Dünya Ezilenleri Silahsız Değil: Ezilenlerin Kırbacı

Giriş

21. yy’ın açılışı sınıf mücadeleleri tarihi bakımından görkemli oldu. Dünya finans ve ticaret merkezi ile dünya jandarması ABD’nin genelkurmay karargahı Pentagon’a yönelen feda saldırıları ezilenlerin tarafındaki tüm siyasi akım, grup, parti ve topluluk üzerinde sarsıcı etkide bulundu; psikolojik ve siyasal etkileri, askeri taktik, hedef büyütme, cüretkarlık, yaratıcılık ve yetenek sınırlarını zorlamak, yenilmez düşman mitinin yıkılması vb. bakımlardan ufukları genişledi. Bu pozitif saptamaların yanı sıra durulan yere göre tam karşı saflarda ise zıt bir hava oluşmuştu. Bush, söz konusu eylemleri “Amerikan yaşam tarzına yönelik bir saldırı” biçiminde tanımlayarak ve aynı anlamı gelmek üzere Blair “yaşam tarzımızı değiştirmek istiyorlar, buna izin veremeyiz” diyerek eylemin sınıfsal ve ideolojik karakterini kavramış olduklarını gösteriyorlardı.

“Terörizme Karşı Küresel Savaş” stratejisi, arkasında geniş bir emperyalist işbirlikçi destek gücüyle dünya çapında uygulamaya sokuldu. “Terör” her yerde olabilir, herkes potansiyel bir “Terörist” olabilirdi. Emperyalistlerle işbirliğine yanaşmayan neoliberal ekonomi politikalara ayak direyen ya da engel çıkaran devletler “Terörist Devletler”di.

Yerkürenin herhangi noktasındaki devrimci, komünist, yurtsever, ilerici parti ve örgütler “Terörist Örgütler”, eylemleri “Terörizm” olarak tanımlandı. Ulusal Kurtuluş Hareketleri, devrimci sınıf mücadeleleri “Terörist Eylemler” ilan edildi. Antiemperyalistler, antifaşist ve antisömürgeciler, küreselleşme karşıtları, savaş ve işgal karşıtları, nükleer silahlanmaya karşı hareketler, ilerici çevreciler vb. “Terör Yandaşlarıydılar. Sendikalar, demokratik kitle örgütleri, basın ve medyanın bir kısmı da faaliyetlerine dikkat etmeliydi, her an “Teröre Destek”, “Terör Yandaşlığı” ile suçlanabilirlerdi.

Emperyalist-burjuva ideologlar, neoliberalizmin propagandacıları, “sömürge aydınları” kendilerine sunulan devasa olanaklarla “Terörizme Karşı Küresel Savaş” cephesinin militanlığına soyundular. Aykırı sesler bastırıldı, susturuldu, sansürlendi... NATO, BM yetmedi, kendi yasalarını da çiğneyerek yeni savaş koalisyonları kurdular, uluslararası hukuk ayaklar altına alınarak ülkelere savaş açıldı, işgaller gerçekleştirildi. Beraberinde 1950'li yıllarda Amerika’da McCarthy döneminin “Cadı Avı”, coğrafyası yerküreyi kapsayacak, hedefi tüm muhalifleri içine alacak biçimde genişledi. Hemen her emperyalist ve işbirlikçi devlet kendi “Terörü” ve “Teröristi” ile hukuksuz, kuralsız bir savaşa girişti.

Medya ve diğer yaygın propaganda aygıtları görsel, sözlü ve yazılı olarak savaşı kazanmak üzere olduklarını duyuruyorlardı sevinç içinde. Birkaç defa zafer de ilan ettiler. Ama savaş meydanları, barikat başları, şehir ve kır gerillalarının pusuları öyle demiyordu. Caddeler bir kentin kan dolaşımının toplar ve atar damarlarıdır, sokaklar kılcal damarları. Hayatın nabzı atar damarda ölçülür. Önce sokaklarda toplanan küçük kalabalıklar caddelere taşmaya, alanları daha fazla doldurmaya başladılar. Küçük silahlı müfrezeler, birliklere dönüştü; bireysel silahlarla direnmeden, sofistike araçlarla saldırıya geçildi. Üç yıl önce Bağdat’ta, beş yıl önce Kabil’de tanklar eşliğinde zafer çığlıkları atan, nümayişe çıkan “muzafferler” bugün en az zayiatla nasıl kaçacaklarının yollarını arıyorlar.

Kuşkusuz Bağdat ve Kabil ile sınırlı askeri bir yenilgi değil söz konusu olan, “Terörizme Karşı Küresel Savaş” stratejisinin yenilgisidir. 2001'den bugüne, sınıf mücadeleleri tarihi bakımından son derece kısa bir sürede, 5 yılda, neoliberal savaş konseptinin iflası ile sonuçlanan bu süreç devrimci analiz konusu olmayı hak etmenin ötesinde devrimin zaferi bakımından stratejik değer taşımaktadır.

Andrew J. Bacevich adlı Amerikalı bir profesörün Radikal gazetesinde yayınlanan “Terörle Savaşta Yanlış Yol Seçtik” başlıklı makalesindeki saptama ve itiraflar, bu küresel karşıdevrim stratejisinin yenilgisine biçtiğimiz stratejik değeri doğrular niteliktedir.

“ABD’nin Irak’ta, İsrail’in de Güney Lübnan’daki başarısızlığı, belki de modern askeri tarih açısından 1930'larda yıldırım savaşının (blitzkrieg -bn) geliştirilmesi veya 10 yıl sonra atom bombasının bulunması kadar önemli bir dönüm noktası teşkil ediyor.” (Radikal, 30 Ağustos 2006)

ABD’nin terörle savaş stratejisinin çöktüğünü söyleyen Bacevich, “terörle” savaşın askeri araçlarla kazanılabileceği üzerine kurulu stratejiyi sorguluyor ve eksik bırakılan ayağı inceliyor. “Washington ve Kudüs’teki yetkililer ve yorumcular, Kaide, Hizbullah, Hamas veya Iraklı Sünni isyancılar gibi grupların faaliyetlerini ‘terör’ diye nitelendiriyor. Bu aslında yetersiz; bu grupların faaliyetlerini nitelemek için kullandıkları ‘direniş’ terimi daha uygun. Çünkü islamcıların yöntemleri terörizm, yani sivillere yönelik şiddeti içerse bile bundan ibaret değil.”

“...Direniş halk hareketlerini, sosyal hizmetleri ve yasal siyasi faaliyetleri, iç ve yabancı kamuoyu için ayrı ayrı tasarlanmış propagandayı da kapsıyor. Direniş, yola yerleştirilen bombalar manasına geldiği kadar dara düşenlere sadaka dağıtmayı ve seçimlerde yarışmayı da içeriyor. Kısacası ortada siyasi ve askeri eylemi bütünleştiren gelişmiş bir strateji var.”(agy.)

Pakistanlı gazeteci Ahmed Raşid’in Washington Post’daki makalesi de aynı tespitleri yapıyor. “Terörle Savaşı Kaybetmek” başlıklı makaledeki değerlendirmelerin öneminin yanında, makaleyi yayımlayan gazetenin ismi ve niteliği de dikkat çekici. Direnişçiler “Savaşı ‘kaybetmeyerek’ kazanıyorlar ve istikrarlı bir biçimde, yeni cepheler açacak şekilde yayılıyorlar” diyor Ahmed Raşid. Irak, Lübnan ve Afganistan’daki “terörle savaş” hakkında hiç iyimser değil. İsrail’in yüksek teknolojili keşif ve silah gücünün Hizbullah’ın yeraltı tünelleri ağıyla baş edemediğini söyleyerek “Hizbullah’ın gizlilik ve muharebe sırrını koruma konusundaki başarısı”na dikkat çekiyor. Afganistan’la ilgili tespitleri de aynı doğrultuda, Ahmed Raşid’in: “Taliban; ABD ve NATO keşif uyduları ve casus uçaklarından sakınmayı öğrendi. Böylece Afgan polis ve ordu noktalarına zaman zaman 400 gerilladan oluşan güçlerle saldırabiliyor. Aynı zamanda, ABD hava saldırısı başlamadan önce dağılmayı, silahlarını saklamayı ve halkın içine karışmayı öğrendiler.”

Ve sonucu şöyle bağlıyor: “Bu, Bush yönetiminin dediği gibi gerçekten de uzun bir savaş ise, ilk aşamayı ABD kaybetti denilebilir. Gerillalar, Batı ordularından daha hızlı öğreniyor. Batı afallatıcı stratejik hatalar yaparken, aşırıcılar mükemmel taktik hamleler gerçekleştiriyor.

El Kaide ve müttefikleri, küresel cihadı Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerine yayma hazırlığında. Kendileriyle birlikte, son 5 yılın birikim ve tecrübesini de götürecekler. Batı ve bölgesel müttefikleri ise, onlarla baş edebilecek durumda değil.” (Evrensel, 15 Eylül 2006)

Birbirine yakın tarihlerde yayınlanan her iki yazıdan bir yıl önce Eric Hobsbawm The Guardian gazetesinde “Asla Başaramayacaklar...” başlıklı bir makale yayımlamıştı.

Hobsbawm, “ABD’nin, soğuk savaş döneminin küresel ABD’si olmaktan, 2001'den bu yana dünyaya hakim olma çabasına girmesi arasında süreklilik” olduğu tespiti yapıyor. Ancak burası sorunlu, zira dünya hegemonyalığı “ABD ekonomisinin büyük gücüne dayanmıyor artık. Hala fazlasıyla güçlü olsa da, Amerikan ekonomisi 1945'ten beri inişte ve bu nispi gerileme sürüyor.”

Bu gerilemeye bağlı olarak ABD’nin küresel çapta ciddi ekonomik rakipleri var artık. Siyasal etkisinin ise Soğuk Savaş döneminin gönüllü birliğinden kalan miras olduğu ama Berlin Duvarı’nın yıkılışından beri benzer bir zemin bulamadığını söyleyerek “artık ABD’nin rakipsiz olduğu yegane alan(ın) elindeki devasa askeri teknolojik güç” olduğunu ekliyor.

. .ve ama, yine Irak savaşının gösterdiği üzere, bu rakipsiz yıkabilme gücü bile direnen ülke üzerinde etkin bir kontrol sağlamaya yetmiyor, değil ki dünya çapında bir kontrol kurabilsin.”

Hobsbawm, Pentagon plancılarını ve neo-muhafazakarları “egemenliklerini askeri güçle dayatmak dışında hiçbir somut fikri olmamak”la eleştiriyor ve yazısını şu değerlendirme ile tamamlıyor: “Mevcut ABD yönetiminin küresel egemenlik projesinin başarısız olacağı kesin. Ancak bu proje uygulanırken, dünyayı da tahammül edilemez bir yer haline getirmeye devam ediyor. Özellikle ABD’nin silahlı işgaline doğrudan maruz kalanlar bunun ceremesini çekiyor. Ve biz geri kalanlar, artık daha güvensiz bir dünyada yaşıyoruz.”(Radikal, 27 Haziran 2005)

Bugünden geriye dönüp bakıldığında makalelerde öne sürülen düşüncelerin isabetli öngörüler olduğu söylenebilir. Söz konusu yazarların “Terörle Savaş” yenilgisinin nedenlerine dair çözümlemelerine katılmıyoruz elbette. Bizi ilgilendiren ve önemsediğimiz nokta, yenilgi tespitleridir. Bugün ise yenilgi, bizzat bu stratejiyi hayata geçirenlerce itiraf ediliyor.

Bizim bakımımızdan asıl önemli olan ve altını çizmek istediğimiz nokta silahlı mücadelenin, silahlı halk ayaklanmaları ve direnişlerinin, sınıf mücadelelerinin silahlı biçimlerinin, sömürgeciliğe ve açık işgale karşı ulusal özgürlük savaşlarının ve işgale karşı topyekün direnişin; kökten, gerçek ve kalıcı sonuç elde etmekte geçerliliğinin tekrar tekrar kanıtlanmış olmasıdır.

İdeolojik-siyasal propaganda bombardımanı ile ulusal ve sınıfsal bütün mücadelelerin ve bu doğrultuda kullanılan araç ve yöntemlerin “terör-terörizm” olarak nitelenmesi sihirli vurucu gücünü kaybetme sürecine girmiştir. Birinci olumlu nokta burasıdır; dünya ezilenleri bakımından “Terör ve Teröre Karşı Küresel Savaş” propagandası meşruluğunu yitirmektedir. Sınıf mücadelelerinin üzerine atılan sahte örtüler sıyrılıp düşmekte ve dünyanın tüm ezilenleri temel sorunun ezenlerle ezilenler arasında açık ve dolaysız bir sınıf mücadelesi gerçeği olduğunu görmektedirler. İkinci nokta daha önemli, çünkü bunun farkına varılması tek başına bir anlam taşımıyor; dünyanın belli başlı bölgelerinde emperyalist işgallere karşı, tehdit, şantaj, sabotaj, suikast ve komplolara karşı halk direnişleri ağır bedeller ödeme pahasına devasa savaş aygıtlarını durduruyor ve geriletiyor. Ekonomik ve siyasi kuşatmalar yarılıyor, neoliberal saldırı politikalarına karşı silahlı-silahsız direnişin tüm biçimleri kıta kıta, bölge bölge, ülke ülke yayılıyor.

Bunalım-Savunma-Ricat

’90'larda revizyonist blokun kapitalist emperyalist sistem önünde diz çökmesiyle ideolojilerin öldüğü, artık yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğu bizzat burjuva ideologlarca yayılıyordu. Uluslararası düzeyde estirilen kampanyalarla bilimsel sosyalizm, marksist dünya görüşü ideolojik mücadelede geriye düştü, savunmaya çekildi. Burjuva ideolojilerin çeşitli türleri neoliberalizmin bayraktarlığını yaparak uluslararası düzeyde ideolojik hegemonyayı ellerinde tuttular. Uluslararası komünist hareketin dağınıklığı, güçten ve gözden düşmüş olduğu koşullarda tek yanlı kara propagandalar marksizm içinden ve marksist görünen akımlarca da desteklendi. Marksizm ve bilimsel sosyalizm ideolojisinden ve sınıflar mücadelesi ile devrim çizgisinden büyük kopuşlar, tasfiyeler yaşandı. Neoliberalizme koşulsuz teslim olmanın adı ‘uzlaşma kültürü’ oldu. Parti örgütlenmeleri yerine sivil toplum örgütlerine rağbet edildi. Keskin dönüşün hızıyla bu kesimler enerjilerini, birikimlerini ve öfkelerini Marksizm’de ısrarlı ve kararlı parti ve akımlara yoğunlaştırdılar. Ulusal özgürlük hareketlerini ilkel milliyetçilikle suçlayıp mahkum etmeye kalktılar, sınıf mücadelelerini çağdışı ve demode ilan ettiler, devrimcilik ve hele silahlı mücadele ve devrimci şiddet eylemlerine bozgunculuk diye saldırdılar. Hak arama diye bir kavram olmamalıydı, aynı toplumda yaşanıyorsa anlaşarak, uzlaşarak sorunlar halledilebilirdi. Bütün sınıf tanımları, sınıf mücadelesi kavramı, devrim, devrimcilik, devrimci parti kavramları, sağ-sol tanımları atılmalıydı, zira bunlar kutuplaştırıyor ve kavgaya yol açıyordu. Emperyalist-neoliberal sermaye sevinçle karşıladı, bağrına bastı yeni “sınıf ittifaklarını”. Yetenekli olanları fonladı, üniversitelerde kürsü, medya plazalarda oda, gazetelerde köşe sahibi yaptı. Köşeyi kapanlar hızla köşe döndüler! Diğer bir kısmı ise sivil toplumculuk, reformizm, ‘uzlaşma kültürü’, barış içinde yaşama tez ve siyasetleriyle ezilen-sömürülen yığınların öfkesini düzen içinde tutma geleneksel sorumluluğuyla işlevlerini sürdürdüler.

Lenin, sınıfı, çıkarları ortak olan ve ortak çıkarlar için harekete geçme potansiyeli taşıyan en büyük insan topluluğu diye tarif ediyordu. Sınıf kavramı siyaset dışına itilince toplumsal gruplar farklı kavramlarla tanımlanır oldu. Ulusal kimlik, din ve mezhep farklılığı esasında çıkarları ortak olan sınıfları bölen, parçalayan, irade ve eylem birliği zeminini ortadan kaldıran bir siyaseti koşullar.

Neoliberalizm, devşirme işbirlikçilerinden de destek alarak ulusları, halkları, sınıfları bölme siyasetinde başarılı oldu. Dünya siyasetinde ulusal, dinsel, mezhepsel kimlikler ve farklılıklara göre davranma eğilimi yaygınlaştı. Toplu direniş gösterebilecek kesimler bu yollarla etkisizleştirildi, tekil direnişler ezildi ve dünyanın her köşesindeki yeraltı, yerüstü zenginlikleri ile üretilen maddi kaynaklar uluslararası sermayenin kasasına transfer edildi. “Medeniyetler Çatışması”, “İslamcı Terör”, “Terörle Küresel Savaş” kavramlarının hizmet ettiği amaç buydu. Hristiyanlıkla İslam arasında, Batı ile Doğu medeniyetleri arasında çatışma diye yansıtılmak istenen sorunların kaynağı, ne teolojik ne de kültüreldi. Tamamen politik zeminde gelişen ve onun da kaynağında küresel soygun sistemi, sömürge siyaseti, talan, ele geçirme, ekonomik ilhakın durduğu sınıf mücadelesiydi söz konusu olan. Kriz merkezi diye tabir edilen Filistin sorunu teolojik bir sorun, Müslüman Filistinlilerle Yahudi İsrailliler arasında süren dinsel bir savaş mı? İsrail’in Güney Lübnan’ı işgal ederek Hizbullah’la savaşması Lübnan’a Yahudiliği yayma ya da tersine İslamın İsrail’e yayılmasını engelleme savaşı mıydı? Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesinin kökeninde Hristiyanlıkla İslam çatışması mı yatıyor?

Yoksullar, sömürülenler, ezilenler demagojik kavramların maskesini indirmeyi başardıklarında siyaset ve ekonomi ile dolaysız yüz yüze geldiklerinde ve bunun açık bir sınıf mücadelesi olduğunu kavradıklarında aralarında bölünme ve çatışma nedeni olarak öne sürülen bu argümanları sınıf mücadelesinin çıkarları için kullanma yeteneği de gösterirler, deneylerle kanıtlanmıştır bu. Güney Amerika’da “Kurtuluş Teolojisi” marksist sınıf mücadelesi tezlerini de içererek Latin Amerika’daki devrimci mücadelenin önemli bir müttefiki olmuştu. Sırf izlediği siyasi çizgi nedeniyle, Katolik kökenli Kurtuluş Teolojisi, Vatikan tarafından düşman ilan edilmişti. Nerede Hristiyan dayanışması?! Kurtuluş Teolojisi hangi dine hizmet etmekteydi?!

Yakın dönemde Lübnan’da Hizbullah ile temsilciliğini Michel Aoun’un yaptığı Hristiyan Maruni kesim arasındaki ittifak da örnek olarak verilebilir.

Marksist devrimcilerin en önemli görevlerinden birisi sınıf çelişkilerini örten, sınıf mücadelesini karartan ve yolundan saptıran her türlü ideolojik maskeyi indirmek ve işçi, emekçi, ezilen, sömürülen ulus ve halkları açık ve dolaysız sınıf mücadelesine seferber etmektir.

Kışkırtıcı Adaletsizlik

IMF’nin 2004 tarihli “Dünya Ekonomik Görünümü” adlı raporuna göre 2003 yılında toplam 50.4 trilyon dolar GSYİH yaratılmış. Bu dünya gelirinde ABD’nin tek başına payı yüzde 21.1. ABD’yi sırasıyla yüzde 15.9 ile Euro bölgesi, yüzde 7 ile Japonya, yüzde 3.2 ile İngiltere, yüzde 1.9 ile Kanada izliyor. İlk sırayı oluşturan bu “en büyükler” dünya gelirinin yüzde 49.1'ine sahip.

175 ülkeye göre bir sınıflandırma yapılıyor, gelişmiş ekonomiler olarak kabul edilen 29 ülke toplam dünya gelirinden yüzde 55.5 pay alıyor. Geriye kalan yüzde 44.5'i gelişmekte olan 146 ülke paylaşıyor.

Gelişmişlik dereceleri farklı olan bu kategorideki ülkelerin aldıkları pay kıtasal-bölgesel yoksulluğu da yansıtıyor. 48 Afrika ülkesine yalnızca yüzde 3.2 pay düşüyor. 15 merkezi ve Doğu Avrupa ülkesi 3.3, 13 ülkeden oluşan Rusya ve eski doğu bloku ülkesi yüzde 3.7, 14 Ortadoğu ülkesi yüzde 2.8 pay alıyor. Yüzde 7.6'lık pay 33 ülkeden oluşan ve aralarında Brezilya, Arjantin ve Meksika’nın da yer aldığı Batı yarımküredeki ülkelere ait. (Türkiye’nin payı binde 1!)

Nüfus oranlarına bakarak kıyaslarsak gelir dağılımındaki tablo daha netleşir: Gelişmiş 29 ülkenin dünya nüfusu içindeki payı yüzde 15.4. Yani dünya nüfusunun yalnızca yüzde 15.4'ü dünya gelirinin yüzde 55.5'ini elde ediyor. Gelişmekte olan 146 ülkenin dünya nüfusu içindeki oranı yüzde 84.6. Bunların payına da yüzde 44.5'lik gelir payı kalıyor.

Rapor ihracat oranları, işsizlik düzeyi, borç miktarları bakımından da istatistikler veriyor. Arada çok büyük farklar var, ama daha vahimi makasın açılma eğilimi sürekli artıyor. Makro düzeyde yapılan istatistikten her bir ülke içinde farklı sınıf ve katmanların dünya gelirine katkılarına göre ulusal gelirden aldıkları payın oranını tahmin etmek zor değil. Dünya gelir dağılımındaki adaletsizliğin ulusal gelirin paylaşımına dolaysız etkide bulunduğunu söylemeliyiz. Küresel yoksulluk ve yoksullaşma düzeyinin artarak devam ediyor olması, ulusal yoksullaşmaya; ulus içinde işçi, emekçi, ezilen, sömürülen tabakaların yoksullaşmasına, bu yoksulluğun da kronikleşmesine neden oluyor. Dünya ezilenleri yarattıkları toplam geliri, kendilerine düşen payı, gelirin asıl büyük kısmını zenginler kulübünün, emperyalist burjuvazi ve yerel işbirlikçilerinin aralarında paylaştıklarını biliyor. Ortada inkar edilmesi olanaksız, mantıklı açıklamasının ise yapılamayacağı korkunç bir adaletsizlik var ve giderek derinleşiyor. Hangi demagojik yalanlarla, hangi vaatlerle nasıl ikna edebilirsiniz dünyanın ezilenlerini, sömürülenlerini, yoksullarını? Bir süreliğine belki, uzun süreliğine imkansız değil mi? Bu gerçeklerden yola çıkarak Mahfi Eğilmez “21. yüzyılın kapitalizmin en zor yüzyılı olacağını” tespit ediyor.(Radikal, 6 Ekim 2004)

Neoliberal Küresel Saldırının Siyasal-Askeri Altyapısı

Küreselleşen yoksulluk, açlık, kıtlık, işsizlik, çevre felaketleri, savaşlar ve işgaller uluslararası emperyalist sermayenin uyguladığı neoliberal ekonomik politikaların sonucudur. Neoliberalizm sosyal devlet ve sosyal refah, gelirin adaletli paylaşımı, reformizm ve burjuva demokrasisi gibi 19 ve 20. yüzyıl kavram ve politikalarının tasfiye edilmesi demektir. Dolayısıyla neoliberalizm için ‘uzlaşma kültürü’ bir safsata, sosyal refah sermayenin taşımak istemediği gereksiz bir yük, burjuva demokrasisi kuralsız sömürüyü sınırlandırıcı bir faktördür. Emperyalizmin dünya gericiliği anlamına gelmesi gibi neoliberalizm de burjuva demokrasisinin inkarı demektir. ’70'ler ve ’80'lerde neoliberalizm suikast ve sabotajlarla, ağırlıkla komplo ve darbelerle kendisine alan açıyordu. Kirli işlerini kukla hükümetlere, darbeci generallere havale ediyordu. ’90'lar ve 2000'lerde savaşlar ve işgallerle süreç daha tırmandı ve sertleşti: Emperyalist devletler daha doğrudan “işe” el atmak durumunda kalıyorlar artık.

Silah sanayi ve teknolojisi dünyanın en büyüğü diye bilinen ABD ekonomisinin motor gücünü oluşturuyor. Son onbeş yılda nükleer silah geliştirme ve üretmede, kıtalararası füzeler, balistik ve nükleer başlıklı füzeler, füze savunma sistemleri, savaş uçağı ve helikopterleri ve tank üretiminde yüksek teknoloji ve modernizasyon atakları, sanal ve elektronik ortama uyum sağlayabilen spesifik silahlar, bileşimi henüz bilinmeyen biyolojik ve kimyasal silahlar, neoliberal çılgınlığın varabileceği noktayı gösteriyor. Akıl ötesi bir silahlanma yarışı ve rekabeti dünyanın paylaşımı kavgasında gezegenin toptan imhasına yol açabilecek düzeyde bir silahlanmayı koşullandırıyor. Dünyanın stratejik her noktası ve kritik coğrafyalar askeri üslerle çevrilmiş durumda. Savaş filoları açık denizlerde devriye geziyor. Gözetleme ve istihbarat uyduları gece-gündüz dünyayı gözetliyor, rakip devletler ve muhalif siyasal kuvvetlerin hareket tarzını izliyorlar. Hemen her ülke acil müdahale gücü adı altında ülke dışına asker yollamak üzere rezerve ayırmış, emperyalist ordular ise askeri birliklerini yeryüzüne yaymış durumdalar. Kendilerinin kurdukları ve kurallarını da çıkarlarına göre belirledikleri kurumlar ve işleyiş normları ayaklarına dolanıyor artık. Uluslararası hukuk adı verilen emperyalistler arası konsensüs her defasında çiğneniyor. Birleşmiş Milletler Örgütü işlevsiz bir teşkilat haline geldi. Güvenlik Konseyi Daimi Üyelerinin veto hakkının ABD’nin hareket alanını daraltıcı rolü nedeniyle, ABD BM kararı ve uluslararası meşruiyet aramaksızın kendi çıkarları için kuralsız hareket etmeyi tercih ediyor. BM’nin Barış Gücü adı verilen askeri kuvvetlerinin çatışmalı bölgelerde konuşlandırılmasının tercih edilmesinin nedeni yoksul ülkelerin insan gücünden yararlanma ve buralardan düşük maliyetli, ucuz asker toplama avantajındandır. NATO’ya gelince ilk kuruluş amacı ile bugün üstlendiği işlev arasında esasında özsel bir fark yoktur. Ek olarak eski Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku halk demokrasilerine karşı kurulmuş olan bu askeri örgüt, bugün hedef kapsamını yerkürenin bütününü içine alacak biçimde genişletiyor. Kasım 2006'da Riga’da yapılan NATO toplantısında “Kara, deniz ve hava kuvvetlerinden oluşan Acil Mukabele Gücü’nün (NRF) devreye sokulması” kararlaştırıldı. “Askeri ittifakın 10-15 yıl boyunca izleyeceği strateji ve hedefleri özetleyen ‘Kapsamlı Siyasi Yönerge’ kabul edildi.” “NATO’nun ‘dünyanın tüm köşelerine, uzun süreler için olağanüstü kuvvetler gönderebilmesi’ hedefi” yönergenin altının çizilmesi gereken en önemli maddesidir.

NATO üyeleri arasında tam bir görüş birliğinin olmaması son toplantıda ise görüş ayrılıklarının daha belirgin biçimde açığa çıkması ezilenler cephesi bakımından bir anlam taşımıyor. Görüş ayrılıkları emperyalist hegemonya mücadelesinin bir uzantısıdır, dolayısıyla bir çatlağa dönüşmediği sürece kimi şartlara bağlayarak ve karşılıklı tavizlerle ezilenlere karşı politikalarda irade birliğini sağlamayı başardıkları görülmelidir.

Emperyalizmin uluslararası savaş örgütlerini yeniden dizayn ederek vurucu gücünü artırmış olması kendisine yetmemektedir. İkili-üçlü ittifaklarla ve bölgesel işbirlikçi devletleri yedekleyerek altında imzası olduğu uluslararası kuralların sınırlandırmasından da kurtulmak istemektedir.

Irak’ta ana gövdesini ABD-İngiltere-İsrail troykasının oluşturduğu emperyalist savaş ve işgal koalisyonu uluslararası hukukun dışında bir araya gelmiş korsan bir oluşumdur. Cenevre savaş sözleşmesini imzalamayarak uluslararası yükümlülüklerden de kurtulmakta. Ebu Gureyb ve Guantanamo, sivil halkın katledilmesi, bilim insanları, akademisyenler ve aydınların öldürülerek entelektüel birikimin imha edilmesi, müzelerin tahrip edilerek soyulması, tarihi eserlerin ve ören yerlerinin talanı ile Irak’taki toplumsal, tarihi, entelektüel, kültürel soykırım bu kuralsız savaş sayesinde uygulanmaktadır. Irak işgali ile emperyalist savaş koalisyonu kuralsız savaşın “hukukunu” işletmektedir...

Düzenli ordunun, envantere kayıtlı her türlü silah ve savaş aracının yanında neoliberalizm savaşı da özelleştiriyor. Fransız icadı lejyonerlik en yaygın ve karlı sektör haline gelmiştir. Düzenli orduların ‘fason işleri’ Güvenlik Şirketi adı altında faaliyet yürüten özel ordulara havale edilmektedir. Dünyanın hemen her bölgesinde “ihale alan” lejyoner ordularının Irak’ta ikinci en büyük ordu olması dikkatlerden kaçan önemli bir ‘ayrıntı’dır. 7 binin üzerinde askeri ile Irak’ta ikinci büyük birliklere sahip olduğu söylenen İngiltere’ye karşılık, Güvenlik Şirketlerinin 10 binin üzerinde ‘görevliyi’ istihdam ettiği öne sürülmektedir. Her türlü ağır silahla donatılmış bu özel güvenlikçiler, yol aramaları, kimlik kontrolleri yapma, gözaltına alma yetkileri ile de donatılmışlardır.

The Guardian gazetesindeki bir araştırmada işgal güçlerine malzeme satan özel şirketlerin sayısının 10 bini bulduğu, ‘özel ordu’ diye tanımlanan bu askerlerin sayısının da 10 binin üzerine çıktığı, Irak ordusuna eğitim veren, Irak polis gücünü yetiştiren Amerikan ve İngiliz özel şirketlerinin Irak pastasından en büyük payları aldıkları, Yeşil Hat olarak bilinen Bağdat’taki ana karargahın güvenliğinin de bir İngiliz özel güvenlik şirketince sağlandığı, 30 milyar dolarlık bir rakamla ABD’nin 2003-2004'te Irak işgalinde toplam 87 milyar olan askeri harcamalarında en büyük payı özel güvenlik şirketlerinin aldığı yazılıyor. Gazeteye göre: “Öyle ki, ABD artık onlar olmaksızın savaşı kazanamayacak duruma geldi.” Washington Brookings Enstitüsünce yapılan bir saptama da önemli: “Savaşlar açısından bir dönüm noktasındayız. Belki tarihte buna paralel dönemlere rastlamak mümkün. Ancak böylesi bir durumla yaklaşık 250 yıldır karşılaşmamıştık.” (Yenişafak Gazetesi)

Savaşın özelleşmesi Irak ve başka çatışmalı bölgelerle sınırlı bir olgu değil. Ayrıca karlı bir sektör olması gerçeği ile sınırlı ele almak da gelişmenin ideolojik ve siyasal boyutunun göz ardı edilmesine neden olur. Dünyada güçlenen bir eğilim olarak böylesine hızlı yaygınlaşmasının önemli bir nedeni emperyalist ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin doğrudan kendisine bağlı silahlı birlikler oluşturma amacıyla ilgilidir. Profesyonel ordu tutmanın yüksek maliyeti yanında Özel Güvenlik Şirketleri biçiminde aynı zamanda ekonomik faaliyet hedefli bir sektör olarak özel askerlerin tercih edilmesi akıllıca bir girişimdir!

Henüz yasal altyapısı oluşmamışken Türkiye’deki özel güvenlikçi sayısı 200 bine yaklaşmış durumda. Toplam polis sayısı 180 bin iken 200 bin kişilik özel güvenlikçiler ordusu, 800 bin kişilik TC ordusundan sonra ikinci büyük güç düzeyine erişmiştir. Sektörde yıllık ciro 1 milyar euroyu geçmiş durumda. Sağlıklı denetimin ve bir kayıt-kontrol sisteminin olmadığı düşünüldüğünde gerçek sayının bu rakamın daha üzerinde olduğunu söylemek mümkün.

(Özel güvenlik ruhsatı olmayan şirketler ya da özel güvenlikçi sertifikası olmayan elemanların asgari ücretli vasıfsız işçi gibi gösterilerek özel koruma ‘hizmeti’ vermeleri sık rastlanan bir durumdur.)

Üzerindeki Ölü Toprağını Atmak

Buraya kadar aktardıklarımızdan emperyalist burjuvazi ve işbirlikçi tekelci burjuvaziyle, gelişmiş batılı kapitalist devletler ve gelişmekte olan devletlerle bağımlı ve sömürge ülkelerde siyasal durumun militer, otoriter, baskıcı ve antidemokratik yönde ilerlemekte olduğu; ekonomik durum ise bağımlılığın derinleşmesi, himayeci sömürgeci örneklerin çoğalması, uluslararası sermayenin yeryüzünde dizginsizce at koşturması ve sömürünün küresel karakterde azgınlaşması ile karakterize edilebilecek emperyalist-neoliberal dönemin hükümran olduğunu göstermektedir.

Gözü dönmüş halde silahlanma hangi toplumsal kesimleri hedefliyor? Askeri hazırlıkların stratejik düzeyde planlanarak çok yönlü sürdürülmesi, yeni emperyalist savaş örgütlerinin kurulması, var olanların takviye edilmesi vb. tüm bunlar ne için ve kimlere dönük? İdeolojik manipülasyon, kara propaganda nasıl bir kamplaşma yaratmaya çalışıyor, hedefte olan ne-kim? Ve en önemlisi neoliberal küresel saldırganlık nasıl bir hazırlık ve strateji, hangi araç ve mücadele tarzı ile göğüslenebilir ve püskürtülebilir?

Emperyalistler arası hegemonya mücadelesi henüz çatışma düzeyine gelmiş değil, ama yerel- bölgesel savaşlar, iç savaş kışkırtıcılıkları rekabetin kızışmakta olduğunu göstermektedir. Provokatif suikastlar, komplolar, sabotajlar emperyalist gizli servis teşkilatları arasındaki yeraltı savaşlarının yeryüzündeki ifadesi ve uzantılarıdır. Emperyalistler arası bir savaşın olasılık dahilinde olmakla birlikte bugün daha çok karşılıklı tavizler ve uzlaşma eğilimiyle hareket ediyor olmalarının temel nedeni dünya gericiliği-emperyalizm ile dünya halkları ve ezilenler arasındaki çelişkilerin kapatılamaz ve uzlaşmaz bir noktaya erişmiş olmasıdır.

ABD’deki yirmi milyon evsizle Afrika’daki aç milyonların kaderi ortaktır. Latin Amerika ile Ortadoğu’nun yolları antiamerikancılık ve antiemperyalizmde kesişmektedir. Avrupa’daki işsizlerle Çin’de toprağını kaybedip kentlere akan milyonlarca köylü aynı rüyaları görüyor. Sermayenin uluslararasılaşmadaki düzeyi ve yoğunlaşması azgın sömürü ile işsizlik yoksulluk ve açlığın da uluslararasılaşmasını ve küresel düzeyde kronikleşmesini de beraberinde getiriyor.

“Ya Barbarlık Ya Sosyalizm” sloganı devrime çağrı sloganı anlamını kazanmış, devrimin güncelliğini ifade eden ajitasyon sloganına dönüşmektedir. “Başka bir dünya mümkün” arayışı ve 21. Yüzyıl Sosyalizmi tartışmaları bir devrime bağlı olarak ele alındığında ancak kitlelerde bir enerji yaratıyor. Boş tartışmalar, salon münazaraları, kuru polemikler en küçük bir heyecan ve ilgi uyandırmıyor. Paris banliyölerindeki göçmen ateşi Fransa genelinde CPE isyanını tutuşturuyor, Küba tüm Güney Amerika’ya antiamerikancılık ruhu ve bağımsızlık gururu yayıyor, halkçı Chavez Beyrut’ta Hizbullah tarafından alkışlanıyor, Oaxaca halkının direnişi İstanbul’un emekçi semtlerinden selamlanıyor, Kürt halkının ulusal özgürlük mücadelesi sömürgeci baskı ve şoven kuşatmaya boyun eğmiyor, Filistin halkı dünya ezilenlerine taş generallerinden sonra feda eylemcisi nineleri de kazandırıyor. Siyasal bakımdan doğru hedeflere yönelmiş, tarihsel bakımdan haklı, toplumsal bakımdan insani, ahlaki ve meşru tüm eylemler dünyanın neresinde olursa olsun ezilen insanlığa esin kaynağı oluyor.

Atağa Kalkanlar-Ayağa Dolaşanlar

Vahşi kapitalizm, azgın sömürü, soygun ve talan düzeninin pervasızlığı işçiler-işsizler, emekçiler, yoksullar, gençler arasında bu sisteme ve uzantılarına yönelen her türlü şiddeti meşru görme eğilimini güçlendiriyor. Ekonomik mücadelelerde kapitalistlerle karşı karşıya gelen emekçiler masabaşı görüşmeler, taviz ve uzlaşma yöntemleriyle hak almak bir yana, ellerindekini de koruyamadıklarını yaşayarak görüyorlar. İşsizlik, örgütsüzlük, yoksulluk biçiminde ekonomik şiddet, ezilenler cephesinde siyasal şiddeti hakkını arama ve hak almanın etkili aracı olarak meşrulaştırıyor. Avrupa ülkelerindeki hak arayışı salonlardan sokaklara taşmış durumda, grevler genel grevlere, gösteriler çatışmaya dönüşüyor. Devrimci siyasal bir önderlikten yoksun Avrupalı emekçiler ekonomik-demokratik hak mücadelesini kendiliğinden biçimde ama militan gösteriler ve yer yer kitle şiddetini devreye sokarak yürütüyorlar.

Burjuva demokrasisinin gelişkin olmasıyla ünlü Kuzey Avrupa’nın soğukkanlı ülkelerinden Danimarka’da dahi gençlerin ellerinden alınmak istenen “gençlikevi” binasını korumak için polisle girdikleri çatışmalar gelişen eğilimin yönünü göstermesi bakımından çarpıcıdır. On yıllardır reformlarla, sosyal devlet-sosyal refah zırvalarıyla susturulan, ekonomik rüşvetlerle sınıf mücadelesinin uykuya yatırıldığı öteki Avrupa tekil örneklerle bile olsa tarihsel rolüne soyunmakta, yaratıcı araç ve biçimler geliştirerek kitlesel devrimci şiddetin meşruluğu bilinciyle giderek daha yaygın ve sertleşen çatışmalı hak arayışlarına yönelmektedir.

Latin Amerika’daki antiemperyalist halk hareketlerinin devlet ve özel işletmelere el koyma hakkını kullanması, toprak işgalleri, maden ve doğalgaz işletmelerinin kamulaştırılması, zaman zaman büyük alışveriş merkezlerinin basılarak fahiş fiyatlı mallara zor alım metoduyla el konulması vb. örnekler latin halklarının neoliberal talan ve soygun sistemine kitlesel devrimci şiddetle karşılık vermekte olduklarının göstergesidir.

Çelişkilerin daha derinleşmiş olduğu ve daha köklü kriz merkezlerindeki sınıf mücadeleleri ise tarihsel birikimlerin dolaysız katkıları ile varolma haklarını kullanma, ulusal-sınıfsal varlıklarını özgürce sürdürme ve siyasal özgürlüklerden sınırsızca yararlanma amacıyla kitlesel devrimci şiddetin silahlı mücadele biçiminde köktenci, kalıcı sonuçlar elde etmeye yarayacak en etkili araçlarını devreye sokarak ilerliyor.

Filistin halkı bugüne kadar silahlı direniş ve intifadalar sayesinde İsrail ve baş destekçisi ABD karşısında varlığını korumayı başarabilmiştir. Güney Lübnan halkı Hizbullah önderliğinde İsrail gibi bir savaş makinesini silahlı halk direnişi ile püskürtmüştür. Irak ve Afgan halkının 21. yüzyılın neoliberal işgal saldırılarına direnişi ve işgalcileri yenilgi ile yüz yüze bırakmış olmaları büyük özverilerle yürüttükleri silahlı direniş sayesindedir. Bugün ABD manda terliği, himayeci sömürgeci kanatları altına sığınma siyaseti izleyen Güney Kürdistanlı Kürt hareketinin öncüleri KDP ve KYB, silahlı peşmergelerle Saddam diktatörlüğüne karşı direnerek varlıklarını korumayı başarmışlardı. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Kuzey Kürdistan, tarihi ve coğrafi yakınlığı bakımından Türkiye işçi ve emekçileri, yoksulları, ezilenleri için çok daha çarpıcı bir örnektir. Kürt halkının onlarca yıllık tarihsel inkar ve asimilasyon karşısında uyanış, diriliş ve ayağa kalkışının PKK’nin yürüttüğü silahlı mücadele sayesinde gerçekleştiği her türlü tartışmanın dışındadır. Türk sömürgeciliği ve ırkçı-şoven kesimlerin, adına “bölücü terör” demeleri sonucu değiştirmiyor, eğer bugün Kürt halkının dili, kimliği, kültürü ile birlikte varlığı inkar edilemiyorsa bunun gerilla savaşı ile kazanıldığı sömürgecilik tarafından da kabul ediliyor.

Silahlı mücadele-gerilla savaşı ve kitlesel devrimci şiddet-serhıldanlarla ulusal bilinç edinmiş, politikleşmiş halk PKK ve Öcalan çizgisinde somutlaşan siyasal iradesini sürdürmede kararlıyken, bugün silahlı mücadelenin yanlışlığı ve tarihsel hata olarak teorize edilmesi kazanılmış tarihin siyasal ve ideolojik açıdan “silahsızlandırılarak” belirsiz geleceğe teslim edilmesi anlamına gelir. Zorunlu kaldığında bir halkın ulusal-siyasal kimliğini, toplumsal varlığını silahla savunmasından daha haklı daha meşru bir yöntemin olmadığı herkesçe kabul edilir. Barışta ne kadar samimi, uzlaşma arayışında ne kadar açıksözlü, silahları teslim etme ve silahlı mücadeleden vazgeçme isteğinde ne kadar kararlı olduğunu kanıtlamak için Türk sömürgeciliği ve emperyalistler nezdinde Filistin ve Irak gibi başka halkların ulusal özgürlük ve silahlı direniş hakkını kullanmalarını eleştirmek, devrimci partilerin silahlı eylemlerini ‘gürültü-patırtı’ diyerek apolitik ifadelerle küçümsemek öncelikle gerilla saflarında ve serhıldanlarda şehit düşen Kürt halkının evlatlarına yapılmış tarihsel haksızlık olur.

***

’89-’91 büyük tasfiyeci rüzgarına kapılıp giden Türkiyeli bazı grupların bugünkü siyaset tarzı da “ne olmamak ve nasıl yapmamak” gerektiğini gösterir. Sosyalizmi söylem düzeyine indiren, sınıf mücadelesini kitle kuyrukçuluğuna dönüştüren, devrimi bilinmez geleceğe erteleyen, devrimci geleneklere sırt çevirmiş devrimci direniş ve eylemleri karalamaktan başka anlama gelmeyen ‘sınıfdışılık’ değerlendirmeleri bu kategoriye girer. Dünya siyasetindeki kutuplaşmanın radikalizme doğru evrilmesi direnen halkların yaydığı devrimci rüzgardan enerji almak, devrimci mücadeleye moral ve enerji katacak her siyasal gelişmeye ilgi göstermek, ezilenlerin direniş ve mücadelelerini bu amaçla enternasyonal duygularla karşılamak, kendi topraklarına taşıyarak halkların birbirinden etkilenme ve öğrenmeye açık olduklarını göstermek vb. devrimin günlük yaşamın içinde nabız atışlarını duymak demektir. Bunu duymak istemeyen bir siyasal hareketin sınıf mücadelesi arenasında varlığının kayda değer bir anlamı yoktur!

Reformizmin icazetli solculuğu ise niyet ve söylem olarak da devrim ve devrimcilikle arasına mesafe koyar. Neoliberalizm dünyayı silindir gibi ezip geçerken, barbarca yıkarken ülkeleri, burjuva demokrasisi bile fazla geniş görülürken ezilen sömürülen halklara, dünya yoksullarına liberal hayaller pazarlamaya, sivil toplumculuğun kerametlerini anlatmaya, AB demokrasisinin yüzünü parlatmaya girişmeleri ibret vericidir. Reformizm de bir siyasal çizgidir, düzeniçidir, evrimcidir, ekonomisttir, uzlaşmacıdır, teslimiyetçidir vb. ama “bir şeyler” için de olsa etkin bir politik hat izleyebilir. Türkiyeli “özgürlükçü sosyalistler” ise bezgindirler, yorgun ve mecalsizdirler. İddiasız ve iradesizdirler. Kışın soğuktan yazın sıcaktan şikayet ederler. Avrupa sosyal demokrasisinin yerine göz koymuşlardır, batıcıdırlar. Devrim ve devrimci mücadele, proletarya diktatörlüğü, marksizm-leninizm doğuyu anımsatır onlara, ortodoksluk, gerilik, çağdışılıktır bunlar! Kalan son enerjilerini ve heybelerindeki son taşları devrimcilere, komünistlere, ulusal özgürlük hareketlerine, direnişçi halklara fırlatırlar. Emperyalizm korur, gözetir onları, icazetli tatlı su solcularına temizletir kıyım ve katliam lekelerini. “Ne olmamak ve nasıl yapmamak gerekir”in eğitici ve ibretlik numuneleridir bunlar...

Emperyalist savaş ve işgal, neoliberal vahşet kimi zaman ölçüsüz ve kuralsız reaksiyonlar yaratabilir. Haklı öfke yanlış hedefte patlayabilir. İstanbul’daki sinagogun bombalanması ve elçilikle HSBC’de sivil halkın zarar görebileceğinin hesaplanmaması, İngiltere’de metro ve İspanya’da trene konulan bombaların hedefi de yanlıştı. Haksız savaşlara ve işgallere, sömürgeleştirme siyasetine, katliamlara karşı ezilenlerin öfkesini yansıtan bu tür eylemlerden yola çıkarak halkların silahlı direniş haklarını ve her türlü silahlı direniş biçimlerini sorgulamak, “direnişin ahlakı” diyerek tartışmaya kalkmak halk direnişlerini ve ezilenlerin mücadelesini ezenler cephesinden ele almak anlamına gelir. Emperyalist işgallere karşı her türlü direnişi ve neoliberal saldırganlıklara karşı misilleme eylemlerini koşulsuz olarak savunmak ve sahiplenmek hangi tarafın penceresinden bakıldığının ölçütüdür. Tarihsel bakımdan haklı olan ama yanlış hedeflere yönelen eylemlerin eleştirilmesi de önsel olarak direnişi sahiplenmek ve içeriden bakışla ilgilidir. Karşı devrimci savaşla devrimci savaşlara, emperyalist işgalle, işgale karşı direnişlere ve feda eylemlerini de kapsayacak biçimde silahlı saldırı eylemlerine tarafsızlık vb. gerekçeleriyle eşit mesafede durma iddiası siyasal sefaletten önce ahlaki sorgulamayı hak eder.

Ezilenlerin kontrolsüz öfke patlamaları, ideolojik-siyasal açıdan devrim ve sosyalizm ülküsü ile nihai hedefini soylulaştıramadıkça sürecektir. Ezenlere karşı direnişinin tarihsel süreklilik kuralının katı-acımasız ifadesidir bu. Egemenlerin küstah suratlarında şaklamak üzere savrulan ezilenlerin kırbacı bazen yanına-yöresine de zarar verebiliyor. “Dostun bir tek gülü yaralar”, kırbacı yüreklerde iz bırakmaz.

Sonuç

Ulusal ve sınıfsal mücadelelerde son yirmibeş yıllık dönemde savaşın ana karakteri direnme zemininde gelişiyordu. Neoliberal saldırılar karşısında grev, gösteri ve toplantılardan silahlı karşı koyuşlara varıncaya kadar mücadele hakların korunmasına odaklı, dış saldırı savaş ve işgallere karşı direniş tarzında savunma savaşları verildi. Ulusal ve/veya toplumsal devrim hedefli mücadeleler saldırı savaşı niteliğinde olmakla birlikte dönem ve koşullara bağlı olarak aktif savunma taktiğini aşan bir savaş düzeyi istisnai örneklerle sınırlı kaldı. PKK önderlikli Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin ’89-’93 arası serhıldanlara dönüşen dönemi saldırı taktiğinin uygulandığı dönem olarak nitelenebilir.

Kategorik bir sınıflandırma yapma amacına bağlı olarak değil, bir süreç analizi ve tanımlaması anlamında bugün her türlü direnme savaşları ile devrim mücadeleleri daha fazla iç içe geçme durumundadır. Ortaya çıkan yeni mücadele biçimleri ve taktik planlar ayrı bir yazı konusu olmalıdır. Burada yalnızca ezilenler cephesinin genişlediğini ulusal ve sınıfsal mücadele dinamiklerinin birlikte hareket etme zemininin güçlendiğini ve neoliberal saldırganlıklara karşı küresel çapta direnme mevzilerinin çoğalmakta olduğunu tespit etmekle yetineceğiz. Her devrim mücadelesi artık daha fazla direnişle ittifak imkanı ve zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Olanaklar ve zorunluluklar iç içe ve yan yanadır. Emperyalist sermayenin neoliberal saldırılarına direnerek göğüs germek, saldırarak püskürtmek ve yenmek mümkündür! Devrimin zaferi için önce inanmak gerekir! Umut ve inanç, zaferin mayasıdır!..

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn