Neoliberalizm Ve Tarım Politikaları

17 Ocak 2000’de, Şeker ve Tütün Yasaları meclis gündemine gelmeden önce, IMF’nin tasarladığı tarım reformları henüz yeni yeni telaffuz ediliyorken, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, gözlerden kaçan bir konuşma yapmıştı. Ziraat Mühendisleri Odası’nın düzenlediği bir kongrede konuşan Demirel’in söylediklerine dair, bir gazete küpüründen şunları okuyoruz: “Demirel, köylü ile çiftçiyi ayırmanın önemine dikkat çekerken, ‘köyler ile şehirler arasındaki farkı ortadan kaldırmalıyız’ dedi. Tarımda çalışan nüfusun azaltılması gerektiğini de belirten Demirel, bugün nüfusun yüzde 44’ünün tarım alanında çalıştığını, bu rakamın yüzde 8-10’lara inmesi gerektiğini söyledi. (...) ‘Tarımı köylü değil, çiftçi yapmalı’ diye konuşan Demirel, bir köylünün Gayrı Safi Milli Hasıla’dan aldığı payın, ortalama bin dolar olduğunu, bu rakamın üç-dört bin dolara çıkarılması gerektiğini kaydetti.” (Radikal gazetesi, 18 Ocak 2000)

Neo-liberal tarım politikalarının hedeflerine dair böylesi özlü bir açıklama zor bulunur! Kulaklarımıza medyanın sayısız aygıtından dolan “popülist politikalardan vazgeçilmesi”, “devletin sırtındaki kambur” vb. söylemlerin altında yatanların izini Demirel’in bu pervasız konuşmasından sürebiliriz? (Küçük- orta) “köylü” ile (kapitalist) “çiftçi”nin ayrıştırılması; birincilerin şehirlere sürülmesi, toprağın ikincilerin elinde yoğunlaşması... Bu sayede “bir köylünün GSMH’dan aldığı payın bin dolardan üç-dört bin dolara çıkması” -ki bu, pratikte, kitlesel bir mülksüzleşme ve geride kalanların semirmesinden başka bir anlama gelemez. Başka ülkelerin burjuvaları da aynı hedefi farklı kavramlarla ifade ediyorlar. Örneğin Meksika’da bu politikanın gerekçesi; “toprağı ‘verimsiz’ köylüden girişimciye aktarmak” oldu. Üretim ölçeği, toprak büyüklüğü, üretime yatırdığı kaynaklar son derece sınırlı olan ‘verimsiz’ köylülerin tarımdan kovulması, üretimin büyük sermaye tarafından gerçekleştirilmesi...

“(Meksika’da) kırsal ‘modernleşme’, resmi belirlemelere göre, yaklaşık 16 milyon yerleşimcinin topraklarından kovulması anlamına geliyordu (ülkenin kırsal nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı).

“Bu, beklenen bir sosyal bedeldi ve söz konusu ‘verimsiz’ kitleyi ucuz el emeğine dönüştürmeyi planlayan resmi sözcüler, bu durumu pek önemsemiyordu. Resmi görüşe göre, bu tür iş kaynaklan, verimsiz minifundios’un (küçük tarım işletmesi) kaldırdığı, bir ailenin geçimini sağlamaya yetmeyen hasada tercih edilirdi.” (Toplum ve Bilim, sayı 88, bahar 2001, “Tarım ve Köylülük” özel sayısı, sf. 123)

Tasfiye Edilen Ne?

Tarım politikaları konusunda yazılıp-çizilenlerin genel çerçevesi, IMF ve hükümetin “tarımı tasfiye ettiği” fikri etrafında dolaşır. İstatistik veriler de bu görüşü destekleyecek biçimde yorumlanabilir. Zira tarımsal katma değer, sabit fiyatlarla, 1998’de 16 176 milyar TL’den, 1999’da 15 369 milyara, 2000’de kısmen artarak 15 962 milyar dolara çıksa da 2001’de 14 994 milyar dolara geriler. 2001 yılında buğday üretimi yüzde -9,5, arpa yüzde - 6,3, mısır ise yüzde -4,3 oranında geriledi. Yandaki tabloya bakıldığında, 1998’e kıyasla hemen tüm tarım ürünlerinde gerileme olduğu görülür. (Bkz: Tablo) İstisnalar ise, ihracata dönük ürünlerdir ve özel bir devlet teşvikini hâlâ alabiliyorlar (buna daha sonra geleceğiz).

Tarım Üretimi- Temel Ürünler   (Bin Ton)

1998

1999

2000

2001(1)

Hububat

Buğday

21,000

18,000

21,000

19,000

Arpa

9,000

7,700

8,000

7,500

Mısır

2,320

2,297

2,300

2,200

Baklagiller

Mercimek

540

380

353

520

Nohut

625

560

548

535

Kuru Fasulye

236

237

230

225

Sanayi Bitkileri

Şeker Pancarı

22,283

16,854

18,821

12,550

Pamuk

876

886

904

935

Tütün

251

251

200

154

Yağlı Tohumlar

Pamuk Tohumu

1,400

1,415

1,357

1,404

Ayçiçeği

860

950

800

650

Yerfıstığı

90

95

78

72

Yumru Bitkiler

Patates

5,250

6,000

5,370

5,000

Soğan (Kuru)

2,270

2,500

2,200

2,150

Meyvesi Yenen Sebzeler

Karpuz-Kavun

5,815

5,725

5,805

5,795

Domates

8,290

8,956

8,890

8,425

Meyveler

Üzüm ve İncir

3,855

3,675

3,840

3,485

Turunçgiller

1,944

2,263

2,222

2,478

Fındık

580

530

470

625

Elma

2,450

2,500

2,400

2,450

Zeytin

1,650

600

1,800

600

Çay

979

1,096

758

872

Tarım Katma Değeri (1987 Fiyatlarıyla Milyar TL.)

16,176

15,369

15,962

14,994

"(Kaynak: www.dpt.gov.tr, Temel Ekonomik Göstergeler)"

(1) 2001 Yılı Rakamları İkinci Tahmine Göredir.

*) Toplum ve Bilim, sayı 88, bahar 2001, “Tarım ve Köylülük” özel sayısı, sf. 123

Ancak, burjuvazinin bizzat tarımsal üretimle, tarımın kendisiyle savaştığını düşünmek bilimsel olmaz. Emperyalistler ve işbirlikçi tekeller, önemli bir artıdeğer kaynağı olabilecek tarımı neden tasfiye etsinler ki? Hatta tasfiye etmek bir yana, burjuvazinin yapmak istediği, “tarımı ele geçirmek”tir: Küçük ve orta köylüyü tarımsal üretimden kovup, tarımı sermayenin artıdeğer üretim sürecinin içine çekmektir. Ancak kuşkusuz ki, böyle bir politika, ilk anda, tarımın kendisine de zarar verecektir. Çünkü bugün için tarımsal üretimi gerçekleştiren, büyük ölçüde küçük ve orta köylülerdir. Hızlı bir yoksullaşma girdabının içine çekilen küçük köylülerin, devlet desteğinden de yoksun kalmalarıyla birlikte, üretim veriminde ve üretimin kendisinde mutlaka ciddi düşüşler olacaktır. Kaynak yoksunluğu büyüdükçe, küçük köylü gübre kullanamayacak, ilaçlama yapamayacak, daha düşük kalite tohumluk kullanacak, traktör kiralayamayacak, hatta zarara gireceğini düşünüp, tarlasını ekmemeye bile başlayacaktır. Ancak egemenlerin, tarımı yeniden yapılandırmak amacıyla hareket ettiklerini ve böylesi bir daralmayı göze aldıklarını söyleyebiliriz.

Anadolu kırı, kapitalist ilişkilerin büyük oranda sızdığı ve nüfuz ettiği bir yapıya sahiptir: Üretimin büyük bir kısmı (yüzde 90’ı) pazarda satılmak için yapılıyor. İşletmelerin çoğu traktör kullanıyor (yüzde 69). (Ancak traktör kullananların dörtte üçü traktörü kiralıyor) Tarımsal nüfusun büyük kısmı küçük araziler sürüyor. (yüzde 55’i 20 dekardan küçük, yüzde 67’si 50 dekardan daha küçük, yüzde 85’i 100 dekardan daha küçük) Tarım nüfusunun sahip olduğu ve işlediği ortalama toprak alanı giderek küçülüyor (1980’de 62 dekar, 1991’de 57 dekar). Mevsimlik ücretli işçi istihdamı, 1980’de işletmelerin yüzde 30’unda görülürken, bu oran 1990’da yüzde 45’e çıktı.” 500 dekardan büyük işletme sayısı: 1991’de 36 bin 838 idi. Bunlar, toplam toprağın yüzde 17’sini işliyorlardı. 5000 dekardan büyük işletmelerin sayısı ise 441’di.(1) Bu verilerin söyledikleri şunlar: Birincisi, tarımsal üretim esas olarak meta üretimi biçiminde gerçekleşir. Ürününü pazara getiren köylü, bunu satarak ihtiyaçlarını satın alır. (Feodalizmde ise köylü, doğrudan kendi ihtiyaçlarını üretiyor, pazarla ilişkiye girmiyordu.) Makineli üretim tarıma önemli oranda girmiştir. Kapitalizme özgü ücretli işçilik olgusu ise önemli ölçüde tarımsal üretimle bütünleşmiştir. Büyük işletmelerin oranı ve tarımda tuttuğu yer önemsiz değildir. Ancak diğer yandan, tarımsal üretimde egemen olan, küçük meta üretimidir. Küçük köylü ailesinin, geçim amaçlı tarımıdır bu. Pazarda satılan üründen elde edilen gelir, ailenin geçimine harcanır ve sermayeye dönüşmez. Küçük üretimin amacı, sermayenin genişlemesi, yani artıdeğer elde etmek değil, köylü ailesinin geçiminin sağlanmasıdır. Daha yakından bakıldığında, bu küçük üretimin her yandan kuşatılmış olduğu görülür. Küçük köylünün gübre, zirai ilaç ve tohumluk satın aldığı toptancı sermayesi; ürününü sattığı tekeller, toptancılar veya kapitalist devlet, üretim için kredi aldığı bankalar, küçük köylüyü kuşatan ticari ve mali bir ağ oluşturuyor. En genelde, neyin nasıl üretileceği, küçük köylünün kendisi tarafından değil, bu ağ tarafından belirlenir. Tekeller, bu ticari ve mali ilişkiler ağı sayesinde, küçük köylünün hemen tüm artı-ürününe el koyuyorlar. Hatta sermaye, küçük köylünün gerekli emeğinin (yani onu ve ailesini geçindirecek miktarın) bile bir kısmına el koyabiliyor. 2001 Şubat’ından sonra yaşanan gelişmeler bunun çarpıcı bir görünümü oldu. Küçük işletmelerde yabancı emeğin ücretli çalıştırılması, yer yer görülür. Ancak küçük üretimin çapı ve iç mantığı gereği, ücretli emek istihdamı büyük boyutlara varmaz. Dolayısıyla, tarımsal üretimin bütününün penceresinden bakıldığında, artıdeğer üretiminin oldukça sınırlı bir ölçekte gerçekleştiği, üretimin geniş bir ölçeğinin küçük meta üretimi biçimini aldığı görülür. İşte sermayenin, milyonlarca küçük/orta köylü ile birlikte kırdan sürmek istediği, bu üretim biçimidir. Anadolu kırının geniş tarım arazileri, burjuvazinin artıdeğer üretiminin içine doğru emildikçe, küçük köylülük de mülksüzleşerek şehirlere sürülüyor. Küçük köylülükle birlikte tasfiye edilen küçük meta üretiminin yerini kapitalist çiftlik tarımı, yani tarımda artıdeğer üretimi alıyor, alması hedefleniyor. Kısacası, emperyalist tarım tekelleri ve yerli işbirlikçi burjuvazi, sermaye birikimine dahil edilecek yeni bir alan yaratıyorlar, ve bunu milyonlarca köylünün dayanılmaz acılar içinde kıvranacağı sancılı bir süreç içinde gerçekleştirmeyi hedefliyorlar.

Tasfiyenin Araçları

“(Meksika’da), hükümetlerin kırsal topluma yönelik neoliberal politikası, genelde düşük verimlilikteki aktörlerin varlığını zorlaştırmaya yöneliktir. Bu amaca ulaşmak için, zaten ağır olan yaşama koşullarının daha da dayanılmaz hale getirilmesi stratejisi izlendi.” (Toplum ve Bilim, agd, sf. 128)

Bizde de neoliberal tarım politikaları aynı yoldan yürüyor. Devlet desteğinin kesilmesi biçiminde toparlayacağımız sayısız uygulamanın arka planındaki genel hedef, küçük köylüyü ayakta tutan tüm ekonomi dışı faktörlerin tasfiye edilmesidir.

Uzun süreli bir evrim süreci içinde; önce, belli tarım ürünlerinin alım satımındaki devlet tekeli kaldırıldı (çay, tütün). Köylüden ürün satın alan ve ona hammadde satan tüm devlet kurumları adım adım özelleştirildi ya da özelleştirme listesine alındı. (SEK’in tümü ve Et Balık Kurumu’nun önemli bir kısmı özelleştirildi, Çaykur, TÜGSAŞ (gübre sektöründe), TİGEM (tohumculukta) gibi işletmeler de özelleştirme listesinde bulunuyor. Bu işletmelerin yutulması ya da kapatılması, nesnel olarak, küçük köylülüğün tasfiyesini hızlandırıcı bir rol oynadı. Emekçi köylülüğün, ürün fiyatları vb. üzerine devlete baskı yapma olanağı ortadan kalkıyor. Devlet, tarım ürünleri ve hammadde ticaretinden adım adım geriye çekildi. Tarım ürünleri ithalatına uygulanan gümrükler önemli oranda azaltıldı. Böylece ABD ve Avrupa sermayelerinin yüksek sermaye yatırımlarıyla ucuza mal ettikleri tarım ve hayvancılık ürünleri iç pazara akmaya başladı. Bu dönem boyunca, yabancı sermayenin tarım sektörüne akışı da gelişti. 1987-98 arasında yabancı sermayeli kuruluş sayısı tarımda 32’den 65’e, gıda sanayiinde ise 38’den 139’a yükseldi. (Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığının Yabancı Sermaye Raporları’ndan aktaran, N. Zafer Yenal, Toplum ve Bilim, agd. sf. 41)

Bu sürecin genel doğrultusu neoliberal düzenlemenin adım adım hayata geçişi yönünde olsa da, sürecin inişli çıkışlı bir seyir izlediğini belirtmeliyiz. Burjuva medya bu durumu “hükümet partilerinin popülist politikalarına” bağlasa da, gerçek durum bundan daha farklıdır. Toplumsal maddi gerçeğin derin bir analizi, bize, burjuva düzenin dayandığı “istikrar”ın toplumsal temelinin önemli ölçüde küçük ve orta köylülüğe bağlı olduğunu gösterir. Kürdistan’da bir ulusal devrimin patlak verdiği, Kürt halkının devrimci başkaldırısının faşist rejimi köşeye sıkıştırdığı, Batı’da açılacak ikinci bir cephe korkusunun burjuva egemenliğini tir tir titrettiği bir dönemde, egemenlerin toplumsal dayanaklarının öncelikli bir öğesi, şovenizmin derin biçimde etkilediği köylü nüfusu olmuştu. ‘90’lı yılları kapsayan ve giderek bir rejim bunalımına doğru ilerleyen bu gelişmelerin basıncı altında, rejimin milyonlarca köylüyü yıkıma sürüklemesi ciddi bir “güvenlik sorunu” yaratırdı. Tersine, bu dönemde Türk burjuva devletinin ana yönelimi, küçük köylülüğü sisteme bağlamaya çalışmak, bunun için bir dizi ekonomik taviz vermek biçiminde olmuştur. Bu yönelimle beraber, adım adım özelleştirme ve neoliberalleştirme uygulamaları da yürürlüğe sokulmuştur. Ancak, küçük köylülükle kesin ve köklü bir hesaplaşmayı getirmeyecek ölçüde... Kuşkusuz bu genel zemin üzerinde şu ya da bu burjuva parti, kendine oy toplama amaçlı harcamalar da yapmıştır. Ancak son IMF reformları sürecinin de gösterdiği gibi, burjuva partiler, burjuvazinin ve emperyalizmin genel yönelimine aykırı bir yönde yürüme şansına sahip değiller. Onların göreli özerkliği ancak bu genel yönelime aykırı düşmemek koşuluna bağlıdır.

Özellikle 1999’dan itibaren, Türk burjuva devleti ve emperyalistler, sağladıklarını düşündükleri “siyasal istikrar”a dayanarak, küçük köylülüğü radikal biçimde tasfiye etmeye giriştiler.

9 Aralık 1999’da IMF’ye sunulan niyet mektubunda verilen taahhüt şuydu: “Reform programımızın orta vadeli amacı, var olan destekleme politikalarını safhalar halinde ortadan kaldırmak ve fakir çiftçileri hedef alan doğrudan gelir desteği sistemi ile değiştirmektir.”

10 Mart 2000’de Dünya Bankası’na verilen bir diğer niyet mektubu da şöyle diyordu: “Tarımsal reform programı, devletin tarımsal üretim ile tarımsal sanayi üretiminde doğrudan bir rol oynamaktan çekilmesine yönelik orta vadeli hedef doğrultusunda, sektördeki devlet arlıklarının ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini kapsamaktadır.” (Aktaran: iktisat dergisi, sayı 412, Oğuz Oyan, sf. 28 )

Bu çerçeve içinde, Bakanlar Kurulu’nun 14 Mart 2000 tarihli bir kararı ile, 2002’den itibaren doğrudan gelir desteği sistemine geçileceği kararlaştırıldı. Devletin köylüyü destekleme amaçlı alımları, düşük faizli krediler, girdi desteği, üretimi teşvik amaçlı prim desteği kaldırılıyor, yerine doğrudan gelir desteği (DGD) sistemi getiriliyordu. DGD, köylüye, arazi büyüklüğüne göre, dekar başına para yardımı yapılmasını öngörüyor. Şu anda DGD, dekar başına 5 dolarlık para yardımı öngörüyor. En fazla 199 dekarlık bir yardım ödeniyor. Yani, geçmişte hammadde temininden ucuz krediye, satış desteğine kadar sürecin her aşamasında devlet desteği gören küçük köylü, bunlardan mahrum bırakılarak, senede bir defalık para yardımı alıyor. Örneğin 30 dekarlık bir arazi için bu yardım senede 150 dolardır (225 milyon lira). 2001/2002 ekonomik krizinin ilk günlerinden bu yana ağır bir ekonomik baskı altında tutulan küçük köylülüğün DGD’ye geçilmesiyle birlikte hızlı bir mülksüzleşme yaşayacağı açık. 2001 yılının Ocak ayında 78 bin 500 lira olan yüzde 21 azotlu amonyum sülfat (bir tür kimyasal gübre), Mayıs’ta 158 bin 500 lira oldu (yüzde 100 artış). Lebaycid isimli tarım ilacının litresi, Ocakta 17 milyon iken, Mayıs’ta 28 milyon oldu. Ancak burjuva hükümeti, ürün alım fiyatlarını belirlerken, “hedeflenen enflasyon” oranında artış yaptı (yüzde 30-40). Ziraat Bankası çiftçi kredi faizleri görülmedik düzeylere çıktı (yüzde 120’ler). Fabrikaların ürünlerini almadığı çok sayıda üretici iflas etti veya eşiğine geldi. Borçlarını ödeyemeyen çok sayıda emekçi köylü hapse atıldı. Bütün bu sürecin toplam verileri üzerinden şunu söyleyebiliriz: DGD’nin “fakir çiftçilere yardım” amacı taşıdığı basit bir aldatmacadan ibarettir. DGD uygulamasına geçilmesiyle birlikte kırda şiddetli bir mülksüzleşme ve yıkım dalgası yaşanacaktır. Devlet desteğinin aniden çekilmesiyle oluşan şok durumu, 2001 kriziyle başlayan sürecin keskin bir dönüm noktası olacaktır. Sanayi ve ticaret tekelleri, bankalar, büyük kapitalist toprak sahipleri ve zengin köylülük, iflas eden küçük köylülüğün topraklarına el koyacaktır. İşte ancak o zaman, Doğrudan Gelir Desteği sistemi de yeniden yapılandırılacak ve kapitalist çiftçiyi desteklemek biçimindeki gerçek işlevine kavuşacaktır. Kapitalizmin “devletin tarımdan desteği çekmesi” gibi genel bir yönelimi yoktur. Tarımsal üretim kapitalistlerce gerçekleştirildiği oranda burjuva devletlerin önemli ekonomik yardımına kavuşuyor. Örneğin Avrupa Birliği burjuva devletlerinin tarıma yaptıkları destek: 1986-88 döneminde 102 180 milyon ECU iken; 1991-1993 döneminde 123 308 milyon ECU’ye; 1998 yılında ise 127 156 milyon ECU’ya çıkarak, sürekli artış göstermiştir (Globus dergisi, sayı: 2001-08). Kapitalizmin yönelimi, devletin küçük ölçekli tarımı ayakta tutmasına karşıdır, yoksa, sanayide ve bankacılıkta olduğu gibi, tarımda da sermaye tabii ki burjuva devlet tarafından desteklenecektir!!

İhracat Tarımı

Neo-liberal tarım politikalarının dünya ölçeğindeki uygulamalarının sonuçları ve ülkemizdeki hedeflerinin penceresinden bakıldığında, bu politikanın, tarımsal üretimin bileşimini de dönüştürmeyi hedeflediği görülür. Geleneksel ürünlerden, yeni ve dış pazarlarda satılmaya elverişli ürünlere doğru bir dönüşüm söz konusudur. “Senegal’de meyve plantasyonları tahıl üretimini; Bangladeş’te tatlı su karidesi üretimi pirinç tarımını; Mozambik’te pamuk, yerli küçük köylü ünitelerini yıktı” (The Economist 25 Eylül 1993’ten aktaran, Ergin Yıldızoğlu, Globalleşme ve Kriz, sf 202). Türk burjuva devleti de tarımı, ihracata dönük tarıma doğru dönüştürmek için, “alternatif ürün projesini” geliştirdi. Proje, Dünya Bankası’ndan alınan 171.5 milyon dolarlık krediyle yürütülüyor. IMF’ye verilen son gözden geçirme mektubunda sadece soya ve kanola bitkilerinin üretiminin destekleneceği belirtildi. Kanola; Avrupa ve ABD’de yağ üretiminde kullanılan bir bitkidir. Kanolayı Türkiye’ye getiren, ABD’li tarım tekeli Cargill’dir. Bunlar dışında, sanayi yağlarının üretiminde kullanılan Raps bitkisi, muz, kivi, kesme çiçek, ayçiçeği, ihraç edilebilecek türde üzüm, pamuk, vb. ürünlerin ekimi burjuva devlet tarafından destekleniyor. Bir ticaret dergisiyle röportaj yapan Ege Çiftçiler Derneği başkanı Hulusi Tanman, tarıma yatırım yapacaklara şu öneride bulunuyor: “Dünya pazarlarında son yıllarda gözde olan fakat Türkiye’de üretilmeyen ürünlerin tercih edilmesi doğru olur”. Cine Tarım şirketi genel müdürü Kemal Erdoğan da; “özellikle ihraç edilebilecek ve katma değer yaratan ürünlere yatırım yapılması doğru olur” diyor. (Globus dergisi, sayı: 2001-08)

1991 DİE tarım sayımı sonuçlarına göre, tarımsal işletmelerin yüzde 70’i buğday üretiyor. Emperyalist IMF ve Türk burjuvazisi, bu gerçekliği dönüştürmek istiyorlar. Bir yandan, geniş ölçekli kapitalist çiftliklerde üretilmiş, dolayısıyla maliyeti ve fiyatı düşük ABD tahılı ile Avrupa hayvancılık ürünleri iç pazara pompalanıyor. Bu ürünlerle rekabete sokulan küçük köylü iflasa sürükleniyor. Yıkılan küçük ölçekli üretimin yerine, orta ve geniş ölçekli, ihraç ürünlerinin imalatına dayanan yeni bir tarımsal yapılaşma oluşuyor. Pek çok yeni sömürge ülkenin yürümek zorunda bırakıldığı bu yoldan, biz de adım adım geçiriliyoruz. Tarımın ihracat tarımına dönüştürülmesi süreci, sermayenin uluslararasılaşması süreciyle doğrudan bağlantılıdır. Yeni uluslararası işbölümünde: tahıl, et gibi temel besin maddeleri, emperyalist ülkelerce yüksek teknoloji ve sermaye-yoğun biçimde üretiliyor. Yeni sömürge ülkeler ise, Amerikan ve Avrupa pazarlarında alıcı bulacak ürünler üretiyorlar. İklimsel olarak Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da yetişmeyecek ürünlere ağırlık veriyorlar. Özgün meyveler, sanayi bitkileri, kesme çiçekler gibi ürünlere yoğunlaştırılıyor yeni sömürgeler. Bunun yanı sıra, ABD’li Cargill tekelinin en tanınmış örneğini oluşturduğu dünya tarım tekelleri, tohum, gübre vb. sektörlerde emperyalist burjuvazinin tam egemenliğini sağlıyorlar. Bu şirketler, ürettikleri genetik yapısıyla oynanmış tohumlarla, köylüyü kendilerine bağımlı kılıyorlar. Cargill’in dünyada 67 ayrı ülkede faaliyet gösterdiğini; ve Cargill’in ülkelere giriş tarihleriyle bu ülkelerin IMF tarım “reformları”nı uygulamaya başladıkları tarihlerin örtüştüğünü de ek bir not olarak düşelim.(2) Yeni sömürge ülkelerin kendini besleyebilirliği ağır biçimde tahrip ediliyor. Tarımsal üretimin uluslararasılaşması tıpkı sanayide olduğu gibi, tarımda da belli ürünlere dönük üretimde uzmanlaşmayı getiriyor. Dünyanın temel besin kaynaklarının üretiminin merkezi ABD ve Avrupa’ya doğru kayıyor. Yeni sömürgelere kendi iç pazarlarının ihtiyacı olan ürünleri üretmeyi dayatan emperyalistler, insanlığın vazgeçilmez ihtiyacı olan besinlerin üretimini kendilerinde merkezileştirerek, dünya egemenliklerini de pekiştiriyorlar. Bu konuda Türkiye tarımının kendine yeterliğindeki gerilemeyi gösteren veriler dipnotta gösterilmiştik”.

Diğer yandan, geleneksel tarımın ihracat tarımına doğru dönüşümüyle, küçük tarımın yıkımı arasında bir paralellik olduğunu da vurgulamak gerekir. İhracata dönük ürünlerin birçoğu önemli sermaye yatırımları gerektiriyor. Sulama kanalları, toprak verimliliğinin artırılması, bazı ürünlerde seracılık gibi. Küçük tarım, artıdeğer üretimi gerçekleştirmediği için, böylesi yatırımlar da yapamaz. Dolayısıyla, ihracat tarımı, ancak geniş ölçekli ve artı değer üretimine dayalı tarım tarafından gerçekleştirilebilir.

Sosyal Ve Sınıfsal Sonuçlar

Neoliberal tarım politikalarının mülksüz bıraktığı geniş bir köylü yığınının geçinmek için satacak yegane metası işgücü olacaktır. Bu mülksüz kitlenin bir kısmı, kırda kalarak, yeni bir tarım işçisi kümeleşmesi doğuracaktır. Ancak, mülksüz kalan nüfusun çok daha büyük bir bölümü, kent proletaryasının saflarına katılacaktır. Dolayısıyla neoliberal tarım politikasının ikinci sonucu, proletaryanın (şehir ve kır proletaryası) nüfusunda gelişme olacaktır. Proletaryanın içine giren bu yeni kitle, işgüçleri arasındaki rekabeti de büyütecektir. Kırdan, açlık ve yoksulluk içinde kentlere akan bu kitle, en kötü şartlarda ve en ucuza çalışmaya hazır bir emekçi nüfus olarak, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarında genel bir düşüşe neden olacaktır. İşsiz ordusu kabaracaktır. Aynı zamanda küçük köylülüğün kültürel değerleri ve yaşam tarzının da proletarya saflarına taşınacağından bahsedebiliriz.

Kır nüfusunun kentlere sürülmesinin bütünlüklü bir neoliberal proje içinde değerlendirilmesi gerekir. Burjuvazi, bu yeni işgücü akınım, yabancı sermayeyi çekmekte ve Türk burjuvazisinin gelişiminde kaldıraç olarak kullanmayı tasarlıyor. Bu gerçek karşısında, örneğin akademisyen Türkel Minibaş’ın: “Tarımda yer almaktan vazgeçenler veya alamayacak olanlar, büyük kentlere göç ettikleri zaman sanayide istihdam edilmeyecekler, çünkü bu yeni ekonominin ne yeni sektörlerine, ne de eski ekonominin artık gelenekselleşmiş sektörlerine uyum yapabilecek nitelikte değiller. Artı, sistemin de buna ihtiyacı yok.” değerlendirmesi, dünya sisteminin işleyişini kavramaktan ne denli uzak kalıyor! Sayısız yeni sömürgede, ucuz üretime dayalı sanayideki her atılım, köylü nüfusta bir çözülmenin üzerinden gelişmiştir. Güney Kore’nin, Tayland’ın serbest bölgelerinden, Bangladeş’in konfeksiyon sanayiine kadar, emperyalist dünya sisteminin ucuz işgücü merkezlerinin yaratılmasında küçük köylülüğün mülksüzleştirilmesi belirleyici bir noktada durur. İşgüçlerinin sürekli ve aşırı yoğun yıpratılmasına dayanan ucuz üretim, kırdan sürekli akan taze işgüçleri olmadan sürdürülemez. İşbirlikçi Türk burjuvazisi de, 3-4 milyonluk dev bir köylü kitlesini şehirlere sürerek, ücret düzeyinde çarpıcı bir düşüş sağlamak, emperyalist sermayeyi cezbedecek bir düzeye çekmek istiyor. Yabancı yatırımlar için bürokrasinin azaltılması, hiçbir yasanın işlemeyeceği “endüstri bölgeleri” kurulması için kanun çıkarılması, esnek çalışmanın yasal hale getirilmek istenmesi, bunu besleyen yan adımlardır.

Ancak burjuvazinin planları yaşam karşısında sınanacaktır. Burjuvazinin planlarını gelişmenin kaçınılmaz yolu olarak gören determinist yaklaşımdan kopuşmak gerekir. Kuşkusuz; kapitalizmin gelişmesinin nesnel yönü, kırsal nüfusun mülksüzleşmesine doğrudur. Ancak küçük köylü sınıfının kendisini bir sınıf olarak tasfiye etmeye yönelen bu vahşi saldırı karşısında takınacağı tutum ve bu sınıfla tekelci burjuvazi arasındaki mücadelenin gelişimi, olayların gidişatı üzerinde mutlaka etkide bulunacaktır.

Türkiye kırı, 12 Eylül cuntasından bu yana suskunluğunu koruyor. Suskunluk, ilk defa olarak, IMF “tarım reformlarını” protesto eden köylü yığınları tarafından bozuldu. Tarımsal üretim bölgelerinin merkezindeki kentlerde yapılan kitle gösterileri biçiminde gelişen protestolardı bunlar. Bu mücadelenin özellikle kitlesel iflasların gerçekleştiği ve topraklara bankalar ya da devlet tarafından el konulduğu anlarda keskinleşeceği ve oldukça sert biçimler alabileceği öngörülmelidir. Devlet güçleriyle çatışmalar, devlet arazilerinin işgali gibi kitle zoruna dayanan mücadele biçimlerinin açığa çıkması olasıdır. Neoliberalizmin mülksüz bıraktığı köylüler, Brezilya’da MST (Topraksız Köylüler Hareketi) etrafında bir araya geliyorlar ve devlete ait, kullanılmayan arazileri işgal ederek el koyuyorlar. Bizde de böylesi gelişmeler görülebilir.

Küçük ve orta köylü kitlelerinin kapitalist saldırı karşısında takınacağı tutum çok önemlidir. Süreç, direnmesiz ve suskun biçimde toprağını yitirmiş yığınlar da yaratabilir, sermayenin topraksız bırakma saldırısına karşı dişe diş karşı koymuş yığınlar da yaratabilir. Kuşkusuz, küçük köylülük, bir bütün olarak kapitalizme, bir bütün olarak özel mülkiyete karşı değildir. Zira bizzat kendisi özel mülk sahibidir. Küçük köylülük, özel mülkiyete karşı değil, kendi küçük özel mülkiyetini korumak için, büyük özel mülkiyete karşı savaşır. Ancak proletaryanın devrimci öncüleri kapitalizme ve onun neoliberal saldırganlığına karşı etkin bir mücadele yürütürse, mülksüzleşme korkusu içindeki küçük ve orta köylü yığınları demokratik devrimin tarım programı temelinde mücadeleye kanalize edilebilir. Neoliberal tarım politikalarıyla bu düne göre çok daha elverişli hale gelmiştir.

Kuşkusuz, komünistler de küçük tarım üretimini yüceltmezler, idealize etmezler. Sosyalizm de küçük tarım üretiminin kolektifleştirilerek makineli modern tarım yöntemlerine geçişi sağlamayı öngörür. Ancak sosyalizmin çözümü, küçük köylü kitlelerini mülksüzleştirmek değil; küçük köylü işletmelerini kooperatifler içinde birleştirmektir. Giderek bu kooperatif tarım üretiminin içinden tarımsal üretim komünlerinin (tarımda toplumsal mülkiyetin) ortaya çıkışını örgütlemektir. Bu, görece uzun bir evrim süreci içinde başarılabilir.

“Aç Tavuk Ambarı Deler”

Küçük köylülüğe karşı girişilen bu yıkım saldırısıyla birlikte, burjuva egemenler, “istikrarın toplumsal temelini dinamitliyorlar. Burjuva iktidara pasif ya da etkin biçimde destek olmuş küçük köylülüğün geniş katmanlarının sınıfsal olarak tasfiye edilmesi, tüm toplumsal yapıda bir alt üst oluşa doğru götürecektir. Bu gerçek durum, burjuvazinin, kendi iktidarının pasif ya da etkin destekleyicisi olan toplumsal öğeleri dahi ortadan kaldıracak denli sıkışmış olduğunu gösteriyor. Küçük tarımın tasfiyesi sermaye birikimine yeni bir alan açacaktır; tarımda dönen kredi hacmini misliyle artıracak, dolayısıyla banka kârı da misliyle artacaktır; tarımsal ticaret katlanacaktır; kentlerin sanayi burjuvazisi hem yeni bir yatırım alanına, hem de taze bir ucuz işgücü stoğuna kavuşacaktır. Kısacası krizler içinde debelenen; ve düşen kâr oranıyla birlikte belirli bir tıkanıklık yaşayan sermayenin tüm unsurları açısından ortaklaşılan bir programdır küçük tarımın tasfiyesi. Kuşkusuz, emperyalistler ve Türk burjuvazisi, bu politikanın sosyal sonuçlarının az çok bilincindeler. Burjuvazinin ortak korkusunu bir kapitalist çiftçinin, Ege Çiftçiler Derneği başkanı Hulusi Tanman’ın ağzından dinleyelim: “Ege bölgesinde derler ki: ‘aç tavuk ambarı deler’. Siz bu insanları aç bir şekilde, bu şehirlerin, bu varoşların içerisine doldurursanız, yarın öbür gün, fabrikaları, köşkleri, yatları işgal ederler. ( iktisat, agd, sf. 4)

Bazı tedbirler de daha bu politikanın yürürlüğe sokulduğu ilk günlerde alınmaya başlandı: Henüz 2000 başlarında, İstanbul valiliği ve il jandarma komutanlığı, gecekondulaşmaya uygun bölgeleri, göç akınına karşı “korumaya” almışlardı. Sermayenin yaşadığı tıkanıklığı aşmanın toplumsal maliyetinin burjuvaları korkuttuğunu söyleyebiliriz. Kentlere akacak yoksullaşmış yığınlar burjuvaziyi korkutuyor. Köylerde mülksüzleşmeye karşı direniş ne ölçüde gelişkin olursa, kentlere akan kitle de o denli mücadeleci ve devrimci bir potansiyel taşıyacaktır. Neoliberalizme karşı köylü direnişi, proletaryanın saflarına da direniş kıvılcımları taşıyacaktır. Diğer yandan, direnişin gücü oranında, önemli bir köylü kitlesinin kırlarda barınmayı başarması ve çeşitli biçimlerde mülksüzleşmeye direnmeleri olanaklıdır. Brezilya’da on binlerce topraksız kalmış köylü ailesi, devlet topraklarını işgal ederek kırda tutunmayı başardı.

Kırda gelişmenin yönü, devrimci stratejinin üzerine eğilmesi gereken yeni bir durum yaratıyor. Bugüne değin (Kürdistan hariç) kentlerdeki mücadelenin pasif bir seyircisi durumunda olan emekçi köylülük, toprağını korumak için hareketleniyor. Proletaryanın devrimci stratejisi bakımından, fiilen kapitalist sistemle karşı karşıya bulunan geniş köylü yığınlarının hareketi mutlaka hesaba katılması gereken bir durumdur. Bu yeni hareketin kentlerdeki proletaryanın, gençliğin, küçük esnafın ve kent yoksullarının neoliberal kapitalist saldırganlığa karşı mücadelesiyle aynı kanaldan akması, giderek stratejinin önemli bir sorunu haline geliyor. Sorunu neoliberalizme karşı birleşik toplumsal direnişin örülmesi çerçevesi içinde tartışmak gerekir. Türkiye devrimci hareketinin üzerine çokça tartıştığı “işçi-köylü ittifakının” maddi bir gerçeğe dönüşmesi, giderek pratik eylemin çözeceği bir sorun haline geliyor. “Suskun” köylü yığınlarının yıllar boyu biriktirdikleri potansiyel enerjinin fiili mücadele gücüne dönüşmesi, önemli bir kuvveti düzen güçlerinin karşısına çıkaracaktır.

Yeni durum, Kürdistan ve Türkiye kırı arasındaki çarpıcı farklılığın ve karşıtlığın, ortadan kalkışı için olanaklar sunuyor. ‘90’lar boyunca Kürdistan’da esas olarak yoksul ve küçük köylülüğün omuzlarında yükselen ulusal devrim karşısında Türkiye kırı şoven etkiler altında kalmıştı. Özellikle Karadeniz ve İç Anadolu kırı açısından belirgin biçimde; Kür- distan’daki mücadelenin her atılımı Türkiye kırında öfke ve tepki yarattı. Şimdi farklı ve özgün biçimlerde Kuzey Kürdistan kırını da etkileyecek ve sarsacak olan neoliberal tarım politikası koşullarında, Türk ve Kürt emekçi köylülüğü arasında kardeşleşmenin, ortak mücadelenin yeni olanakları doğuyor.(3)

Dipnotlar

1- 1991 Tarım sayımı sonuçları, www.die.gov.tr. Tarım sayımları on yılda bir yapılıyor. 2001’de yapılan tarım sayımının sonuçları henüz açıklanmadığı için, “nuh nebiden kalma” veriler kullanıyoruz. 1991’den bu yana kuşkusuz ki bu veriler önemsenmesi gereken değişimlere uğramıştır.

2- Cargill’in ürettiği ‘intihar tohumları’nın özelliği; bu tohumdan çıkan ürünün tohumluk olarak kullanılamamasıdır. Bu kısırlaştırılmış tohumlardan bir yıl alan çiftçi, bir dahaki sene yine tüm tohumu piyasadan satın almak zorunda kalıyor. Mercimek: 1990’da 906 bin hektar olan ekili alan, bugün 517 bin hektara düştü. 1990’daki üretim 846 bin ton, ihracat 242 bin tondu. Bugün 180 bin ton üretim, 100 bin ton ithalat var. Kırmızı mercimek ABD ve Kana- da’dan, yeşil mercimek Kanada’dan ithal ediliyor. (insan televizyonda yeşil mercimek tüketimini teşvik etmek için yapılan programları anımsıyor!)

Nohut: 1990’da üretim 850 bin ton, ihracat 277 bin tondu. 2000’de 300 bin tona düştü. Meksika’dan ithal ediliyor.

Buğday: 1990’larda 20 milyon tonluk buğday üreti,mi, son beş yıldır 15-18 milyon tonda kaldı. 1999’da 1.8 milyon ton ihraç edildi, 1.6 mi,lyon ton ise ithal edildi.

Pirinç: Toplam 700 bin tonluk tüketimin üçte ikisi ithal ediliyor.

Fasulye: 1990’larda, 300 bine yakın olan üretim, 80 bin tona düştü.Yılda 70-80 bin ton fasülye ithal ediliyor.

3- Kuzey Kürdistan’da GAP ve kapitalist tarımın geliştirilmesiyle el ele yürüyen gelişmelerin mutlaka ayrı biçimde incelenmesi gerekiyor. Çünkü Kürdistan kırındaki gelişmeler sadece neoliberal tarım politikaları çerçevesi içinde değerlendirilemez; sömürgeciliğin yeniden yapılandırılması gibi çok belirgin bir diğer çerçeve vardır. Bunu ayrı bir inceleme konusu yapacağız.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn