Taksim Gezi Başkaldırısı Ve Kürt Hareketi

Taksim-Gezi direnişi ve onun ateşlediği halk isyanı, Türkiye siyasetinde yeni bir dönemi açtı. Türkiye halkları, egemenlerin siyaseti ve bunun zeminleri (sandık, parlamento vb) dışında bir alan açtı. Burjuva muhalefetini AKP iktidarı karşısındaki bıktıran etkisizliği karşısında halk kitleleri, sokak muhalefetinin açtığı direnç kanallarına aktı. Bu kanallar aniden devasa bir gövdeyle doldu.

Tam da bu noktada, Batı’da Türkiye işçi-emekçi muhalefetinin bir özgün canlanışı anında, bu hareketin Kürt ulusal demokratik hareketiyle ilişkisi gündeme geldi.

Taksim-Gezi direnişi, tam da Kürt yurtsever hareketiyle devlet arasında “barış” görüşmelerinin yürütüldüğü ve bu temelde gerillanın “Sınır dışına” çıkma kararı aldığı koşullarda yaşandı. Bu koşullar, hiç kuşkusuz, bu direnişin toplumsallaşmasına iklim ve ortam sağladı. Türk egemen sınıfların Kürt halkıyla barış yönünde atacağı en cılız adımlar bile, şovenizmin zayıflamasına ve Batı’da sınıf mücadelelerinin yükselişine yol açacağını öngören komünistler açısından, bu gelişme ne şaşırtıcıydı, ne de beklenmedik.

Zira “Doğu cephesi”nde ateşkes ve geri çekilme süreci, devletin savaşı Batı’ya taşımasına ve 1 Mayıs’tan itibaren halkın kendisini ifade ettiği bütün demokratik kanalları tıkama harekatını başlatmasına vesile oldu. Ancak egemenlerin hesaplayamadığı, aynı koşulların halk kitlelerinin birleşme ve direniş eğilimine de elverişli olduğu idi.

Nihayetinde, 1 Mayıs Taksim direnişiyle başlayan ve Mayıs ayı boyunca soluksuz süren antifaşist direniş halkaları, Gezi Parkı’nın yıkılmasıyla toplumsallaştı. Egemen sınıfların hükümetine karşı milyonlar sokağa döküldü.

Gezi direnişinin başlangıcında, Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla BDP’nin dolayısıyla Kürt yurtsever hareketinin belli bir görünürlülüğü vardı. Ancak direniş toplumsallaştığı 31 Mayıs’tan itibaren bu görünürlük geri çekildi. 3 Haziran’da BDP Eş-başkanı Selahattin Demirtaş’ın (kötü) ünlü “orada ulusalcılar, ırkçılar, kafatasçılar var. Bizim kitlemiz nerede duracağını bilir. Irkçıların yanında durmaz” açıklaması geldi. Bu açıklama, kim nasıl izah etmek isterse istesin, neticede Kürt yurtsever kitleleri ile Taksim Gezi Direnişi arasına bir mesafe soktu.

Kürt ulusal hareketinin siyasi temsilciliğini yapan BDP’nin bu tavrı, aniden kabaran ve “Hükümet istifa” sloganını yükselten halk hareketi karşısında tedirginliği ve buradan doğan yalpalamayı yansıtıyordu. Barış görüşmeleri yürütülen bir hükümeti “istifaya” çağırmak, ya da bu talebi yükselten halk hareketine katılmak “uygun olmaz”dı.

Harekete katılan geniş kitlenin ellerinde Türk bayrağı taşıyor olması yer yer yükselen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı, İşçi Partisi ve Ulusal Parti (Türksolu) gibi ırkçı şoven çevrelerin varlığı, BDP’nin geri duruşunun gerekçelerine dönüştü. Oysa sonradan çok iyi görüleceği üzere, hareketin demokratik niteliğini ve içeriğini güçlendirip derinleştirmenin yolu, Kürt yurtsever kitlelerin harekete katılımından geçiyordu.

BDP’nin bu tavrı, HDK’nin harekete müdahalesini de en kritik günler boyunca felç etti. Büyük toplumsal kabarışlara, halk isyanlarına müdahalenin bir aracı, bir halklar cephesi olarak kurgulanan HDK ilk önemli sınavından açıkça sınıfta kaldı. Bu durum, tek tek HDK bileşenlerinin direnişteki etki gücünü de sınırlayan bir rol oynadı. HDK dışı sol güçlere (Halkevleri, TKP gibi ) CHP’yle dirsek teması içinde hareketi yönlendirme imkanı sahası açtı.

Ancak, Kürt ulusal hareketinin başkaca merkezlerinden gelen tavırlar, bu yanlış tutumun düzeltilmesi yönünde oldu. KCK Yürütme Kurulu, “Kürtleri inisiyatif almaya” çağıran bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Gezi Direnişi, demokratik bir halk hareketi olarak tanımlandı. Bu açıklama, BDP’nin Gezi Parkı’na örgütlü biçimde gelişine yol açtı. Ama Kürt yurtsever kitlesinin direnişe katılımına ve özellikle de Amed, Batman, Hakkari gibi merkezlerde kitle mücadelelerinin gelişmesine yol açmadı. HDK Amed Meclisi’nin yaptığı oturma eylem çağrısına 50 kişinin katılması traji-komik bir örnekti!

Kısa süre içinde görüldü ki, Taksim Gezi direnişi “müzakere karşıtı” bir içerik taşımamaktaydı. Tersine, bu direnişte yer alan kitleler, mücadele alanlarındaki etkileşim sonucunda şoven bilinci sorgulamaya, Kürt sorununda daha demokratik bir pozisyon almaya yöneldiler. Ankara’da toplanan Barış Konferansı’nın (25-26 Mayıs) çağrısını yaptığı “Toplumsal müzakere” tam da Taksim-Gezi direnişinde gerçekleşti aslında. Diğer yandan, AKP Hükümetinin mutlakiyetçi yönelimine karşı yükselen bu demokratik direniş, görüşmeleri zayıflatmak sonucunu da vermedi. AKP’nin görüşmelere buyurgan hotzotçu yaklaşımını olanaksız kılarak, köşeye sıkışan hükümeti görüşmelere yeniden sarılmaya itti. Bu bakımından da Kürt ulusal demokratik hareketinin elini güçlendirdi.

Nihayetinde Ağustos sonunda Cemil Bayık’ın Taksim Gezi direnişiyle ilgili “özeleştirel” açıklaması, bütün bu gerçeklerin ortaya çıkışının bir sonucu oldu.

Bu açıklama, Kürt ulusal hareketi bünyesinde sürmekte olan iç sınıf mücadelesinin de bir sonucunu yansıtmaktadır.

Görüşmelerin başlaması, Kürt hareketi içinde bir sağ kanadın ortaya çıkışına, kendisini açıktan ifade imkanlarına kavuşmasına yol açtı. Hareketin 70’lerden süzülüp gelen solcu liderliğini açıktan eleştirmeden, ama fiilen onun Türkiye solu-sosyalist hareketiyle ittifak politikalarını eleştirerek, AKP’yle ittifak çizgisini öngördüler. En geri düzeyde dahi olsa bir uzlaşmanın sağlanmasına odaklandılar ve yüzlerini devlete döndüler. Görüşme sürecine halel gelmemesi için pasifizmi, sokaktan uzak durmayı öğütlediler. Bu sağcı akım, esasen Kürdistan’da son 10-15 yılda şekillenen ve hala henüz oluşum aşamasında bulunan Kürt ulusal burjuvazisinden kaynaklanıyordu. Bu sınıfın etkisi ve nüfuz gücü legal- demokratik alanda, daha fazla olmuştur. Buıjuvalaşmak için AKP Hükümetiyle ittifak yapmak, müzakere sürecini de bunun için bir imkan olarak değerlendirmek, bu akımın temel yönelimidir. Bu akımın görüşlerini çok iyi yansıtan Vahap Coşkun’un Radikal 2’deki yazıları özellikle de 11 Ağustos’taki yazısı okunabilir.

Bunun karşısında, gerillanın çekilmesini yalnızlık ve güvencesizlik olarak yaşayan, hükümete ve devlete güvenilmeyeceğini yaşam deneyimiyle bilen, yaşadığı büyük acıların ödediği ağır bedellerin karşılığını güdük bir çözümde bulamayan milyonlarca yoksul Kürt bulunmaktadır. Taksim Gezi direnişi bu kitlede belli bir sempati yaratmış ama yerleşik önyargıların aşılmasını sağlayacak bir siyasal önderliğin yokluğunda, bu sempati, harekete geçmeye varmamıştır.

Taksim Gezi direnişi, Batı’da işçi emekçi halk kitlelerinde, yıkıma uğrayan orta sınıflarda, Alevi inancından halklarımızda, halk gençliğinde bir politikleşme yarattı. Bu “isyankar politikleşme” bugüne değin isyan etmiş başka kesimlerle empatiye yol açtı. Kendi öz deneyimi üzerinden, Türk halk yığınları, Kürt halkının yıllardır yaşadığı baskıyı, medya yalanlarını vb. anlamaya başladılar. Lice’de karakol inşaatında yönelik protestoda bir Kürt gencinin öldürülmesinin ardından yapılan “diren Lice” yürüyüşleri, parklarda Rojava’ya dayanışma masalarının açılması, bu bilinç değişiminin somut ifadeleri oldu. Batı’da, devletten ayrı bir emekçi halk siyasallaşmasının ortaya çıkışı, Kürt sorununun demokratik halkçı çözümü için büyük bir ilerlemedir. Bu, biz komünistlerin yıllardır “emekçi çözüm” olarak tanımladığımız yordamın hayata geçmesi için büyük bir imkandır. Zira, Ankara’nın savaş siyasetinin sırtını dayadığı Türk halk yığınları içinde Kürt halkıyla kardeşleşme bilinci geliştiğinde bu, Kürt sorununun her iki ulustan emekçilerin girişimiyle çözülme olanağı doğurur. Kürt hareketini de Türk egemenleriyle yürütülecek görüşmelere mahkum olmaktan kurtarır. Bizzat, Türk halk tabanıyla etkileşim olanağını doğurur.

Dolayısıyla, burada iki ayrı bakış açısı, iki ayrı yordam, iki ayrı strateji çatışmaktadır. Ya AKP’yle ittifak halinde Kürdistan’a sermaye yatırımları çekerek buıjuvalaşmak ve bu temelde en geri çözüme razı gelme. Ya da Türkiye işçi emekçileriyle politik ortaklaşma ve hükümete karşı ortak demokrasi kavgasını yükseltme, bu temelde en ileri demokratik çözümü zorlama... Kürt hareketinin belli bir iç mücadele evresinin ardından, ağırlığını ikinci seçenekten yana koyduğunu görüyoruz. Bu, hareketin esasen emekçi karakterini koruduğunu ve korumaya da devam edeceğini göstermektedir.

Halklarımızın birleşik demokratik savaşımının geliştirilmesi ve rejim krizinin bir devrimci krize doğru itilmesi, bu rotadan yürünerek gerçekleştirilecektir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn