Tunus Devrim Ruhunu Ararken

Tunus’a gitmeden önce, 2010 Aralık’ında yaktığı kıvılcımla Arap ülkelerindeki isyan dalgasını başlatan ülkeyi göreceğim ve Ben Ali diktatörünün ülkeden kaçmasını sağlayan insanları tanıyacağım için çok heyecanlıydım. İsyan ve devrim ruhunun hala canlı olup olmadığını ve bunun insanları nasıl etkilediğini merak ediyordum. Bu sürecin sonuçları neydi, neler değişmişti; süreç hala devam ediyor muydu? Her şeyin başlamasının üzerinden iki yıl geçtikten sonra, Tunus halkı bugün ne düşünüyordu? Neler öğrenmişlerdi, biz onlardan neler öğrenebilirdik? Tunuslu devrimciler bugün ne yapıyorlardı ve yaşananlardan ne tür dersler çıkarmışlardı? Devrimi gerçekleştirme şansını bir kez daha mı kaçırmıştık? Devrim ve ayaklanma, bunların nasıl şeyler olduğunun gerçekten farkında mıyız? O anın geldiğini ve bunun nasıl ileriye taşınacağını açık bir şekilde kavrayabiliyor muyuz?

Gezi’de yaşanan yerel ayaklanma sırasında Türkiye ve Kürdistan’daki Marksist Leninistler, doğru anda yapılan kesin ve örgütlü bir müdahalenin, kendiliğinden gelişen bir hareketin bütün gelişimini ve yönünü nasıl etkileyebileceğini kanıtladılar. Bununla birlikte, ayaklanma ile iktidarı ele geçirmek birbirinden farklı şeyler.

Son birkaç on yılda, Yunanistan’dan Nepal’e ve son olarak Arap ülkelerinde olmak üzere tüm dünyada kendiliğinden gelişen bazı ayaklanmalara tanıklık ettik. Kapitalist sömürü ve baskı düzeni sürdüğü müddetçe de ezilen halklar ve emekçi yığınların emperyalist kapitalizmin yarattığı sayısız soruna karşı başkaldırmaya devam edeceğine hiç kuşku yok. Bununla birlikte, yakın geçmişte yaşanan bu başkaldırıların hiçbiri, kendiliğindenlik aşamasını geçmeyi ve kapitalist düzenin sınırlarını aşarak siyasi iktidarı ele geçirmeyi ve gerçek bir alternatif kurmayı başaramadı. Bunun nedeni oldukça açık olmalı: Devrimci önderlik, kitleleri sosyalizme götürecek Marksist Leninist bir öncünün eksikliği. Peki ama var olan devrimci örgütler bunu neden başaramıyor? Nerelerde yetersiz kalıyorlar, bu yetersizlikleri aşmak için ne yapıyorlar? İşte Tunus’a giderken aklımdaki temel sorulardan biri buydu. Bu soruya, her bir ülke için acil olarak somut cevaplar bulmalıydık.

Sonunda Tunus’a, 2010 yılının 17 Aralık’ında Muhammed Bouazizi’nin sonradan bütün bölgeyi kapsayacak isyan dalgasının ilk kıvılcımını yaktığı ülkenin başkentine geldim. İlk olarak şehir merkezinde bulunan Bourguibai Bulvarı’nda yürüdüm. Bu bulvar, Ben Ali rejimine karşı isyan günlerinde ve geçtiğimiz Şubat ayında Halk Cephesi lideri Şükrü Belayid suikasta uğradıktan sonra milyonların yaptığı yürüyüşlere sahne olmuştu. Dikkatlice etrafıma bakıyor, palmiye ağaçlarının altındaki kalabalıklarda “devrim ruhu”nu arıyordum.

Sağ tarafta International Oteli’ni görüyorum. 1984 Ocak’ında “Ekmek İsyanı” olarak anılan ayaklanma sırasında Fadhel Sassi adlı devrimci, jandarma tarafından tam bu otelin önünde öldürülmüştü. Sassi şehit düştüğünde, üniversitede 4 yıl boyunca birlikte okuduğu yakın arkadaşı Djamila onun yanındaydı, bugün bizimle birlikte. Bu bize, 2010-2011 ayaklanmasının birden bire patlak vermediğini, ayaklanmaya giden yolu açan köklü bir sınıf hareketi ve devrimci direniş geleneğinin olduğunu hatırlatıyor.

Yakın zamanda yaşanan devrimci süreci önceleyen başkaldırıların muhtemelen en önemlisi 2008 yılında ülkenin güneyindeki maden bölgesi Gafsa’da yaşandı. Bölgedeki fosfat madenlerinin yerel halka tek getirisi işsizlik, yoksulluk, ciddi sağlık problemleri ve çevre felaketleri olmuştu. Madencilerin işsizlik, adam kayırma ve sağlık sorunlarına karşı başlattıkları isyan, tüm baskı ve verilen 3 şehide rağmen gösteriler, grevler ve neredeyse her gün yapılan oturma eylemleri ile altı ay boyunca devam etmişti. Gafsalı genç devrimci Amin’e göre, diktatörlüğün inşa ettiği korku duvarı ilk kez bu isyan sırasında sarsılmıştı.

Sol tarafımda Metropol Tiyatrosu var. Birkaç gün önce burada yine bir işsiz, protesto için bedenini ateşe verdi. Bu, devrimin taleplerinin henüz yerine getirilmediğinin; işsizlik, pahalılık ve yoksulluğun hala çözülmemiş sorunlar olarak durduğunun açık bir kanıtı.

Daha sonra Kaspa Meydanı’na varıyorum. Ben Ali rejiminin doğrudan devamı olan Muhammed Gannuşi hükümetinin devrilmesine yol açan oturma eylemleri burada bulunan İçişleri Bakanlığı önünde yapılmıştı. Peki, o an, koşulların devrim için olgunlaştığı an mıydı? Tunuslu bir yoldaş olan Mesut bu fikirde: “Güç, o zaman sokaklardaydı. Burjuvazinin kafası karışmış ve ülkeyi yönetemez hale gelmişti, kitleler hazırdı, ama biz o anı kaçırdık. Şimdi işimiz çok daha zor olacak.”

Özgürlük arayan binlerce insanın haftalar boyunca burada kamp kurduğunu gözümün önüne getirmeye çalışarak meydanın çevresinde dolaşıyorum. Şu anda boş olan meydana bakıyorum. Hafiften bir yağmur yağıyor, güneş batmış olmasına rağmen hava hala sıcak. Yanımızdaki genç Tunuslu arkadaşlara o günleri soruyoruz. Rhima, herkesin heyecan ve umut dolu olduğunu, meydanda kalan insanlar arasında çok güçlü bir birlik ve beraberlik duygusunun olduğunu, dışarıdan çok sayıda insanın burada-kilere yemek ve battaniye getirerek dayanışma duygularını gösterdiğini anlatıyor. Tunuslu başka bir arkadaş, o zaman artık ileri bir adım atmak gerektiğine inandığı için, kendi örgütüne, dinamitle bakanlığa girerek bunu patlatmayı önerdiğini söylüyor. Bu kadın arkadaş, “Kendimden bir an bile şüphe duymazdım. Oğluma, günlük hayatta onun için asla yapamayacağım kadar önemli bir miras bırakmış olurdum: Gurur duyabileceği bir anne” diyor.

İnsanların yüzlerine bakıyorum. Öfkeliler mi, umutlular mı, hayal kırıklığına mı uğramışlar? Devasa meydan şu anda boş ve karanlık, fakat halkın gücünün izleri hala görülebiliyor. Tüm meydanın dikenli tellerle çevrilmiş olması yönetici sınıfların duyduğu korkuyu açıkça gösteriyor ve korkmakta da sonuna kadar haklılar.

Bir Arap Ülkesindeki İlk DSF

11. Dünya Sosyal Forumu (DSF), 26-30 Mart 2013 tarihleri arasında Tunus kentinde bulunan El Manar Üniversitesi’nde yapıldı. DSF hareketinin tüm eksiklikleri ve yetersizliklerine rağmen, 128 ülkedeki 4 bin 500 organizasyondan 50 binden fazla insanın buluştuğu bu geniş birliktelik, bölgeden insanlarla tanışmak ve kendini Mağrip ülkelerine bir alternatif olarak sunan Türkiye’deki AKP Hükümetini teşhir etmek açısından bizim için iyi bir fırsattı.

11. DSF, 29 Mart’ta, düzenleyenlere göre 50 bin kişinin katılmış olduğu bir yürüyüşle başladı. Bir diğer kitlesel gösteri 30 Mayıs günü resmi kapanışın öncesinde Toprak Günü vesilesiyle Filistin halkına destek sunmak için yapıldı. Tunus’ta her yıl yapılan bu gösteri, ilk kez bu sene polisin saldırısına uğramadan gerçekleşti.

Forumda her gün yapılan 350’ye yakın panelin konuları arasında insan hakları, kadın özgürlüğü, göçmen çelişkileri, tarım politikaları, borç, ticaret, çevre gibi konular yer alırken, Filistin öne çıkan konulardan biri oldu. Batı Sahara’nın ulusal bağımsızlığı da diğer ana meseleydi. Kalabalık Sahara delegasyonu, Batı Sahara’nın hala bağımsızlığı için mücadele eden bir Afrika kolonisi olduğunu ve 38 yıldır Fas askerinin işgali altında olduğunu hatırlattı. Esad hükümetinin destekçileri ile karşıtları arasında Suriye ile ilgili çok sayıda tartışma, hatta zaman zaman fikir çatışmaları yaşandı.

İlk kez bir Arap ülkesinde buluşan DSF bileşenleri, bölgede gerçekleşen ayaklanmalar sırasında önemli bir yer tutmuş olan “Onur” sloganı altında bir araya geldi. Bununla birlikte, görünüşe göre geleneksel forum ve yurtdışından gelen konuklar, Tunus ile ilgili tartışmalarla bütünleşmekte bazı sorunlar yaşadı. Çevre, vergi, ticaret ve bunun gibi forumun geleneksel konularıyla ilgili yapılan buluşmaların çoğu üniversite kampusunun bir tarafında ve sınırlı bir yerel katılımla yapılırken, bölge politikalarının konu edinildiği atölye çalışmaları ve paneller kampusun diğer tarafında gerçekleştirildi. Foruma katılımın temel olarak Avrupa ülkelerinden olması nedeniyle DSF’nin yüzü oldukça “beyaz ve Avrupalı”ydı. Görünen o ki, forum giderek daha da “profesyonelleşiyor”; geniş emekçi yığınları kapsamak yerine, forumun katılımcılarının çoğunluğunu sivil toplum örgütlerinin profesyonel aktivistleri oluşturuyor. Yoksul ve işsiz Tunuslular forum hakkında yeterince bilgilendirilmemişti bile. Norveçli yazar Asbjorn Wahl bunu şu şekilde yorumladı: “Dünya Sosyal Forumu’na gelenler toplumsal hareketlerin liderleri değil, aktivistleri. Düşünme var, konuşmalar oluyor ama katılımcılar sokaktaki kitle hareketlerini temsil etmiyorlar. Örgütlenmeden ve bunun için gereken bir yapı inşa etmeden bu mücadeleyi kazanabileceğimizi sanmıyorum. Sokaklarda yaşanacak toplumsal bir yüzleşme gerekiyor.” 2001 yılında Brezilya’da “Başka bir dünya mümkün” sloganıyla başlayan DSF hareketi, emperyalist küreselleşmenin sonuçlarına karşı kitlesel protestoların bir ifadesiydi. Fakat, en başından beri halkların mücadelesini örgütlemekte başarısız oldu ve bu yüzden de sınıf mücadelesinde herhangi etkin bir rol oynayamadı. Farklı mücadelelerin birbirine bağlanacağı bir yapı oluşturmak bir yana, devrimci ve komünist partilere karşı düşmanca bir yaklaşım sergilendi. Sosyal Forum halkların “başka bir dünya” arayışına da herhangi bir cevap veremedi. Sömürü ve baskının olmadığı bir başka dünya önermek yerine, “insan yüzlü kapitalizm”e dönmeyi önerdiler. Bu yüzden, ezilen yığınların foruma ilgisinin giderek azalması ve forumun çoğunlukla sivil toplum örgütlerinde çalışan benzer bir aktivist çevresinin her yıl başka bir ülkede bir araya geldiği bir zemin olmasından daha doğal bir şey olmamalı. Sonuç olarak, Tunus’taki devrimci atmosferin bile Sosyal Forum hareketini canlandırmaya yetmediğini söyleyebiliriz.

Afrika, Ortadoğu Ve Avrupa’nın Arasında Bir Yerde...

Tunuslu yoldaşlarımızla Afrika otelinin önünde buluştum - ama gerçekten de Afrika’da mıydım ben? Buradaki hiçbir şey normalde Afrika’da olmasını bekleyeceğimiz gibi değil. En başta, burada Paris’tekinden çok daha az siyah yaşıyor! Ayrıca kıyafetler, dil, yemek, mimari, kültür... Ortadoğu’ya çok daha fazla benziyor. Ama Ortadoğu ülkelerinden de farklı... Aslında Tunus, Türkiye’ye çok benziyor! Sadece her köşe başında “Muhteşem Yüzyıl” afişleri olduğu ve televizyonlarda her gün 4-5 Türk dizisi yayınladığı için değil, iki ülke arasında tarihi açıdan da birçok benzerlik bulunuyor.

Tunus geçmişte, bugün de kendi kültürleri ve dillerini korumakta olan -Batılıların aşağılamak için Berberi adını verdikleri- Emezi kabilelerin yaşadığı bir yerdi. Şimdi sayıları oldukça azalmış olsa da, bu topluluklar ulusal ve demokratik hak talebiyle mücadele ediyorlar. Milattan önce 10. yüzyıldan başlayarak Fenikeliler ve Kıbrıs adasından gelenler, Tunus kıyılarına yerleşti ve burada ünlü Kartaca şehrini kurdu. Kartaca şehrinin enkazlarının yüzyıllarca Roma İmparatorluğu’na bağlı olan Tunus’un o zamanlardan kalan Roma izleriyle başkente eşit uzaklıkta olması, İtalya’nın Akdeniz’in öte tarafından sadece 30 km ötede olduğunu düşünürsek, çok da şaşırtıcı değildir. 7. yüzyılın sonları ile 8. yüzyılın başları arasında Müslüman Araplar tarafından fethedilen Tunus, 1574 yılında Osmanlı hakimiyetine geçti ve 1881 Fransız işgaline kadar Osmanlı hakimiyetinde kaldı.

Osmanlı yönetiminde geçen bu uzun dönem, ülkede çok sayıda iz bırakmış. Örneğin Tunusluların “zug” dedikleri pazar, İstanbul’da bulunan Mısır Çarşısı’nın neredeyse tıpatıp aynısı -nikah şekeri bile bulmak mümkün... Genel Akdeniz atmosferi dışında, elbette ufak tefek farklılıklar da mevcut. Örneğin Türkiye’de hala Sahara gibi bir çöl yok, Tunus halkı pirinç ve bulgur yerine lezzetli kuskus çeşitleri yiyor. Türkiye’den farklı olarak Tunus uzunca süre bir koloni olarak yönetildi. Tunus’ta her yerde ulusal bayraklar asılı, görünüşe göre Türkiye’dekinden bile çok bayrak var. İki ülkedeki bayrak çılgınlığı ve hatta renkleri bile aynı olsa da, Türkiye’dekinden farklı olarak Tunus’ta sol da ulusal bayrağı kullanıyor. Yani, sadece sokaklarda, binalarda ve turistik dükkanlarda değil, solun düzenlediği gösteri ve mitinglerde de bayrak görüyorsunuz.

Tunus’ta, Türkiye’de olduğu gibi Doğu ve Batı’nın, Ortadoğu ile Avrupa’nın tuhaf bir karışımını hissediyorsunuz. Küçük bir Hristiyan ve Yahudi azınlığın dışında ülkenin yüzde 98’ini Müslümanlar oluşturuyor, fakat resmi tatil cuma değil pazar günü. Ilımlı İslam çizgisindeki Ennahda hükümeti bunu değiştirmeyi gündeme getirse de bu hala soyut bir tartışma.

Tunus’un Fransa’dan resmi olarak bağımsızlığını kazandığı 1956 yılından sonra ülkeyi yöneten Habib Bur-giba rejimi, cumhuriyetin kurulmasının ardından Türkiye’deki rejimle çok fazla benzer karakteristik taşıyor. Yönünü Batı emperyalizmine çevirmiş, onunla işbirliği yapan, resmiyette laik bir devlet; polis gücüne dayanan ve siyasi özgürlüklerden mahrum bırakılmış geniş işçi ve emekçi yığınları baskı altında tutmayı esas alan tek parti sistemi...

Diğer Arap ülkelerinden farklı olarak Tunus’ta hala güçlü bir Fransız etkisini hissedebiliyorsunuz, hatta duyabiliyorsunuz. Gündelik konuşmalarda o kadar çok sayıda Fransızca kelime geçiyor ki, zaman zaman Arapça anlayabildiğim duygusuna kapıldığım bile oldu.

Forumda tanıştığım Kenyalı arkadaşım, Afrika, Ortadoğu ve Avrupa arasında bir yerde konumlanan bu ülkede, eminim ki kendini en az Türkiye’den gelen biri kadar yabancı hissetmiştir. Hatta bana kıyasla daha fazla yabancılık hissetmiş olabilir çünkü ben bu ülkede kendimi gerçekten evimde hissettim, sadece İs-tanbul’dakine benzeyen kaotik trafik yüzünden değil, aynı zamanda Tunus halkının misafirperverliğinden!

“Kafesteki Bir Kuş Gibi”

Her yerde aynı eski hikaye; devrimden önce ve devrimden sonra, Batı’da ve Doğu’da, Kadının kurtuluşu büyük bir sorun olarak duruyor. Tunusluların ‘el thawra’ (devrim) veya ‘intifada’ (ayaklanma) olarak adlandırdığı Aralık 2010-Ocak 2011 sürecinden sonra kadınlar eşit haklar elde edemedi, hem de mücadelenin en ön saflarında yer almalarına rağmen. Ennahda yönetiminde kadınların durumunun daha da kötüleştiğini düşünenler bile var. Hükümet, önceden yasal ve serbest olan kürtajı bugün kriminalize etmeye çalışıyor; kadınlara yönelik tecavüz ve cinsel tacizler ise daha fazla gündemde. Öte yandan, tecavüz saldırılarının Ben Ali diktatörlüğü sırasında da çok yaygın olduğunu fakat o dönemde kadınların bunu duyurmak için daha fazla korktuğunu söyleyenler var. Ama geçtiğimiz yılki bir dava rejimin bu konudaki tavrını açıkça gösteriyor. Genç bir kadın, erkek arkadaşıyla yaptığı araba seyahati sırasında üç polisin tecavüzüne uğruyor. Bugün ise ayıplanan, erkek arkadaşıyla ‘uygunsuz’ bir durumda yakalandığı suçlamasıyla yargılanan bu genç kadın oluyor...

Erkek devrimcilerin eşlerinin yaşadıkları sorunlar da bize hiç yabancı değil. İlerici ve devrimci bir tutuma sahip erkekler bile söz konusu olsa, eve gelince durum değişiyor. Torquia, “Kendimi kafese konmuş bir kuş gibi hissediyorum. İki çocuğum yüzünden elim kolum bağlı; özgürce hareket edemiyorum ve siyasi açıdan istediğim kadar aktif olamıyorum” diyor. Sosyal Forum sırasında bir gece o da diğer birçok insanın yaptığı gibi gençlik kampında kalmak istedi fakat aynı zamanda yoldaşı olan eşi, çocukları gerekçe göstererek buna karşı çıktı. Bu, siyasi olarak aktif olan tüm annelerin çok iyi bildiği bir çelişki. Erkekler daha üstte oldukları ve politikada daha deneyimli oldukları için, onların işleri her zaman daha önemli oluyor. Ve birilerinin çocuklara bakması, ev işleri, yemek ve benzeri şeylerle ilgilenmesi gerekiyor. “Evi otel gibi kullanıyor” diyor, Torquia. Kendisine ayaklanmadan sonra hayatında nelerin değiştiğini sorunca bir süre düşünüyor. Aslında hiçbir şeyin değişmediğini söylüyor ve siyasi partilere karşı duyduğu güvensizliğini ifade ediyor.

Torquia sözlerine şunları ekliyor: “Devrimden önce, Filistin halkının özgürlük mücadelesine duyduğum yakınlıktan ötürü daha çok Panarabizm düşüncesine sahiptim. Fakat şimdi devrimden sonra hayallerimizin bundan çok daha fazlası olduğunu gördüm.”

Torquia gibi çok sayıda kadın devrimci, yaşanan süreçten derin bir şekilde etkilenmiş. Hatta Kaspa’daki oturma eylemleri sırasında ülkenin geleceğine odaklanıp çocuklarını bile unutmuşlar. Bu süreç onlara özgüven kazandırmış ve kendi güçlerinin farkına varmışlar, fakat bunların gündelik yaşamda bir fark yaratabilmesi ve kadınların karar verici pozisyonlara gelebilmesi için daha yapılacak çok şey var. Ve bu sadece Tunus’ta değil, her yerde böyle.

İleri Sıçrama Mı, Kaçırılmış Bir Fırsat Mı?

Maalesef başarılı bir devrim yaşamış bir ülkeyi görme şansım olmadı. Tunuslu bir yoldaşın dediği gibi, “Diktatörü alaşağı ettik, ama diktatörlük duruyor.” Yaşadığı şokun ardından burjuvazi inisiyatifi tekrar ele geçirmeyi, Ulusal Konsey’de örgütlenen devrimci güçleri tecrit etmeyi ve geçiş sürecini organize etmeyi başardı. Hükümeti Ben Ali rejiminin mağdurlarından biri olarak ünlenen Ennahda partisine verdiler ve bu parti, alternatif bir ekonomik ve sosyal programı olmamasına rağmen halk arasında geniş bir destek bulabildi.

Elbette işler uzaktan bakınca basit görünüyor ama devrimci güçler, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin çıkarları doğrultusunda bir iktidar kurma fırsatını kaçırmış görünüyorlar. Neden mi? Ben Ali diktatörlüğünün baskıcı yönetimi altında bu güçlerin ne kitleler arasında yaygın bir çalışma imkanları vardı ne de silahlı bir devrim için gerçek bir hazırlık yapabildiler. Örgütsel ve belki aynı zamanda siyasi darlıkları, kitlelerin onlara güvenmemesine, onları tanımamasına ve gösteriler ülke çapında bir ayaklanmaya dönüştüğünde onların saflarında örgütlenmemeleri sonucuna yol açtı. Var olan devrimci güçlere olan güvensizlik elbette örgütlerin bir sorunu ve bunu Tunus İşçi Partisi Ulusal Önderliği’nden Salah Lajimi’nin yaptığı gibi halkın siyasi bilinç düzeyinin düşük olmasıyla açıklamak yeterli değil. Devrim sırasında verilen 300’den fazla şehidin hiçbiri devrimci örgütlerin üyesi değildi ve bu basit gerçek bile çok şey anlatıyor. Bu, gelişen hareketin kendiliğindenci düzeyini ve öncü bir müdahalenin eksikliğini gösteriyor.

Kitlelerle buluşmak, onların sorunlarını anlamak, bu sorunlara çözümler üretmek, doğru anda doğru talepleri öne sürmek kadar iktidarı ele geçirme kararlılığı da Tunus’ta yaşanan süreçte eksik kalan şeylerdi. Kararlılık, hazır olmayı, doğru bir ideolojik çizgiyi, mevcut durumun bilimsel bir analizini ve buna uygun bir programı, kadroları mücadelenin farklı alanlarında eğitmeyi, maceracılığa düşmeden risk alacak cesareti göstermeyi, siyasi bir zihin açıklığı ve doğru anın geldiğine karar verebilecek politik bir öngörüyü gerektirir. Ekim devriminden kısa bir süre önce Lenin’in dediği gibi, dün çok erkendi, yarın çok geç olacak!

Evet, burjuvazi ve emperyalistler, protestoları başka kanallara aktararak ve aynı sınıfların iktidarını devam ettirecek bir “alternatif” geliştirerek bir kez daha Tunus’ta geçici bir zafer kazandılar. Ama bu kavga henüz bitmedi!

Mevcut hükümet, kitlelerin tek bir problemini bile çözmüş değil! İşsizlik oranı eskisi kadar yüksek, yoksulluk, hayat pahalılığı, güvensizlik, kadınlara yönelik baskılar sürüyor ve halk mevcut yönetimin izlediği ekonomik ve sosyal programın öncekinden bir farkı olmadığının giderek daha çok farkına varıyor. Asıl olarak Halk Cephesi’nde yoğunlaşan devrimci güçler, siyasi reformlardan da yararlanarak örgütlülüklerini güçlendiriyor, mücadelenin yeni araçlarını deniyor ve hızlı bir şekilde gelişiyorlar. Emekçi yığınlar kendi güçlerinin farkına vardılar, önce bir hükümeti sonra bir diğerini devirerek bunun mümkün olduğunu gördüler. Aynı zamanda, bunun her gün yaşadıkları sorunların kökünde yatanları değiştirmeye yetmediğini de gördüler. Neticede, 2010 Aralık’ında Muhammed Bouazizi’nin yaktığı kıvılcımla başlayan süreç sona ermiş değil; Tunus’un emekçi yığınları ve öncüleri bu süreçten çok şey öğrendi, öğrenmeye de devam ediyor. Sokaklarda ve meydanlarda, evlerde ve kafelerde, sahilde ve çölde bunu hissediyorsunuz. Tunus halkı bölgedeki ilk yangını başlattı ve bu yangın sürüyor. Korlar hala yerli yerinde ve ateş her saniye yeniden canlanabilir ve hatta canlanacak ve o zaman bu ateş sadece tek bir hükümeti değil tüm burjuva devlet aygıtını yakıp kül edecek.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn