1 Mayıs 1998’in Gerçekleri

1 Mayıs ‘98, ardında yeni dersler ve yeni hedefler bırakarak geride kaldı.

Bir işgünü oluşuna karşın işçilerden, emekçilerden, gençlerden, işsizlerden, ev emekçisi kadınlardan oluşan göstericilerin toplam sayısı iki yüz bini aştı. Yürüyüş ve miting yapılan yerlerin sayısı ise ‘97’yi ikiye katlamıştı. Keza bu yıl 1 Mayıs’la buluşan Kürt kentlerinin sayısı da dikkat çekiciydi. İstanbul dışında genel katılımda nicel bir gerileme yaşanmadı. Tersine gözle görülür bir artış vardı. Beklendiği gibi 1 Mayıs çarpışmasının odağı yine İstanbul’du ve açık irade savaşı kendini bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

1 Mayıs eylemlerinin genel tablosuna baktığımızda kitle hareketinde Aralık ‘97’de başlayan canlanmanın sürdüğünü görüyoruz. Bu 1 Mayıs’a değin kendi merkezlerinde bir eylemi göze alamayan, henüz buna hazır olmadıklarını düşünen değişik kentlerin, kararlı bir adımla bu eşiği aşmalarının sonucu olarak, otuz ayrı şehir ve ilçede yapılan yürüyüş ve mitingler, bir özgüven gelişimini gözler önüne serdi. Mücadele mayasının tuttuğunu, yeni güçlerin sahneye çıkmaya hazırlandığını gösterdi.

Başta İstanbul olmak üzere 1 Mayıs eylemine sendika kortejlerinde katılan işçilerin sayısının oldukça az olduğu ‘98’in gerçeklerinden bir diğeridir. İlerici ve devrimcilerin etkin olduğu bazı sendika şubelerinin 1 Mayıs’ın özüne uygun bir duruşu, coşkuyu örgütleme çabasını dışta tutarsak, sendika kortejlerinin yarı-baygın tören bölüklerini andırdığını söyleyebiliriz. Görüldü ki sarı ve çağdaş sendikacılık çizgisi, sınıf içinde sermayenin ajanlığı çizgisidir. Bunlar birer ihanetçi olmanın ötesinde işçi sınıfı saflarındaki düşman ajanlarıdır. Ve 1 Mayıs ‘98’i, MGK bayrağının sallandığı resmi bir geçit, “bitse de gitsek” cinsinden biçimsel bir tören haline getirmek, faşizme ve sermayeye karşı bir mücadele olanağına dönüştürülmesini önlemek için bütün yeteneklerini seferber etmişlerdir. İstanbul’da devrimciler bu oyunu bozarken, küçük burjuva reformist partiler ve Kızıl Bayrak çevresi 1 Mayıs taktikleriyle sendika ağalarının yardımına koşmuş, ulusal konumun ihtiyaçlarından hareket eden yurtsever devrimci güçler ise plana yedeklenmişlerdir.

Her yıl olduğu gibi 98 1 Mayıs’ı öncesinde de devrimci hareket yoğun bir polis terörüne maruz kaldı. Baskınlar, gözaltılar, işkence ve tutuklamalar Nisan boyunca sürdü. Basın ve televizyonlar aracılığıyla 1 Mayıs’a katılımdan caydırıcı, endişe ve korku yaratmaya dönük propaganda yürütüldü. Ve tıpkı ‘96 ve ‘97’ de olduğu gibi İstanbul’da 1 Mayıs’ı özüne uygun kutlamak isteyenler yine saldırıya uğradı, yüzlerce kişi yaralandı ve gözaltına alındı. Amed, İskenderun, İzmir, Adana gibi kentlerde de gözaltılar yaşandı.

1 Mayıs ‘98’in dikkat çekici iki olgusu daha vardı. Bunların birincisi, bu yıl başta Amed olmak üzere Kuzey Kürdistan’ın bazı kentlerinde işçilerin, emekçilerin ve gençlerin faşist sömürgeciliğin tüm engelleme ve tehditlerini aşarak 1 Mayıs’ı kutlamalarıydı. Bu, sınıfsal bilinç yönünde bir ilerleme olarak önemlidir. İkinci olgu ise, Newroz’un çok güçlü kutlandığı Mersin, Adana gibi Türkiye kentlerinde ve bazı Kürdistan şehirlerinde 1 Mayıs’ta aynı kitleselliğe ulaşılamaması, hatta niceliğin neredeyse beş-altı misli düşmesiydi. Bu gerçek, bugün Kürt halkı saflarında ulusal bilincin geriye kalan her şeyden daha yaygın ve baskın olduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir.

İstanbul’un 1 Mayıs eylemlerindeki yeri ve özel önemi herkesçe kabul edilir bir gerçektir. Gazi ayaklanmasının ve kayıplar kampanyasının ardından gelen 1 Mayıs ‘95, faşist diktatörlüğü devrimci irade karşısında çaresiz bırakmıştı. ‘95 yılı boyunca süren büyük devrimci, antifaşist eylemlerden sonra Ümraniye zindan katliamına karşı sokaklarda yükseltilen gösterilerin ve ‘96 Şubat’ında başta Taksim olmak üzere alanları özgürleştiren üniversiteli gençlik hareketinin ardından gelen 1 Mayıs ‘96 ise faşist rejime ağır bir yenilgi yaşatmıştı.

1 Mayıs ‘97’de, devrimcileri, kendilerini, ıslah edilmiş 1 Mayıs planına uydurmaya zorladı faşist diktatörlük. İradelerini kırmak istiyordu. Ya kendinize oto sansür uygulayacak ve aramada sergileyeceğim inisiyatif gösterisine boyun eğerek alana gireceksiniz, ya da sizi engeller ve ezerim, dedi. Devrimci 1 Mayıs İçin Güç Birliği, bu karşıdevrimci plana dayatılan bir irade olarak kendini ortaya koyunca, “sütliman 1 Mayıs” hevesi diktatörlüğün kursağında kaldı. Devrimci Güç Birliği’nin potansiyelini kullanmaktaki kimi acemilikleri ve nicelik birikiminde ‘96’nın çok gerisine düşüldüğü bir kenara kaydedildi; ancak bunlar irade çatışmasını ve ortaya çıkacak sonucu sakatlayacak bir öneme sahip değildi. Faşist plan bozulmuş, 1 Mayıs kazanılmıştı.

1 Mayıs ‘98’in üzerinde geçtiğimiz yılın nicelik durumunun ve devlet terörünün baskısı vardı. Diktatörlük, bu eksende ciddi bir faşist psikolojik savaş yürütmüştü. Yine aynı sorunlar üzerine küçük burjuva reformizmi umutsuzluk, DHKP-C ise yıpratma savaşı geliştirmişti. Ancak komünist ve devrimci yapıların bazı bölüklerinin Mart süreci boyunca sergiledikleri kararlı duruş ve gerçekleştirdikleri ortak tavır, inisiyatifin ıslah edilmiş 1 Mayıs plancıları ile onun yardımına koşanlara geçmesini engelledi. İstanbul’daki sendika bürokratlarının oluşturduğu “Kutlama Komitesi” bu koşullarda ve yeni bir truva atı olarak devreye sokuldu. Başta EMEP olmak üzere küçük burjuva reformistleri bütün güçleriyle bu truva atını gitmek istedikleri yöne doğru ittiler. Bir dizi söz ve vaat ortaya atıldı. “İş bırakma çağrıları” yayınlandı, “geçen yıldan alınan derslerle devrimci dostların durumunun hesaba katılacağı”, “yer almak isteyen herkes alana girmeden kutlamalara başlanmayacağı” vb. propaganda edildi. Türk-İş’e bağı sendikalarca yapılan toplantıda işçi temsilcilerinin baskıları sonucu alınmak zorunda kalınmış, fakat pratikte sahiplenilmeyeceği için de sahte nitelemesini hak eden, bu açıklama ve çağrılara güvensizlikle yaklaşan, komünist ve devrimcilere ateş püsküren ise EMEP’ten başkası değildi. EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel;

“Türkiyeli bir devrimci için 30 sendika şubesinin iş bırakarak 1 Mayıs’a kalması, bütün konfederasyonların da aynı biçimde karar almasını isteyen sendikaların inisiyatifine uygun davranmaktan daha devrimci bir tutum olabilir mi?” derken, kendisini sınıf sendikacısı olarak gören EMEP Genel Merkez yönetiminden İ. Sabri Durmaz da,

“Evet, 98 1 Mayıs’ının kutlanması kararı konfederasyonlar tarafından alınmıştır. Ama kararın böyle alınmış olması, inisiyatifin konfederasyonların üst yönetimlerinde olduğu anlamına da gelmiyor. Tersine, bütün ülke sathında inisiyatifin ileri işçi kesimlerinde, sınıftan yana sendikalarda, ilericilerde, devrimcilerde olduğu ortadadır” deyip bilindiğini söylediği bu gerçekleri neden bir kez daha anlattığını şöyle izah ediyordu:

“Kimi dergi çevreleri ve ‘platformlar’ geçtiğimiz hafta ortak bir açıklama yaparak; sendikaların inisiyatifindeki 1 Mayıs’ın uzlaşmacı bir 1 Mayıs olduğunu ilan edip, ‘sendikaların inisiyatifini tanımayacaklarını’, ‘1 Mayıs’ı devrimcileştireceklerini’ ilan ettiler. Belli gerçekleri görmelerine yararı olur diye bu yazı yazıldı.” Ardından bir de uyarıda bulunuyor Durmaz. O diyor ki:

“Dergi bürolarında yapılan bu türden saptamalar, niyet ne olursa olsun 1 Mayıs’ı sınıfın Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olmaktan çıkarıp sınıfa karşı bir güne dönüştürme isteğinin ifadesi anlamına gelir.” Ve yazı bir tehditle sona eriyor:

“Kısacası herkes kendine çekidüzen vermeli, geçmiş yıllarda olanlardan doğru sonuçlar çıkarmalıdır. Aksi halde sorumluluklarının altından kalkamazlar.” (Emek, 26 Nisan ‘98)

Kuşkusuz bütün sözler 1 Mayıs günü sınandı ve yaşam, sendika bürokrasisiyle küçük burjuva reformistlerinin kirli ittifakını gözler önüne serdi. Konfederasyonların başındaki burjuva ajanlarının gerici, şoven, işçi emekçi düşmanı nutukları bir yana, alandaki coşkusuzluk ve faşizmin saldırısına uğrayan binlerce işçi, emekçi ve genç karşısındaki kayıtsızlık, gerçeği ortaya koyan kanıtlar olarak sınıf mücadelesi tarihindeki yerini aldı.

Komünist Öncünün 1 Mayıs Duruşu

Marksist leninist komünistler İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana, İskenderun, Antep, Malatya, Zonguldak ve Hopa’da alanlardaydılar. İstanbul’da Güç Birliği sağlanmışken, Malatya’da Partizan’la ortak imzalı bir pankartın ardında yürüme adımı atılmıştı.

Her yıl olduğu gibi devlet, yine geleneğini bozmadı ve Mart-Mayıs sürecinde 1 Mayıs’a hazırlık ve katılımı zayıflatma amaçlı gözaltı, işkence ve tutuklama saldırılarıyla yüz yüze gelindi. Bunlar, 1 Mayıs günü İskenderun’da yüz, Adana’da ise onlarca kişinin gözaltına alınarak gösterilere katılmalarının engellenmesiyle noktalandı. İstanbul’da geçtiğimiz yıl olduğu gibi, “MGK gölgesinde 1 Mayıs’a hayır, yaşasın devrimci 1 Mayıs” diyenlere vahşice saldıran polis, aralarında komünistlerin de bulunduğu yüzlerce devrimciyi yaraladı ve gözaltına aldı.

Marksist leninist komünistler, tüm faşist saldırılara rağmen başta İstanbul olmak üzere 1 Mayıs’a hazırlık için canlı bir çalışma gerçekleştirdiler. 8 Mart’tan başlayarak esasen yasadışı olan birleşik-kitlesel gösterilerin örgütlenmesi-başarılması süreçlerini, aynı zamanda 1 Mayıs’ın hazırlığı olarak ele aldılar. 8, 12, 16 ve 21 Mart gibi önemli muharebelerde kararlılığı, coşkuyu, kitlesel katılımı örgütleyerek 1 Mayıs’a yürüdüler. Bundan ayrı olarak Nisan boyunca olanaklı olan tüm araç ve biçimlerden yararlanarak geniş yığınlara 1 Mayıs çağrısı yaptılar. Bildiri dağıtımı, afiş, yazılama, ev ve kahve toplantıları, geziler, özel işçi toplantıları, öncü işçilere ve sendikal platformlara dönük yoğunlaştırılmış çalışmalar ve nihayet hazırlık komiteleri gibi araçlar ilk elde hatırlatılabilir. 1 Mayıs günü yürüyüş ve mitinglere katıldıkları ana merkezlerde coşkuları, disiplinleri, kararlılıkları ve görsellikleriyle dikkat çeken Marksist Leninist Komünistler, ‘97 1 Mayıs’ından farklı olarak bu yıl ikisi Kürdistan’da olmak üzere altı ayrı kent ve ilçede daha kendi kortejleriyle kutlamalara katılarak genel yükselişin ve mayalanmanın dışında olmadıklarını gösterdiler.

Marksist leninist komünistler, 1 Mayıs kutlamalarını kendi başına amaç haline getirmediler. Yürüyüş ve mitinglerin, katılanların beyninde, yüreğinde, psikolojisinde hangi etkileri bırakacağı, faşist rejimle devrim güçleri arasındaki mücadele açısından o süreçte hangi özgül anlamı taşıdığı, genel olarak yığınlara vereceği mesajın ne olacağı gibi soruları ele alan bir perspektifle hareket ettiler. Keza onlar, her 1 Mayıs merkezinin özgün durumunu gözeten, geride kalan 1 Mayısları dikkate alan, o kutlamada daha sonraki süreç açısından neyin hazırlanması gerektiğini açıklıkla saptayan bir çizgide yürüdüler. Alana hangi pankartlarla girileceğinden, arama noktalarındaki tutuma ve alanda yeni pankart ve flamalar açılıp açılmayacağına değin her açıdan, özgünlükleri ve mücadelenin devrimci ihtiyaçlarını hesaba kattılar. Bu konumlanış 1 Mayıs öncesinde şöyle ifade edilmişti:

“1 Mayıs’ı kutlamış olmanın, kutlamalara öylesine katılmış olmanın kendi başına devrimci hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenledir ki kimse kendini kandırmaya çalışmamalıdır. İzinli gösterilere katılma planı elbette ki alana girme yönelimine sahip olmalıdır. Bu nedenle farklı kentlerin somut durumuna uygun düşen esneklikler gösterilmesi de düşünülebilir ve düşünülmelidir. Ama bu esneklikler solda devrimci duruşun sulanması, bozulması ve belirsizleştirilmesine varmamalı, dahası alana girmek kesinkes mutlaklaştırılmamalıdır.” (Atılım, Sayı: 38, Başyazı)

Öncünün 1 Mayıs’ın politikası içinde kuşkusuz İstanbul’un yine özel bir yeri vardı.

1 Mayıs’ın faşist rejimden koparılıp alındığı, bu uğurda ağır bedeller ödendiği ve her 1 Mayıs’ın devrimci iradeyle faşist irade arasında açık politik çatışma olarak geçtiği bu kentteki duruş, genel atmosferi etkileyecek ve bir sonraki sürecin ve hatta ‘99 1 Mayıs’ının tohumlarını da atacaktı. Burjuvazi faşist terör gibi bir silaha, sendika patronları gibi araçlara sahipti. Bunlarla manevralar yapmaya çalıştı. Sendika patronları küçük burjuva reformist partileri yedeklemeye giriştiler. Yazılı ve görsel medya ise muharebenin psikolojik savaş cephesinde bütün gücüyle hücuma kalktı. Komünist basın durumu şöyle tarif ediyordu:

“98 1 Mayıs çarpışmasının konusu değişmemiştir. Devlet 1 Mayıs’ı ehlileştirmek istiyor, bilumum reformistlerin pozisyonu da bunu benimsediklerini gösteriyor. Devletin bu politikalarını boşa çıkartmayı amaçlamalı mı taktik? Ya da ‘98 1 Mayıs’ında devletin bu politikasını bozmayı amaçlamayan taktik devrimci olabilir mi?” (Atılım, Sayı: 38, Başyazı.)

Sorun bu kadar açık ve keskindi. Kuşkusuz sözkonusu durum bu 1 Mayıs’ta ortaya çıkmamıştı. Sınıf mücadelesinin, öncesi bir yana, son on yılında adım adım bu düzeye ulaşmıştı. Atılım’ın aynı başyazıda belirttiği gibi:

“1 Mayıs, ‘70’lerin ortalarından itibaren ve (12 Eylül gericilik döneminin yarattığı kesintinin ardından) ‘88’den itibaren günümüze değin, üst üste yığılmış kapsamlı toplumsal sorunlar, sınıfsal çelişkilerin derinliği ve keskinliği gibi nedenlerle geleneksel biçimde politik irade savaşı ve tarafların güç denemesi biçiminde geçmektedir. Özellikle Kürdistan’da, ama önemli ölçüde Türkiye’de de Newroz, ‘90’lardan beri aynı niteliğe bürünmüş özel bir gündür. Yalnızca faşist rejim ve komünist, devrimci ve yurtsever öncü güçler değil, yığınlar da böyle algılamaktadır, 1 Mayıs ve Newroz’u.

1 Mayıs taktiğinin temel bir verisidir vurguladığımız bu politik gerçeklik. Ve onu hesaba katmayan taktiğin dizlerinin bağı çözülmüş demektir. ‘98 1 Mayıs’ında da geleneksel irade savaşı yinelenecektir. Bunun gereğini yerine getirmekten sakınıp, çekinenlerin devrimci duruşu zaafa uğrayacaktır. Marksist Leninist Komünistler siyasi gerçeklerin gereğini yerine getirecek, irade savaşının buyruklarını, en geniş kitlelerin doğruluğunu ve haklılığını anlayabileceği zemin ve tarzda yerine getirmeye özen göstereceklerdir.”

Komünist öncünün İstanbul’da 1 Mayıs’taki duruşu bütünüyle buna uygundu. Ve beklendiği gibi, proletaryanın bu büyük mücadele merkezinde iki ayrı 1 Mayıs kutlandı. Abide-i Hürriyet’te MGK kürsüsünün kurulduğu ve arama noktasından başlayarak alanın buna tabi hale getirildiği, başlangıcı ve bitirilişi dahil hiçbir anında konfederasyon patronlarının tercihlerinin dışına çıkılmadığı bir kutlama vardı. Alanda yer alan güçler içinde, konfederasyonların getirdiği kitlenin oranı dörtte biri aşmadığı halde, sendika patronları, küçük burjuva reformist partiler tarafından 1 Mayıs’ın sahibi haline getirilmişti. Bir başka deyişle, kutlama adeta zorla MGK’ya teslim edildi. Devrimci bir havadan, görsellikten ve coşkudan yoksun binlerce insan, MGK sendikacılarını dinledikten sonra dağıtıldı. Üstelik uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele gününde, birkaç yüz metre ötesinde yaşanan vahşi polis saldırısını görmezden, duymazdan gelmesi istenerek. Barikatın diğer tarafında Devrimci Güç Birliği’nin ve DHKP-C’nin ıslah edilmiş 1 Mayıs planını reddeden duruşu vardı. DHKP-C, MGK oyununa tabi olmama ve bozmaya yönelik tavrını birleşik bir karşı koyuşa götürebilecek politik yeteneği yine gösteremedi. Devrimci Güç Birliği ise özgür bir alan yaratıp, devrimci 1 Mayıs kürsüsünü kurarak yalnızca geleneğin özüne uygun bir kutlama yapmakla kalmadı, daha sonraki süreci hazırlayacak güçlü bir adım da attı.

Komünist öncü, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da devrimci ve antifaşist güçlerin katılacağı; MGK planının boşa çıkarılmasını ve 1 Mayıs’ın özüne, sınıf mücadelesinin güncel gereklerine uygun biçimde kutlanmasını amaçlayan birleşik bir karşı iradenin örgütlenmesi çizgisinden hareket etti. Bu konuda yaratılan olumlu geleneklere yeni bir halka eklenmesi için çaba harcadı.

Devrimci Güç Birliği’nin Anlamı Ve Rolü

“MGK postalları altında 1 Mayıs’a hayır! ESK ağalarının güdümünde bir 1 Mayıs’a hayır! Reformizmin içini boşaltarak karnavala çevireceği icazetçi-sahte bir 1 Mayıs’a hayır! İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin birikmiş-yakıcı talepleri için savaşım iradesi geliştirecek, sosyalizm özlemimizi canlandıracak, devrimci irade ile Mart ayında filizlenen öncü kitle dinamiklerini buluşturacak bir 1 Mayıs için ileri!” perspektifi ve çağrısıyla yola çıkan Devrimci Güç Birliği, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da faşist diktatörlüğün hazırladığı ıslah kafesine girmedi ve onu deşifre etti.

1 Mayıs’ın faşist rejimle çok somut bir politik irade çatışması biçiminde cereyan edeceğinin bilincinde olan Devrimci Güç Birliği, hiçbir hayale kapılmadan ve geçtiğimiz yılın derslerini de hesaba katan bir duruşla amaca uygun bir pratik sergilemiştir. Onun yaşadığı kimi eksikliklerin bu özü gölgeleyebilecek bir ağırlığı yoktur.

Devrimci Güç Birliği, MGK’nın, 1 Mayıs’ta solun ıslah edilmesi, devrimci mücadelenin, devrimci simgelerin, devrimci yasadışılığın meşruluğunu bırakalım ilerici yığınları, bizzat devrimci saflarda bile tartıştırıldığı bir psikoloji ve pratik yaratılması yolunda, etkileri

önümüzdeki döneme yayılacak bir adım atma planını boşa çıkarmıştır.

Devrimci Güç Birliği, komünist ve devrimci güçlerin, çevrelerin kayda değer bölümünü sermayeye ve faşist rejime karşı devrimci 1 Mayıs ekseninde birleştirmiştir.

Devrimci Güç Birliği, isteyen parti ve örgülerin kendilerini açık kimlikleriyle ifade ettikleri bir alanda, devrimci bir kürsü kurarak onbini aşkın işçinin, emekçinin, kadının ve öğrenci gencin 1 Mayıs’ı özüne uygun tarzda kutlamalarını sağlamıştır.

Devrimci Güç Birliği kürsüsü, ortak açıklamanın ve tek tek yapıların mesajlarının okunduğu, emperyalizme, işbirlikçi sermayeye ve faşist rejime karşı mücadelenin büyütülmesi çağrısının haykırıldığı devrimci 1 Mayıs mevzisi olmuştur.

Devrimci 1 Mayıs İçin Güç Birliği’nin kutlama alanı, sömürgeciliğe ve şovenizme karşı halkların kardeşliği ve Kürt ulusuna özgürlük ajitasyonunun sesi, soluğu olma işlevini üstlenmiştir.

Devrimci Güç Birliği, devrimci ve komünist partilerin-örgütlerin meşruiyetini yığınların dikkat merkezine getirmiş, küçük burjuva reformistlerinin kolayca angaje olduğu MGK patentli “yasadışı terörist odakların meşrulaştırılmaması”, “yok sayılması” direktifine açık bir darbe indirmiştir. Herkes görmüştür ki, nasıl EMEP, ÖDP, SİP vb. varsa ve onlar bir taraf olarak bu tip süreçlerde yer alıyorlarsa, örneğin MLKP, TKP/ML, TİKB, TKP(ML), TKP-K da vardır ve kendilerini bir biçimde ifade edeceklerdir. Komünist ve devrimci partilerin, örgütlerin yok sayılması bir işe yaramayacaktır. İşçi sınıfının, emekçilerin ve gençliğin tercihini burjuva legalitesine teslim olanlardan birinden yana yapma diye bir zorunluluğu, çaresizliği yoktur.

Devrimci Güç Birliği, “tecrit olursunuz” tehdidine, çarpışmanın içeriğini, özgünlüğünü, devletin planını hesaba katmadan, “bilinçsiz, devrimci etkiden vb. uzak hazır bir kitleye ajitasyon-propaganda yapma imkanını kaybediyorsunuz” veya “1 Mayıs’ı kutlama işçilerin görevidir, bu hak da onlar adına sendika yöneticilerindedir, tek devrimci tutum buna tabi olmaktır” diye kuyrukçu, reformist feryatlar koparanlara, asıl mesele devrimci taktikten tecrit olmamak, işçi sınıfının ve ezilenlerin devrimci taleplerini yükseltmek, faşist rejimin ıslah etme planını bozmaktır yanıtını pratikleştirmiştir. 1 Mayıs’ın sermayeye ve faşizme karşı mücadele günü olduğunu ortaya koymuştur.

Devrimci Güç Birliği’nin, kutlama yaptığı alana toplanan onbini aşkın işçi, emekçi ve genç daha sonraki süreçler için mücadele istek ve kararlılığını pekiştirmiş, coşkuyu ve faşizme karşı öfkeyi büyütmüştür.

Bütün bu belli başlı gerçeklerin yanısıra, Güç Birliği’nin bazı yetmezlikleri, organizasyon sorunları da vardır elbette. Bunların başında, kendi potansiyelini çarpışmayı daha etkili tarzda yürütecek biçimde konumlandırma olanağını iyi kullanmamak gelir. Keza kimi görevler konusunda yer yer gevşeklikler ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz bunlar, grupların ayrı ayrı duruşlarında da yaşanan ve yaşanabilecek zayıflıklardır. Pek çok gazete ve dergide, yapılan bir eylemin veya etkinliğin ardından, “iyiydi ama, şunları şunları da kendi eksikliğimizden kaynaklı olarak yapamadık” türü vurguları görürüz. Sorun, hazırlık ve örgütlenmeyle ilgilidir.

1 Mayıs özgülünde konuşursak, ortaya çıkan eksiklik ve problemlerin devrimci hareketin ortak bir merkez oluşturma, bunun araçlarını yaratma ve işletme konusundaki gelenek zayıflığıyla, yabancılıkla ilgili olduğunu vurgulamalıyız. Bunun aşılmasının yegane yolunun ise, daha sık eylem ve güç birliklerinden geçtiği, birlik kültürünün ancak pratik içinde gelişip kökleşeceği aşikardır.

Devrimci Güç Birliği pratiğine gelecekle ilişkisi içinde şu soruları da sormalıyız:

Geçtiğimiz yıl yapılan hatadan öğrenerek polis barikatının önünde saplanıp kalmama, düşmanın pusu merkezi olarak değerlendirdiği boğaza sıkışmama isabetli bir tavırdı. Keza hazırlıkların devrimci bir kürsü kurmayı kapsaması ve bunun için bir yer belirlenmiş olması da öyledir. Ancak kutlama alanı saptanırken daha baştan semt içinde ve muhtemel polis saldırısına karşı koymak için daha uygun bir yer belirlenemez miydi?

Devrimci Güç Birliği’nin siyasi etki sahasında olup da şu veya bu nedenle Abide-i Hürriyet’e gönderilen güçlerin, ilk sendika patronunun kürsüye çıktığı an verilmiş sözlerin tutulmadığı ve devrimci saflarda toplanmış kitlelerin alana sokulmadığı ajitasyonunu yaparak topluca oradan ayrılmaları ve Güç Birliği kürsüsünün kurulduğu devrimci 1 Mayıs alanına gelmeleri çok daha doğru bir tutam olmaz mıydı?

Yurtsever güçlerin devrimci kutlamaya katılması için daha ısrarlı bir çaba harcanamaz mıydı?

Kuşkusuz sorular bize, bütün bunların en sağlıklı zeminde tartışılması ve karara bağlanması için o süreçte ortak iradeyi temsil eden platformun zamanında ve iyi örgütlendirilmesi zorunluluğunu da tekrar hatırlatıyor. Temsiliyetin ve olanak sağlama düzeyinin beklenen role uygun düşmesi gerektiğini işaret ediyor.

İstanbul’da farklı bir bölge seçilemez miydi tartışmaları açısından ise söylenecek şudur:

O durumda, MGK sözcüsü sendikalar ve onlarla suç ortaklığı yapan küçük burjuva reformistlerinin, her iki alandaki ve genel olarak ilerici saflardaki kitleler nezdinde deşifre edilmesi olanağı boşa harcanmış olmaz mıydı? Açıktır ki, bu olanak önemliydi ve devrimci 1 Mayıs taktiği tarafından hakkınca değerlendirildi.

Kurtuluş Çizgisinin 1 Mayıs Pratiği

Kurtuluş çizgisi, 1 Mayıs sürecinde, eylem günü ve sonrasında açık tutarsızlıklar sergiledi. O, artık sahip olduğu politika kültürünün temel bir öğesi haline gelmiş olan, gerçeklerle canının istediği gibi oynama özelliğini 1 Mayıs değerlendirmelerinde bir kez daha sergiledi.

Kurtuluş çizgisi, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yasal partilerle ittifakı esas alan bir 1 Mayıs politikası izledi. ÖDP, EMEP, DBP ve HADEP’le toplantılar düzenledi, kararlar aldı. Sözümona MGK’ya ve MGK sendikalarına bu ittifakla karşı duracaktı. “MGK solu” tespitlerini unutmuş, ÖDP’nin söylemleri karşısında tepeden tırnağa umuda kesmişti. Devrimci ittifak seçeneğinden iradi biçimde uzaklaşmış olan Kurtuluş çizgisi, her dönemeçte ilk olarak yasal partilerin kapısını çalma hattına iyice oturmuştur.

Peki sonuç nedir?

“İlk görüşmelerde Haklar ve Özgürlükler Platformu, ÖDP, HADEP, EMEP ve DBP ile 1 Mayıs’ın devrimci içeriği ve biçimi konusunda hemfikir olunup, sendikaların oluşturduğu komiteyle bu yapıların ortak toplantı yapması ve bunlardan fiili bir tertip komitesi oluşturması kararı alınmıştır.

Bu görüşmelerden sonra ÖDP telefonla HÖP’ü arayıp ‘tertip komitesiyle tüm partiler görüşecek, platformlar katılmıyor’ bilgisini verir.”(Kurtuluş, Sayı: 79, sf. 11)

Küçük burjuva reformistleriyle ya da kendi ifadesiyle “MGK solu”yla 1 Mayıs’ı devrimci içeriğine ve biçimine uygun olarak kutlama planı çok yaman bir “taktik”tir doğrusu. Ama olmamıştır. Bırakınız devrimci 1 Mayıs’ı, müttefikleri onunla sendikacılardan oluşan tertip komitesi toplantısına kadar bile birlikte gidememişlerdir. Telefonla HÖP’e bildirdikleri şey, tertip komitesinin platformlardan uzak durmak istediği ve kendilerinin buna karşı herhangi bir uzlaşmaz karşı duruş sergileyemeyecekleridir. MGK’ye ve MGK sendikacılarına karşı ittifak, sendikacıların ilk fiskesiyle yıkılıvermiştir. Örgüt pankartı, bayrağı, Kurtuluş’un deyimiyle “temsili kıyafetli grup” veya “gösteri grubu” gibi aşırılıklara başvurulmayacağı teminatı da bir işe yaramamıştır.

Kurtuluş çizgisi, reformistlerle kurduğu şatonun erken çökmesinin şaşkınlığıyla bir süre bekleyip, gelişmeleri izledikten sonra, çoktan yolunu çizmiş ve duruşunu halklarımıza açıklamış olan Devrimci Güç Birliği bileşenlerini şöyle bir yoklamıştır. Ne var ki kutlamaya birkaç gün kala yapılan bu girişimin herhangi bir perspektif açıklığı ve somutluk taşımadığı açıktır.

Kurtuluş çizgisinin bu koşullar altında kendisi için akıllıca gördüğü yegane tutum, 1 Mayıs günü varlığını hissettirecek, o ağzına pelesenk olmuş deyimle “medyatik”, “reklamcı” bir “taktik” izlemektir. Bu uğurda “kitlenin burnunun kanamasını”, “halkı korkutmayı” vb. göze almıştır. Bütünüyle kendine dönük bir tarzdır bu. Çünkü ne polis barikatını zorlamış, ne de planlanmış bir devrimci kutlamaya girişmiştir. Anlaşılan beklediği şey polisin saldırısıdır. Gerisi ise kendi ifadesiyle “DHKP-C kortejinin önünde korteji izleyen”, “ diğer gazete ve TV’lerden muhabir ve kameralardan oluşan yaklaşık 120 kişilik gazeteci grubu”nun işidir.

Kurtuluş diyor ki, “biz 1 Mayıs alanlarına polisin izin vermediği pankartları, bayrakları, temsili giysileri taşımadan da girebilirdik. Sorun tam da buradadır. Bu devletin bir dayatması olup 1 Mayıs’ı kendi istediği gibi yaptırmakta. Bu, devletin 1 Mayıs’ı işçi sınıfının mücadele günü olmaktan çıkarıp içini boşaltmasıdır.”

“İşte bu çerçevede, pankartlarımızla, bayraklarımızla, kortejimizin küçük bir grubunun giydiği temsili gerilla giysilerimizle tüm bu dayatmaları kabul etmeyip devletin yasaklarına 1 Mayıs’ta ortak olmadık.” (Kurtuluş, Sayı: 80, sf. 75)

Fazla söze gerek var mı? Kurtuluş çizgisi mimarlarına sormak gerekiyor: Mantığınız buysa 1 Mayıs ‘97’de neden farklı davrandınız? Gazi ayaklanmasının yıldönümlerinde devrimcilere devletin yasaklarını dayatırken ne yaptığınızın bilincinde değil miydiniz? O sayfalar dolusu küfürnameleri yazarken hangi düşünce, hangi duygu yönetiyordu sizi?

Son iki yıla bir göz atın, “polis yasakları” ve bunun “devletin bir dayatması” olmadığı bir tek 1 Mayıs veya önemli gösteri var mıdır? Yasakların, faşist barikatı yarmak, devletin şartlarını devrimci kararlılıkla çiğnemek dışında bir yolla aşıldığı tek bir örnek var mıdır?

Tutarlı gerekçeler icat etmek adına bu ölçüde garip izahlara sığınmak, Kurtuluş çizgisinin hayat karşısındaki sınavının başarısız sonuçlarını gizlemeye yetmez.

Kurtuluş, bu 1 Mayıs’ta küçük burjuva reformistlerinin ve HADEP’in ittifakı erken bozması nedeniyle farklı bir yol tutmuş, Güç Birliği gerçeğinin yarattığı zorlamaya kararlı bir devrimci duruşu esas almıştır; ama geçtiğimiz 1 Mayıs’ın ve son iki yılın çeşitli eylemlerinde sürdürdüğü yanlış ajitasyonun, küfürname ustalığının baskısı altındadır. İlk dokunuşta çöken çürük gerekçelere sarılmasının nedeni budur.

Kurtuluş çizgisi ne renk veren politika kültürünün iyice belirginleşen unsurlarından bir diğeri de, her durumda mutlaka haklı, mutlaka doğru, mutlaka üstün olduğudur. 1 Mayıs değerlendirmelerinde bunun göze batan örnekleriyle karşılaşıyoruz.

1 Mayıs süreci ve 1 Mayıs duruşu hakkında ortaya konulan gerçeklere rağmen Kurtuluş, Devrimci Güç Birliği hakkında şunları söyleyebilmektedir.

“Oportünizm ise 1 Mayıs öncesi tartışma ve saflaşmalar sürerken kararlı hiçbir tavır sergileyememiş ve ne yapacağı, ne yaptığı belirsiz bir hale gelmiştir. Tam bir şaşkınlık yaşamışlardır dersek yanlış olmaz.”(Sayı: 80, sf. 3)

Yeterince komik sözler bunlar. “Oportünizm” diye nitelediği, komünist ve devrimcilerin 1 Mayıs politikasının 8 Mart’ta, 12 Mart’ta, 16 Mart’ta, Newroz’da verili olduğunu göremeyecek denli körleşmiştir. Keza Devrimci Güç Birliği’nin toplantı ve yönelimleri hakkındaki bilgiler sır olmadığı ve günlük basına yansıdığı halde bunları yazdığına göre bilinçli bir çarpıtmadır. “Kurtuluş hep haklıdır” saplantısının sonuçlarıdır bunlar.

Aynı şey şu sözler için de geçerlidir. “Alandaki birlik politikalarından bir çeşitli oportünist grupları bir araya getiren ‘Devrimci Güç Birliği’nin’ politikasıdır. Ancak bu kesimin 1998 1 Mayıs’ında bir 1 Mayıs politikası olmamıştır. Dolayısıyla politikasız bir birlik ne ölçüde varlık gösterebilir, ne ölçüde işlevsel olabilirse, o kadar olmuştur.” (Sayı: 80, sf. 31)

Bu, Kurtuluş’un eleştiri tarzının sefaletinin açık örneklerinden biridir.

Devrimci Güç Birliği’nin, MGK’nın ıslah edilmiş 1 Mayıs politikasını bozma, devletin çizdiği sınırları reddederek 1 Mayıs’ı devrimci bir gösteriyle kutlama hattı politikasızlık öyle mi?

Kurtuluş çizgisi, küçük burjuva reformistleriyle devrimci 1 Mayıs örgütlemeye, onlarla ortak metin okumaya soyunacak, fakat bozgun çok erken gelince, geçtiğimiz yıl Devrim ci Güç Birliği’nin yaptığını, alan zorlama çabasını da bir kenara bırakarak tekrar edecek ve bu, politika olacak; buna karşın, 1 Mayıs’a devrimci rengini vermek için Güç Birliği oluşturan, geçen yıl çıkardıkları derslerle, barikatı zorlayıp aşamayacaklarsa önünde çakılıp kalmak, polisin saldırısını beklemek gibi bir hataya düşmemek için bir kutlama noktası belirleyen, polisle çatışmayı tuzak bölgede değil, semtte yapmayı öngören, devrimci bir kürsü kurup oradan ortak metin ve tek tek grupların mesajlarını okuyan, müzik ve şiir dinletisiyle coşkuyu yükselten, sloganlarını, marşlarını, devrimci bir andla perçinleyen ve bütün bunları komünist ve devrimci öncülerin pankartlarının, bayraklarının, milislerinin güzelleştirdiği bir alanda gerçekleştiren Devrimci Güç Birliği’ninki politikasızlık olacak öyle mi?

Kurtuluş’un gerçeklerle oynama ve kendini her durumda haklı çıkarmayı her şeyden önemli sayma biçimindeki politika kültürü bileşenleri, gazete sayfalarından alınıp hayatla

yüzleştirildiğinde karşımıza çıkan şey Kurtuluş’un trajedisidir.

Buna son bir örnek verelim, diyor ki Kurtuluş:

“Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi sol güçler nezdinde de, halk güçleri nezdinde de devrimci birlik politikalarını hayata geçiren olmuştur.(....) Halkın her kesiminden onbinler cephe kortejindeki halk güçlerinin birliğini gerçekleştirmişlerdir. (Sayı: 80, sf 31.)

Demagoji budur işte. Bu Kurtuluş’un yazgısı haline gelmiştir. Çünkü gerçeklerle oynamak ve her durumda haklı çıkmak kültürünün mayası demagojidir.

Kurtuluş, 1 Mayıs 98’de hiçbir birleştirici yetenek gösterememiş, hiçbir birlik oluşturamamıştır. 1 Mayıs öncesi devrimcilerle değil, küçük burjuva reformistleriyle birlik aramış, onda da başarılı olamamıştır. 1 Mayıs’ta devrimciler bir tarafta, sendika patronları ve yasal partiler bir taraftadır. Kurtuluş iki alan arasında bir başınadır. Ve polis barikatının önünde bekleyip polis saldırısının kendini gündeme sokması taktiğinden medet ummuştur. Kaldı ki, Kurtuluş’un 1 Mayıs öncesi çıkan son sayısında yaptığı “alanda birlik” çağrısı da gerçeğin itirafından başka bir şey değildir. Bu “taktiğin”, birlik gibi iradi bir mesele bakımından hiçbir somut değer taşımadığı ortadadır.

Bütün bu gerçekler bilindiği ve hiçbir birleştirici yetenek sergileyemediği apaçık ortada olduğu halde “DHKP-C, devrimci birlik politikasını hayata geçiren olmuştur” diye yazmak, cenaze evindekilere gözünüz aydın demekten farksızdır.

Saflarında topladığı insanların sayısının kalabalık olduğunu söyleyerek, “Halk benim kortejimde toplandı, devrimci birliği ben sağladım” demek de gülünçtür. Açıktır ki birlik denilen şey iki ya da çok taraf arasındaki ilişkilerde anlam bulan bir kavramdır. Demagoji devrimci bir yöntem değildir; hiçbir devrimci sonuç da üretmez.

Kurtuluş çizgisinin politika kültürünün belirleyicilerinden biri de sayılar üzerinde içeriksiz savaşlar geliştirmek, bu konuda yozlaşma noktasına sürüklenmektir.

Diyor ki Kurtuluş:

“Oportünizm geçen yıla kıyasla daha da gerilemiş, küçülmüş ve ne yapacağını bilemez durumdaydı. Cephe kitlesi ise geçen yıla göre daha da artmış ve tüm görkemi ile alanda yerini almıştı.” (Sayı: 80, sf. 3)

“Devrimci Güç Birliği de iki bin kişiyle yürüyüş kolunda yerini almıştı.” (s. 80, sf. 26) İki bin rakamı vermesine rağmen, Güç Birliği’ni oluşturan komünist ve devrimci gruplarla ilgili yazdığı tek tek rakamların toplamının bini ancak aşması Kurtuluş’un izah etmesi gereken bir durumdur. Bizi ilgilendiren, onun Güç Birliği kitlesini beşte bir oranında küçültüp bu avuntuya dayalı sevinç gösterilerine girişmesi değildir. Kendi sayısını yuvarlak bir hesapla üç misli fazla göstermesi ve buradan, “onbinler” genellemesiyle yapay nicel zaferler yaratması da değildir. Bunlar Kurtuluş’un tüm devrimci çevrelerce bilinen özellikleridir. Ancak böyle bir hattı meşrulaştıran grubun frene basması da olanaklı olmuyor, yozlaşma noktasına sürükleniyor. Bizi asıl ilgilendiren budur. İşte örnekleri:

“Bu yıl geçen yıla kıyas la çok daha kalabalık bir kitle cephe saflarında yerini almıştı.” (Sayı: 80, sf. 5)

“Cephe kitlesi ise geçen yıla göre daha da artmış ve tüm görkemi ile alanda yerini almıştı.” (Sayı: 80, sf. 5)

Benzer vurgular, söylemler çok. Peki geçen yıl Cephe kitlesi için hangi rakamı vermişti Kurtuluş? “Cephe korteji 25 (yirmibeş - PD) binin üzerindedir.” (sayı 25, sf. 27) Peki bu yıl için belirttiği sayı kaçtır? “Cephe korteji 15 (onbeş - PD) bin. (Sayı: 80, sf. 28)

Kurtuluş’un sayı tarzıyla bile onbin gibi bir eksilme var, ama yine de “geçen yıla göre çok daha kalabalık bir kitle cephe saflarında yerini” almış. Rakamlardan zafer çıkartma yolunun onu getirdiği yer burasıdır.

Bu tabloya bir tek sözcük eklemeye, bu mantık üzerine konuşmaya gerek var mı?

Kurtuluş çizgisinin politika kültürünün bir diğer bileşeni de “herkes bana düşman”, “herkes beni yok etmek istiyor” tezi ve ruh halidir. Gelenek bozulmadı ve 1 Mayıs sonrasında da aynı nakarat sürdü.

“Devlet ve reformistler, Cephe’ye karşı topyekün savaş açmasına rağmen bu yıl geçen yıla kıyasla çok daha kalabalık bir kitle Cephe saflarında yerini almış ve gerektiğinde her türlü mücadeleye hazır olduğunu göstermiştir.” (Sayı: 80, sf. 3)

Kurtuluş, devrimcilerle değil de, küçük burjuva reformistleriyle yapacağı bir ittifakla devrimci 1 Mayıs yaratmak gibi bir taktik gütmüş, ancak bu taktiğin ömrü, bırakın ortak metin okumaya, 1 Mayıs öncesi çıkan ilk engeli aşmaya bile yetmemiştir. Burada sorun, yasal partilerin sürpriz olmayan manevrası değil, 1 Mayıs ‘98’de çok daha belirginleşmiş olan irade savaşının yaratacağı kaçınılmaz saflaşmaları göremeyen Kurtuluş çizgisinin körlüğüdür. Kurtuluş’u birileri değil, bizzat kendisi aldatmışta. Sonuçla da iki yıldır propaganda ettiği ve kendi dışındaki devrimcilerin, tıpkı devlet gibi, “halkı korkutup reformistlerin safına ittiği” noktasına kadar varan düşüncelerini rafa kaldırarak, Devrimci Güç Birliği’nin yarattığı basınç altında geçtiğimiz yıldan farklı bir duruşa sürüklenmişler. Orada da grup perspektifini aşamamış, tüm planını grupsal ihtiyaçlarına göre yapmıştır. Kurtuluş çizgisinin 1 Mayıs gerçeği budur. Bütün bu söylenenlerden ayrı olarak, Ankara’daki kortejde yer alan “HÖP milisleri”yle Kurtuluş sayfalarını dolduran sayısız yazının birbirleri hakkında neler düşündüklerinin açığa kavuşturulması gibi bir sorunun ortada durduğunu da hatırlatmalıyız. Açık ki, görev Kurtuluş’undur.

Ve elbette bazı sözler var hatırlanacak. Onlar üzerinden bir değerlendirme yapmaya ise gerek yok. Devrimci bir nesnellik herkese yeter de artar bile.

Bakın geçtiğimiz yıl, 10 Mayıs 1997 tarihli sayısında neler yazmış Kurtuluş:

“Oportünizm, 1 Mayıs ‘97’de kitleye karşı sorumsuzluğun, halkı örgütlemeyi değil, yalnızca reklamı düşünen birlik anlayışının faturasını görmüştür.” (Sayı: 29, sf. 20)

“Bizim oligarşinin ve MGK sendikacılarının alana sokmama planı karşısında programımız, böylesi bir durumda kendi kürsümüzü oluşturup kendi mitingimizi yapmak şeklindeydi. Varlığımızla, kitleselliğimizle oligarşinin ve MGK sendikacılarının pek çok oyununu bozup, demagojilerini açığa çıkartırken, ayrı kürsü oluşturma programını tam anlamıyla yapamayışımız farklılığın da tam belirgin gözükmemesine yol açtı.”

“Oportünizmin taktiği yalnızca kendi adını öne çıkarmakla sınırlı ve ne pahasına olursa olsun, ‘yeni bir ‘96 yaratmaktı. Bizse, bunu engellemeliydik. Büyük oranda da engelledik.”

“Oportünizm aratmama konusunda da gerçekte taklitçi ve propagandiftir. Bakın biz aratmadık atraksiyonu peşindedir. Gerçekte öyle bir kararı ve taktiği uygulayabilecek siyasi kararlılığa, cesarete ve güce sahip değildir. ‘92’de, ‘93, ‘94’te bu kararı aldık ve alana da yüzlerce yaralı, gözaltılar pahasına girdik. Biz aratmadan girmek isteseydik, girerdik. Ama kan gövdeyi götürürdü.”

“Oportünizmin bu çapsızlığı karşısında polisin tavrı ezme noktasında olmuştur. Karşısında yalnızca yüzlerle ifade edilen bir güç kalmıştır. Hesap başkasının kitlesi üzerineydi. İşin gösterişindeydi oportünizm. Tertip komitesine haber gönderiyor. Haber göndermekle oluyor mu bu iş? Orada çatışma falan olmamıştır. Polis istediği anda, istediği yerde sıkıştırdı, saldırdı ve bıraktı.” (Sayı: 29, sf. 9)

24 Mayıs 1997 tarihli sayıda ise şunları söylüyor:

“Aratmadan girme kararını uygulayabilecek bir kararlılık ve cesaret yok... Fiili bir miting konusunda hazırlık yok... Çatışma konusunda bir hazırlık yok... Eee, neye hazırlandınız siz? Politikalarınız, taktikleriniz nerede? (Sayı: 31, sf. 9)

“Şu çok çarpıcı görülmüştür: Biz bir şeyin önerisini yaptık mı, yapacağız dedik mi,

o iş yapılır. Siz yapamazsınız. Uzun süre oportünizmi biz taşıdık. Bu da çok çarpıcıdır. Bu 1 Mayıs’ta taşımadık, bu hale geldiler.” (Sayı: 31, sf. 10)

Bravo Kurtuluş’a! Ne kavrayış, ne büyük göz lem gü cü, ne derin lik, ger çe ğe ne büyük sadakat! Eşini emsalini bulmak güç! Bunları bu yılki değerlendirmelerinde gözönünde tutmamış mı diyorsunuz? Ne önemi var, nasılsa Kurtuluş hep haklıdır!

Abide-i Hürriyet’te MGK Vesayeti

1 Mayıs öncesi Devrimci Güç Birliği’nin bir toplantısına gözlemci olarak katılıp basın açıklamasına imza koyduktan sonra farklı bir yol tutturan ulusal hareketin güncel ihtiyaçlarına daha uygun düştüğüne inandığı bir çizgide yol alan Özgür Halk, MGK kürsüsünün kurulduğu ve 1 Mayıs’ı nevruzlaştırma oyununu bozacakları için devrimcilerin alınmadığı Abide-i Hürriyet’e girmekle ciddi bir politik hata yapmıştır. Doğru tutum 8 Mart’ın 12 Mart’ın, Newroz’un izini sürmek ve Devrimci Güç Birliği içinde yer alarak, onun gerçekleştirdiği devrimci 1 Mayıs mitingine katılmaktı.

HADEP’le birlikte Abide-i Hürriyet’e giren yurtsever güçler, kitlesellikleriyle o günlerde iyice yoğunlaştırılan, “marjinalleştirdik” yaygaralarına etkili bir cevap vermiş, coşkularıyla alana canlılık ve antişovenist bir hava taşımıştır; bunlar doğru. Ancak bu çarpışmada taktiğin merkezinde 1 Mayıs’ı nevruzlaştırma planına yedeklenmemek, devrimci dayanışmayı yükseltmek ve yığınlarla faşist sömürgecilik arasındaki kopuşmayı derinleştirmek hedefi durmalıydı. Böyle olmamıştır. Mart boyunca sergilenen kararlılıkta bir kırılma ortaya çıkmıştır. Oysa Devrimci Güç Birliği ve yurtsever kitle buluşabilseydi çok açık ki, MGK kürsüsünün kurulduğu andaki kitleyi aşan bir güç elde edilecekti. Devrimci dayanışma ve içinden geçtiğimiz sürecin ihtiyaçlarını birlikte yanıtlama iradesi çok daha güçlenecekti. Ne var ki zaman zaman dikkat çektiğimiz olgu bir kez daha kendini gösterdi, ulusal hareketin taktik zeminiyle, devrimci hareketin taktik zemini aynılaştırılamadı. Batı’da devrimci hareket güçlü bir çekim merkezi haline gelene dek de yurtsever cenahta böylesi zigzagların sürüp gideceği aşikardır.

EMEP, ÖDP, SİP gibi küçük burjuva reformist partiler, genel eğilimlerine ve çizgilerine uygun hareket etmişler, bilerek-isteyerek MGK gölgesindeki 1 Mayıs programına kan taşımışlardır. Öyle ki, komünist ve devrimcileri sendikaların inisiyatifini tanımaya çağıran, bu kez farklı bir durum olduğunu, 30 şubenin iş bırakma çağrısı yaptığını vb. söyleyen EMEP, bu hizmetini daha 1 Mayıs öncesinden başlatmış; aksi bir davranışın “1 Mayıs’ı sınıfın birlik mücadele ve dayanışma günü olmaktan çıkarıp sınıfa karşı bir güne dönüştürmek” olacağı tehdidini bile savurmuştur. Buna karşın aynı EMEP, 1 Mayıs öncesi, “devrimci dostlarımız yanımızda olmadan mitingi başlatmayacağız” diyen sendika yöneticilerine, açıklamalarına uygun davranmaları için en küçük bir baskıda bulunmaya bile girişmemiş, bırakınız devrimci parti ve örgütleri, Tuzla Deri-İş dahi Abide-i Hürriyet’e girmemişken mitingin başlamasına seyirci kalmıştır. EMEP’in pratiği, sendika patronlarının taşeronluğundan başka bir şey değildir. Suç ortaklığıdır.

Nitekim bu partiler, Abide-i Hürriyet’te konfederasyon başkanlarının yarattığı havayı teneffüs etmek dışında bir varlık gösterememişlerdir. Orada bulunmalarının sendikalardan kopmuş görünmemek dışında hiçbir özel amacı yoktur. Dağılma komutuna aynen uymuşlar, burunlarının dibindeki polis saldırısı karşısında da Meral, Budak ve Uslu’nun zihniyetiyle hareket etmişlerdir.

EMEP ve ÖDP’nin 1 Mayıs’a geçtiğimiz yıldan daha az bir kitle taşıdıkları da hatırlatılması gereken bir olgudur. Gerek bütün bir yıl, gerekse 1 Mayıs öncesi süreçte faaliyetlerini etkileyecek yoğunlukta gözaltılar yaşamadıkları, işkence, tutuklama ve katliama maruz kalma türünden faşist devlet terörüyle yüzyüze gelmedikleri halde, bu yasalcı partiler, elverişli toplumsal koşullar altında, biriktirdikleri, harekete geçirdikleri güçler açısından sıçrama yaratmak bir yana, belirgin, biçimde zayıflamışlardır. Kitle kuyrukçuluğunun, “akıllı” solculuğun ve mücadele içinde veya tek tek eylemlerdeki devrimci duruşa karşı yasalcı meşruiyet ve en geri yığınların kabul edebileceği eylem temelinde yürüttükleri ajitasyonun bunlara hiçbir yararı dokunmamıştır.

Küçük burjuva reformist partiler, devletin çizdiği sınırlara harfiyen uyduklarından Abide-i Hürriyet dışındaki devrimci güçlerin polis barikatını aşmaları için herhangi bir girişimde bulunmadıkları gibi, saldırı haberi sonrasında da hiçbir dayanışma eğilimi geliştirmemişlerdir. Polis saldırısını kürsüden duyurma çabası içindeki devrimci sendikacı ve işçilerin girişimine kayıtsız kalmış ve mitingin bitirildiğinin ilan edilmesinin ardından alandan ayrılmayıp Piyalepaşa yönüne yürümek, saldırıya uğrayanlarla dayanışma içine girmek isteyen işçilere de en küçük bir destek sunmamışlardı.

Bu küçük burjuva reformist partiler, MGK kürsüsünün kurulduğu Abide-i Hürriyet dışında kalan devrimci işçilere, emekçilere, gençlere ve kadınlara yöneltilen polis saldırısını meşru sayan bir zihniyete sahiptirler. Bu bakış açısı onların beyinlerini teslim almıştır. Pratiklerine damgasını vuran budur.

1 Mayıs sonrası holding basınının sorunu yansıtış tarzıyla, bunların muhakeme tarzları yazık ki çakışır durumdadır. ÖDP ve SİP’i bir kenara koyarsak, şu yaşadığı iddia edilen müteveffa “biricik parti”nin, mücadeleyi yasal araçlarla büyüttüğü, buna karşın kendi varlığını, ihtilalci komünist kimliğini, çizgisini koruduğu iddialarının ne denli gülünç ve uydurma olduğu ortadadır. Eylemi, psikolojisi, 1 Mayıs sonrası yorumu bunun çürütülemez kanıtlarıdır. Kitlelerle birleşme adına kitleleşme, legal olanaklardan yararlanma adına yasallaşma, bu “biricik parti”nin söz ve eylemlerinin her zerresinde sırıtmaktadır. Bırakınız ÖDP’yi, SİP’i,

1 Mayıs’taki duruşunun, faşist rejim karşısındaki pozisyonunun Rıdvan Budak’tan ne farkı olmuştur bu “biricik parti”nin?

Nerede birlik, dayanışma, nerede mücadele? İşçilerin kanlarını dökerek yarattıkları 1 Mayıs geleneğini, onların sosyalizm uğruna mücadele ettiklerini, bu temelde sermaye devletinden ve düzeninden koptuklarını tüm ezilenlere ilan ettikleri bir mücadele günü düzeyine yükseltmek yerine, sıradan bir gösteriye veya protestoya dönüştürmenin komünistlikle, devrimcilikle ne ilgisi vardır? Faşizmin planına en küçük bir çomak sokmayan bir hattın,

1 Mayıs’ı mücadele günü haline getirmesi olanaklı mıdır? Açıkça MGK’nın hizmetine girmiş sendika patronlarının teşhir ve tecrit yolunu değil, onların “işçi lideri” olarak meşrulaştırılmasının, 1 Mayıs’ta söz hakkının biricik sahibi haline getirilmelerinin, işçilere böyle bir bilinç taşınmasının neresi devrimcidir?

Faşizmin bütün dayatmalarını kabul edeceksin, MGK kürsüsünü, bulunduğun alanın egemeni haline getireceksin, Abide-i Hürriyet dışındaki binlerce kişinin polis barikatını aşmaları için en küçük bir girişimde bulunmayacaksın, polis saldırısını duyurmak isteyen devrimci işçileri yalnız bırakacak, saldırıya uğrayan kardeşleriyle dayanışmada bulunmak ve faşist teröre sessiz kalmamak duygusuyla dağılmayan ve devrimci 1 Mayıs kürsüsünün kurulu olduğu alana doğru yürümek isteyen işçi bölüklerinin yanında bile kalmayacaksın, sonra da öncülükten, birlik, mücadele ve dayanışma gününden, devrimden, işçi ve emekçilerin mücadele içinde devrimci eğitiminden dem vuracaksın. Bu ikiyüzlülük değilse nedir?

Devrimci lafazanlıkla durumu idare etmeye kalkışan, ancak pratiğiyle yaldızları dökülen Ekim çevresinin 1 Mayıs taktiği ise tam bir sefalettir.

Ekim’in 1 Mayıs’ta sendika kortejlerine adeta sığınarak, hiçbir imzalı pankart taşımadan, sendikacıların talep ettikleri her durumda arama noktalarında bu imzasız pankartları da kapatarak alana girdiği, bir başka ifadeyle İstanbul gibi açık bir irade çalışması zemininde faşist rejimin çizdiği sınırlara harfiyen uyduğu gözler önündedir. MGK kürsüsünün kurulduğu ve durağanlığın hakim olduğu Abide-i Hüriyet’te, son derece cılız ve üstelik sendika kortejlerine dağılmış güçlerle, slogan atarak “işçi sınıfının devrimci 1 Mayıs’ını gerçekleştirmeyi planlamak” trajikomik bir öyküden başka ne olabilir ki! “Sendika kortejlerindeki işçi katılım oranı genel olarak düşüktü.” “Kamu çalışanları ise Mart ve özellikle de Kızılay Direnişi’nin oldukça uzağına düştüklerini gösteren düşük bir katılım sağlamışlardır” ve yalnız alanda değil “fakat bu 1 Mayıs’ta yürüyüş sırasında da canlı bir gösteri hakim kılınamadı” diye yazan Kızıl Bayrak (Sayı: 53, sf. 6) gerçekten Ekim’in sayfalar tutan tantanalı değerlendirmeleriyle alay etmekten başka ne yapmış oluyor?

Burada 1 Mayıs’a hazırlık meselesine de değinmek gerekiyor. Ekim ve çizgisindeki yayınlar, 1 Mayıs öncesi faaliyetlerine sayfalarını cömertçe açmışlar, bunları yorumlayan başkaca yazılarla da durumu pekiştirmişlerdir. Ekim’i ya da bu çizgideki yayınları izleyenler, “hazırlık” üzerinde devrimci ve komünist yapılara yöneltilen eleştirileri ve böbürlenmelerini

okuyunca doğal olarak hayrete düşmektedirler. Peki ne yapmışta bu Ekim? İslanbul’da son derece dar birkaç işçi toplantısı, başarısız bir gezi denemesi, bir illegal bildiri ile bazı özel sayıların dağıtılması, son olarak da imza toplanması... Bunlar, sınıfa yönelik özel bir faaliyet yürüttüğünün, hatta genel olarak hazırlıklar içinde en kapsamlı düzeyi yakaladığının kanıtları oluyor. Buna karşın 8 Mart’ta 12 Mart’ta, 16 Mart’ta, 21 Mart’ta tümü de yasadışı olan kitlesel antifaşist militan gösterilerin örgütlenme si-başarılması süreçlerinde; keza, Nisan ayı boyunca toplam binlerce kişinin katıldığı geziler düzenleyerek, değişik bölge ve işkollarında işçi toplantıları, ev ve kahvehane tartışmaları gerçekleştirerek, yazı, afiş, bildiri ve kuşlama gibi araçları kullanarak vb.

1 Mayıs’a hazırlananlar sınıfın, yığınların, onların devrimcileştirilmesinin dışında veya önemsiz sayılıyor. Bütün bunlar Ekim’in gözalıcı çalışmalarının dışında sönük kalıyor. Gülünç ve ibret vericidir.

“Ekim Esenyurt Bölge Örgütü” diyor ki: “İlişkide olduğumuz fabrikalardan gelen çok sayıda işçi ile iki kez devrimci işçi platformları toplantıları düzenlendi. Bu toplantılar hem işçilerin 1 Mayıs’a yönelik ilgisinin artmasına ve fabrikalarda 1 Mayıs’ın daha yaygın konuşulmasına, hem de bu tür toplantılara pek alışık olmayan işçilerin ve yoldaşlarımızın eğitilmesine katkıda bulundu.”

“Ekim Ümraniye-Dudullu Bölge Örgütü” diyor ki: “29 Mart toplantısına hazırlığımız (1 Mayıs çalışmasının somut başlangıcı) üzerinden bir kez daha kendi kitle ilişkileri ağımızı (çeperimizi) yaratamamış olmanın sıkıntılarıyla yüz yüze geldik. Bütün süreç boyunca yürüttüğümüz faaliyet, yaptığımız etkinlikler bu nedenle hep dışımızdaki odakların çevresinde dolanan güçleri etkilemek, bu güçler üzerinden iş yapma (onları muhatap almak) üzerinden şekillendi.” “İşçi sınıfının devrimci 1 Mayıs’ı için oluşturmaya çalıştığımız işçi platformunun ikinci toplantısı için harcadığımız çaba ilkinden daha yoğundu. Çağrımıza (toplantıya) olumlu karşılık veriliyordu. Bunlara rağmen hem katılım zayıftı, hem de toplantı zayıf geçti. Zayıf geçmesi katılımdaki sınırlılıktan kaynaklıydı. Platformun dışımızdaki politik bileşenlerinin kendilerini getirmek dışında bir çabaları olmamıştı.” Ve “Ekim Kartal-Pendik Bölge Örgütü” diyor ki: “İlki 29 Mart günü yapılan platform toplantısına kısa zaman ve sınırlı bir çalışmayla 35 civarında bir katılım sağladık. Katılımcılar tekstil, metal ve petrokimya işkolunda çalışan işçilerden oluşuyordu" “İşçi sınıfının devrimci 1 Mayısı için yapılan ikinci toplantıya katılım daha yoğundu.” (Ekim, Sayı: 191, sf. 7-10)

İşçi sınıfı adına ve Abide-i Hürriyet’te yarattığı etki üzerine konuşan, işçilerle kurduğu bağların, ölçeğinin partileşmek için gerekli düzeye ulaştığını açıklayan ve onbir yıldır “milim bile sapmadan”, “halkçılığa hiç mi hiç düşmeden”, “ideolojik, siyasal ve örgütsel bütünlüğünü, tutarlığını bozmadan”, “sosyalist devrim” teziyle faaliyet yürüten Ekim’in şehr-i İstanbul’daki gerçeğini, fiziki çapını kendi ekranından yansıtmak için yaptığımız bu uzun alıntılar için okuyucu bizi bağışlasın. Fakat sanıyoruz hayal dünyasının, dergi sayfalarında tartışma tüketmenin, az iş çok söz üretmenin cenderesine sıkışmış olan bir propaganda çevresinin yalanı yaşamasını böylece daha iyi anlayabiliriz.

Ekim’in İstanbul gibi bir kentte 1 Mayıs eylemini bir çarpışma değil, sloganlar yoluyla bilinçsiz kitleyi bilinçlendirme çalışması olarak algılama geriliği, onu MGK kürsüsünün kurulduğu alanın basit bir figüranı haline getirmiş, onu sermaye tarafından çizilen çerçeveye yedeklemiştir. Bunu allayıp pullamak gerçeği değiştirilebilir mi?

On bini aşkın işçinin, emekçinin, gencin katıldığı ve Devrimci Güç Birliği tarafından gerçekleştirilen mitingi “sınıf dışı grupların gövde gösterisi yapma çabası” diye niteleyip, “sosyal reformistler” le birlikte ve üstelik onların gerisinde bir duruşla politik kimliğini ortaya koyacak simgelerden bile imtina ederek MGK sözcülerini dinlemeye gitmenin neresi devrimcidir? Bir tarafta komünist ve devrimcilerin birleşik kürsüsü ve faşist diktatörlüğün iradesinin kırılması, diğer tarafta Ekim’in, MGK kürsüsü kurulan ve sendika patronlarının egemenliğinin güvenceye alındığı alanda sloganlarla sözümona işçileri bilinçlendirme çalışması. İşte, barikatın sağında saf tutmaktan başka birşey olmayan “işçilerin devrimci 1 Mayıs”ı etiketli sefil taktik bundan ibarettir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn