Sayı 19 / Ocak-Şubat 2016

Düzen Partisi

AKP bugün temsil ettiği siyasi misyonuyla herhangi bir burjuva parti değildir. AKP, Türk burjuvazisinin ve onun sömürgeci faşist devletinin partisidir, aralarındaki çıkar çatışmaları ne düzeyde olursa olsun. TÜSİAD’ı ile MÜSİAD’ı ile TUSKON’u ile sömürücü burjuvazinin tümü söz konusu olan Kürdistan’ın sömürge statüsünün sürmesi, TC’nin bekası olunca AKP’nin arkasında birleşti. Faşist Genelkurmay ve ırkçı faşist Kemalist ulusalcılar, kendilerini “ulusalcı”, “milliyetçi”, “ülkücü” olarak niteleyen bilumum ırkçı faşistler, faşist mafya çeteleri AKP’de cisimleşen Düzen Partisi’nin militarist birlikleri olarak saflaştı.

MLKP 5. Kongresi

1) Rejimin faşist niteliği değişmemiş ancak yarı askeri biçimi ortadan kalkmıştır. Kürt ulusal devrimci savaşımı, politik özgürlük için mücadele eden işçi-emekçi kitleler, demokratik Alevi hareketi ve bütün bunlar zemininde politik islamcı hareket yarı askeri faşist diktatörlüğü yönetememe krizine itti. Sermaye oligarşisi “değişim” programıyla bu sürece müdahale etti ve krizi aşmaya çalıştı.

Emekçi sol hareket içerisinde 90’lı yıllardan itibaren kadın özgürlük sorunuyla ilişkide iki temel eksen belirginleşti.

Birinci eksen (ki emekçi sol hareket içinde bu eksenin öncülüğünü sosyalist kadınlar omuzladı), kadın özgürlük mücadelesini devrimci mücadelenin yarısı olarak ele alma, buna uygun teorik, siyasi, örgütsel açılımları geliştirme, süreklileşmiş siyasi faaliyetin konusu haline getirme hattından ilerledi.

Esas ağırlığını üniversiteli gençlik hareketinin oluşturduğu Demokratik Gençlik Hareketi, tarihsel olarak her daim toplumsal muhalefetin ve de emekçi sol hareketin buz kıranı, yol açanı olmuştur. 68 gençlik hareketinin, anti-emperyalist karakterdeki mücadelesiyle başlatmış olduğu eylemlilikler, kısa zamanda sınıf eylemliliklerine zemin hazırlamış, yine 71 devrimci atılımı da aynı zemin üzerinden kopuşlar yaratılarak gerçekleştirilmiştir.

Ayrıca 74-80 devrimci yükseliş dönemi de bu bakımdan benzerlik göstermektedir. 12 Mart sonrası, Ankara ve İstanbul yükseköğrenim gençliği başta olmak üzere, gençlik hareketleri, antifaşist karakterdeki halk direnişlerinin kıvılcımı yakmış, birçok devrimci parti ve örgütün doğumunu da kendi bağrından gerçekleştirmiştir.

TKP’nin ikiye bölünmesinin, KP ve HTKP’nin ortaya çıkmasının üzerinden bir yılı aşkın zaman geçti. O dönemde, bu ayrılığı değerlendirirken, HTKP’nin “Gezi’yi, Haziran’ı referans alması ve ayağını sokağa basmaya yönelmesi bir olumluluk olmakla beraber, TKP’nin programı, teorisi ve siyaset tarzına herhangi bir eleştiri yöneltmemesi, hatta tersine kendisini bunların gerçek sürdürücüsü sayması, yaşanan ayrılığın (en azından henüz) bir ilke ayrılığı olmadığını ortaya koymaktadır.”[1] demiştik.

Bugün gelinen noktada, artık söz konusu partinin iç bölünmesinin derinleşerek bir ilke ayrılığı düzeyine vardığını, dolayısıyla yukarıdaki tespitin de artık geçerliliğini yitirdiğini söyleyebiliriz.

2012’den bu yana olağanüstü yoğunlaşan göçmen hareketi ve özellikle Türkiye-Ege Denizi-Yunanistan ve Balkan ülkelerinde yaşanan göçmen dramı, bu sorunla karşı karşıya kalan ülkelerde iç ve dış politikada araçsallaştırıldı. Genel anlamda burjuva medya, bir taraftan insanların savaştan ve yoksulluktan kaçtığını açıklarken diğer taraftan da savaş ve yoksulluğun nedenini özenle gizlemektedir. Savaştan ve yoksulluktan kaçan milyonlarca insanın dramı iç ve dış politikada, ekonomide ve toplumsal alanda acımasızca ve çok yönlü kullanılmaktadır. İç politikada bir taraftan “onlardan daha iyi koşullarda yaşıyorsunuz, halinize şükredin ve susun” mesajı verilirken ırkçılık, faşizm, yabancı düşmanlığı körükleniyor, diğer taraftan da neredeyse bedava işgücü geliyor diyerek ücret politikasını yönetmek ve işçi sınıfını bölmek için ve dış politikada göçü jeopolitik amaçlar doğrultusunda kullanmak için göç hareketi yönetiliyor.

Eski yaşam ile yeni yaşam arasındaki mücadele sınıflar savaşının ilk dönemlerinden günümüz emperyalist kapitalist sistem boyunca sürmüştür. Bu çatışmada eski yıkıldığı oranda yeni kendini var edebilir zira eskiye dair bulguların kendini yaşatması yeni yaşamı inşa ederken bireyi zorlar, yenileneni çürütebilir. Devrimci yaşamla yeni insan yaratma yolunda ilerleyen birey eski yaşamıyla bir çatışma halinde olur. Kendisini her gün yeniden üreten kapitalizmin karşısına devrimci yaşamı inşa etmek düşünsel kabulün de ötesinde günlük yaşamın ayrıntısında ne ürettiğine bakmak gerekir. Bir devrimci kapitalizme karşı örgütsel bir mücadele içerisindeyken bile geldiği toplumun öğretilmişliği içerisindedir ve devrimci yaşamı bilinçli bir tercihse, kapitalist yaşamla sürekli bir mücadele içerisinde olmalıdır, bu mücadele bilinçli bir savaşa dönüşmelidir.

1950’lerden başlayarak ‘60-’70’lı yıllarda postmodernizme, yapısalcılık ve ardından post yapısalcılığın etkin ve giderek hâkim olduğu Batı Avrupa siyaset ve akademiya dünyasında ideoloji konusu teorik hesaplaşma ve kavgaların başat gündemini belirler. Batı Avrupa’da Marksist hareketin büyük bir ideo-politik bunalımıyla karakterize olan bu dönemde ideoloji meselesi pek çok teorisyenin biricik ve öncelikli çalışma alanı görünümü sergiler. Marksist teorisyenlerin Batı Marksizmi kıtasında hükmünü icra eden derin bunalıma ve buna eşlik eden postmodernist, yapısalcı ve post yapısalcı akım ve mihrakların ideolojik bakımdan çözücü işlev gören akım ve salvolarına karşı bir ideoloji teorisi kurarak ve ideolojik mevzilenmeye geçerek cevap vermeye çalıştığı görülür. Bu alanda ilk çıkış, Marksist felsefeci ve FKP teorisyenlerinden Althusser’den gelir. ‘İdeoloji’ ve Devletin İdeolojik Aygıtları’ tam anlamıyla bir ideoloji teorisi kurma ve ideolojik mevzi alma çabasına işarete eder. Aynı yıllarda Althusser’le birlikte yürüyen Alain Badiou, ‘ideolojiye dair’ başlıklı ve ‘komünist ilkeler’ demetini içeren bir broşürle ideolojik duruş alır. Bu bağlamda bir ideoloji teorisi ve ideolojik mevzilenme güzergâhının açıldığı söylenebilir. Terry Eaglaton’un ‘eleştiri ve ideolojisi’ Ernesto Laclou’un ‘ideoloji ve politika’sı aynı mecrada gelişen ve öne çıkan ideoloji ve siyaset felsefesi çalışmaları olarak kaydedilebilir.

Komünist kadın savaşçı ve komutan Şirin Öter’in, parti adıyla Ekin Su yoldaşın politik askeri cephe çalışmaları yürütürken, bir başka ifadeyle gündelik riskler ve tehlikelerle dolu yaşam ve mücadele koşulları altında, okumak, öğrenmek, kendini yetiştirmek ve en sınırlı ilişkiler içinde, devrimciliğini aynı zamanda yazarak üretmek kültür, zevk ve disiplinine sahip olduğu sosyal medyaya yansıdı. Şiirleri, parti basını için kaleme aldığı yazı ve değerlendirmeler, bireysel gelişim raporları, onun devrimciliğini geliştirip güçlendiren okuma-yazma eyleminin, kafa emekçiliğinin örnekleri olarak, devrettiği kızıl bayrağı yüksekte tutmayı sürdürenlerin ellerinde bir silah, bir demet çiçek, bir umutlu gülüş, bir eğitim imkanıdır. Şirin’in böylesi çalışmalarından birini yoldaş okurla paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz.