Ezilenlerin Şiddeti

"Şiddetli denir asi ırmağa

ama kimse şiddetli demez

onu sıkıştıran yatağına"

Bertold Brecht

Başbakan Erdoğan’ın “terörle arasına mesafe koymayanlar bedel ödeyecek” açıklamasından ve takip eden gözaltı ve tutuklama dalgasından sonra, kendisini solda sayan kalem erbabı arasında şiddeti kınama, şiddetin çıkmaz yol olduğunu ilan etme yarışı başladı. Oral Çalışlar, “sol, şiddete karşı tavrını netleştirmeli” çağrısını yaparken, Roni Margulies “sosyalizmin şiddetle işi olmaz” diye ahkam kesiyor. Birikim dergisi ise egemenlere esaslı bir selam çakarak “silah/la mücadeleye” girişiyor. Kendisine devlet zorbalığını değil, buna direnenlerin ellerindeki silahları dert ediniyor. (Sayı 271)

Şiddete karşı tavır alma çağrısı yapan bu sol liberal koro “şiddet”in bir tanımını yapmaktan ısrarla kaçınıyor. Öyle ya, nedir şiddet? Bunca murat edilen şeyin ne olduğunu tanımlamanız gerekmez mi? Marksist olma iddiasındakiler de dahil, bu aydınların hiçbirisi şiddetin tanımını yapmaya girişmiyorlar. Tek bildikleri şiddetin kötü bir şey olduğu. Bir “mutlak olumsuz” olarak kodlamaktan öteye şiddete dair hiçbir tanımları yoktur.

Tartışma netliği için ilkin şiddet kavramından ne anladığımızı ortaya koyalım.

Şiddet, uzlaşmaz çelişkilerin toplumsal ifadesidir. Şiddet anları, uzlaşmaz çelişkilerin patlama anlarıdır. Şiddet, çelişkinin bir tarafının diğerine uyguladığı ve bu çelişkiyle bağlı zordur. Üretim ilişkileri ve onun tarafından belirlenen toplumsal ilişkiler içerisinde birbirine zıt çıkarlara sahip toplumsal güçler arasında cereyan eden bir ilişki biçimidir. Egemen sınıf ve ezilen sınıflar, ezen ulus ve ezilen ulus vb. gerçekliğinde zorunlu olarak var olan ve bir çelişkinin nesnel bağlarıyla koşullanan bir olgudur.

Ekonomik-siyasal egemenliği elinde tutan sınıfın bu konumunu korumak ve ayrıcalıklarını sürdürmek için sürekli ve sistematik olarak şiddete ihtiyacı vardır. Egemen sınıf ilişkisi, şiddetten bağımsız düşünülemez.

Herhangi bir toplumda en yaygın, en sistematik şiddet biçimi; egemenlerin ezilenlere uyguladığı şiddettir. Karakollar, hapishaneler, mahkemeler, kışlalar, istihbarat servisleri, kontrgerilla aygıtları, özel güvenlik birimleri vb. sayısız zor aygıtı toplumu bir ağ gibi sarmıştır. Bunlar, egemen sınıfın anayasa ve yasalarıyla hukukileştirilmiş “şiddet tekeline” dayanırlar. Bu şiddeti ezilen sınıflara karşı gündelik olarak uygularlar. Her gün yüzlerce insan burjuva yasaları çiğnediği için gözaltına alınır vb. Ancak bu şiddet o kadar sıradanlaşmıştır ki, artık “şiddet” olarak görünmez. “Kamu düzenini” korumak adına “normal” bir edim sayılmaya başlanır. Ne zaman ki çelişkinin ezilen tarafı bu şiddete şiddetle yanıt verirse, “şiddete” dair tartışmalar da o zaman başlar. Bahse konu aydınlar da öncelikle ve esasen bunu şiddet sayarlar.

Oysa ezenlerin şiddeti, ezilenlerin her günkü yaşamında etinde ve kemiğinde hissettiği bir zorbalık zinciridir. Ücretli işçiyi patronuna boyun eğmeye, her gün eve suyu sıkılmış gibi gelmeye zorlar devletin kamçısı. Bir işçi, çocukluğundan ölümüne kadar polis zorbalığını her daim ensesinde hisseder. Faşist yasa ve yasaklara karşı durduklarında dayakla, copla, kurşunla, işkenceyle, gözaltında kaybedilmekle, kurşunlanmakla, tecavüzle, hapishaneyle, işten veya okuldan atılmakla, sürgünle yüz yüze gelir ezilenler, emekçiler. Kürt halkının bütün yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalayanlar, ulusal varlığını ve dilini inkâr edenler bu durumu sistematik devlet şiddetiyle sürdürdüler. Şimdi ise bu şiddet tekelinin pratikte parçalanmış olmasının bunalımı içindeler. “Her türlü şiddete” karşı çıkan aydınlar, egemenlerin şiddet tekelini yeniden sağlama çabalarına soldan destek oluyorlar.

Bizzat devlet, örgütlenmiş şiddetten başka bir şey değildir. Ekonomik olarak en güçlü sınıfın diğer sınıfları ezme aracıdır. Devletin tüm zor aygıtları sürekli ve sistematik biçimde ezilen sınıf, cins, ulus ve inançlar üzerinde baskı uygular. Yer yer şiddet, bizzat egemen sınıfın iç mücadelelerinde de kullanılır.

Şiddete dair tartışmalarda egemen sınıf zorunun görmezden gelinmesi ve sadece ezilenlerin şiddetinin konu edilmesi, soyut bir şiddet tartışması yürütülmesi meselenin esasını oluşturur.

Demek ki, bu tartışmaları yürütenlerin sorunu genel olarak şiddetle değil, ezilenlerin şiddetiyledir. Ezilenlerin şiddeti, burjuvazinin organik aydınlarına, bizzat kendilerine (de) yönelen bir tehdit olarak görünür. Aslında onlar yüce gönüllü insanlardır. İşçilerin sömürülmesine, Kürt ulusunun inkâr edilmesine karşıdırlar! Fakat aynı zamanda işçilerin başkaldırmasına, “yakıp yıkmasına”, Kürt halkının ulusal özgürlük savaşı vermesine de karşıdırlar. Ortadadırlar. Orta yolcudurlar. Ancak çelişkiler keskinleştiğinde ve gerçekten bir tercih yapmak durumunda kaldıklarında devletten ve ezenlerden yana saf tutmuşlardır, tutacaklardır. Kendilerini böyle bir tercih yapmak zorunda bıraktığı; maskelerini soyup attığı için de ezilenlerin şiddetinden nefret ederler. Mağdurları severler, hesap sormaya girişmedikleri sürece...

Anayasal-yasal düzen çerçevesi işlemez hale gelirse, burjuvazi de “rutin olarak” uyguladığı şiddetin ötesine geçer. “Devlet rutin dışına çıkar” (S. Demirel) ve yasalarla sınırlanmamış bir şiddet uygular. Burada, tıpkı devletlerin kuruluş aşamalarında görüldüğü gibi, “kurucu” bir şiddet, anayasal-yasal düzeni kuran, egemen sınıfların devlet sistemini kuran, koruyan veya tahkim eden bir şiddet vardır. Takrir-i Sükûn Yasası, 12 Eylül darbesi ve 1993’te doruğuna varan kirli savaş buna en çarpıcı örnekleri oluşturur.

Eğer egemen sınıfların hâkimiyetini sağlamak üzere konulmuş yasalar bu rolü oynamaz hale gelirse yasalar da bir kenara atılır ve egemen sınıflar kendilerini hiçbir kuralla sınırlamazlar. Kaybetmeye başladıklarını anladıklarında oyunun kurallarını değiştirirler. Düzenin liberal aydınlarınca “şiddet” olarak tanımlanan bir diğer durum da budur. Onlar devletin normal işleyişine razıdırlar ancak sınıf mücadelesinin sertleşmesine ve ezilenlerin başkaldırmasına karşı oldukları gibi, devletin bastırıcı “olağanüstü” şiddetine de karşı çıkarlar. İşte onların “her türlü şiddete karşı olmak” derken, açıktan değil ama zımni olarak kast ettikleri bu iki tür şiddettir. Savunmaya, muhafaza etmeye çalıştıkları ise anayasal-yasal düzenin olağan işleyişidir.

Dolayısıyla bu işleyişe içkin şiddeti görmez, tanımlamaz ve eleştirmezler. Ancak onların görmedikleri bu şiddet, ezilenlerin etinde ve kemiğinde her gün hissettikleri bir zorbalıktır ve kendi karşıtını doğurur. Ve “günü geldiğinde” Atina’da ya da Tunus’ta olduğu gibi ezilen halk başkaldırır ve yılların biriktirdiği öfkeyi devlet güçlerine savurur.

Fakat yanlış anlaşılma olmasın, düzenin aydınlarının devletin olağanüstü şiddetine protestoları tümüyle biçimsel ve göstermeliktir. Bu olağanüstü durumu yaratan sınıf mücadelesinin gelişimini çözümlemek yerine görüngülerle uğraşmayı tercih ederler. Genelde, bu tür durumları da ezilenlerin aşırılıklarıyla açıklama eğilimindedirler. Ezilenlerin şiddetinin devleti kışkırttığını ve böyle davranmaya mecbur bıraktığını kabul etmek tercihleridir. Onlar ancak fırtına dindikten, ezilenlerin direnişleri olağanüstü devlet şiddetini göğüsleyip gerilettikten sonra ortaya çıkarlar.

Gerçeklerin söylediği şudur: “her türlü şiddete karşı tavır almak” tezi ve savunusu burjuvazinin hizmetindeki bir demagojiden ibarettir. Bu, şiddet kavramının sınıfsal ve sosyal içeriğinden dolayı böyledir. Zira şiddet olgusu toplumsal çelişkilerle bağlıdır ve kimse bu uzlaşmaz karşıt kutuplardan her ikisini birden savunamaz ya da her ikisine birden karşı olamaz. Bu çağrıyı yapanlar da gerçekte her türlü şiddete karşı değillerdir. Bir kısmını (devletin gündelik şiddetini) normal ve olağan sayarlar, dolayısıyla meşru görürler. Bizse onların normal ve olağan saydığı burjuva egemen sınıfların devlet biçiminde örgütlenmiş diktatörlüğünü kabul edilemez sayıyor ve buna karşı gelişen ezilenlerin şiddetini kaçınılmaz ve meşru sayıyoruz.

Şiddet, bir anomali ya da kaçınılabilir bir “mutlak kötü’” değildir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere nesnel üretim ve toplumsal ilişkilerden doğan ve kaçınılmaz bir olgudur. Sorun bu çelişkilerin hangi tarafından baktığınızdır. Nesnel toplumsal gerçekliklere ve çelişkilere karşı “ahlaki tavır” alma iddiası ya da çağrısı idealist bir saçmalıktır.

Şiddet konusundaki harcı alem yaklaşımın vardığı yer, devletin şiddet tekelini kutsamak ve şiddeti egemen sınıfların bir ayrıcalığı saymaktan ibarettir. Bizim baktığımız yer, çelişkilerin ezilen tarafı olduğu için, tam tersini düşünüyoruz: “şiddet, sömürücülerin ayrıcalığı değildir, sömürülenler de onu uygulayabilirler ve dahası uygun anda kullanmalıdırlar.” (Che Guevara, Gerilla Savaşı: Bir Yöntem)

Şiddete dayalı mücadele biçimlerinin politik mücadeleden suni olarak koparılması-ayrıştırılması belirli bir politik çizginin ifadesidir. Nihayetinde her gerçek politik mücadelede çelişkilerin tarafları örgütlenir, güç biriktirir ve çelişkinin çözümü için gücünü karşı tarafa dayatır. Zor, uzlaşmaz çelişkilerin çözümünde son tahlilde belirleyici olan güçtür. Şiddete dayalı mücadele biçimlerini yadsıyan, devletin şiddet tekelini mutlak sayanlar; bu nedenle, çelişkilerin, ancak burjuva devlet iktidarının izin verdiği ölçüde gündemleştirilmesi ve çözülmesi imkanına cevaz vermiş olurlar. Bunun anlamı, ezilenlerin silahsızlandırılmasıdır. Silahsızlanma da, tıpkı silahlanma gibi öncelikle ideolojiktir. Hükümet var gücüyle ezilenlerin şiddetini savunan ve uygulayanlara devlet terörü uyguluyor. Laçiner, İnsel, Margulies gibiler ise bu saldırıya ideolojik cepheden katkı sunuyorlar.

Terör, Terörizm

Şiddete dair tartışmanın, egemen sınıfların “terör”, “terörizm” tanımlarının ve bu tanımları arkalayan ağır devlet şiddetinin baskısı altında yapıldığı biliniyor. Her gün emekçi solunun ve Kürt yurtsever hareketinin “kapısını çalan” siyasi polisin insanları akın akın F Tiplerine götürdüğü bir dönemde “silah/la mücadeleyi” ana gündemi yapanların siyasal koordinatları bellidir.

Egemen sınıflar, kendilerince uygulanan politik şiddeti meşru sayarken, ezilenlerin uyguladığı politik şiddeti “terör” diye yaftalayarak en ağır biçimde cezalandırırlar. Şiddeti uygulayan kendileri olduğunda her zaman bir gerekçe bulurlar. Oysa “terör” kodunu giydirdikleri her olayda korku ve zorbalıkla akıl dışılığı örgütlerler, her türlü gerekçeyi yadsırlar: “Terörün hiçbir amacı, rengi, dili, dini, vb. yoktur...” demagojisini sayısız biçimde yinelerler. Gerçekte “terör”, sömürücü, faşist ve emperyalist devletlere karşı ezilenlerce girişilen her türlü şiddetin kodlanmış ve etrafına dikenli teller çekilmiş kavramıdır. Bu kavramın içeriği, sınıf mücadelesinin seyrine göre değişir. Egemen sınıflarca bugün için tehlikeli görünmeyen bir mücadele biçimi yarın “terör eylemi” sayılabilir. (Örneğin, Londra polisinin “işgal et” eylemcileri hakkında tuttuğu terör raporları, Hopa’daki devlet şiddetine karşı dayanışma eylemlerinin terör sayılması, Deniz Gezmiş anmalarının birden bire “terör propagandası” ilan edilmesi, molotof kokteylinin bir polis şefinin isteğiyle “likit bomba” ilan edilmesi, vb. vb.)

Terör’le kodlananın ezilenlerin siyasal şiddeti olduğu herkesin malumudur. En çok da egemen sınıf aydınlarının. Onlar, çelişkilerin keskinleştiği bir anda tüm retoriği bir kenara fırlatıp atmakta sakınca görmezler: “hiçbir terör örgütü, terör olsun diye terör eylemi yapmaz. Amaç, her zaman siyasidir.” (Ege Cansen, Hürriyet, 20.05.2009) Madem öyle, ne demeye halkı “terörün amacı olmaz” diye kandırıyorsunuz! Açıkça söylesenize, “terörle mücadele” dediğimiz şey, ezilenlerin siyasi amaçlarını engelleme mücadelesidir diye!

Kürt ulusu, sırtındaki inkâr ve sömürgecilik boyunduruğunu kırıp atmaya girişirse bunun adı “bölücü terör”dür. İşçi sınıfı, sırtındaki artı değer sömürüsü ve onun koruyucusu faşist zorbalık düzenini yıkıp atmaya yönelirse bunun adı “yıkıcı terör”dür. Egemen sınıfların bu tanımını kırıp atmadan zihinler özgürleştirilemez. Egemen sınıfların terör tanımına cepheden karşı durmayan, onu kökten mahkum etmeyen hiç kimsenin entelektüel akıl sağlığını korumasına imkan yoktur. Komünist veya sosyalist olmaktan söz etmiyoruz. Tutarlı demokrat olmak bile bu retle başlayabilir ancak.

Zora Dayalı Devrimler Tartışması

Ezilenlerin baskı ve sömürüye karşı şiddetinin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağı ve son derece meşru olduğu konusunu kaydettiğimize göre, meselenin diğer boyutuna geçebiliriz. Şiddete dayalı mücadele araçları işçiler ve ezilenler tarafından, onların örgütlü öncü kuvvetleri tarafından kullanılmalı mıdır? Yararlı mıdır? Mücadeleyi ilerletir mi?

Bu konuda düzen güçleri ve düzenin organik aydınları eskiden beri bir “çıkmaz sokak” kavramına sahiptir. Uğur Mumcu daha 1979’da yayınladığı silahlı devrimci hareketlerle ilgili röportaj kitabına bu başlığı atmıştı. 2011’e geldik, o dönemde U. Mumcu’nun kitabına konu olan hareketlerden gelen ama devlet terörüne maruz kalışlarının ardından düzene iltihak etmiş olan bireyler, örneğin Ömer Laçiner’ler çıkmaz sokak edebiyatı yapar oldu!

Bu fikre göre, “silahlı mücadele çıkmaz sokaktır. Başarı şansı yoktur. Ancak ve ancak devletin altyapısal olarak zayıf olduğu ülkelerde istisnai başarı şansı vardır” (Birikim, Emin Alper.) (Yazarımız, bu tespitiyle devletin altyapısının güçlendiği Türkiye’de silahlı mücadelenin hiçbir başarı şansı olmadığını ima ediyor olmalı! ) Devrimci hareketlerin yenildiği birçok örnek sıralanarak bu fikirler kanıtlanmaya çalışılır vb.

Soruyu bir de tersinden, ezilenler cephesinden bakarak soralım: Egemen sınıfların iktidarının zor kullanmadan yıkıldığı tek bir örnek var mıdır? Şiddetsiz, gül bahçesinde, egemen sınıfların silahlı zoruyla engellenmeye çalışılmadan gerçekleşen tek bir devrim gösterilebilir mi?

Peki, kapitalizmden sosyalizme “barışçıl geçiş” stratejisini savunan partilerden tek biri bile başarılı olmuş mudur? Dünyanın herhangi bir ülkesinde kapitalist sömürü düzeni barışçıl yoldan ortadan kaldırılabilmiş midir? Tersine, bunu savunan akımlar (1920’lerde sosyal demokratlar ve 1950’lerde revizyonist KP’ler) bizzat kapitalizm tarafından dönüştürülmemişler midir? Sosyalist ve halkçı devrimlerin hedeflerine ulaşmadaki başarısızlığı üzerine söz tüketenler, acaba hiç, reformist stratejilerin hedeflerine ulaşıp ulaşmadıklarını değerlendirmişler midir? Peki ama neden? Bu teori hangi başarılı örneğe referans vermektedir ki, zora dayalı devrimlerin imkansızlığını tartışabilmektedir?

Dolayısıyla, şiddete dayalı bir devrimin mümkün olmadığını, mümkün olsa bile devletin iç savaşla yıkıldığı bir toplumdan sosyalizm çıkamayacağını vaaz eden Laçinerler, Ahmet İnseller bize, iç savaşsız, şiddetsiz bir devrim örneği göstermeliler. Hiç değilse bunu denemeye çalışmalılar!

Devrimlerin ilk anının görece düşük bir şiddet düzeyinde gerçekleştiği örneklerde dahi (1917 Rusya Ekim Devrimi ve Macaristan 1919 devrimi) egemen sınıflar iktidarı kaybettikleri andan itibaren korkunç bir şiddet ve yıkıcılıkla yeni rejime saldırmış ve ayrıcalıklarını geri istemişlerdir. Tarihsel ölçekte ele alındığında da her devrim emperyalist kapitalist dünya düzeninin yıkılma korkusunu büyüttüğü için zorun devrimlerdeki rolü önemsizleşme-miş, aksine güçlenmiştir.

Sömürücülerin ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçeceklerini sanmak, ayrıcalık kavramından da, sınıf mücadelesinden de hiçbir şey anlamamaktır.

Dolayısıyla burada ilkesel sorun, işçilerin ve ezilenlerin silahlı kurtuluş hakkının tanınmasıyla ilgilidir. Egemen sınıfların devlet aygıtının işçilerin ve ezilenlerin zoruyla devrilmesi ve iktidarın emekçi sınıflara geçişi meselenin temelini oluşturur. Uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin çözümünde son tahlilde belirleyici olan zor aygıtlarını işçiler ve ezilenler de elde etmeli ve kullanmalı mıdır?

Bunun ötesi, strateji ve taktiklerle ilgili bir sorundur. “Öncü savaş”/“silahlı propaganda”, “silahlı halk ayaklanması”, “kırdan kente uzun süreli halk savaşı” silahlı devrim yolunun farklı ideolojik-stratejik kulvarlarıdır. Ancak burada meselenin özü, esası tartışıldığı için bu nokta tali önemdedir.

Artık silahlı mücadelenin devri geçti, söylemlerinin kofluğu apaçık ortadadır. Örneğin Irak’ın ABD işbirlikçisi yönetiminin başındaki Celal Talabani şöyle buyuruyor:

“... dönem silahlı kurtuluş mücadelesi yapılması dönemi olmaktan çıktı. Artık herhangi bir amaca ulaşmak için silah yerine siyasi yöntemler, diplomasi, kitle hareketleri vs. ve özellikle iletişim araçları kullanılıyor. Çağımız iletişim çağı. Mao’nun, Che Guevara’nın, Ho Chi Minh’in döneminde değiliz.” (Aktaran, Cengiz Çandar, Radikal)

“Silah yerine siyasi yöntemler.” Ne dahice bir tespit! İyi ama zor, askeri biçimler ne zamandan beri “siyasi yöntem”in karşıtına dönüştü? Yoksa “savaş, politikanın farklı araçlarla devamıdır, şiddet araçlarıyla” derken Clausewitz yanılıyor muydu? Örneğin ABD, Irak’ı askeri zorun en gaddar biçimleriyle işgal ederken politika yapmıyor, “siyasi yöntem”i sürdürmüyor da, salt “savaş” mı yürütüyordu? Acaba Talabani, işbirlikçi Irak ordusuyla ya da kendi Peşmerge güçleriyle politika dışında bir şey mi yapıyor?

Diğer taraftan devrimci savaşlarda diplomasinin kullanılmadığını kim iddia edebilir? Talabani’nin adını andığı devrimci önderlerden Mao’nun da, Ho Şi Minh’in de birer diplomasi ustası olduğu biliniyor. Çin iç savaşı sürecinde de, Vietnam ulusal kurtuluş savaşı sürecinde de defalarca masalar kuruldu, tarafların temsilcileri bir araya geldi, diplomatik savaşımlar yaşandı. Diplomasi ve silahlı savaş aynı madalyonun iki yüzüdür.

Kitle hareketleri!.. Mısır’a bakalım. Devasa bir kitle hareketi yaşandı. Milyonlar sokaklara, meydanlara indi. Mübarek zulmüne başkaldırdı. Mübarek devrildi. Peki, ne oldu? Eski devlet aygıtı yerli yerinde durduğu için Mübarek’in yerini ordu cuntası (SCAF) aldı. Tahrir’e rağmen Müslüman Kardeşler’le anlaşarak yeni bir yarı askeri rejim kurmaya girişti. Yunanistan’da ulusun ezici çoğunluğunun açık eylemli reddine rağmen, IMF-AB’nin dayattığı kriz paketi “ulusu temsil eden” (!) burjuva parlamentodan geçti. Burjuva devlet aygıtına dokunmadan, nüfusun en geniş kesimlerinin açık taleplerini karşılama olanağının dahi olmadığı bir kez daha kanıtlandı. Peki, Mısır ve Yunan egemenleri ezilenlerin taleplerini nasıl engelliyor? Elindeki zor araçlarının gücüyle değil mi?

Marx’ın o ünlü tespiti canlılığını ve geçerliliğini bir kez de Mısır devri-minin ve Yunanistan halk ayaklanmalarının deneyimiyle kanıtlıyor:

“... Fransa’daki gelecek devrim girişiminin, şimdiye değin olduğu gibi, artık bürokratik ve askeri makineyi başka ellere geçirtmeye değil, ama onu yıkmaya dayanacağını belirtiyorum. Kıta üzerindeki gerçekten halkçı her devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın girişmiş bulundukları şey de, işte budur.” (K.Marx-F.Engels, Seçme Yazışmalar-2, sf. 45)

Çağımız iletişim çağı! Peki, iletişim araçları kimin elinde? Her biçimiyle medyanın, bizzat egemen sınıfların yönetme aygıtı olduğu bir gerçek değil mi? Başbakan Erdoğan’ın medya patronlarıyla yediği akşam yemeğinin sonuçları dahi tek başına oldukça öğreticidir. Yüzlerce insan siyasal nedenlerle hapsedilirken medya, polis fezlekelerinden başka hiçbir şeyden bahsetmemektedir.

Talabani’nin hangi gerekçesini tutsak elimizde kalıyor. Talabani’nin ve benzerlerinin söylediklerinin özü özeti şuraya çıkıyor: Dünyanın egemenleriyle uzlaşın, onların “demokrasi ve insan hakları” programını benimseyin, onlarla diplomasi yapın, onlar size televizyonlarında yer versinler, onların istediği kadarıyla bir değişim gerçekleştirin. Bir başka ifadeyle, “her şeyi” yapabilirsiniz, ama küçük bir şey hariç, egemenlerin egemenlik tahtına dokunmadan! Bunun için ezilenlerin şiddetinden uzak durmanız yeter!

Buna karşın, dünyanın egemenleri politik amaçları için silahı kullanmaya devam etsin. Filistin’de, Tamil’de ulusal özgürlük talebini kan deryalarında boğsun, Kolombiya’da Alfonso Cano’yu, Hindistan’da Kishenji’yi katletsin, Irak’ı işgal etsin, Suriye’de iç savaşı kışkırtsın, Libya’yı işgal edip Kaddafi’yi öldürsün... Ama ezilenler, zorun değişik biçimlerinden ya da daha teknik bir ifadeyle “silahtan” uzak dursun! Ne mutlu silah/la mücadele eden Laçinergillere!

Esas sorun, üretim araçlarını ellerinde bulunduran ve dolayısıyla egemen sınıf olan burjuvazinin zor olmaksızın nasıl devrilebileceğidir? Ama düzen aydınlarının zaten düzenle ve egemen sınıfla bir sorunu olmadığı için, tartışmayı şiddete odaklamak ideolojik bir tercih meselesi haline geliyor.

Lenin “Partizan Savaşı”nda, tecrit bir mücadele tarzına indirgenmiş bireysel şiddete karşıt olarak, işçi-emekçi kitlelerinin ayaklanmalarından doğan ve onun parçası olan silahlı gruplan olumlar ve över. (1906) Bolşeviklerin bizzat örgütlediği silahlı müfrezelerin deneyimleri devrimci hafızanın bir parçasıdır. Bireysel şiddet eylemleriyle Çarlığın yıkılabileceğini savunan Narodniklerle, 1905 devrimi boyunca işçileri, ezilenleri silahlandıran ve silahlı halk ayaklanmasını örgütleyen Bolşevikler arasında birçok bakımdan tezat vardır. Ama ezilenlerin silahlı kurtuluş hakkını savunmakta her ikisi de birleşir. 1905 devriminin ardından “işçiler silaha sarılmamalıydı” eleştirisini yapan Menşevikler ise Ekim Devrimi’nin ardından ise beyazların saflarına savrulmuşlardır.

Ezilenlerin silahlı kurtuluş hakkı, egemen sınıflara karşı ideolojik-politik tutumun aynasıdır. Turnusol kâğıdıdır. “Her türlü şiddet” karşıtlarının rengi, silahlı direnişler ya da halk başkaldırıları yükseldikçe beyaza doğru döner ve düzen saflarındaki yerleri netleşir.

Kitlelerin Özneleşmesi

Ömer Laçiner gibi şiddet karşıtı retoriğe Marksizan bir form kazandırmaya çalışanlar, zora dayalı mücadele biçimlerinin emekçi kitleleri “nesneleştirdiğini” öne sürerler. Onların büyük dertleri ise emekçilerin özneleşmesidir!

Oysa devrimler tarihinin gerçek verileri kadar, güncel sınıf mücadelelerinin bilançosu da tam tersini ispatlıyor.

Küba Devrimi’nde köylüleri silahlandıran Castro, Batista diktatörlüğü altında boğulan Küba halkına bir nefes kanalı açtı ve bu süreç ezilenleri özneleştirdi. Gerçek bir halk devri-mine (yukarıda Marx’ın değindiği anlamda) yolu açtı. Mao, 1920’li ve 30’lu yıllar boyunca Çin’i saran ve derinden sarsan köylü isyanlarını, toprak mücadelelerini silahlandırdı. Köylülerin özneleşmesine önderlik etti. Onları Çin tarihinin etkin bir öğesi haline getirdi. Ardından Uzun Yürüyüşle Kızıl Ordu’yu Japon işgalcilerine karşı mücadelede mevzilendirdi ve halk devrimine giden yolu açtı. Kolombiya’da Marulanda ve arkadaşları, kırlık bölgelerde başlamış gelişmekte olan köylü isyanlarına örgütlü bir biçim kazandırdılar ve Kolombiya yoksul köylüsünü siyasal bir güç haline getirdiler.

Türkiye’de Mahirler, Denizler, İbrahimler egemen sınıfların iki tarihsel bloğu tarafından parsellenmiş siyaset sahnesinde ezilenlere bir yer açtılar. 1971 devrimci çıkışıyla Türkiye işçi ve köylülerinin bağımsız bir güç olarak siyaset sahnesine çıkacağı kanal yaratıldı.

Kürdistan’da, 12 Eylülcü faşist askeri zulüm koşullarında PKK 15 Ağustos 1984 atılımını örgütledi ve gerilla savaşının sürekliliğini sağladı. Böylece giderek büyük halk kitleleriyle kucaklaşan bir direniş ateşi yaktı. 1989-90’dan itibaren serhildanlar başladı ve ulusal direniş, bir ulusal devrime dönüştü.

Her türlü şiddeti kınama yarışındaki aydınların iddiasının aksine, bu örneklerin tümünde yoksul, emekçi, ezilen halk kitleleri politikaya katılmanın bir yolunu buldular ve özneleş-tiler, özgürleştiler. Dün Kürdistan’da halk kitleleri feodal ağaların ve aşiret reislerinin tutsağıydı. Yerel seçimlerde güçlü aşiret belediye başkanını seçerdi. Dün mutfağın esiri olan Kürt kadını bugün ordulaşmış, politik öncü olmuştur. Kürt toplumu devrimci yoldan özgürleşmiş ve demokratik bir ulusal bilinç etrafında örgütlenmiştir.

Laçiner ve benzerlerinin sorunu koyuş tarzı, gerçekte, emekçilerin politikada yer almasını gerekli görmeyen, politikayı eğitimli ve varsıl sınıfların bir ayrıcalığı sayan bir çizgiyi ele vermiyor mu?

Bu söylenenler, açık diktatörlük rejimlerinin hüküm sürdüğü ve halk kitlelerini köleleştirdiği ülkelerle mi sınırlıdır? Burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü ülkeler için bu söylenenler geçerli midir?

Burjuva demokrasisi, paranın tüm politik yaşamı belirlemesi demektir. Seçim kampanyalarını parası olanlar yürütür. Burjuva partilerinin aynılaştığı, programlarının had safhada benzeştiği koşullarda ezilen halkın politikadan soğuması “demokrasiye” ilgi duymaması anlaşılırdır. Bu ülkelerde emekçi, yoksul ve göçmenlere bırakılan tek seçenek taleplerini ve kendilerini görünür kılmak için isyan etmektir. Paris, Atina, Londra örneklerinde “demokrasinin beşiği” olan bu ülkelerde parlayan başkaldırılar bu gerçeğin ifadeleridir.

Burjuva demokrasisinin varlığı sınıf mücadelesini ortadan kaldırmaz, aksine daha açık hale getirir. Sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırır.

“Demokrasi ne denli gelişmişse, burjuvazi için derin ve tehlikeli bir siyasal anlaşmazlık durumunda, insan kırımı ya da iç savaşa o denli yakındır. ” (Lenin, Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky)

Burjuva demokrasisinin en gelişkin olduğu ülkelerde bile, sınıf karşıtlıklarının keskinleştiği anlarda devlet çıplak bir burjuva diktatörlüğü olduğunu sergilemekten geri durmaz. Örneğin demokrasinin beşiği Yunanistan’da ekonomik kriz, halkın büyük başkaldırısına rağmen, mali oligarşinin paketinin meclisten geçmesi ve

Papademos’un “teknokratlar hükümeti” adı altında açık mali oligarşi diktatörlüğünün kurulmasıyla noktalandı. İtalya’da da benzer biçimde Monti hükümeti kuruldu. Sadece bu örnekler bile burjuva demokrasisine dair yanılsamaları ortaya serebilir.

Proletaryanın politikaya katılım anları büyük kitle hareketleri, grevler, halk başkaldırıları gibi biçimler alır ve bu durumlarda ortaya çıkan “ayak takımının şiddeti” kibar bayları epeyce ürkütecek düzeydedir!

Proletarya politik yaşama katıldığında, bunu kendi tarzında yapar. Kendisine küçük burjuva aydınların çizdiği sınırları değil, mücadelesinin meşruluğunu esas alır. O yüzden işçi kitlelerinin yoksulluğundan ve ezilmişliğinden doğup gelişen hareketler her zaman şu ya da bu ölçüde “şiddetli”dir. Örnek isteyen 1989 Venezuela, 2001 Arjantin, 2003 Bolivya ayaklanmalarına, Türkiye’de 1995’teki Gazi Ayaklanmasına, 2001’de patlak veren esnaf isyanına, Tunus, Mısır ve Yemen’deki halk ayaklanmalarına, Atina’da gençlik isyanı olarak başlayıp halk ayaklanmasına dönüşen sürece vb. vb. bakabilir.

Bu yüzden, örneğin AKP hükümeti, meşru kitle şiddetini özel yetkili mahkemelerin birincil hedefi haline getirdi. Neoliberal sömürü politikalarının bunalttığı emekçilerle sömürgeci-inkârcı politikaların boyunduruğuna başkaldıran Kürt ezilenlerinin sokaklarda, birleşik halk direnişinde buluşması egemenlerin güncel korkusudur. Olasıdır ki böylesi bir halk ayaklanmasının öncelikli hedefi hükümeti devirmek olacaktır. Ancak hali hazırda egemen sınıfların başka bir politik alternatifi olmadığı için, mevcut hükümetin sokağın baskısıyla devrilmesi egemen sınıfları politik istikrarsızlık ve bunalıma sürükleyecektir.

Şiddet tartışmasının tam da bu an’da yoğunlaşması asla rastlantı değildir.

Şiddete karşı kategorik bir tavır almak, gerçekte ezilen kitlelerin başkaldırısına sırtını dönmek, ona karşı daimi bir tavır almak demektir. “Barışçıllık” saplantısı, tipik bir orta sınıf tavrıdır. Demokrasi mücadelesi orta sınıf uysallığını aşıp yoksullara mal olduğu oranda “şiddet karşıtlığı” zırvalarının aşılması da kaçınılmazdır.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn