Askeri Strateji Taktik Ve Kadro Sorunu

Bilindiği gibi siyaset sahnesine çıktıkları andan itibaren marksistlerin ilk ve son sözü “toplumsal devrim”dir. İlk ve son söz olması dolayısıyla proletaryanın kilitlendiği esas sorun, bu amacın anahtar halkası olan iktidar sorunudur.

Toplumlar ve sınıf savaşımları tarihinde iktidar sorunu ve savaşı hep süregelmiştir. Her toplumsal savaş iktidar savaşı olmuştur. Tüm savaşların merkezinde politik iktidar sorunu vardır. Sınıflı toplumlardaki mücadelenin sonucunda iktidarı eline geçiren sınıf, onu her tür araç, yasa, yöntem vb. ile daha da yetkinleştirerek, diğerleri üzerinde tahakküm kurma aracı olarak kullanmıştır. Tüm bunlardan farklı olarak proletaryanın iktidar savaşımı, sonuçta kendisini de ortadan kaldıracak ve insanlığı nihai kurtuluşa, komünizme götürecek bir kavgadır. Tüm diğer kavgalardan özsel farklılığı da buradadır.

Proletarya iktidar savaşımını, belli kurallara dayalı olarak ve bilimsel bir tarzda ele alır. O dünyayı yorumlamadaki ustalığının ve doğru yorumlamasının kaynağı olan diyalektik materyalizmi iktidar savaşımında en mükemmel tarzda hayata geçirir. Stratejik hedefini belirler ve çeşitli inişli-çıkışları da hesap ederek hedefe varmanın strateji ve taktiğini genel anlamıyla belirler. Ve proletarya ile onun öncüsü, doğru bir stratejik ve taktiksel konumlanma çerçevesinde savaşa girerse işi çok daha kolaylaşır. Belirli bir amacı ve bu amaca ulaşacak yolları açıklığa kavuşturulmayan hiçbir mücadele zafere ulaşamaz. Yazımızın ana konusu askeri strateji-taktik ve bu bağlamda strateji ve taktiği yaşama geçirecek kadro sorunudur. Ancak vurgulamalıyız ki, bu konuyu politik yanından sıyırarak, salt askeri açıdan ele almak kesinlikle yanlıştır. Böyle yapmak siyaset biliminden, diyalektikten hiçbir şey anlamamak olacaktır. Proletaryanın iktidar savaşı özünde bir siyasal savaştır. Ve bu mücadelede kullanılan tüm araç yöntemler siyasal hedefe ulaşmanın yalnızca birer parçasından ibarettirler. Askeri strateji, politik stratejiden farklı değil, bilakis, onun yoğunlaştırılmış ifadesidir.

Devrimci hareketin yanılgılarından biri de buradadır. Strateji ve taktiği çizerken daha baştan politik ve askeri stratejiyi birbirinden ayırarak, yanlış bir temel üzerinde şekillendirmektedir teorisini. Nasıl siyaset ekonominin yoğunlaşmış hali ise, savaş da politikanın yoğunlaşmış ifadesidir. Politikanın askeri dilde telaffuzudur savaş. Ya da herkesin bildiği gibi “savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” (Clausewitz) Engels’in de ifade ettiği gibi “Ordu ve savaş kadar politikaya bağlı bir şey yoktur.”

Askeri strateji dar anlamda düşmanın zor (silahla) yoluyla fiziki imhasını gerçekleştirmeyi amaçlar. Oysa, düşmanı saf dışı edecek birçok faktör askeri stratejinin kapsamına girer. Yani psikolojik, bilimsel, coğrafi, ekonomik vb. faktörler gibi. Demek ki askeri strateji denildiğinde akla çıplak zor gelmez. Onu çıplak zora indirgemek sığlığın ifadesi olabilir ancak. Hem de bir devrimcinin şubede işkenceyi salt o anki elektrik, askı vb.ye indirgemesi gibi bir sığlık.

Her ciddi toplumsal gücün strateji ve taktiği olmak zorundadır. Devrim kuvvetlerinin bir stratejisi olduğu gibi, karşıdevrimci kuvvetlerin de stratejileri vardır. Karşıdevrimcilerin stratejilerinin esas yanını devrim ve komünizm “hayaletini” bertaraf etmek oluştururken, diğer yanını bu kuvvetlerin kendi aralarında birbirlerine karşı uyguladıkları stratejiler oluşturmaktadır. Örneğin her emperyalist gücün birçok konuda birden fazla oluşturduğu strateji ve taktiği vardır. Bu emperyalist güçler kendi stratejilerini “ulusal strateji”, “ulusal güvenlik stratejisi”, “büyük strateji” vb. olarak adlandırırlar. Emperyalist dünyada üstünlüğü ele geçirebilmek için, oluşturdukları strateji merkezleri ve stratejilerine yön veren, “stratejileri” vardır.

Strateji Ve Taktik

Coğrafyamızda belki de en sık sözü edildiği ve herkesin hakkında çok şey söylediği için en az kavranan konulardan birisidir strateji ve taktik.

Strateji, öncü devrimci sınıf partisinin kendi politik, programatik hedeflerine ulaşabilmesi, iktidar sorununu çözebilmesi, düşmana nihai, bitirici ve esas vuruşu yapabilmesi için devrim kuvvetlerinin izlemeleri gereken temel rotanın bilimsel tarzda açıklığa kavuşturulmasıdır. Strateji ve taktik proletaryanın sınıf mücadelesinin yol göstericisidir.

“Stratejinin konusu, devrimin belli bir aşamasını temel kabul ederek proletaryanın başlıca darbesinin doğrultusunu saptamak, devrimci güçlerin uygun düzenlenişi için (esas ve yedek güçler) plan hazırlamak, devrimin belirli bir aşaması boyunca bu planın gerçekleşmesi için mücadele etmektir.” (Stalin)

Strateji, devrimin bir aşaması boyunca değişmez. Örneğin bugünkü stratejimiz antiemperyalist demokratik devrimdir. Ancak bu devrimin gerçekleştirilmesi sonrası, stratejik hedef ve doğrultu sosyalist devrim olacaktır. Stratejik hedef doğrultusunda, devrimin temel gücü, dolaysız yedekleri, dolaylı yedekleri, vurulacak darbenin esas hedefi, bunun yanında düşman cephesini daraltmak için yapılacak manevralar, ve bu amaçla düşman cephesinde olan ama direkt karşımızda olmayıp, yalıtmayı, etkisizleştirmeyi hedeflediğimiz güçler vb. hepsi hesaplanır.

Stratejik hedefe ulaşmak için verilen mücadelenin şu ya da bu aşamasında uygulanan yöntemler ise taktiği oluşturur. Tamamen stratejinin hizmetinde olan taktik, asıl olarak içinde bulunan dönemi kazanmayı amaçlar. Taktikler kısa zaman içerisinde değişkenlik gösterebilir. Öyle ki hafta hafta, gün gün, saat saat dahi değişiklikler yapmak gerekebilir. Pratik mücadele hızlandığı ve şiddetlendiği oranda taktikler hızla değişir. Öyle ki, bir olaya ilişkin iki farklı zamanda aynı taktik düşünülse dahi, iki farklı zamanda aynı taktik iki farklı biçimde uygulanabilir. Örneğin 1 Mayıs taktiği: 1989’daki 1 Mayıs taktiği ile bugünkü 1 Mayıs taktiği 1 Mayıs’ı kazanmak ekseninde ortak bir paydaya sahip olsa da kazanmak için birbirinden farklı yöntemler izlemek zorunludur.

Bir anlamda herhangi bir muharebeyi kazanmak için yapılan savaş, taktiksel savaştır. İyi bir taktiği esaslıca hayata geçirebilmek için güçlü bir örgüt gerekir. Örgüt ne kadar güçlüyse taktiği de o kadar “güçlüdür” ve o oranda kitlelerin içerisinde derinlemesine bir etkide bulunur. Taktik, savaşan gücün, savaş cephesinde sonuç alacak tarzda en uygun, en elverişli ve en rasyonel biçimde konumlandırılmasını içerir. Taktikler tamamen nesnel ve öznel koşulları hesaba katarak belirlenir. Kitlenin ruh hali, savaşma azmi, ülkenin içinde bulunduğu durum vb. Taktikler değişkendir, çünkü her taktik belirleme nihayetinde pratikte sınanır. Ve yaşam bulamayan, ihtiyaca cevap vermeyen taktikler, yerini başkalarına bırakır. Yani taktikler soyut formülasyonlar değildir. Nasıl soyut gerçek olmazsa, soyut taktikler de olamaz. En iyi taktisyenler savaşın, pratiğin içinde yetişirler.

Taktik, “Nispeten kısa olan, hareketin kabarması ve alçalması, devrimin hızlanması ve yavaşlaması döneminde proletaryanın davranış çizgisini saptamak, eski mücadele ve örgüt biçimlerinin ve eski sloganların yerine yenilerini koyarak mücadele örgüt biçimleri arasında uyum sağlayarak bu çizginin uygulanması için mücadele etmektir.” (Stalin)

Taktik, belirli bir “anı”, bir dönemi kazanmaya yöneliktir. Taktik hedeflenen temel ve stratejik hedefe varana kadar, o an uygulanan yöntemi başarıyla sürdürmektir. Taktik, devrimin kabarma ya da geri çekilme dönemlerine göre farklılıklar taşır. Bazen saldırı, bazen geri çekilme, pasif, ya da aktif savunma olabilir. Geri çekilme ve saldırı dönemlerinde esas olan, devrim kuvvetlerinin dağılmasına, parçalanmasına izin vermemektir.

Sloganları (yani şiarları) belirlemek konusu da strateji ve taktiğin görevidir. Sloganlar, içinde bulunulan döneme en uygun sözler olmalıdır. Dönemi ele alış tarzıyla sloganların içeriği doğrudan bağlantılıdır. Slogan partinin talep, amaç ve perspektiflerinin en kısa ve en yalın anlatımıdır. İyi sloganlarla tamamlanmıyorsa taktik başarılar elde etmek güçtür.

Askeri strateji ve taktik, devrimin mevcut kitle gücüyle, temel ve yedek güçlerle ne derece askeri zor uygulayabileceği ve uygulanacak askeri zorun hangi biçimde olacağıyla ilgilenir. Proletarya devrimcileri savaş sanatını uygulamakta da bağımsız bir stratejik ve taktiksel hat izlerler. Devrimimizin bugünkü aşamasında askeri strateji ve taktikte zorun yöneleceği esas hedef, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onun hükümranlık kurumu olan faşist devlettir, mevcut merkezi iktidardır. Orta burjuvaziye direkt bir yönelimi tercih etmemek ve onu mümkün olduğunca “yalıtmak”, karşıdevrimci faaliyet içine girmedikçe ona karşı zor kullanmayı tercih etmemek askeri strateji ve taktiğimizin amacıdır. Asıl askeri hedef merkezi iktidardır. Ancak partinin içinden geçmekte olduğu dönem, öznel ve nesnel koşullar, partinin donanım durumu vb. zorun yöneleceği taktik hedefleri belirlemekte esas unsurlardır.

Askeri strateji ve taktiği belirlerken, aynı zamanda düşman cephesinin mevcut durumunun çok iyi çözümlenmesi şarttır. Karşıdevrim cephesinin zayıf yanları, kendi iç çelişkilerini iyi gözlemlemek ve uygun koşullarda oraya yüklenmek düşman cephesindeki çatlakları derinleştirecektir. Hatta daha kapsamlı düşünülmeli, uluslararası konjonktürel gelişmeler, emperyalist güçler arası çelişki ve çatışkılar hesap edilmelidir. Bu gerçek bir devrim partisinin görmezden gelmeyeceği bir konudur.

Komünist hareketin askeri stratejik hedefi, faşist Türk ordusunu dağıtarak, faşist diktatörlüğü yıkmaktır. Ve komünistler kendi programatik görüşlerine birebir katılmasa da çeşitli sınıfsal katmanları (kent, kır yoksulları, kent-kır küçük burjuvazisi) kendisine yedekleyerek, onları faşist diktatörlüğe karşı savaştırmak için tüm enerjilerini harcarlar.

Ulusal ve mezhepsel topluluklardan emekçiler, komünistlerin iktidar savaşının dolaysız yedekleridir. Devrimci bir dalga ve devrimci savaş, politik özgürlüklerini kazanma temelinde bu kesimleri devrim kuvvetlerinin yanına çekecektir. Bunun için bazen basit ve tekil istemlerle yola çıksalar da bu kesimleri devrim mücadelesine yedeklemek görevi ile karşı karşıyayız.

Bundan dolayı ulusal azınlıklara ve mezhepsel topluluklara dair özgün politikalar üretmek strateji ve taktiğimizin önümüze koyduğu görevlerdendir. Devrimci hareketin bu alandaki sığ, duyarsız ve ufuksuz yaklaşımını mahkum ederek sorun üzerinde düşünmek, çözüm yolları aramak kendisini iyice dayatmıştır. Konumuzun esasını oluşturmadığı için konu üzerinde yoğunlaşmayacağız. Ancak, coğrafyamızdaki ulusal-mezhepsel çelişkileri görmezden gelen bu kavrayışsız ham düşünceyi taşıyanlara şu kadarını söyleye biliriz; Lenin, ulusal ve mezhepsel kesimlerin sorunlarıyla, onları siyaset sahnesine çekmek için ilgilenmiştir. Hatta bu amaçla ezilen mezhepler için yayın faaliyeti önermiştir.

Askeri strateji ve taktiğimizin bir diğer konusu/sorunu ise coğrafyamızda örgütlü güçlerin dışında lokal, yerel planda kendiliğinden ortaya çıkacak antifaşist direniş/ saldırı gruplarıyla koordinasyon sorunudur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden bu yana coğrafyamızda egemenlere karşı direniş sürekli tarzda devam etmiştir. Büyük çoğunluğu plansız, bağlantısız, kendiliğinden ve ufku belirsiz olan, tek ortak hedefleri egemenlere karşı savaş olan bu gruplar, yine saydığımız özelliklerinden dolayı yenilmekten kurtulamamışlardır. Mezhepsel direnişler için de söylediklerimiz geçerlidir, keza ulusal direnişler için de aynı. Kendiliğinden bir devrimci yükselişin egemen olduğu 70’li yılların ikinci yarısında da bu durum yaşanmıştır. Güçlü bir devrimci dalga yükseldiğinde bu dalganın etkisine kapılan kitleler ayağa kalkmakta gecikmemektedir. Ancak devrimci dalganın yararlanacak olan devrimci öncüler her yana yetişmedikleri ya da devrimci bir teori ile donatılmış olmadıkları ve dolayısıyla devrimci bir strateji ve taktik izleyemedikleri için, “kendiliğinden” ayağa kalkan bu kitleler bir süre mücadele ettikten sonra tekrar pasifleşmektedirler. Bu her devrimci kabarış döneminde böyle olmuştur. O halde proletaryanın savaş kurmayı olan komünist partinin bu güçleri koordine etmek, bir “merkez” altında toplamak zorunluluğu önümüzdeki dönemde kendisini iyice hissettirecektir. Bu durum, yani kitlelerin hemen ayağa kalkabilecek dinamiklere sahip olması aynı zamanda onların düzenle savaşmaya objektif anlamda ne kadar hazır olduklarını gösteriyor. Sorun onlarla “kontak” kurmaktır. Eğer bu tür lokal direniş gruplarıyla ilişki çabucak sağlanmazsa, bu grupların zamanla soysuzlaşması çeteleşmesi kaçınılmazdır. Yaşam boşluk tanımıyor. Bu tür unsurlar bizimle çakışan taleplerle ayağa kalkmış olsalar da onlara ulaşarak etkimiz, yönlendiriciliğimiz altına almazsak bu unsurların düşman tarafından bize karşı vurucu bir güç olarak kullanılması dahi mümkündür. Bunun için mevcut olanaklar en ince ayrıntısına kadar gözden geçirilmeli, bu tür gruplarla ilişkilerin nasıl sağlanacağı hesaplanmalıdır. Bazen bir dernek, bir gazete vb. bile bu güçlerle “kontak” kurmaya yetebilir.

Stratejik başarı için güçlü ve önder bir kurmaylık gereklidir. Bu komünist partidir. Ve komünist partisi bir savaş partisidir. Ancak bu da onu tanımlamaya yetmez. O, çeşitli savaş örgütlerini yöneten, koordine eden, daha komple bir teşkilattır. Partinin savaş kurmayı olma misyonu bizzat sıcak savaşın kızgın pratiği içerisinde olacak ve parti orada çelikleşecektir. Parti “ateş hattında” yürüye yürüye gerçek bir savaş partisi olur. Devrimin kendi içinde belirsizlikler taşıdığını hesap edecek olan parti, esas olarak kazanamayacağı, başarı elde etmeyeceği, saflarında moral bozukluğu yaratacak çarpışmalara girmeyi hiçbir zaman tercih etmeyecektir. Ancak bu partinin “tüm hazırlıklarını tamamladıktan sonra” savaşa gireceği anlamına da gelmez.

Faşist ordunun dağıtılması stratejik bir hedeftir. Ve her dönem, bu amaçla olanaklar dahilinde ve çeşitli yöntemlerle buna uygun bir taktik hat izlemek zorunludur. Mevcut ordu dağıtılmadan hiçbir devrim başarıya ulaşamaz. Orduda düşük rütbeli subaylar, erler arasında faaliyet yürütmek de mümkündür. Orduya yönelik ajitasyon, propaganda faaliyetleri geliştirilmelidir. TC, dünyanın en büyük ordularından birisine sahip. Ve askeri teknik yanı da hayli gelişkin olan ordunun dağıtılması stratejik önemdedir. Faşist diktatörlük, bugün faşist ordunun zor yöntemleriyle mevcudiyetini sürdürebiliyor. Ve klasik Batı Avrupa ordularından belli ölçülerde farklı olarak TC ordusu, bizzat bir sermaye gücüne dönüşerek iyice palazlanmıştır. Ancak ordu Kürdistan’da sürdürdüğü kirli, haksız savaştan dolayı iyice yıpranmıştır. “Vietnam sendromu” yaşamaktadır. Ve özellikle en vahşi ve pis yöntemlerle sürdürülen kirli savaş ordunun içerisinde yapılacak çalışmada kullanılacak en etkin ajitasyon malzemesidir. Ordu içinde her dönem varolan çekişmeler, ahlaksal yolsuzluk, faşist uygulamalar, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ayrımı vb. çalışmalarımızda sonuç almamızı kolaylaştıracaktır. Erler arasında “Askerler silahlarınızı biz devrimcilere (ya da Kürt halkına) değil, faşist komutanlarınıza çevirin” gibi sloganlarla faaliyet yürütülebilir. 12 Mart’ın öngününde küçük burjuva bir mantıkla ele alınsa da, ordu içinde yürütülen faaliyet bir oranda başarılı olmuştur. Ordu tamamıyla kan içicidir, vahşidir, faşisttir. Ancak, bu orduya askerlik yapmaya gidenler, son tahlilde yaşamdaki tüm çelişkileri yanlarında götüren emekçi halkın çocuklarıdır. “Faşist orduya askerlik yapma” çağrısı süreklileştirilmelidir.

Devrim Ve Askeri Mücadele

Devrim bir silahlı ayaklanma ile gerçekleşebilir. Ancak bu, o zamana kadar askeri alanda hiçbir şey yapmamak ya da devrimin askeri hazırlığını fi tarihine ertelemek, askeri zorun birkaç günlük bir iş olduğu anlamına gelmiyor. Kentlerdeki silahlı ayaklanma stratejik hedefimizin en büyük sorunudur.

Devrimimiz, gelişme süreci içinde bir iç savaş biçimini alacaktır. Her devrim aynı zamanda bir iç savaş sürecinden geçmek zorundadır. Sınıf savaşımının en üst biçimi olan iç savaş, coğrafyamızda üzeri çeşitli biçimlerde örtülü olarak yaşanacaktır. Stratejimizin zayıf noktasını oluşturan bu duruma, en etkin tarzda müdahale için, proletarya partisi hazırlıklarını ciddiyetle ele almalıdır. Coğrafyamızdaki iç savaş değişik formlarda yaşanabilecektir. Bu son derece mümkündür. Tercihimiz değil, bu var olan bir gerçekliktir. İşçi ile kapitalist arasında çıplak bir sınıf kapışmasının olanakları bugünden bakıldığında zayıftır. İç savaşı kazanmak askeri stratejimizin temel hedefidir.

Biliniyor, ama yine de söyleyelim, marksist-leninistler hiçbir mücadele biçimini baştan reddetmezler. Evet, ama aynı zamanda marksist-leninistler mücadele biçimlerinden hiçbirini soyut ve gerçek yaşamdan ve sınıf savaşımının canlı gelişiminden kopuk bir biçimde kabul de etmezler. Yani somut durumu, somut çözümlenmesi gereği içinde bulunulan durumu diyalektik materyalist bir bakış açısıyla çözümlerler. Ve hangi mücadele biçim ya da biçimlerinin kullanılacağı ve kullanılacak bu yöntemlerden hangisinin diğerine oranla daha önde olacağına somutta karar verilebilir. Bu, marksist bakış açısıdır. Yine marksistler hareketi hiçbir zaman tek bir mücadele biçimine endekslemezler. Zaten onu diğer tüm ilkel sosyalizm biçimlerinden ayıran budur.

Zor, devrimimizin kaldıracıdır. Zor, silahlı ayaklanmayı destekleyen her tür yöntem ve eylem demektir.

Silahlı mücadeleyi belirli formlara, şablonlara, reçetelere hapsetmek, ona yapılabilecek en büyük kötülüktür. Devrimi önceden reçetelere hapsetmek Türkiye devrimcilerinin bir hastalığıdır. Maocu “halk savaşı” çizgisi, Guevaracı “PASS” çizgisi vb. buna örnek gösterilebilir. Bu tür yaklaşımlar ciddi daralma ve devrimi soyut ve cansız formülasyonlarla düşünmekten ibarettir. Böylesi bir mantığın devrimi yapabilmesi, zaferi elde etmesi hayalden öte bir anlam taşımaz. Özellikle Maocuların, “kırlardan şehirlere”cilerin hali hem trajik hem komiktir.

Evet, devrim ve silahlı devrimci mücadele asla belirli şablonlara hapsedilemez. Coğrafyamız için de durum budur. Somut durumun somut çözümlemesine dayanarak (çünkü her somut durum bir sonraki sürece ait emareleri içinde taşır) şu kadarını söyleyebiliriz: Faşist diktatörlüğün, halkları bir birine boğazlatma amaçlı iç savaş taktikleri, askeri-teknik donanımı, kendi etki alanı içindeki karşıdevrimci paramiliter güçler vb. önümüzdeki sürecin çok kanlı ve kavgalı bir devrimci savaş süreci olacağını, silahlı mücadelenin, mücadelenin diğer biçimlerine oranla daha önde olacağını göstermektedir. Parti, bu dönemde tam bir savaş partisi/kurmayı olacaktır. Ama o zaman dahi silahlı mücadele tek ve sabit bir mücadele biçimi olmayacaktır. O koşullarda da politik iktidarı yıkmak için bir araç rolünde olacaktır.

Partizan savaşını salt şehirlere ya da kırlara hapsetmek, bir taraftan diğerini kuşatmak vb. düşünce sistematiği marksistlerden uzaktır. Diyebiliriz ki savaşın kızgınlaşması bizi tüm bu alanları kullanmak zorunda bırakacaktır. Ancak bugün için kırlar daha çok eğitim kampları, sığınak gibi ihtiyaçlar için kullanılabilir konumdadır ya da şehir partizan eylemleri için geçici korunaklar, üsler biçimindedir. Kır gerilla savaşı Kürdistan’da verilmektedir. Orada eksik olan, şehirlerde sürdürülecek bir askeri faaliyettir.

“Uzun acılı ve kanlı deneyler bize devrim taktiklerinin sadece, devrimci duygusallık üzerine kurulamayacağını öğretti. Taktikler devrimci hareket deneylerine olduğu kadar belirli bir devletin (ve çevredeki devletlerin, hatta bütün dünya devletlerinin) bütün sınıfsal güçleri hakkında temkinli ve objektif bir değerlendirmeye dayandırılmalıdır.” (Lenin) Evet Lenin’in söylediği gibi taktikler, objektif gerçekler üzerine oturtulmalıdır ve coğrafyamızın stratejik konumu, dış müdahale olasılıkları hesaplanmalıdır.

Devrimimizde kullanacağımız zorun esas biçimi, bugün için partizan (gerilla) savaş yöntemleridir. Aynı biçimde gerilla faaliyeti içinde faşist devletin, ordunun, bürokratların, işkencecilerin cezalandırılması, sokak savaşlarıyla tamamlanmış barikat savaşı taktiklerinin kullanılması, askeri, politik, ekonomik hedeflere yönelen sabotaj vb. yöntemler de kullanılacaktır. Bugün için ileri unsurların, partinin kendi aktif kitlesinin yaptığı eylemler biçiminde gelişse de gerçek bir savaş kitleseldir.

Gerilla savaşı yöntemini besleyecek asıl damar, halkın öz örgütlülükleri olan milislerdir. Varoşların stratejik önemi hesaba katılırsa özellikle buralarda yoğun ve yaygın bir milis örgütlenmesi yaratmak şarttır. Askeri anlamda varoşlarda kurulacak devrimci otorite aynı zamanda düşmana ciddi bir darbe vuracaktır. Gece devriyeleri, arama ekipleri, savunma ekipleri vb. oluşturmak milisin görevidir. Milisin vuruş gücü bu aşamada düşmanın buradaki uzantıları ve dayanaklarıdır. İşbirlikçiler, sivil faşistler, mafyavari gruplar, düşmanın yozluğu derinleştirmek için kurduğu fuhuş yerleri vb. hedef durumundadır. Buralarda çeşitli şiddet yöntemleriyle bu düşman uzantılarını saf dışı bırakmak mümkündür. Milis, aynı zamanda parti ile emekçiler arasında uzanan bir köprüdür. Milis, şiddeti kitlesel kullanmayı tercih etmelidir. Ana hedefi kitlesel devrimci şiddettir. Düzene, kolluk kuvetlerine kin duyan, sağlam güvenilir unsurlar milise dahil edilmelidir. Ne fazla seçkinci davranmak iyidir, ne de herkesin içine gireceği aşırı esnek bir model.

Milisler, bugün her ne kadar halkın öz savunma örgütleri olsalar da, bu mutlak böyle kalacağı anlamına gelmez. Partinin dönem tespitiyle bağlantılıdır milisin durumu. Yani geri çekilme, ya da salt pasif savunma dönemlerinde milis asıl olarak savunma işlevini görürken, saldırı döneminde saldırı işlevini üstlenecektir. Halkın tabiriyle, milisi “gündüz külahlı, gece silahlı” olarak adlandırmak mümkündür. Gündüz kitlenin içindedir, onlardan biridir, gece görevi ne ise onu yapar ve sonraki gün yine işine devam eder. Bu alandaki ileri unsurlar, profesyonel askeri birimlerin kadro adaylarıdırlar. Çalışma tarzı, partizan yöntemleridir. Milis hareket tarzında amatör bir ruh, ancak profesyonel bir çalışma hattı oluşturmak durumundadır. Aynı zamanda açık teşhir olmuş hedeflere şiddet yoluyla yönelmesi emekçilerde milise karşı ciddi bir sempati doğmasını sağlayacaktır. Milis partiye olanak yaratmanın yanında, bulunduğu alanı, geleceğin çok ciddi çarpışmalarının yaşanacağı yerler olarak algılayıp, ona uygun örgütlülükler yaratmalıdır. Mücadelesini kitlelere mal etmelidir. Bu amaçla önce kendisi silah kullanmasını, patlayıcı yapımını vb. öğrenmelidir ve kitlelere bunları öğretmelidir. Çünkü kitlesel bir devrimci savaş yaşayacağız. Varoşlar burjuvaların oturduğu yerleri çepeçevre saran bir ahtapotun kolları halindedir. Düşmanı kent merkezlerine sıkıştırmak, hapsetmek mümkündür. Bu yolla devrimcileri kitlelerden soyutlayarak marjinalleştirmeye çalışan burjuvazinin kendisi marjinalleşecek, tecrit olacaktır. Varoşlardan şehir merkezlerini kuşatmak mümkündür. Bunun yolu, varoşlarda etkin bir devrimci denetim/otoritedir. Devrimci otoritenin sağlandığı varoşlardan çıkarak kent merkezine askeri baskınlar düzenlemek ve tekrar geri çekilmek mümkündür. Üzerinde düşünülmesi/derinleştirilmesi ve daha önemlisi pratik adımların atılması gereken bir konudur. Bu amaçla varoşlarda sığınaklar, geçitler, kanalizasyon şebekeleri gözden geçirilmeli, nasıl yararlanılabileceği hesap edilmelidir.

Partizan (gerilla) savaş yöntemleri, önümüzdeki iç savaş sürecinin öne çıkaracağı yöntemlerdir. Gerilla savaşı daha önce de söyledik, tamamlayıcı bir unsurdur. Hedefi devrimci savaş döneminin ileri aşamalarındaki devrimci ordunun nüvelerini oluşturmaktır. Cezalandırma, caydırma, sabotaj faaliyetleri, sokak savaşı yöntemlerini kullanır gerilla.

Gerilla sokak savaşını özellikle tercih eder. Çünkü bu savaş yöntemi gerilla için son derece elverişlidir. Sokaklarda düşmanın manevra kabiliyeti daha azdır. Fazla sayıda giriş çıkışın olması ve gerillanın buraları iyi bilmesi düşmana hiç beklemediği yerlerden ağır darbeler vurmak için birebirdir. Sokakların etrafı evlerle çevrilidir. Düşman her yanı çevrilmiş, gözetlenebilen, denetlenebilen sokakları ele geçirmek için çok ciddi kayıpları göze almalıdır. Düşman sokak savaşında tekniği öne süremez. Bu savaş yönteminde kendisi gelmek zorundadır. Bedel ödeyeceğini hesap etmiş olmalıdır. Bir anlamda bu savaş biçiminde her ev, oda, bina, birer mevzidir. Ve ele geçirilmemiş her ev düşman açısından ölüm saçan bir kutudur, tuzaktır. şehirlerin sokakları çok çeşitli sebeplerden dolayı (başta çarpık kentleşme) labirent gibidir. Buraları avucunun iç gibi iyi bilen gerilla, düşmanı bu labirentte soktuğu an üstün duruma geçer. Keza barikat savaş yöntemi de sokak savaşı yöntemleriyle birleştirilmek, zenginleştirilmelidir.

Sabotaj faaliyeti her devrimci savaşta, devrimci kuvvetlerin en etkin tarzda kullandığı, olmazsa olmaz eylem türlerindendir. Düşman faaliyetini işlevsizleştirmek bakımından olduğu kadar, onu ayakta tutan temel kurumlara yönelerek oradan darbelemek, baltalamak açısından da özel önemdedir. Sabotajın iki amacı vardır; askeri ve ekonomik. Düşmanın resmi kurumlarına, karakollarına, ordu, valilik, kaymakamlık, vergi daireleri, DMO (Devlet Malzeme Oşsi) binaları, devlet depoları, elektrik santralleri vb. hedeflerin yanında düşmanın ekonomik hedeflerine, doğalgaz borularına, petrol rafinerilerine, THY vb. kuramlarına, NATO’ya ait hedeflere, işbirlikçi tekelci burjuvaziye ait yerlere vb. saldırılar düzenlenebilir. Aslolan onu felç etmek, işlevsiz kılmaktır. Sabotaj üzerine deneyimler araştırılmalıdır. Uygun dönemde öne çıkarılacak bu yöntemlerle düşmana ağır darbeler indirilebilir. Sabotajın daha küçük, basit biçimleri semtlerde faşist diktatörlüğün geri hatlarına karşı uygulanabilir.

Bu eylem tarzı partizanlıkta en risksiz eylem biçimlerindendir. Basit bir araç gereçle güçlü bir vuruş gerçekleştirmek için idealdir. Kadrolar, partinin bu konuda ki olanaklarını öğrenerek uygulamaya hazır olmalıdırlar.

Gerilla aynı zamanda devrim kuvvetlerinin askeri refleks gücüdür. Onlar, vahşi uygulamalara, devrimcilere karşı imha operasyonlarına, büyük Güney Kürdistan operasyonlarına vb. bu yolla karşılık vermelidir. Bu yanıtlamanın boyutu, içinden geçtiğimiz dönemin ruhuna uygun olmalıdır.

Çok tekrar edildiğinin aksine “en iyi savunma saldırı” değildir. Gerilla kendisini savunmak için saldırmaz. Kendisini savunması, koruması gerekiyorsa korur ve tercihen kazanamayacağı savaşa girmez gerilla. Aynı şekilde parti hiçbir zaman elindeki güçlerin tümünü düşmana karşı savaşa sürmez. Bu bir savaş yasasıdır. Kendi yedekleri, alternatifleri her zaman elinin altındadır.

Bu noktada partizan savaşı ve partizan savaşında dikkat edilmesi gereken hususlar hakkında kısa hatırlatmalar yapmak yerinde olacaktır.

Silahlı savaş düzeni bozar. Aynı zamanda uygulayanın da düzenini bozar. Yani devrimci savaş ve savaştaki bu yöntemlerin kendisi bir anlamda düzensizliktir. Eski rutin işleyiş, geniş tartışmalar, bu dönemde artık geçersizdir.

Partizan savaşı, emekçilerin ekonomik mücadelesi içinden doğmamıştır. Örgütlenmiş bir hareket, bir mücadele yöntemi olarak, politik öncülerin kitleler içerisinde yaygınlaştırdığı bir mücadele biçimidir. Gerillanın faaliyeti basitten karmaşığa, alttan üste, basitten komplekse bir gelişim seyri izleyerek yetkinleşir.

Partizan savaşının kendisi kitlelere bilinç taşır. Partizanın bilinçlendirme eylemi, partizan faaliyetleridir.

Partinin savaşta uyguladığı askeri taktiğin, askeri teknikle doğrudan ve açık bir ilişkisi vardır.

Örgütlenme biçimleriyle savaşım biçimleri arasında doğru orantılı diyalektik bir bağ vardır. Nasıl ve hangi perspektifle örgütleniyorsa öyle savaşırız.

Partizan savaş yöntemlerinde olumluluklar üzerinde yükselmek şarttır. Emekçi yığınlar olumlu örneklerle moralize olur, onu izlerler. Gazi ayaklanması böylesi bir olumlu süreçtir.

Varolan iktidara karşı, savaşın toplumsal dayanağı, geniş işçi ve emekçi yığınlardır. Bu yanıyla devrimci şiddetin yöneleceği hedefler arasında düşmanla işbirliği yapan faşist işbirlikçilerin dışında halktan kimse yoktur.

Gerillanın eylemleri kitleleri harekete geçirmelidir. Partizan savaşının varlık sebeplerinden biri de budur. Savaş, emekçi yığınları ve proletaryayı örgütlemek, silahlandırmak, savaştırmak, ayaklandırmak ve iktidara taşımak perspektifiyle yaşama geçirilmelidir. Partinin kitlelere dönük faaliyetinde tamamlayıcı bir öğe olarak düşünülmelidir partizan savaşı.

Partizan savaşının diğer yanı, emekçi halka mücadelenin nasıl bir düzen getireceğini anlatmak, ajitasyon propaganda faaliyetini hiç aksatmamaktır. Bununla beraber kitleler inandıktan ve savaşma kararlığı taşıdıktan sonra gerisi kolaydır. Ölümü kitleler küçümsedikçe savaşa daha aktif katılırlar.

Partizan eylemleri tek başına, kitleleri ayaklandıramaz. Olsa olsa halkta kahramanlara karşı özel bir ilgi uyandırır. Gerillanın eylemi yığınsal hareketi, kitle hareketini destekleyen eylemlerdir. Yani halkın o anki en ileri hareketini daha da ilerletmek, önünü açmak, temizlemek için kullanılmalıdır.

Partizan eylemleri geniş emekçi yığınların duygu ve umutlarıyla uygunluk içinde olmalıdır. Emekçilerin, içinde bulunduğu ruh halini ileriye taşımalı, güven vermeli ve onu cezbetmelidir. Bu ince çizgi farkedilmezse devrimci şiddetin yerini kör şiddet alır.

Partizan, örgütlenme/örgütleme işindeki emekçilerin sevgisini kazanmakla, emekçilerin desteğini kazanmayı bir tutma yanılgısına asla düşmemelidir. Önemli olan, yığınların salt bizi sevmesi değil, ama tüm gücüyle bizi desteklemeleridir.

Stratejik Önderlik Taktiksel Önderlik Ve Aktif Savunma

Bir sosyal devrim partisinin, kendi önderliğini devrim mücadelesi boyunca koruması, düşmanın ulaşamayacağı biçimde konumlandırması, son derece büyük bir önem taşır. Lenin de ifade ettiği gibi “sürekliliği sağlanan istikrarlı bir önderler örgütü olmadan hiçbir devrimci hareket varlığını sürdüremez.” Büyüyen bir partinin önderlik kurumunda bazı örgütlenmelere, yeni düzenlemelere gitmesi doğaldır. Karşımızda tepeden tırnağa en modern araç-gereçlerle kendisini örgütlemiş bir düşman varken, bizim bu konuda eski tarz ve yöntemlerde ısrar etmemiz şüphesiz ilkellik olacaktır. Bir siyasal hareketin devrimdeki ciddiyetiyle önderliğini “koruyabilmesi” arasında bir paralellik vardır. Düşman nerede bir örgütü yok etmeye kalkıyorsa, önce önderliğini hedeflemektedir. Tüm psikolojik saldırılarını, fiziki imha planlarının merkezini önderliğe yöneltmesi boşuna değildir. Partinin stratejik önderliği düşmanın ulaşamayacağı tarzda konumlandırılmalıdır ki, kendi esas işlerine, görevlerine yoğunlaşarak, daha ciddi tarzda üretebilsin, verimli olabilsin. Bir ton ayrıntı içinde boğulmak, günübirlik sorunlarla uğraşmak parçaya takılıp kalmak stratejik önderliğin ölümü, işlevsizleşmesi ve felç olmasıdır. O, belli bir dönem için tüm iradesini kendine teslim etmiş olan, ciddi bir devrim partisinin yol göstericisi olma misyonunu taşımaktadır. Önderlik, partinin en üst kurumudur. Partinin kendisidir. O halde ona, kendisini ve partiyi yeniden ve daha üst boyutta devrimci tarzda üretebileceği olanaklar sunulmalıdır. Stratejik önderliği, tüm partinin takip edeceği bir kutup yıldızına benzetmek yanlış olmayacaktır.

Taktiksel önderlik, cephenin ön saflarında savaşı pratik tarzda yönlendiren, mücadele eden, anlık kararlar verebilen, tüm taktiksel saldırı ve geri çekilme kararlarını alabilen genelkurmaydır. Güncel sorunlara müdahale eden, örgütsel ilişkilerin düzenlenişine kadar birçok pratik görevi yerine getirmekle görevlidir. Yerel önderliğin ve savaşın başında, mücadelenin içindedir. Ama o, mücadeleyi sevk ve idare ettiği için her gelişmenin, ayrıntıların “dışında” olmalıdır. Bu hem onun niteliğini yükseltecek, hem konum kaybetmesini engelleyecek ve hem de ona “dışından” olayları bütün olarak görüp değerlendirme olanağı sağlayacaktır.

Partinin içinde bulunduğumuz evreyi “aktif savunma” dönemi olarak adlandırdığını biliyoruz. Aktif savunma, askeri stratejideki taktiklerden birisidir. Türkiye devrimci hareketinin kaba anlayışının tersine, bu bir geri çekilme, pasifizm, örgütsel pratiği minimum seviyeye çekmek değil, tersine bir sonraki saldırı dönemine, sürekliliği sağlanmış bir çıkışa hazırlıktır. Bu dönemin tek özgün yanı, düşmanın ileri, asli unsurlarıyla karşı karşıya kalmayı “tercih etmemek”tir. Partinin strateji ve taktiğinin yaşama geçirilebilmesi (sanayi merkezlerinde, yerel-lokal genel grev genel direnişler, bölgesel silahlı çarpışma, kalkışma ve ayaklanmalar, partizan savaşı ve bu savaşın müfreze, milis örgütlülüklerinin hazırlanması, iç savaş gibi gerçekten ciddi bir savaşa hazırlık vb.) partinin “gücüne” bağlıdır. Engels’ten devşirerek söylersek “silahlı bir güç isen her şeysin, silahsız bir güç isen hiçbir şey.”

Parti savaşta düşmanın koyduğu kurallarla değil, kendi kuralları ile hareket eder. Her saldırı dönemi öncesinde bir kuvvet biriktirme süreci mutlaka gereklidir. Aktif savunma dönemi böylesi bir dönemdir. Parti tüm faaliyetlerini bu dönemde de yoğunlaştırarak sürdürür. Bu dönem tüm parti örgütlerinin kendilerini gözden geçirerek eksikliklerini gidermeleri için fırsattır. Çünkü iç savaşta olaylar çok çabuk ve baş döndürücü bir hızla gelişir. Öylesi bir süreçteki bir tek günün “yirmi yılı kapsayacak” gelişmelere sahne olması, muhtemeldir. İlkelliklerimizi, geriliklerimizi, savaşı yanıtlamayan yanlarımızı yok etmemiz için bu bir fırsattır. Bunun yanında güç biriktirme salt bu dönemin sorunu değildir. Devrimin dayandığı toplumsal taban genişledikçe, saflara yeni yeni unsurlar dahil oldukça devrime kadarki tüm süreçte bunları işleyip, eğitme, devrim ordusuna katma sorunuyla her zaman yüz yüze olacağız.

Bu dönem, tüm güçlere hakim olma dönemidir; ama aynı zamanda fırsat kollama, uygun anlarda düşmana darbeler indirme dönemidir. Düşmanla istediğimiz zaman karşı karşıya geleceğimiz dönemdir. Düşmanla hazır olmadığımız koşullarda savaşmak bizim işimiz değil. Proletaryanın ve emekçi halkın “kahraman”lara değil, ciddi devrimci öncülere ihtiyacı vardır. Gözümüzü budaktan sakınmayacağız, ama düşmanın psikolojik savaşına aldanıp onunla “düelloya” asla girişmeyeceğiz. 19901992 sürecinde Devrimci Sol’un durumu buna bir örnektir. Orada reddettiğimiz, o gözüpek devrimci eylemler değil, mantıktır. Oradaki mantıktır sakat olan. Önümüzdeki dönem en az o kadar cüretli eylemliliği geliştirmek durumunda olduğumuzu biliyoruz ve zaten onun için bu derece önem veriyoruz bu döneme. Ancak dönemin ciddiyetini kavrayanlar, ona ciddi bir şekilde hazırlanabilirler.

Aktif savunma döneminden çıkmamız tüm partinin hazır olması ile de ilgili bir durumdur. Ve ne kadar çabuk eksik ve gediklerimizi giderir, eski yanlarımızdan arınırsak o kadar hızlı biçimde bir sonraki döneme geçebileceğiz. Kürdistan devriminin pratik politikanın esas gündemi olarak orta yerde durduğu, aynı zamanda “boğulma” tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu süreçte en hızlı biçimde kendimizi tahkim etmeli, hazırlıklarımızı tamamlamalıyız.

Dönemsel açıdan bu sürecin askeri taktiği; düşmanın asli değil, yedek güçleriyle savaşmak biçimindedir. Varoşların düşmanın dayanaklarından arındırılması, devrimci otoritenin hakim kılınması, askeri savaşımın zorunlu ihtiyaçlarından olan yeraltı dehlizlerini, geçitlerini, depoları, sığınakları vb. yaratmak, işyerlerinde patronun işbirlikçilerine vb. yönelme, okullarda sivil faşist örgütlenmeleri dağıtma, yoğun ve yaygın bir milis faaliyeti... Güçlerimizin şimdiden pratiğe sokulması, sınanması ileriye dönük bir hazırlıktır aynı zamanda.

Saydığımız; sabotaj, partizan faaliyetleri vb. dozajı düşürülmüş ve bu dönemin ruhuna, mantığına uydurulmuş biçimde uygulanmalıdır. Bunları uygulamak için esas olan, teknik hazırlık vb. değildir, esas olan, dönemi kavrayabilmektir.

Kadro Sorunu

Partinin strateji ve taktiğine yaşam bulduracak olan kadrolardır. Büyüyen bir partinin her dönem kadro ihtiyacı olacaktır. Bu doğaldır. Kadro konusuna yoğunlaşmak stratejik bir görevdir. İyi bir kadro, askeri strateji ve taktiği yaşama geçirme bağlamında da, iyi bir savaşçı, iyi bir komutan olmalıdır. Nasıl bir kadroyu hedefliyoruz?

Kadro sorunu başlı başlına bir konudur, ayrıca ele alınmalıdır. Biz genel hatlarıyla, konuyla alakalı olduğu kadarını kısaca ele alacağız.

Kadro bir anlamda partiyi yansıtan aynadır. Kadroya bakıp partiyi tanımak mümkündür. Kadro adaylarında şüphesiz belirli nitelikler arıyoruz. Her şeyden önce parti kadrolarının marksizm-leninizmle donanmış, toplumu, savaşı, süreci diyalektik materyalist açıdan tahlil edebilen, gelişmeleri kavrayan bir niteliğe sahip olması gerekir. Devrim davasına bilimsel olarak inanmış olması gerekir. Yaşamını, her şeyini faaliyete adayan bir dava adamı olma kararlılığı ve azmini taşımalıdır. Partinin kendisini yeniden daha üst boyutlu üretimine aktif katkıda bulunuyor olmalıdır. Olaylara bakış açısı son derece devrimci olmalıdır. Onun devrimci bakışı öncülük ettiği kitlelere de yansır. Kitlenin siyasal ufku, kadronun ufkunun derinliğine göredir. Dünyayı ve coğrafyamızı sağlam kavramayan bir unsurun, savaşı sonuna kadar kararlıca götürebileceğini söyleyemeyiz. Yanısıra partinin programatik hedeflerini, strateji ve taktiğini içselleştirmiş olmalıdır. Yenilenme faaliyetini aksatmadan sürdürmelidir. Eleştiri-özeleştiri mekanizmasını azami düzeyde işletebilmelidir.

Günlük yaşam/savaş/mücadelede bir komutanın, kadronun özelliklerini kısaca şöyle tanımlayabiliriz.

Zafere inanmış ve kilitlenmiş olmalıdır.

Mücadeledeki misyonunu kavramış, özümsemiş olmalıdır.

Üstün bir iradeye sahip olmalıdır.

Sorun üreten değil, sorun çözen olmalıdır. Sorunlarla boğuşabilme yeteneği olmalıdır. Bunun için üstün bir ikna kabiliyetine sahip olmalıdır.

Savaşı büyütmeyi, savaş kapasitesini arttırmayı hedeflemelidir.

Bildiklerini öğretmeli, bildiği konularda yorum yapmalı, kitlelerden, savaşçılardan öğrenmesini bilmelidir. Ahkam kesme, bilgiçlik taslama gibi özellikler ona uzaktır.

Analitik düşünme yeteneğine, bütünü görüp resimleme yeteneğine sahip olmalıdır. Savaşın bütününü görebilen, günlük taktikleri belirleyebilen, savaş yöntemleri üzerinde durmadan kafa yoran özelliği olmalıdır.

Savaşta yardımcı tüm diğer faktörleri hesap edebilmelidir. Doğru bir zamanlama yapabilmelidir.

Büyük düşünmeli, kafasında savaş mizansenleri çizebilmeli, “hayal kurmayı” bilmeli, ufkunu sınırlamamalıdır.

Komutanın karakter özelliği çok önemlidir.

Bilimsel bir cesaret, kıvrak bir zeka, soğukkanlı bir yaradılış ve üstün moral değerlere sahip olmalıdır.

Alçakgönüllü, fedakar, paylaşımcıdır. Kendisine konumundan dolayı hiçbir ayrıcalık tanınmasını talep etmez, kabul etmez.

Disiplinli ve inisiyatiflidir. Karar alıp uygulayabilen, denetleyebilen, hesap sorabilen bir kişiliktedir.

İyi bir ajitatör ve propagandisttir. Savaşçılarını ve kitleleri yönlendirme yeteneğindedir.

Yaşamında örnektir. Herkesten çok çaba sarf eder, emek harcar. Her yönüyle savaşçılarından önde olmalıdır. Büyük sorumlulukların büyük çaba ve emek istediğini ve konumundan dolayı herkesten daha çok özverili olması gerektiğini bilir.

Kararlar alırken buna mümkün oldukça etrafındaki savaşçıları dahil etmeye çalışan, savaşçıların genel eğilimini görebilen, kolektivizmi yaşama geçirmek için mücadele edendir.

Sürekli bir eğitim faaliyetinde ısrar edendir.

Yaşamın her anında büyük bir savaşma azmiyle doludur.

Yoldaşlarına ve devrime karşı duygu yüklüdür. En yoğun duyguları yaşar, ancak duygularının mantığının önüne geçmesine, kendisini yönlendirmesine izin vermez.

Saflarda moral bozukluğu yaşanmasına asla izin vermez. Bununla mücadele eder. Savaşta moral değerlerin çok önemli olduğunu bilir. Ve etrafındaki yoldaşlarını devamlı moralize eder. Onlara savaşma ve kazanma azmini aşılar. Bu konuda ünlü savaş stratejisti Clausewitz’in “Savaş Üzerine” adlı yapıtından bir pasaj aktararak konuyu bitiriyoruz.

“Askerler cesur, moralleri yüksek olduğu sürece, komutan amacını gerçekleştirmek için nadiren büyük bir irade gücü göstermek zorunda kalacaktır. Fakat güçlükler ortaya çıkar çıkmaz ki büyük muharebelerde bu kaçınılmazdır işler artık iyi yoğunlaşmış bir makina gibi yolunda gitmez, yani her şey kendiliğinden olmaz. Tersine makinanın kendisi direnç göstermeye başlar ve işte bu direnci kırmak komutan hesabına büyük bir irade gücünü gerekli kılar... Bütün maddi ve manevi güçlerin çözülmesi, bunun yarattığı genel çöküntü, kanlı fedakarlıkların komutanın önce kendinde, sonra bütün adamlarında yenmek zorunda olduğu yürekler acısı görüntüsü, kendisine doğrudan doğruya ya da dolaylı intikal ettirilen bütün o izlenimler, duygular, kuşkular ve özlemler: İşte makinanın bozulduğu asıl bunlardan belli olur. Savaşçıların gücü birbiri ardından çöktükçe, iradeleri artık bu gücü korumaya yetmedikçe, kitlelerin tüm iç direncinin ağırlığı komutanın omuzlarına yüklenir. Bütün ağırlık komutanın iradesine biner. Komutanın kalbindeki ateş, kafasındaki kıvılcım artık hiç durmadan bütün öteki askerlerin cesaretini kamçılamak, kalplerindeki umut ışığını yeniden yakmak zorundadır. Ancak bu görevini gereği gibi yerine getirebildiği ölçüde kitlelerin kontrolünü elinde tutabilecek, onların başında kalabilecektir. Kendi cesareti başkalarının cesaretini körüklemeye yetmezse, kendisi de kitlelerin seviyesine düşecek, tehlikeden kaçan ve utanç nedir bilmeyen hayvan tabiatının aşağılık bataklıklarına saplanacaktır. İşte büyük şeyler yapmak isteyen bir komutanın cesareti ve moral gücü ile omuzlamak zorunda olduğu güçlükler.” (s. 80)

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn