Sayı 4 / Ocak-Şubat 2012

Yoldaşlar,

Genel Konferans, Haziran’dan beri Partimizin gündeminde bulunuyor. Önce Haziran’dan Kasım’a tartışmalar ve hazırlığın yanı sıra bir ölçüde değiştirici pratik adımları da attığımız; sonra da 8-12 Kasım tarihinde 145 delegenin katıldığı beş gün süren Konferans olarak; akabinde şimdi Konferans’ın açığa çıkardığı parti iradesini somutlaştırmak ve pratikleştirmek biçiminde Konferans gündemimizde bulunuyor. Önümüzdeki aylarda, parti iradesi haline gelecek Konferans öngörülerini pratikleştirmeye çalışacağız. Yani Konferans gündemimizden çıkmış olmayacak.

Tayip Erdoğan’ın ağzından “terörle mücadele, siyasetle müzakere” olarak ifade edilen konseptin içeriği, devlet bakanlarının peş peşe gelen açıklamalarıyla ve daha önemlisi hükümetin dikkat çekici bir pervasızlıkla uyguladığı politikalarla ortaya çıkmış durumda. Bu politika,“yurtta harp, cihanda harp” şeklinde ifade edilebilecek (hem ulusal, hem bölgesel boyutları bulunan) maceracı bir militarizme, pantürkist ve panislamist bir yönelime dayanıyor. Çeşitli nedenlerle ulusal, bölgesel ve uluslararası konjonktürü elverişli, kendini de epeyce kuvvetli gören AKP hükümetinin bu maceracı yöneliminin nasıl sonuçlanacağını bugünden bilmek kolay değil; ama söz konusu konseptin öncelikle ve mutlaka Kürt ulusal hareketinin askeri ve siyasi yenilgisini amaçladığı, hatta esasen buraya yoğunlaştığı açıktır.

AKP hükümetlerinin bölge politikası başlangıçta önceki hükümetlerin politikasının bir devamıydı: Bölgede ABD ile NATO’nun savaşlarına katılarak ABD ve sistemin egemenliğinin jandarmalığını yapmak ve İsrail siyonizmiyle sıkı bir işbirliği içinde olmak, devam edegelen politikanın iki temel stratejik öğesini oluşturuyordu.

28 Şubat öncesi Libya ziyareti ve D-8 birliğini başlatması, siyonist devletle stratejik anlaşmaya imza atmasına rağmen, Erbakan’ın başbakanlıktan düşürülmesinin nedenlerinden biri olmuştu. Yine Başbakan Ecevit siyonist devletin savaş katliamlarını soykırımla niteledikten hemen sonra özür dilemek zorunda bırakılmıştı. Çizgi dışı bu iki deney, burjuva hükümetlerin iç güç olarak generallerin, dış güç olarak emperyalist sistemin lideri ABD’nin çizdiği strateji dışına çıkamayacaklarını göstermişti.

AKP hükümeti Haziran 2011 genel seçimleriyle birlikte yeni anayasa hazırlığını tekrar gündeme taşıdı. Ergun Özbudun ve ekibine ısmarlanan, ardından AKP yönetimince elden geçirilen yeni anayasa taslağı, hatırlanacağı gibi 3 yıl önce apar topar rafa kaldırılmıştı. Üniversitelerde başörtüsü serbestisi için yapılan yasal düzenleme Anayasa Mahkemesi’nden dönmüş, AKP’ye kapatma davası açılmış, kapatılmanın eşiğinden dönen hükümet partisi, Anayasa Mahkemesi kararıyla “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olarak damgalanmıştı. AKP, bu hamleler karşısında geri çekilerek yeni anayasa hazırlığını gündemden düşürmüştü.

Türk ordusu Osmanlı’dan günümüze değişimler geçirerek geldi. İçinde bulunduğumuz dönemde bu değişime bir yenisi daha eklenmekte. Ordu ve diğer devlet kuramlarında sınıflar mücadelesi açısından önemli değişimler yaşanmaktadır. Bu süreci tartışanların çoğu, olanları AKP ve generaller arasındaki bir mücadele şeklinde değerlendiriyorlar. Örneğin muhalif kesim AKP’nin, Gülen cemaatinin kendi ordusunu kurmaya çalıştığını, taraftar kesim ve liberaller ise T. Erdoğan ve AKP’nin siyasi sistemi demokratikleştirdiğini iddia ediyorlar. Ordudaki değişimler AKP ile generaller arasındaki bir didişmeden ibaret değildir. Bu değişikliklerin daha temel ve tarihi nedenleri vardır. Bu yazının, konuyu Erdoğan, Gülen - generaller çatışması ekseninden çıkarıp, daha geniş bir çerçeve içinde tartışılmasına yardımcı olacağını umuyoruz.

"Şiddetli denir asi ırmağa

ama kimse şiddetli demez

onu sıkıştıran yatağına"

Bertold Brecht

Başbakan Erdoğan’ın “terörle arasına mesafe koymayanlar bedel ödeyecek” açıklamasından ve takip eden gözaltı ve tutuklama dalgasından sonra, kendisini solda sayan kalem erbabı arasında şiddeti kınama, şiddetin çıkmaz yol olduğunu ilan etme yarışı başladı. Oral Çalışlar, “sol, şiddete karşı tavrını netleştirmeli” çağrısını yaparken, Roni Margulies “sosyalizmin şiddetle işi olmaz” diye ahkam kesiyor. Birikim dergisi ise egemenlere esaslı bir selam çakarak “silah/la mücadeleye” girişiyor. Kendisine devlet zorbalığını değil, buna direnenlerin ellerindeki silahları dert ediniyor. (Sayı 271)

“Sosyalizmin şiddet ve terörle hiçbir ilişkisi yoktur...” Roni Margulies söze böyle girmiş 7 Aralık 2011 tarihli Taraf gazetesindeki makalesinde... Meramını dolaysız anlatan bir “saptama” bu. Başkaca bir şey söylememiş olsaydı da bu “saptama”nın anlam ve içeriği hakkında bir tartışma yürütebilmek için yeterli malzemeye sahip olacaktık. Ama yazar işimizi bu anlamda kolaylaştıran başkaca “saptama”larda da bulunmuş.

“Şiddet kullanmak sosyalist topluma ulaşmanın siyasi bir yönetimi değildir ve olamaz”

“Şiddet eylemleri emekçi kitleleri dışlayan, kendi eylemlerine değil başkalarının kahramanlığına güvenmelerine yol açan eylemlerdir. Sosyalizme ise ancak büyük emekçi kitlelerin eylemi yoluyla ulaşılabilir.”

Ayrıca bir de, tartıştığı konunun genel anlamının dışında özel/kişisel pozisyonunun okur tarafından “saptanması”nı isteyen bir bilgilendirme yapma gereği de duymuş: “siyasi bir yöntem olarak şiddet eylemleriyle işim olmaz.” Ne diyelim. Demek ki var bir derdi ve bildiği!

“Kadınların tarihi her şeyden evvel baskı altına alınışlarının ve bunun gizlenişinin tarihidir.” (Andre Michell)

ESP-Sosyalist Kadın Meclisleri, dört aya yakın bir süreyi kapsayan çalışma yürüttü. Kadına yönelen şiddet ve kadın cinayetlerine karşı “Ses Ver Şiddeti Durdur” kampanyasını başarıyla tamamladı. SKM’nin çağrısına üçyüz bin insan ses verdi. Üçyüz bin insan kadının tarihsel yok sayılmışlığına, yalnızlaştırılmasına, köleleştirilmesine isyanın sesi oldu. O sesler yüzlerce kadının slogan sesinde Ankara’da, mitingde dondurucu soğuğa rağmen bahar havasını taşıdı.

Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eseri ilk baskısının üzerinden beş çeyrek asır geçmesine karşın, öneminden hiçbir şey kaybetmedi. O günden bugüne Engels’in Morgan ve Bachofen’in araştırmalarını temel alarak incelediği konulara dair çok daha zengin bir bilimsel külliyat oluşmadı değil. Ancak bu araştırmalar Engels’in eserinin önemini azaltmak bir yana, orada ortaya konan başlıca tezlerin altının daha kalın çizilmesine hizmet etti.

Nepal’de önderlik ettiği Halk Savaşı ile 240 yıllık monarşiye son veren, uzunca bir dönem boyunca silahlı devrim mücadeleleri bakımından dünyada en ön saflarda yürüyen Birleşik Nepal Komünist Partisi (Maoist) -BNKP(M)-, 2006 yılında barış süreciyle birlikte başlayan ve Prachanda-Bhattarai önderliğindeki hükümetin sosyal demokrat politikalara dümen kırmasıyla ağırlaşan derin bir iç krizle sarılıyor. İki çizgi mücadelesi olarak ifade edilen bu süreç, bir yanda Başkan Pushpa Kamal Dahal “Prachanda”-Başkan Yardımcısı Baburam Bhattarai ikilisinin önderliğindeki çoğunluğun, diğer yandan Genel Sekreter Ram Bahadur Thapa “Badal”-Başkan Yardımcısı Mohan Baidya “Kiran” önderliğindeki azınlığın arasında artık uzlaşma kaldırmayacak bir tartışmaya dek ilerledi.