Yönetişim: Burjuva Devletin Ve Yeni Sömürgelerin Yeniden Yapılandırılması

Yönetişim, "küreselleşme" süreciyle birlikte burjuva siyaset teorisyenleri tarafından ortaya atılmış en önemli konular arasındadır. Kavramın kapsadığı anlam, sermaye sınıfının önemle sorunsallaştırdığı bir uygulama alanı olarak da dikkate değerdir. Bu anlamın doğrudan doğruya devlet teorisini içeriyor olması ise "Yeni Dünya Düzeni"nin öngördüğü iktidar modelleri ile yönetişim arasındaki dolaysız ilişkiyi yansıtır.

Yönetişimin Tarihçesi Ve Çerçevesi

Yönetişim kavramı ilk defa, Dünya Bankası’nın 1989 tarihli raporunda yer aldı. Raporun konusu Afrika’ydı. Bu raporda Afrika ülkelerinin yaşadığı ekonomik ve siyasal sorunlar "yönetişim krizi" olarak ifadelendirilmekte, yönetişim ise "siyasal iktidarın ulusal faaliyetlerin yönetimi" şeklinde tanımlanmaktaydı. Dünya Bankası, özeti bu olan saptamalarını, yoğun bir özelleştirme programının teorik referansı olarak gündemleştirdi. Böylece BM, OECD, IMF gibi kuramların da literatürüne giren yönetişim, emperyalist küreselleşme politikasının ana kavramlarından birisi olarak öne çıktı ve sonraki yıllarda Dünya Bankası’nın bütün raporlarında yeniden üretilerek derinleştirildi.

Dünya Bankası’nın 1992 yılında yayımladığı, "Gelişme ve Yönetişim" başlıklı raporunda konu, iyiden iyiye ayrıntılandırılarak çerçevesi genişletildi. Raporda yönetişim mekanizması, "a) siyasal rejimin biçimi, b) bir ülkenin ekonomik ve sosyal kaynak gelişiminin yönetiminde yetki kullanma süreci, c) politika tasarlama, formüle etme, uygulama ve işlevlerini yerine getirmede devletlerin kapasitesi" olmak üzere üç temel boyutuyla vurgulanmış oluyordu. Bu işlevlerin uygulama ve koordinasyon merkezi olarak ise Dünya Bankası belirlenmişti. Böylece, yönetişim, uluslararası bir sermaye gücü olarak Dünya Bankası’nın, yeni sömürge devlet yetkilerini sınırlayan ve politikalarının bir bölümünü hem saptayan, hem koordine eden, hem yönlendiren, hem denetleyen üst düzey bir yaptırım gücü olabilme özelliğiyle karşımıza çıkmaktaydı.

"Yönetişim" kavramıyla ifade edilen ve merkezi yetkileri Dünya Bankası’nda toplanan işlevler, öylesine geniş bir alanı kapsamaktaydı ki, basından hukuka, eğitimden ekonomiye, kültür politikalarından spor endüstrisine dek pek çok birim, global sermayenin ve uluslararası iktidar güçlerinin gereksinimlerine bağlanmış oluyordu. Elbette Dünya Bankası da kendi başına kendisi için bir kurum değil. Emperyalistler adına sermayenin çıkarları için yeni sömürgelerin yönlendirilmesinde ve yeniden yapılandırılmasında emperyalist sermayenin kolektif merkezi sermaye kuramlarından biri. Ve tıpkı devletlerde olduğu gibi en büyük sermaye kuvvetlerinin hizmetinde. Emperyalistlerin diğer merkezi kolektif kuramlarında nasıl ki birkaç büyük emperyalist devletin borusu ötüyorsa Dünya Bankası için de aynı şey geçerli. Ve bu birkaç emperyalist içinde de en çok ABD’nin sesi çıkıyor.

Bu da gayet doğal bir durum. IMF gibi Dünya Bankası’nın da mali gücü en çok ABD tarafından sağlanıyor. Nasıl ki IMF, ABD Merkez Başkanı’nın direktifleri doğrultusunda hareket ediyor, yöneticileri ABD tarafından belirleniyorsa Dünya Bankası için de aynı durum söz konusudur.

Dünya Bankası’nın 1994 tarihli raporunda yönetişim kavramının, bu kez, devletin tanımına ve işlevlerine bağlı olarak yeniden ele alındığını görüyoruz. Yaklaşık 500 ülkenin kalkınma raporundan hareketle hazırlanan bu ana raporda, devlet, "piyasayı güvenceleyen güç" olarak tarif edilmekteydi. Devletin, piyasanın ihtiyaçlarına bağlanmış bu yalın tanımı, yönetişimin uygulama alanı kadar, işleyiş biçimini de işaretler. Rapor, 1989’daki raporda öngörülen özelleştirme programının hangi aşamasında bulunulduğunu da sorgulayarak, yönetişim ve devlet ilişkilerini, özellikle özelleştirme politikalarının stratejik doğrultusuna dayanarak, yeniden değerlendirmekteydi. Rapora göre, özel mülkiyeti koruma ve geliştirme çalışmasına paralel olarak ‘sivil toplum örgütlerini koruma ve geliştirme’ çalışması da önemsenmelidir. Burada devlet işlerine karışan güçlü bir sivil toplumun geliştirilmesi ihtiyacı, ‘toplumsal kapasite tesisi’ ya da ‘kültürel ve toplumsal güçlendirme’ ifadeleriyle kavramsallaştırılır. Söz konusu sivil toplum, elbette özel mülkiyet sahipleri ve onların örgütleridir. Demek oluyor ki, Dünya Bankası’nın ‘94 raporunda karşımıza çıkan ve yönetişimle ilişkisi ilk defa bu raporda kurulan ‘sivil toplum’un tayin edici bölüğü, nihayetinde iktisadi ya da siyasi resmi güçler tarafından geliştirilmiş sermaye kuruluşları olmaktadır.

Ancak ‘94 raporu, yalnız ‘girişimcilerin devlet işlerine daha "sistematik" karışmasını öngörmez; ‘tüketicilerin daha "etkili" katılmasını da öngörür. Bu vurguyla yönetişim olgusu da bugünkü çerçevesine epeyce yaklaşmış olur: Özel girişimciler, egemen tüketiciler, yoksul gruplar... Yönetişim mekanizmasının üç temel aktörü olarak bunlar sıralanır. Yönetişim, işte bu üç aktörün devlet aracılığıyla piyasanın ihtiyaçlarına makro düzeyde bağlanması olarak şekillenir.

Dünya Bankası’nın 1997’de yayımladığı "Değişen Bir Dünyada Devlet" başlıklı raporu ise yönetişimin tarihçesi ve çerçevesi bakımından yeni bir aşamayı haber verir. Bu raporla birlikte yönetişim, bugünkü içeriğini ve uygulama biçimini bulmuş olur. Raporda "sağlıklı bir piyasa için" devletin "düzenleyici ve yönlendirici" işlevine vurgu yapılır. Yönetişim kurumlan olarak anılan merkezler ise (DB, IMF, OECD vb.) o devleti düzenlemeye, özellikle yönlendirmeye dönük olacaklardır. Bu raporun ana fikri, "devleti geri getirmek" olarak da okunabilir. Çünkü önceki raporlara oranla devlete biçilen rol daha belirgin ve daha vurguludur.

Raporda küresel ekonominin ihtiyaçlarına yanıt verecek, teknolojik gelişmeye uyum sağlayabilmiş, daha etkin ve kuvvetli bir devlet mekanizmasmm gerekliliğinden söz edilir.

Önceki raporlarda ‘sivil toplum örgütleri’ne ve ‘özel sektör’e aktarılması öngörülen görevlerin bir bölümü bu raporda yeniden devletin alanına dahil edilir.

Dünya Bankası’nın söz konusu üç raporunun belirlemiş olduğu çerçeveye bakıldığında, yönetişim olgusunun içeriği ve kapsamı, onların kavramlarıyla belirtirsek şu beş maddeyle özetlenebilir:

1) Kavram, a) piyasa-devlet, b) devlet- toplum, c) devlet-birey ilişkilerini serbest pazar ekonomisinin global gerekleri üzerinden yeniden inşa etme arayışının ürünü olarak ortaya çıkıyor.

2) Başlı başına bir iktidar biçimi olarak değil; fakat mevcut iktidar merkezleri arasındaki koordinasyonun bir biçimi olarak ve bu anlamda iktidarın uluslararası ölçekte tekelleşmesi niteliğiyle dikkat çekiyor.

3) Arayış, ‘70 ve ‘80’lerde burjuva sosyalbilim alanında yaşanan krizlerden besleniyor; ama özellikle ‘89-‘90 olaylarının siyasal ve toplumsal atmosferinden etkilenerek şekilleniyor.

4) Arayışın mekanizması "küreselleşme- ulus devlet-sivil toplum" üçgeninin alanında kurulmak isteniyor. Bu mekanizmada Dünya Bankası’nın öne çıktığı, bir çeşit uluslararası sınıf-devlet rolü üstlendiği dikkat çekiyor.

5) Arayışın stratejik bir yönelim taşıdığı, ama konjonktürel belirsizliklerle yön kazandığı, dolayısıyla yönetişimin hem içerik hem işleyiş olarak düz bir çizgide ilerlemediği görülüyor. Örneğin ikinci raporun sivil topluma, üçüncü raporun ise devlete daha çok vurgu yapması, değişik devlet ve toplum yapıları, ihtiyaçları karşısında yönetişim teorisinin arızalara uğrayarak öncüllerini değiştirmek zorunda kaldığını düşündürüyor.

Görüldüğü gibi, "sosyalizmin çöküşü", "ulus-devletlerin aşındığı", "dünyanın küreselleştiği", "sınıf savaşlarının bittiği" gibi yeni dönemin en önemli teorik argümanlarına (bu iddia zincirini tekrarlama gereği duymadan) yaslanan yönetişim teorisyenleri, bu kavramla, küreselleşme döneminin siyasal iktidar modelini geliştirdiklerini de öne sürmüş oluyorlar. Gerçekten böyle midir? Yönetişim, yeni tipte bir kapitalist devlet modeli olarak tanımlanabilir mi? Şimdi bu soru üzerinden konuya daha yakından bakalım; yönetişimin teorik ve ideolojik çerçevesini başka bir açıdan inceleyelim.

Yönetişimin Söylemi Ve İdeolojik Mantığı

Yönetişim, kapitalist iktidarın bölüşüm ilişkilerini nasıl düzenlemesi gerektiğini yeniden kurala bağlıyor: Sermaye sınıfının doğrudan yönetimi kesinleştirilirken, devlet mekanizmasına etkide bulunan ya da bulunması öngörülen aktörlerinin alanı ve yönetime katılım düzeyi ile biçimi de hukuki bağlamına kavuşturulmuş oluyor. Burada "yönetişim" fiilinin taşıdığı işteş çatı, hem İngilizce’de, hem Türkçe’de dikkat çekicidir. Kavram, yöneten gücün klasik devlet otoritesini aştığını, halk adına "sivil toplum"un da yönetme sürecine katılarak geniş ölçekli bir demokrasi anlayışının geliştirdiğini ima ediyor. Söylenmek istenen şudur: Yönetme işi, devletin tekelinden çıkarak bütün toplumun kendi kendini yönetmesi olarak yeni bir öz kazanmıştır; dolayısıyla klasik devlet mekanizması da geride kalmıştır. Burada ‘siyaset’ ve ‘devlet’ gibi temel kavramların ideolojik ve teorik içeriğinin deforme edildiğini görüyoruz.

Burjuva terminoloji, ‘politika’yı genel olarak halkın yönetimi şeklinde tanımlayarak, ‘devlet’i de toplum üstü bir güç biçiminde tarif ederek sınıfsal bağlamından koparır. Aynı mantığa "yönetişim" söyleminde de rastlamaktayız: Sivil toplum olarak nitelenen gücün konumuz bağlamında TÜSİAD türü tekel örgütlerine denk düştüğü gizlendiği gibi, yönetişimin merkezi gücü olarak anılan Dünya Bankası gibi kurumlar da uluslar üstü bir odak şeklinde yansıtılmaktadır.

Yönetişim teorisinin ağırlık merkezi, piyasadır. Bu bakımdan denebilir ki, yönetişim, ‘89-‘90 olaylarından sonra yeniden yapılanan sermayenin uluslararası ölçekte gereksinim duyduğu iktidar modelidir. Fakat bu model, mevcut devlet yapısının reddi üzerinden değil, uluslararası merkezlere bağlanması üzerinden şekillenmektedir. Dolayısıyla yönetimin sınıfsal niteliği Dünya Bankası ve IMF gibi örgütler üzerinden iyice belirginleşmekte, emperyalist kapitalist burjuva devlet ve yeni sömürge devlet mekanizması mali oligarşinin çıkarları doğrultusunda küresel bir sınıf-devlet eğilimi sergileyen merkezlere bağlanmaktadır. Burada Dünya Bankası, emperyalist burjuvazinin devletlerarası ve bir ölçüde en büyük emperyalist devletlerin yönetiminde ve onları bağlı olarak devletler üstü koordinasyon ve yaptırım erki olarak öne çıkmaktadır.

Teoriye göre modelin kurucu unsurları toplumu temsilen NGO’lar, özel sektörü tem- silen şirketler, devleti temsilen ise bürokrasidir. Teori, böylece, yönetişimin kapsayıcı demokratik niteliğini ve yönetme işinde gelinen yeni, özgün aşamayı mimlemiş oluyor. Oysa bu açıdan söz konusu edilebilecek bir yenilik varsa, o da, kapitalist devlet modelinin yeniden basit üretim çerçevesinde geldiği aşamadır. Dolayısıyla yönetişim, başka bir perspektiften bakıldığında, ‘sosyal devlet’ten ‘piyasa toplumu’na geçiş aşamasının iktidar modeli olarak nitelenebilir. ‘89-‘90 olaylarıyla birlikte, başta özelleştirme olmak üzere, neoliberal politikalara hız veren sermaye sınıfı, bu yönelimini "devleti küçültmek" olarak meşrulaştırmak istediğinde de aynı yönetişim mantığına göre davranmaktaydı. Bilinmektedir ki büyük holdinglerin, sivil ve askeri bürokrasinin, yine büyük holding örgütlerinin devlet yönetiminde bizzat bulunuyor olmaları, çok eski bir olgudur ve yukarıda yönetişimin kurucu aktörü olarak sıralanan üç kategori de gerçekte yine bu güçlere denk gelmektedir.

Yönetişim kavramının sahipleri, yönetişim modelinin devlet-toplum karşıtlığını ortadan kaldırdığını, toplumun devleti yönettiğini ileri sürmekle yalnız bir ideolojik yanılsama üretmekle kalmıyor; aynı zamanda bir gerçeği de perdelemiş oluyorlar. O yanılsama, emek-sermaye çelişkisinin yerine toplum- devlet diye yeni türden bir çelişki icat etmekte somutlanıyor. Perdelenen gerçek ise şudur: Yeni sömürge ulus-devletin klasik yapısı, uluslararası tekellerin pazar ihtiyacını karşılamaya yetmiyor; ulus-devlet, uluslararası merkezlerin belirlediği yeniden yapılanma programını uygulamak için kendileri de yeniden yapılandırılarak mali oligarşinin ihtiyaçlarına, "pazar ekonomisinin gereklerine makro düzeyde bağlanmış oluyorlar. Dolayısıyla gizlenen gerçek, yeni tipte bir sömürgeciliktir; bu, emperyalizmin çıplak zoruyla sermayenin mutlak egemenliğinin gerçekleştirildiği himayeci sömürgeciliğin mali oligarşinin ekonomik araçlarla dayatması sonucu ekonomik entegrasyon ve siyasi yeniden yapılandırma yoluyla bir başka biçimde gerçekleştirme eğilimidir. İşgal ve ilhak politikalarının küresel tekelcilik koşullarında yeniden düzenlenmiş, kurala bağlanmış olmasıdır. Dünya Bankası gibi kurumların ve büyük tekellerin bizzat devletleşme eğilimiyle el ele yürüttüğü global bir emek sömürüsünün varlığıdır. Yönetişim modeli kapsamında devlet, ulusal düzeyde kendi kapasitesine sıkışıp kalmış, fakat uluslararası düzeyde beynelmilel piyasaya bağlanmış ve ulusal devlet, uluslararası pazarı güvenceleyen bir araç durumuna getirilmiştir.

Yönetişim, "üçüncü yol"un iktidar modelidir. Nitekim Clinton ile Blair döneminde uygulanan politikalar, Dünya Bankası’nın ‘97 raporunda belirlenmiş yönetişim modeline paraleldir. Bu paralelliği ‘yeni kurumcu iktisat’ teorilerine bağlı olarak açıklamak da olanaklıdır. ‘70 ve ‘80’lerde sosyalbilimler alanında yaşanan tıkanıklık üzerine burjuva ideologlarca geliştirilen teori, uluslararası ilişkiler paradigmasını geliştirme gereğinden hareket ediyordu. Uluslararası ilişkiler gelişip karmaşıklaşıyor, kaos ve anarşiden kaçınma ihtiyacı ortaya çıkıyor, yeni dönemin yükünü kaldıracak ve önünü açabilecek mekanizmalara, politikalara gereksinim duyuluyordu. Bu gereksinim, uluslararası ilişkiler disiplinini aşan bir "uluslararası rejimler" düşüncesini gündemleştirdi. Yeni kurumcu iktisadın temeli olarak düşünülebilecek bu kavramsallaştırma, ulus-devletin yeni dönemdeki konumuna ve yorumuna dayanmaktaydı kuşkusuz. Ulus-devleti küreselleşme açısından yorumlayan burjuva teorisyenlerin bir bölümü, ulus-devletin zayıfladığını, etkisini yitirdiğini ileri sürerken; bir bölümü de tersine güçlendiğini savunuyordu. Üçüncü yolun modeli olarak yönetişimci teorisyenler ise her iki iddiaya göre de model senaryoları geliştirdiler. Buna göre ilk iddianın doğruluğu durumunda toplum merkezli yönetişim, ikincisinin geçerliliği durumunda ise devlet merkezli yönetişim politikası üretiliyordu. Dikkat edileceği gibi, yönetişim mekanizması, devleti içeren daha geniş bir kapsam olarak adeta ‘mutlaklaştırılmış’ oluyor. Demek oluyor ki, küreselleşme koşullarında, bir devletin küresel piyasaya entegre olma zorunluluğu da, entegre olma biçimi de "yönetişim"in içeriği tarafından belirlenmiştir. Teorik temelini yeni kurumcu iktisat yaklaşımından alan bu perspektif, devleti egemen sınıfların çıkarını koruyan bir araç olarak değil, toplumsal uzlaşmanın somut formu ve çelişkileri anlaşmayla çözecek biricik meşru güç şeklinde lanse ederken; yönetişimi de ‘devletlerin devleti’ olarak aynı özelliğe sahip bir uluslararası aktör niteliğiyle sunmaktadır.

Dolayısıyla;

1) Yönetişimde devlet piyasanın ‘bodygard’ı, yurttaş tekellerin müşterisi, toplum uluslararası sermayenin açık pazarı ve işgücü, küresel tekeller devlettir.

2) Küresel yeniden yapılanma sürecinin iktidar modeli olarak yönetişimin merkezi Dünya Bankası’dır. Ekonomide IMF, kültürde UNESCO, sporda UEFA, askeriyede NATO, politikada BM, yönetişimin mantığına ve ihtiyacına göre düzenlenmektedir.

3) Sivil toplum olarak tanımlanan örgütler, burjuvazinin meslek örgütü ve ideolojik üretim merkezleriyle adeta sınırlıdır.

4) Sermaye sınıfı, siyasal ve yönetsel iktidarın asıl sahibi olarak uluslararası hukukun ve mekanizmanın güvencesine bağlanmıştır.

5) Bu iktidar formülünde işçi sınıfı ve emekçi milyonların yeri yoktur; çünkü formül, sınıfların teorik olarak reddedilmesi üzerinden burjuva sınıfın mutlak hakimiyeti üzerine inşaa edilmiştir. İşçi sınıfı ve emekçi milyonlar ise ‘yoksul gruplar’ şeklinde kategorize edilerek NGO’lar içinde tanımlanmış; fakat NGO’larm öncülüğü ‘özel sektör’e verildiği için orada da fiilen etkisiz fonksiyon durumuna düşürülmüştür. Yönetişim mekanizması, esnek üretim teknikleri ile toplam kalite türünden yönetim tekniklerine paralel geliştirildiği için işçi ve emekçi kesimlerin "modele katılım süreci", yani direnme olanakları sınırlandırılmıştır.

6) Sermayenin hem devlet (bürokrasi), hem “sivil toplum” (özel sektör) içindeki ağırlığı artırılmıştır hem de uluslararası yönlendirme merkezi olarak müdahale ve koordinasyon gücü artırılmıştır. Uluslararası büyük tekellerin global bir devlet gibi davranması süreci başlatılmıştır. Böylece geri kalan bütün unsurlar, öncülüğünü kabul etmek zorunda kaldığı özel sektör mekanizmasının doğal parçalarına dönüştürülmüştür. Dolaysız sermaye iktidarının, devlet zorunu uygulayan erkten başka bir konuma yerleşmesi imkansızlaştırılmıştır.

7) Tekelci sermaye kesiminde ‘ulusalcılığın’ doğal olarak bir ölçü olmaması nedeniyle ulus-devlet mekanizmasının beynelmilel sermayeye daha açık duruma getirilmesi ise, ulus-devlet iktidarının devletler üstü ve uluslararası sermaye güçleri tarafından yönlendirilmesi anlamına geldiği için, iktidar, her zamankinden çok daha fazla ve dolaylı yöntemler yerine doğrudan emperyalist tekellerin denetimine açık hale getirilmiştir.

Yönetişimin Mekanizması Ve Uygulama Alanları

Yönetişim, felsefi açıdan, altyapı (ekonomi) ile üstyapı (siyaset-devlet) arasındaki ilişkinin, küresel tekelcilik koşullarında, sermaye sınıfı tarafından nasıl kurulduğunu göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Kapitalist merkezler, bu ilişkiyi yalın bir iradeyle kuruyorlar ve üstyapıyı altyapının ihtiyacına bağlı olarak yeniden düzenliyorlar. O nedenle yönetişimi, piyasacı aklın devlet mekanizması üzerinde yaptığı rasyonel işlemler bütünü olarak da değerlendirebiliriz.

Bu işlemler, daha önce de belirtildiği gibi, "devlet merkezli yönetişim" ya da "toplum merkezli yönetişim" şeklinde iki ayrı biçimi öngörüyor. Yönetişim mekanizmasının işleyişi, esas olarak, bu iki biçime göre şekil kazanıyor.

Devlet merkezli yaklaşım, yönetişim sisteminde devlete düzenleyici bir rol vererek onun kapasitesine vurgu yapar. Özel sektör ile sivil toplumun diğer parçalarını koordine etme görevi de yine devletindir. Diğer yandan kalkınma stratejilerini uygulayan güç olarak da devleti görürüz bu modelde.

Toplum merkezli yönetişim anlayışı ise daha çok Avrupa gibi ülkeler için uygun görülmekte, toplum ve piyasa olarak tarif edilen sivil kesimin devlete ihtiyaç duymadığı, tersine devletin bu kesim önünde hantallık yarattığı inancına dayanmaktadır. Bu yönetişim sistemini savunanlar, mekanizma ve işleyişi tanımlarken, devletin rolünü "dümen tutma" ifadesiyle açıklarlar. Gerek devlet, gerek toplum merkezli yönetişimde mantık aynıdır: Öncelikle devlet ile toplum arasında bir karşıtlık varsayılmış, sonra da bu sözde karşıtlığın bir çelişki olarak sorunsallaştırılması ve nihayet giderilmesi öngörülmüştür. Ulusötesi yapılanan ve uluslarüstü görünen yönetişim, kavramın içerdiği naif ve sempatik anlamın arkasına da sığınarak, mekanizmayı ve işleyişi ideolojik açıdan korunaklı duruma getirir. Bu yöntem, toplumsal meşruiyeti sağlamak için basit ve etkili bir hiledir.

Hangi merkezli yönetişimin uygulanacağı ise somut olarak uygulama alanında bulunan devletin ve toplumun özelliklerine, sosyo-ekonomik yapısına, tekelleşebilme düzeyine, uluslararası sistemdeki pozisyonuna bağlıdır.

Örneğin Avrupa Birliği, bu konuyu, daha teknik düzeyde "iyi yönetişim" ya da "kötü yönetişim" şeklindeki ayrımla ele alır. "İyi yönetişim, kalkınmanın başarılı olmasında hayati öneme sahip görülmektedir. Bu yaklaşım, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve diğer kredi veren kuruluşlar tarafından desteklenmektedir" diyen Avrupa Birliği, mekanizmanın işleyiş biçimini de yine uluslararası kuramların esaslarına göre öngörür. Uluslararası kurumlar, DB, OECD, BM ve IMF gibi örgütlerdir. Eski Doğu Bloku ülkelerde ise mekanizmanın sorumluluğu, EBRD’ye (Avrupa Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası) verilmiştir. Bütün bu uluslararası ve bölgesel örgütler, neoliberal politikaların derhal uygulanması görevine göre işlemekte, bankaların rolü ise özellikle öne çıkmaktadır.

Burada, dikkat edileceği gibi, devletlerin bölgesel bloklar halinde yatay olarak, "sivil toplum örgütleri"ne doğru ise dikey olarak yayılması söz konusudur. Bu durum, yönetişim modelinin dinamiklerini ve buna bağlı olarak devletin dönüşüm sürecini anlayabilmek açısından kimi veriler de sunuyor. Devletin ‘yeni’ rolü belirlenirken, yoğunlaştırılmış emperyalist denetim ve etki alanı daraltılarak daha sıkı merkezileştirilmiş, daha çok cemaat temelli örgütlenme formlarıyla öne sürülen ademi merkeziyetçilik ve özelleştirmeye paralel piyasaya tamamen uyumlu bir işleyiş tarzı geliştirilmektedir.

Yönetişimin mekanizması ve uygulama alanı, öncelikle özelleştirme, regülasyon/deregülasyon, rekabet politikaları, yeni kurumcu iktisat ve işlem maliyetleri olarak saptanmıştır. Özeti, yeni dünya düzeni için geliştirilen konseptlerin hızlı, tavizsiz bir şekilde ve fakat esnek bir tarzda, toplumsal rıza üreterek, istikrar içinde geliştirmektir. Mekanizma üç düzlemde kurgulanmıştır: Birincisi "atomizasyon"dur. İş, hizmet ve malların parçalanabilmesini içerir. Kalite çemberleri, esnek üretim, özelleştirme, taşeronlaştırma uygulamalarında olduğu gibi, burada sistem, hem kendi içinde, hem de parçalarıyla ilişkisi içinde, bileşenlerine ayrılabilme özelliğine sahiptir. İkincisi, "yetki ikamesi ve devletin bölüşümü"dür. Burada iktidar ve sorumluluk, açıklayageldiğimiz üzere, "piyasaya ve topluma doğru dağıtılmış"tır; sermayenin açık iktidarı güvenceye alınmıştır. Üçüncüsü ise, "hesap verebilirlik"tir. Burada ise işçinin ve emekçinin patronla aynı duygu ve ruh iklimine girmesi, farklı bir aidiyet duygusu yaşaması, "işverenin de sorumluluğunu taşıması"; yani yabancılaşması söz konusu edilir.

Kapitalist pazar özelliği taşıyan tüm mikro ve makro iktidar birimleri, yönetişimin uygulama sahasına girer. Bu birim, bir fabrika olacağı gibi, bir devlet de olur. Mekanizmanın özü aynıdır ve işleyişin başarı oranı düzenleyici, yönlendirici, caydırıcı, ödüllendirici, cezalandırıcı yaptırımlarla üst sınırlarda tutulmaya çalışılır. Bu uygulamalardan biri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından 1992’den bu yana “Yerel Gündem 21” adıyla sürdürülmektedir. Projenin Türkiye boyutu, TODAİE (Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü) tarafından üstlenilmiştir. TODAİE ve TÜSİAD, OECD ve Dünya Bankası’nın da desteğiyle yakın zamanda konuyla ilgili konferanslar da gerçekleştirdi. Bunlardan ilki, Avrupa Birliği Yolunda Türkiye’de İyi Yönetişim başlığıyla 9 Eylül 2001’de Ankara’da, ikincisi ise bir ay sonra "Yönetişim: Düzenleyici Reformlar Konferansı" başlığıyla yine Ankara’da yapılmıştı.

Bu konferanslarda, yönetişim "siyasal iktidarın kimler tarafından kullanılacağına dair çözümler üreten, bunun mekanizmalarını ve modellerini oluşturan ve bütün bu süreçleri belli varsayımlar etrafında teorileştiren yeni bir iktidar modeli" şeklinde tanımlanıyordu. Aynı yaklaşıma göre devletin, "koordine edici merkez" olarak "kurul tipi örgütlenmesi" öngörülüyordu. Bu kurul tipi örgütlenme fikrinin bir öngörü sınırını aştığını, somut bir uygulama olarak piyasayı ve devleti yöneten erk durumunda bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yönetişim teorisinin uygulama alanı ve mekanizması, söz konusu kurullara bakılarak anlaşılabilir. Bir sonraki sayfada yer alan tablodaki bilgiler, bu kurullardan bir bölümü hakkında fikir verici olacak; yönetişimin mekanizmasını anlaşılır kılacaktır. (Tablo, Capital dergisinin Ekim 2002 sayısından alınmıştır.)

 

Başkanı

Başkanı kim atıyor?

Görevi

Üye sayısı/ atama şekli

Etkilediği piyasa büyüklüğü

Yaptırımı var mı?

Bütçesi

(2002)

Rekabet Üst Kurulu

Tamer

MÜFTÜOĞLU

Bakanlar Kurulu atıyor

Mal ve hizmet piyasalarında tam re­kabeti sağlamak

11 üye Bakanlar Kurulu seçiyor. Biri kuru­lun denetlemekle yükümlü olduğu özel sektörden, küçük yatırımcıdan üye yok.

1998’den bugüne 110 devir ve satın alma konu­sunda karar verdi. 9 rekabet soruşturması yap­tı. 13 ortak girişim ve 11 birleşmeye onay verdi.

Kuvvetli değil, cironun yüzde 10’u düzeyinde para ce­zası uygulayabiliyor. Ancak, uygulama birkaç yıl sonra devreye giriyor. Cezai yargıyı harekete geçiremiyor.

30.7 trilyon

Sermaye Piyasası K.

Doğan

CANSIZLAR

Bakanlar Kurulu kurulan üç adayından seçiyor

Sermaye piyasalarını düzenlemek, yatırımcıları gözetmek.

7 üye, Bakanlar Kurulu seçiyor. Kurumun denetimindeki kesimlerden biri TOBB’dan, biri aracı kurumlar temsilcisi iki üyesi var.

Eylül ortası itibariyle 30 milyar dolar 2001’de ise 40.5 milyar dolar

Borsadan men, arza satışa engel, cezai yargıyı hareke­te geçirme gibi yaptırımları var; ancak şirket yönetimine el koyamıyor.

Bilgi alınamadı

RTÜK

Fatih

KARACA

Kurul seçiyor

Radyo ve TV yayınlarının düzenlen­mesi

9 üye, 5’i Meclis tarafından seçilecek. Geri kalanlar YÖK (2), basın kuruluşları ve MGK temsilcilerinden oluşuyor.

1 milyar dolar varlık, 500-600 milyon dolar 2001 cirosu

Uyarı, yayın durdurma ve yayın iptali, para cezası. Yar­gıyı harekete geçiremiyor.

6 Trilyon TL

BDDK

Engin

AKÇAKOCA

Bakanlar Kurulu atıyor

Bankacılık sektörünü düzenleme ve denetleme.

7 üye, bankacılık, hukuk geçmişi isteniyor, Bakanlar Kurulu atıyor.

121 milyar dolar

Yönetim Kurulu’na üye, başkan atamak, faaliyeti kısıt­lamak, bankaya el koymak, kovuşturma istemek, ceza yetkisi ise yok.

36 Trilyon TL

Telekomünika syon ÜK

Ömer

ARASIL

Bakanlar kurulu atıyor

Telekom sektörünün düzenlenmesi

5 üye, Bakanlar kurulu atıyor. Bir üye kurumun denetlediği şirketlerden, biri TOBB’dan, tüketicilerden üye yok.

34 milyar dolar piyasa değeri, 1.5-2 milyar dolar ciro

Çok düşük. Bir önceki yılın cirosunun yüzde 3’ünü ceza olarak verebiliyor.

161 Trilyon TL

Enerji

Piyasası ÜK

Yusuf

GÜNAY

Başkanı ve ikin­ci başkanı Bakanlar Kurulu atıyor

Elektrik ve enerji piyasasının düzen­lenmesi

7 üyeden oluşuyor ve Bakanlar Kurulu tarafından belirleniyor.

20 milyar dolar ciro

Tesislere el koyma, kamu adına işletme, satma, para cezası, şirket yönetimine adam atama gibi önlemler alabiliyor.

20-50 Trilyon TL

Tütün

Piyasasını

Düzenleme

Kurulu

Niyazi

ADALI

Başkanı

Bakanlar Kurulu belirliyor

TEKEL’in özelleştirilmesi, tütün üretimi ve benzeri konular dahil, tütün, tütün mamülleri ve alkollü içkiler piyasaları­nın düzenlenmesi ve denetlenmesi.

7 ve Bakanlar Kurulu tarafından seçiliyor. ilgili bakanlık ve kamu kurumları ile Ziraat Odası temsilcisi yer alıyor.

5 milyar 750 milyon dolar

Yasak tütün üretiminde fidelerin sökülmesi, idari para cezası uygulama, ürünlere el koyma.

20 Trilyon TL

Kamu ihalesi Üst Kurulu

Şener

AKKAYNAK

Bakanlar Kurulu başkanı atıyor

Belli miktarın üzerindeki tüm kamu ihalelerinin düzenlenmesi ve denet­lenmesi.

Biri TOBB’dan olmak üzere 10 üyeyi Bakanlar Kurulu belirliyor.

Yıllık ihale tutarı 9.9 milyar dolar düzeyinde.

Kamu ihalelerindeki süreçleri düzenlemek, kanuna veya düzenlemelere aykırı bir durum olduğunda yürüt­meyi durdurmak.

14.5 Trilyon TL

Şeker Kurulu

Abdurrahman

ÖZENBAŞ

Başkanı bakan­lar kurulu atıyor

Şeker piyasasını düzenlemek

7 üyesi var. Bakanlar Kurulu tarafından atanıyor.

3 milyar dolarlık piyasa.

Şeker kotalarının belirlenmesi, iptali, ithalatı, piyasanın denetimini yapıyor.

Bilgi alınamadı.

 

Yönetişimin mekanizması ve uygulama alanlarına baktığımızda karşımıza çıkan tabloda özetle şu verilerin dikkat çekici olduğu görülmektedir:

1) Sermaye örgütleri, devlet yönetimine doğrudan katılır ve devletin piyasayı düzenlemesini güvenceye alırlarken; bir yandan da meslek gruplarını uzmanlık alanları ve kapitalizmin endüstriyel ihtiyaçlarıyla sınırlı kalacak şekilde örgütlü olmaya teşvik etmektedirler. Sabancı’dan Boyner’e pek çok büyük sermayedarın bu "örgütlü toplum" vurgusu belirgindir. Diğer taraftan üniversite alanında kulüp, sivil savunma alanında AKUT gibi örgütlenmelerin ısrarla öne çıkartılıp sempatik gösterilmesi de bu kapsamdadır. Yönetişim teorisi ve uygulaması, kapitalist devletin ve toplumun kapitalist piyasaya en verimli bağlandığı, bu bakımdan kendine yetebildiği, temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği, mekanizmasını süreklileştirebildiği bir sistem oluşturma çabasıdır. Böylece toplum da örgütlenmiş, fakat sisteme karşı değil, bizzat sistemin içinde sistem için örgütlenmiş olacaktır.

2) Devlet yönetiminde siyasi partilerin pozisyonu azalmış; hükümet olan partinin hükmetme, iktidar olan ‘ulusal’ gücün muktedir olma gücü epeyce sınırlanmıştır. Çünkü piyasayı ve devleti kurul tipi örgütler düzenlemekte ve bakanlar kurulunun bu kurulu denetleme, sınırlama, yönetme, görevden alma yetkisi esas olarak bulunmamaktadır. Örneğin Merkez Bankası para basamamaktadır; IMF, ihtiyaç duyulan para miktarını kredi olarak vermeyi, dolayısıyla Merkez Bankası’nın para basmamasını anlaşmaya bağlamış, anlaşmanın tek taraflı ihlalini de ağır müeyyideye tabi tutmuştur.

3) Dolayısıyla şöyle denebilir: Yeni sömürgelerin dönüştürülerek himayeci sömürgelere benzer biçimde yeniden yapılandırılmasının iktidar tipi olarak yönetişim... Bu dönüştürme, hem ekonomik, hem siyasal, hem hukuki boyutlar taşımaktadır. Piyasa uluslararası pazara entegre edilirken, hükümet ve bürokrasi uluslararası kurullara bazı bakımlardan adeta bağlanırken, anayasa ve yasalar da uluslararası hukukun potasına dahil edilmektedir. O yüzden IMF, Dünya Bankası gibi temel güçlerin ekonomik ve siyasal rahatlığını, sermayenin dolaşım özgürlüğünü güvenceye alan örgütlerden ve kurallardan söz edebiliriz. MAI-MIGA vb. yollardan ekonomik-mali hukukun ulusal niteliğinin ortadan kaldırılması gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi örgütlenmeler de, hem bu açıdan hem de yaratılmak istenen sivil toplum örgütlerinin uluslararası bir prototipi olması bakımından dikkate değerdir.

4) Merkez Bankası’nın yetkilerinin IMF ve Dünya Bankası’na devredilmesi, devlet bürokrasisinin sermaye bürokrasisinin kontrolünde yeniden konumlandırılması, büyük holdinglerin ve özellikle uluslararası tekellerin bizzat devletleşme sürecine girmesi, klasik kuvvetler ayrılığı prensibini de geçersizleştirmektedir. Çünkü yasama, yürütme, yargı bağımsızlığı burjuva parlamenter sistemin görece elverişli zeminini hızla kaybetmektedir. Kapitalist devletin burjuva demokrasi kabuğu artık kapitalist devletin gerçek çehresini gizleme işlevini giderek yitirmektedir. Yasama da, yürütme de, yargı da önemli ölçüde özerk kurullar aracılığıyla ve doğrudan Dünya Bankası ile IMF türünden örgütlenmelerin yetkileriyle tek merkezde toplanmış oluyor. Emperyalist küreselleşmenin bu ilişkiler yumağında ve himayeci sömürgeciliğin benzeri mekanizmaları içerisinde, bu açıdan tablo, kuvvetler ayrılığı prensibinden çok, monarşik ve teokratik sistemlerdekini andırır, mali oligarşide merkezileşmiş kuvvetler birliği prensibine benzemektedir.

Mekanizmanın merkezi, uygulayıcı güç, Dünya Bankası ve IMF gibi mali oligarşinin kolektif kurumlan olduğuna göre, yönetişim sistemlerinde işleyişin güvencesini de ‘kredi’ler realize etmektedir. Dolayısıyla yönetişim uygulamasının arka planında, basit ve somut bir ihtiyacın durduğu söylenebilir. Bu basit ama temel gerçeği, kapitalizmin temel amacının kar oranını artırmak olduğu gerçeğiyle birlikte düşünebiliriz: Dünya Bankası vb. devletlere kredi vermek, kredi verdiği devletlerden o krediyi faiziyle birlikte almak ve yeniden kredi vermek için vardır; yönetişim sisteminin aktörü olarak o sistem içindeki gücünü de elbette buna göre kullanmaktadır. Özellikle "yeni gelişen" ya da "gelişmekte olan" ülkelerin yönetişim uygulamalarının kapsama alanında bulunmasının nedeni budur. Yönetişim teorisinin Afrika’yla ilgili raporda gündemleşmesi ve ilk uygulama alanlarından birinin Doğu Bloku ülkeleri olması nedensiz değildir. Afrika, yeniden dönüştürülmesi gereken yeni sömürgelerin başında yer alıyordu. O pazarı emperyalist küreselleşme sürecine entegre etmek, yeni bir düzenleme ve atak gerektirmekteydi. Doğu Bloku’nda ise bu sistem geriye doğru çözülmüştü ve ortaya emperyalistler arası rekabet açısından adeta serbest rekabetçi kapitalizm dönemine benzeyen bir tablo çıkmıştı. Yeniden yapılanma ve konumlandırma sürecinin en önemli pazarlarından biri de burasıydı.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn