiller” biçiminde dile getirdi.

Hükümetlerin neyin altına imza attıklarının ayrıntılarını tam olarak bilmedikleri açık. Çünkü emperyalist sermaye onlara fazla düşünme fırsatı tanımıyor ve önüne uzattığı metni imzalamalarını istiyor. Onlar da varlık koşullarının bir gereği olarak bu metinleri, biraz direnmeye çalışsalar da el mahkum imzalıyorlar. Ama “şirketler” diye ifade edilen emperyalist tekeller neyi aldıklarının ayırdındalar ve aldıkça da iştahları kabarıyor, yenisini istiyorlar. Birkaç emperyalist güç aldıkları kararları iktisadi ve askeri güçlerinin zoruyla dayatıyor, hükümetlerin itirazlarını etkisizleştirerek adım adım sonuca gidiyorlar.

Tekeller, bu anlaşmayla zarar etme koşullarını ortadan kaldırıyor, faaliyette bulundukları ülke devletlerini bu durumda kendileri için sübvansiyon kurumuna dönüştürüyorlar. Belirli hizmet sektöründe anlaşmaya girmiş devletler, anlaşmayı bozmak istediklerinde söz konusu tekellerin bütün zararlarını karşılamak zorundadırlar. Bu duruma, doğabilecek zararlar kapsamında potansiyel kârlar da girmektedir ve bunu da anlaşmayı bozan devlet karşılamakla yükümlüdür. İmzalanan yükümlülükleri yerine getirmeyen devlet hakkında, emperyalist tekeller bir dizi hesapta olmayan sorunlar yaratsalar bile, Tahkim Kurulu’na giderek “zararlarını” karşılatmaktadırlar. Hatta Bergama köylülerinin yaptığı gibi gelişecek direnişler ya da eylemler sonucu tekellerin faaliyetleri kesintiye uğrar veya karlarında düşüşler olursa, bunu da “ev sahibi” devletler karşılamakla yükümlüdürler. Emperyalist tekeller hakkında ise, ancak kendisi konumundaki başka tekellerin sömürgeci faaliyetlerini aksattıkları durumlarda yargılama yolu açılabilecektir.

Türkiye’nin Taahhütleri

Türkiye GATS çalışmalarında baştan beri yer almış ve kurucu olarak anlaşmayı imzalamıştır. 25 Şubat 1995 tarihinde de TBMM’de bu anlaşma onaylanmıştır. 26 Mart 1995 itibariyle de WTO Türkiye’nin üyeliğini resmi olarak ilan etmiştir. Bu dönemden sonra da kurulan bütün hükümetler GATS’ın emrettiklerini yerine getirmekle yükümlü olmuşlardır.

GATS’a uyum çalışmaları başlangıçta Hazine Müsteşarlığı Banka ve Kambiyo Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülmüştür. Devamında Dışişleri Bakanlığı da sürece dahil olmuş ve her bir alan kendi içinde ayrıştırılarak devletin müdahalesini sınırlayacak şekilde kurumlaşmalara gidilmiş, çalışmalar emperyalist kuramların denetimde sürdürülmüştür/ sürdürülmektedir.

Hazine Müsteşarlığı, emperyalist liberalizasyon (yani neoliberal politikalar) karşısında kraldan daha kralcı kesilen Türk burjuva devletinin anlaşma ile birlikte attığı adımı; “Türkiye’nin GATS kapsamında sunduğu hizmetler taahhüt listesi, gelişmekte olan ülkeler tarafından sunulan tekliflerin en kapsamlısı ve en derinlerinden biri olup, bazı gelişmiş ülke teklifleriyle boy ölçüşecek niteliktedir” biçiminde değerlendirmiştir. Müsteşarlık, “ülkemizin taahhüt listesinde kapsanan sektörler itibariyle, üstlenilmiş bulunan taahhütlerden prensip olarak geri dönülmemesi gerekmektedir” diyerek anlaşmaya bağlı kalma gereğine vurgu yapmıştır.

Hazine Müsteşarlığı emperyalist tekellere bütün uşak devletlerden daha ileri taahhütlerde bulunmakla övünerek işbirlikçi sermaye sınıfını da aktif olmaya çağırıyor:

“GATS sadece Hükümetler arasında yapılmış bir anlaşma olarak değil, öncelikli olarak iş dünyası ve hizmet ihraç etmek, dışarda yatırım yapmak ve faaliyet göstermek isteyen özel şirketler yararına bir enstrüman olarak değerlendirilmelidir. 2000 yılında yapılacak olan hizmetler müzakerelerin gelecek turu, dünya çapında bir liberalizasyon hedefi ile tüm sektörlerde ticaret ve yatırım olanakları yaratacaktır. İş dünyası her zaman olduğu gibi aktif olmalı, bu aşamada Müsteşarlığımızdan bilgilendirme taleplerini, isteklerini sürekli ve güncel tutabilmelidir.”

Ve Müsteşarlık hızını alamayıp devam ediyor:

“Aslında hizmet sektörlerinden birindeki liberalizasyon, diğerlerindeki piyasaya giriş imkanlarını da olumlu yönde etkilemektedir. Bu nedenle liberalizasyon sadece yapıldığı sektörle sınırlı kalmayıp, diğer hizmet sektörlerinde de iş olanakları yaratacaktır. İyi telekomünikasyon imkanları ve etkin bir ulaşım ağı, örneğin, yabancı yatırımları artıracak ve bunun sonucunda da müteahhitlik, hukuki hizmetler ve muhasebecilik gibi hizmetlerde de açılım ve olanaklar yaratılacaktır. Mallar yürümeyecekleri için dağıtılmaya ve ulaştırılmaya ihtiyaçları vardır.” (Hazine Müsteşarlığı internet sitesi)

İnciler uzayıp gidiyor. Ama sanırız bu kadarı yeterli. 2000 yılı öncesinden GATS çalışmalarına yön veren bu anlayışlar, 2000 yılında neoliberal saldırıların çapının genişletilmesine de yansımış ve hükümetlerden destek alan Türk sermaye oligarşisi, Uruguay Round’un en pervasız üyelerinden birisi olmuştur. Devlet, bu “hizmetlerden” geri dönmeme uyarısı da yaparak yeni emperyalist sömürgeci kolajın en sadık uşağı olmuştur. Zaten Türkiye’de, devlet mülkiyetini özelleştirme, sosyal kazanımları tasfiye etme, toplu işçi kıyımları yaparak sendikasızlaştırmayla kimi sektörleri emperyalistlere “sorunsuz” peşkeş çekme çalışmaları, 1995’ten beri Dünya Bankası eliyle örgütlenmektedir. Sosyal güvenlik hakkının 1999 yılında çıkarılan bir yasayla kaldırılması, emeklilik süresinin yükseltilmesi, sağlık ve sigorta işlerini birbirinden ayırarak SSK hastanelerinin işletme sürecine sokulması, döner sermayeye bağlı işçi çalıştırma, taşeronlaştırma, eğitime katkı payı adı altında eğitim alanında, çöp vergisi adı altında temizlik işlerinde başlayan paralı “hizmet”, bu “liberalizasyonun” bir parçasıdır. 4857 sayılı çalışma yaşamında kuralsızlığı kural haline getiren İş Kanunu Yasası, sırada bekleyen Personel Rejimi Yasası ve Yerel Yönetimler Yasası gibi atılan adımlar GATS’ın kapsamındaki sektörlerde emperyalist sermayenin özgürce dolaşımı ve işbirlikçi sermaye oligarşisinin çıkarlarını zaafa uğratacak, hareketini sınırlayabilecek, sömürüdeki payını azaltabilecek engellerle karşılaşmamak üzere yapılan “liberalizasyonlar”, yani “düzeltme” hareketleridir.

GATS çerçevesinde yapılan anlaşmaların bir çoğu da gizli tutulmakta ve bu nedenle daha nelerin emperyalist tekellere peşkeş çekildiğini, kapalı kapılar ardında hangi anlaşmaların yapıldığı ve özellikle işçi sınıfı ve emekçilerin haklarına saldırılarda hangi “güvence”lerin emperyalistlere verildiğini ya da ne tür yolsuzlukların döndüğünü tam olarak bilme şansına sahip değiliz. Ama açık olan şu ki, saldırılar bilinenlerle sınırlı değil ve birçok şey olup bittikten sonra duyulmakta ya da anlaşılmaktadır.

Bu politikalar karşısında işbirlikçi devletlerin kendilerini pahalıya satma şansları da yok. Emperyalist sermayeye bağımlılık, kredi (borçlandırma) musluklarıyla yürüyen ekonomiye destek de ancak GATS’la belirlenen koşulların yerine getirilmesine paralel yapılmaktadır. Örneğin Türkiye, Dünya Bankası ile 50 yılda 170’i aşkın kredi anlaşması yapmıştır. Son 20 yılda yapılan kredi anlaşmasının içeriği değiştirilmiş, emperyalist yönelime uygun reformlar yapılması koşuluna bağlanmıştır. 1996 yılından sonra da bizzat “liberalizasyon” politikalarının hızla yürürlüğe konması için yüksek düzeylerde krediler verilmiştir. Kamu reformu olarak bilinen Personel Rejimi Yasası, Yerel Yönetimler ve Merkezi İdareler Reformu’nun çıkarılması için 1996’dan bu yana verildiğini bildiğimiz kredi miktarı 1.350 milyon dolardır. AKP hükümetinin üst üste “Acil Eylem Planı” çıkararak liberalizasyonda yoğunlaşmasının arkasında yatan gerçek de budur.

Türkiye, Hazine Müsteşarlığının ifade ettiği gibi taahhütler listesinde de çok ileri gitmiş ve bununla da övünmektedir. Taahhüt kapsamındaki sektörler şunlardır:

“1- Mesleki Hizmetler

a- Uzmanlık gerektiren hizmetler

b- Bilgisayar ve ilgili hizmetler

c- Diğer mesleki hizmetler

2- Haberleşme Hizmetleri

a- Posta hizmetleri

b- Kurye hizmetleri

c- Telekomünikasyon hizmetleri

3- Müteahhitlik ve İlgili Mühendislik-Mimarlık Hizmetleri

4- Eğitim Hizmetleri

a- İlk, orta ve diğer öğretim hizmetleri

b- Yüksek öğretim hizmetleri

5- Çevre Hizmetleri

a- Kanalizasyon hizmetleri

b- Çöplerin kaldırılması hizmetleri

c- Sağlık-Çevre ve benzeri hizmetler

6- Mali Hizmetler

a- Sigortacılık ve sigortacılık ile ilgili hizmetler

b- Bankacılık ve diğer mali hizmetler

7- Sağlık He İlgili ve Sosyal Hizmetler

a- Hastane hizmetleri

8- Turizm ve Seyahat He İlgili Hizmetler

a- Oteller ve lokantalar

b- Seyahat acentaları ve tur operatörü hizmetleri

9- Ulaştırma Hizmetleri

a- Deniz taşımacılığı hizmetleri

b- Hava taşımacılığı hizmetleri

c- Demiryolu taşımacılığı hizmetleri

d- Kara taşımacılığı hizmetleri” (Hazine Müsteşarlığı internet sitesi).

GATS’ın sektörel sınıflandırma kapsamında belirlenen 155 faaliyet alanından Türkiye’nin taahhüt listesi bu faaliyet alanlarının 72’sine tekabül etmektedir. Aslında hayli yüksek bir orandır bu. Ama yine de emperyalist işbirlikçilikte düşkünleşmenin sınırlarını çoktan aşmış olan egemen burjuva sınıf bunları yeterli bulmamış olacak ki, başka alanlarda da taahhütte bulunamamanın üzüntüsünü yaşamaktadır. “Uzay taşımacılığı gibi sektörlerde de ülkemizde uygulama alanı bulunmadığından taahhütte bulunulmadığı”nı üzülerek belirten devlet güçleri, “Buna mukabil Türkiye’nin özel taahhütler listesindeki kapsama oranı yaklaşık yüzde 46.6 olup, gelişmekte olan ülkeler ortalamasının (yüzde 18) hayli üzerinde olan bu oran söz konusu ülkeler grubu içerisinde en yüksek oranlardan birini oluşturmaktadır” demeyi bir gaflet değil, bir “onur” saymaktadır. Çünkü işbirlikçi sınıfın onurundaki grafik, emperyalist tekellere uşaklık düzeyiyle ölçülmektedir.

Yeniden Yapılandırılan Devlet

Emperyalist kapitalizmin bütün bu süreçte yarattığı ilişkiler, ekonomik altyapıda baş- gösteren gelişmeler kendine uygun bir üstyapıyı da dayatmakta, yeni bir hukuk sistemine zorlamaktadır. Altyapının gerektirdiği ve emperyalist sömürgeciliğin dünya sisteminde yarattığı ilişkilerin zorunlu sonucu olarak bazı üstyapı kurumları da oluşmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü’nün (kendisi de bu kuramların başında gelmekle birlikte) temel gündemlerinden biri de bu kurumları oluşturmak ve oturtmaktır. GATT, MAI, GATS, ICSID, MIGA, Uluslararası Tahkim gibi kurumlar ve kimi geride bırakılmış ve fakat kimi de geliştirilerek yürürlüğe sokulmak üzere hazırlanan yasalarıyla yapılan düzenlemeler, işte bu üstyapı kuruluşunun temelini oluşturmaktadır. Deyim uygunsa dünya çapında büyük emperyalist tekellerin egemenliğinde bir “devlet örgütlenmesi”ne doğru gidilmektedir ve bu yasalar bu egemenliğin temel anayasa ve yasalarını oluşturmaktadır. Söz konusu gelişmeler kendi aralarında süren kıyasıya rekabet ve egemenlik çatışmasına karşın yaşanmaktadır. Emperyalistler bir taraftan dünya egemenliği için çatışıyor, birbirlerini geriletmeye, tasfiyeye yöneliyor, diğer taraftan da emekçi sınıflar, ezilenler karşısında ortak hareket ediyor dünya çapında iktidarlarını kurmaya, örgütlemeye çalışıyorlar.

Strobe Talbot; “İddia ediyorum ki önümüzdeki 100 yılda bizim bildiğimiz ulus devletçiliğin modası geçecek ve tüm devletler tek bir küresel otoriteyi kabul edecekler. Böylece 20. Yüzyıl ortalarında benimsenen hedef ‘Dünya Vatandaşlığı’ da gerçekleştirilmiş olacak. Ulusal egemenlik ve bağımsızlık gibi kavramlar yeni dünya düzenine yakışmayan, ağdalı, abartılı kavramlar olacak. Bütün devletler aslında birer sosyal düzenlemeden ibarettir ve gerçekte tüm devletler geçici ve yapay oluşumlardır. GATT’ın ardından oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü sınırsız bir dünyanın polisliğini üstlenecek ve üye ülkelerin iç olaylarına bile müdahale edebilecek bir güce sahip olacaktır” diyordu The Time’da yayımlanan “küresel devlet”le ilgili makalesinde.

Talbot pek haksız da sayılmaz. WTO, “çok taraflı anlaşmalar’ la, “yerel devletler” yasalarıyla sınırları çizilmiş her bir pazarın etrafındaki çitleri kaldırarak, bütün dünya pazarlarını tek bir pazar halinde birleştirerek, tek bir anayasa ile yönetilmesini hedeflemekte ve buna hızla yaklaşmaktadır. Devletler ise, emperyalist ekonominin bugünkü durumu ve ihtiyaçları çerçevesinde bu yasal düzenlemeye bağlı yeniden şekillendirilmektedir. WTO, devletleri ortadan kaldırmıyor, aksine yerel devletlerin emperyalist egemenliği inşa edilmesinin sacayakları haline getiriyor. Devletin yapısında temel değişikliklere giderek yerel devletlerin görevlerini, emperyalist tekellerin çıkarlarını korumaya dönük yeniden tanımlıyor, onun çerçevesini yeniden çiziyor.

Bu gelişmelerden yola çıkarsak emperyalist işbirlikçisi yeni sömürge ülkelerdeki devletler için “ulusal egemenlik ve bağımsızlık gibi kavramlar”ın “ağdalı, abartılı kavramlar” olduğu da doğrudur. Ama emperyalistler arası çelişkileri ve sınıf mücadelesini yadsıyan “yeni dünya düzeni”yle yerel devletlerin ortadan kalkacağı ve sözü edilen anlamda “dünya vatandaşlığına geçileceği ise koca bir safsatadır. Devlet, “sosyal” fazlalıklarından arındırılıp tümden ekonominin dışına çıkarılarak tamamen polisleştirilmektedir. Bu devletler, emperyalist sermayenin dünya pazarları üzerindeki egemenliğini koruma, pazarlara girdi çıktılarının güvenliğini sağlama, işçi sınıfı ve diğer emekçi toplumsal tabakaların muhalefetini bastırarak zenginlik kaynaklarının emperyalist tekellere akmasının bekçiliğini yapmakla işlevlendirilmektedir/işlevlendirilecektir. Emperyalist tekel ve devletlerin aralarında çelişki ve çatışmalar GATS’la birlikte de vardır ve kapitalist sisteme son verilmedikçe de var olacaktır.

Bir başka anlayışın dillendirdiği gibi devletlerin, önemini kaybetmesi bir yana, aksine daha da profesyonelleştirilerek ezilen sınıflar karşısındaki konumu güçlendirilmektedir. Devletin hem ülke ve hem de uluslararası konjonktürde sınıf çelişkileri karşısındaki rolü, polisiye ve askeri vurucu gücü, teknik kapasitesi yükseltilerek acımasız ve barbar yönü öne çıkarılmaktadır.

Sermayenin Yeni Dönem Atağı

1990’lı yıllarda ve bugün de yeni koşullar altında emperyalistlerin bir “küresel iktidar” kurmada ve şekillendirmede yoğunlaştıklarını görüyoruz.

BM, AB, NAFTA, FTAA, ASEAN, OECD, IMF, Dünya Bankası, WTO vb. ekonomik ve siyasal, bölgesel ve merkezi örgütlenmeler önce parça parça ve giderek daha bir bütün halinde bu süreci hazırlayan örgütlenmelerdir. Emperyalist tekeller artık bütün bir dünyayı “serbest bölge” haline getirebilirler. GATS ve diğer anlaşmalarıyla hiç bir engelle karşılaşmayacak şekilde bunun yasal mevzuatı tamamlanıyor. Büyük tekeller bütün pazarlarda istediği gibi cirit atacak ve “yerli” sermaye güçleriyle “aynı koşullar” altında yarışacaklar. Hızlı bir elemenin yaşanacağı bu yarışta ipi kimin göğüsleyeceği ise tartışma götürmeyecek kadar açık.

Amerika ve Avrupa’da birçok tekel, tek başına çok sayıdaki devletin bütçesini aşan dev bir sermaye gücüne sahip. “Örneğin, 1998 verilerine göre en büyük uluslararası tekelden sadece 200’ünün cirosu 7.592 milyar dolardır. Bu, dünya üretiminin yüzde 26.3’üne tekabül ediyordu. Ve bu tekellerin 176’sı, 6 ülkeye aitti. (ABD: 74, Japonya: 41, Almanya: 23, Fransa: 19, Britanya: 13, İsviçre: 6)” (Politik Rapor, Varyos Yayıncılık).

Yine bu tekellerin 10’u “sınır ötesi” üretimin yüzde 76’sını, 5’i yüzde 50’sini üretmektedir. Sadece General Motors ve Ford, Afrika’nın güneyindeki ülkelerin ulusal gelirlerinin toplamından fazla gelire sahip. WalMart, gıda ekonomisinde 161 ülkenin toplamını geride bırakmaktadır. 1990’lı yılların sonunda dünya imalatının yüzde 60’ını ABD, Japonya ve Almanya gerçekleştiriyordu vb.

Bu rakamlar, bütün bir dünyayı emperyalistler için bir iç pazara dönüştüren GATS ve diğer anlaşma ve uygulamalarla birlikte uçurumun daha da derinleşeceğini, iflas ve çöküşlerin hızlanacağını göstermektedir.

GATS anlaşmasının “Pazara Giriş” ve “Milli Muamele” maddesindeki düzenlemede bir üyenin “herhangi bir diğer üyenin hizmetlerine ve hizmet sunucularına listesinde belirlenen koşul ve sınırlamalar altında sağlanandan daha kötü şartlan haiz bir uygulamada bulunmayacağı” taahhüt altına alınmıştır. Yani her bir devlet ya da hükümetler politikalarıyla, yasalarıyla fiili durumlarıyla “yerli” ve “yabancı” sermaye arasında ayrım yapamaz, “kayırıcı” olamaz. Böylece emperyalist tekeller ellerindeki sermayenin gücüyle diğer küçük tekelleri hızla yutacak, ülke zenginliklerini Eurogold örneğinde olduğu gibi yağmalayacak, daha büyük bir yıkım dalgası estirecektir. Bu yıkım dalgasının etkileyeceği ilk kesimler ise hiç kuşkusuz işçi sınıfı, emekçi köylülük, küçük esnaf olacaktır.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn