Ortadoğu-Mağrip İsyanları Ve Uluslararası Devrimci Ve Komünist Hareketin Sorunları

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da emperyalizmin dayanağı olan rejimleri temelinden sarsarak Akdeniz’in Avrupa yakasında İspanya ve Yunanistan’a yayılan ve İngiltere’ye dek uzanan isyan dalgası, Uluslararası Devrimci ve Komünist Harekete (UDKH) çok önemli tarihsel fırsatlar sundu/sunuyor. UDKH, süreçten doğru dersler, sonuçlar ve görevler çıkararak ilerlerse, emperyalist ideolojik-siyasi-örgütsel ve askeri kuşatmayı yarma ve çoktan beri içinde bulunduğu ideolojik ve örgütsel krizi aşma yönünde çok önemli adımlar atabilir. Sürece dair teorik analiz, verilecek yanıt ve buradan geliştirilecek pratik müdahale hattı, bir dönüm noktası olabilir. Devrimci süreç sonuçlanmadığı gibi, gerici rejimler yeni biçimlerle sürdürülse dahi devrimci ayaklanmaların dersleri zengin bir deneyim ve değerlendirme kaynağı olmayı sürdürecektir.

Bu anlamda bu yıla damgasını vuran isyan dalgası, günahlarımız, sevaplarımız, eksiklerimiz ve başarılarımızla tüm dünya devrimci ve komünist hareketine aittir. Eleştirimizin özeleştiri anlamına geldiğini bilerek rahat, ilgili ülkelerdeki devrimci ve komünist yoldaşlarımız kadar sürecin ileri ve geri yönlerinden sorumlu olduğumuz bilinciyle özenli biçimde bu önemli dönemi değerlendirme görevimiz vardır.

Ortadoğu ve Mağrip'teki isyan dalgasını, özellikle Latin Amerika kıtasında yoğunlaşan halk ayaklanmaları ve mücadeleleri, Avrupa ve Güney Asya işçi grev ve direnişleri, Ortadoğu'da antiemperyalist direniş, emperyalist kuramlara karşı Davos ve Seatle benzeri uluslararası kitle hareketleri ve Kürdistan, Kolombiya, Filistin gibi kimi bölgelerde onyıllardır süregiden silahlı hareketlerin ağır kuşatmalara rağmen teslim alınamaması öncelemiştir.

İsyanların Niteliği

Emperyalist kapitalist gericiliğin Ortadoğu'daki kalelerini çatlatan bu son isyan dalgasınınsa, onu yakın dönem mücadele tarihimiz bakımından önemli bir dönüm noktası haline getiren kimi özellikleri ve bu büyük mücadelelerin önümüze koyduğu, değerlendirilmeyi ve yanıtlanmayı bekleyen sonuçlan vardır.

1- Emperyalist kapitalist sistemin çelişkileri, bölgede tüm şiddetiyle kendini hissettirmektedir. Krallıklar ve diktatörlükler altında işçi sınıfı ve emekçi kitleler siyasal özgürlükten yoksun, güvence altına alınmış ekonomik ve toplumsal haklan olmadan, büyük bir açlık ve yoksulluk içinde yaşamaktadır. Bölge emperyalist işgallerle sarsılmakta, İsrail Siyonizmi bölge halklarında yıllardır büyük bir kin ve öfke biriktirmektedir. Dünya ekonomik kriziyle birlikte işsizlik ve yoksulluk derinleşmiştir. Tüm bunlar, bu bölgede işçi sınıfı ve ezilenlerle emperyalist kapitalist sistem arasındaki çelişkilerin yoğun patlayıcı unsurlarını biriktirerek isyanlarla sonuçlanmıştır.

2- İsyanlar şu veya bu hükümeti, siyasetçiyi, yasayı ya da uygulamayı değil doğrudan rejimleri hedef almıştır. Rejimin esas aygıtlarına yönelmiştir. Yeni bir rejim talebini açıkça dillendirmiştir. Yakın tarihimizin isyan ve direnişleri, protestoculuğu eylem biçimlerinde büyük oranda aşmış ve taleplerinin ve hedef aldıkları kuramların içeriğinde de kısmen ve tekil örnekler halinde aşma yoluna girmişti. Son süreç ise içerik olarak da dünya çapında gelişmekte olan kitle hareketinde nitel bir değişim halini yansıtacak biçimde protestoculuk düzeyini aşmıştır.

3- Bu kapsamda, Mısır ve Tunus'ta başlamış bulunan ve (şu anda durum işçi sınıfı ve emekçi kitleler aleyhine değişmekte olmakla birlikte) henüz sonuçlanmamış demokratik devrimler, isyan dalgasının kapsamına giren diğer ülkeler bakımından devrimci halk hareketleri ve demokratik talepli kitle mücadeleleri ve bölgesel düzlemde de bir devrimci süreç açığa çıkmıştır. Libya örneğinde ise halk mücadelesi başlar başlamaz iç ve dış gericiliğin müdahalesiyle bir gerici iç savaşa dönüşmüştür.

4- İsyanlar, sonuçlan her ne olursa olsun, yaşandığı ülkelerde işçi sınıfı ve ezilenler için büyük bir mücadele okulu olmuş, buralarda kapitalizme ve siyasal gericiliğe karşı mücadelede önemli mevziler kazanılmıştır. Dünya işçi sınıfı ve emekçi kitleleri için büyük bir esin kaynağı olmuştur. İsyanın en değerli ideolojik kazanımı, Ortadoğu'nun işçi sınıfı ve emekçilerinin, tarihi kendilerinin yapabileceğini (yapabileceklerini), egemen sınıflan alaşağı edebileceklerini görmeleri olmuştur.

5- İsyan süreci ABD merkezli Büyük Ortadoğu Projesi başta olmak üzere, bölgeye yönelik, rejimler dizaynı da dahil kapsamlı emperyalist planlara büyük darbe vurmuş, ezilen ve sömürülen kitleler temel aktörler olarak sahneye çıkarak bölgenin geleceğinde belirleyici bir güç olduğunu kanıtlamıştır. Bu anlamda bu süreç nesnel olarak BOP’a karşı bir isyan olarak da nitelenebilir.

6- Emperyalist saldırganlığın öne çıkan bir argümanlarından (biri) olan Medeniyetler Çatışması tezini yıkmıştır. Ortadoğu işçi sınıfı ve ezilenlerini barbarlar olarak aşağılayan, hor gören; emperyalizmin desteğiyle ayakta tutulan işbirlikçi faşizan diktatörlüklerden dahi Ortadoğu halklarını sorumlu tutan ABD emperyalizminin, işbirlikçi diktatörler nezdinde bölgede demokrasi sorununun başlıca nedeni olduğunu teşhir etmiştir.

7- Halk meclisleri ve halk komiteleri bu isyanlarda bir kez daha boy göstermiş, Paris Komünü'nde nüvelenip Ekim Devrimi'nde sosyalist iktidar aygıtının hücreleri olarak şekillenen bu sovyetik örgütlenme biçimleri, geleceğin iktidarının üzerinde şekilleneceği örgütler olduklarını bir kez daha kanıtlamışlardır.

8- Ayrıca isyanlar süresince Facebook benzeri sosyal medya araçlarıyla burjuva medyanın ve sansür kurumlarının ağır kuşatması altında ajitasyon-propagandanın yolunun açılmasından, meydan işgallerine dek sayısız konuda örgütlenme ve mücadele araçları ve yöntemleri açığa çıkararak incelenmeyi bekleyen önemli deneyimler sunmuştur.

9- İsyanlar sırasında açığa çıkan mücadele araç ve biçimlerinin yanı sıra, isyanların sonucu olarak da emperyalistler ve işbirlikçileri bu rejimleri kimi farklılıklarla sürdürmeye çalışsa da bu ülkelerde sendikal ve demokratik haklar temelinde örgütlenme anlamında çok somut örgütsel mevziler kazanılmıştır. Siyasal parti, dernek ve sendikalara ilişkin yasalarda ciddi yarıklar açılmış ya da değiştirilmiş, işçi sınıfı, gençlik ve tüm emekçi kitleler bu olanağı somut örgütsel güce dönüştürmekte gecikmemiştir. Bu mevziler, işçi sınıfı ve emekçilerin gelecek mücadeleleri bakımından çok değerli ve uluslararası destek, deneyim aktarımı ve sahiplenme temelinde büyütülmesi gereken kazanımlardır.

10- İşçi sınıfı, bu isyanların ön sürecinde ve isyanlar sırasında kitlesel katılım bakımından önemli, süreklilik ve ısrar bakımındansa belirleyici roller oynayarak siyasal önderlik gücünü bir kez daha kanıtlamıştır. İsyanların bu boyutu, burjuva medyanın da uluslararası düzeyde en fazla karartmaya çalıştığı yönlerden biridir.

11- Gençlik, isyanların ateşleyicisi olmuş ve kitlesel biçimde katılmıştır. Günümüzde gençlik hareketi incelenmeyi bekleyen özgün olanaklar ve sorunlar taşımaktadır. Bu konuda Arap isyanları çarpıcı veriler sunmaktadır.

12- Kadınlar, İslami gericiliğin tarihsel, toplumsal ve kültürel hegemonyasını taşıyan bu ülkelerde kitlesel biçimde isyanlara katılmış, kadın kitle önderleri özellikle öne çıkmıştır. Genç ve işçi kadınlar nicel ve nitel boyutuyla kadın katılımının ana unsuru olmuştur. Genç kadınlar bakımından, bireysel özgürlük talebiyle toplumsal/siyasal özgürlük talebinin buluşması öne çıkan bir olgudur.

13- Esasen kentlerde gerçekleşen bu isyanlarda, kapitalizmin gelişimi bakımından görece geri ülkelerde gerçekleşmesi itibariyle de, kentlerin tayin edici rolü bir kez daha görülmüştür. Nüfusun yansından fazlasını oluşturan köylülüğünse hemen hemen tamamen hareketsiz kalışı, isyanın yolunu açması gereken handikaplarından ve zayıf halkalarından biridir.

14- İsyanların, Mısır ve Tunus gibi; gerici siyasal rejimlerin varlığına rağmen, Arap ülkeleri içinde gerek uzak, gerek yakın tarihte işçi sınıfı ve emekçilerin, kadınların ve gençliğin en fazla mücadele okulundan geçmiş ve birikim sağlamış bulunduğu ülkelerde patlak verişi de bir tesadüf değildir. Bu gerçek, isyanları alabildiğine deforme ederek, tarihsel sürekliliğinden, dünya çapında işçi sınıfının yaratmış olduğu mirastan kopararak sunmaya çalışan tezleri yerle bir etmek için önemlidir.

15- İsyanların bölgesel niteliği dikkatsiz gözleri yuvasından çıkaracak kadar belirgindir. Bu anlamda tek tek ülkelerin yanı sıra bölgesel devrimlerin de zemininin ne denli güçlü olduğunun bugüne dek en açık ve belirgin örneğini oluşturmuştur. Bu anlamda UDKH bakımından mücadelenin bölgesel düzeylerde ortaklaştırılması ihtiyacı ve eksikliği çarpıcı biçimde görülmüştür.

16- İsyanların hızla Akdeniz'in diğer yakasına, Avrupa kıyı ülkelerine de sıçraması, bölgesel ve uluslararası niteliği pekiştirmiş ve uluslararası devrimci ve komünist güçlerin gündemine Akdeniz’deki mücadelenin bölgesel koordinasyonunu canlı bir tartışma gündemi olarak sokmuştur.

17- Aynı gerçeklik, Avrupa'da yoğunlaşan ve giderek Türkiye gibi daha geri kapitalist ülkelere de yayılan kitlesel emek göçü olgusunun, mücadeleler arasında belirleyici olmasa da önemli bir etkileşim kaynağı olduğunu ortaya çıkarmış, UDKH'nm gündemine, hem genel uluslararası anlamda, hem de özellikle göç veren ve alan ülke devrimci ve komünistleri arasındaki bu konuya ilişkin pratik/taktik planlar oluşturma zorunluluğunu dayatmıştır. Akdeniz ülkeleri arasındaki etkileşimin iradi biçimde güçlendirilmesi bu konuyu da kapsamına almalıdır.

18- Emperyalist güçler ve işbirlikçi rejimler, işçi sınıfı ve emekçilerin değişim seli karşısında tutunamamış ve geri adımlar atmış, ancak süreci lehlerine çevirme yönünde hamlelere girişmiştir. Burjuva medyanın isyanların niteliğini çarpıtarak ideolojik ve siyasal değerinin azaltılmasında etkin görev alışı, isyanların kendiliğinden niteliğinden faydalanılarak işbirlikçi siyasetçilerin ve örgütlerin devreye konuşu, Tayyip Erdoğan ve AKP şahsında ılımlı İslamcı “model ülke” sunumu ve Libya'da sürecin toplamına yönelen doğrudan emperyalist müdahale, sürecin yönünü değiştirme çabasının çeşitli biçimleridir.

19- İsyan süreci siyasal İslamın aslında birkaç yıl önce başlamış olan düşüş sürecini açıkça gözler önüne sermiştir. Siyasal İslamın bölgede ciddi tarihsel ve toplumsal kökleri vardır ve emperyalist işgale karşı direnişte, ABD emperyalizmiyle çıkarları çatışan kimi burjuva kesimlerin siyasal bayrağı olarak sınırlı ve güdük antiemperyalist rol oynamıştır. Bu yönüyle bölgede halkların emperyalizme karşı direnişlerinde tartışmasız ideolojik hegemonyası vardır.

Öte yandan isyanlar sürecinde Mısır başta olmak üzere bu ülkelerde en derli toplu ve örgütlü muhalif güç olan siyasal İslamın evcilleştirilmiş versiyonları emperyalizmin açık veya hayırhah desteğini alan seçenekler olarak öne çıkmıştır. İsyanlarda belirleyici rol oynamayan, hatta ilk günlerde kayıtsız kalan siyasal İslam, bölgede işçi ve emekçilerin talep ve ihtiyaçlarına yanıt verememesiyle düşüşe geçmiştir. Buna rağmen, UDKH'nm siyasal İslamın ideolojik hegemonya kaybını derinleştirecek güçten yoksun oluşu nedeniyle isyan süreçlerinden geçmişe göre sınırlı da olsa örgütsel/siyasal kazanımlarla çıkmıştır.

Bununla birlikte bu kuvvetlerin ABD işbirlikçisi(ve uzlaşıcısı olmaları) ya da sistem içi niteliği de kitleler nezdinde daha fazla teşhir olmuştur. (bu kuvvetlerin kitleler nezdinde daha fazla teşhir olacaklarını göstermektedir)

20- İsyanlar önderliksiz ve kendiliğinden niteliktedir ve ne her bir ülke, ne de uluslararası anlamda UDKH bir seçenek haline henüz gelememiştir. Bu nedenle süreç içerisinde halk iktidarı, çatlatılan, sarsılan işbirlikçi gerici rejimlerin karşısında somut bir alternatif olarak belirememiş, bu durum (her devrimin temel sorunu olan) iktidar sorununu çözmede büyük bir zafiyet oluşturmuş ve giderek emperyalizmin işaret ettiği kişiler, siyasal güçler ve modeller öne çıkmıştır.

21- Dün devrimci güçler, kendiliğinden bilinç ve eylem düzeyi görece daha geri, en ileri ufku “başka bir dünyanın mümkün olduğundan ibaret bir kitle hareketi gerçeğiyle karşı karşıyaydılar. “Tarihin sonunun” ilan edilmesinin hemen ardından başlayan bu kendiliğinden hareketler yine de UDKH'ya çok önemli fırsatlar sunuyordu. Ancak UDKH güçleri, pratik örgütsel ve siyasal formlara dökülemeyen, yer yer soyut teoricilik, yer yer dar eylemcilik biçimini alan, kitle bilincinden kopuk ve “ilerisinde” yaklaşımları nedeniyle bu hareketten büyük oranda tecrit olmuş durumdaydılar. SSCB ve revizyonist bloğun çöküşüyle sosyalizm fikri gözden düşmüş, büyük bir ideolojik kuşatma altında kalınmıştı. Bu kuşatma birçok örgütte, kendi meşruiyetine inanmama, bir yönüyle güç kaybının nedenini kendi stratejik yetmezliğinde değil, söylemlerinin “ileriliğinde” arama temelinde ekonomizm ve reformizm üretti. Bu, UDKH içindeki kitle kuyrukçusu eğilimlerin en tehlikeli kanalıydı. Bu reformist akıntıya direnme gücünü gösteren bir dizi örgütse, siyasi ve toplumsal yaşamın akışını öngörme derinliğinden ve yön açıklığından yoksunluğun koşulladığı devrimci kendiliğindencilik ve dar pratikçilikle maluldü. Bu eğilimse tüm devrimci niyetlerine rağmen kaydedicilik, seyredicilik ve yön kaybı temelinde kitle mücadelesinin seyrinin dışında ve arkasında kalma biçiminde beliren nesnel kitle kuyrukçuluğunu getirdi.

Bugünse devrimci güçler, kitleyle buluşamayan “ileri” duruş ve söylemleri nedeniyle değil, tersine, kendilerini aşmış kitle isyanının deyim yerindeyse yakalamak için peşinden koşar halde olduğu için tecrit durumdadır. Bu da kitle kuyrukçuluğu madalyonunun diğer yüzü olmuştur. Siz kitlenin geri olduğu günlerde peşine takılırsanız, ileri gittiğinde de peşinden koşar ama yetişemezsiniz. En açık ifadesi, UDKH'nın isyana duran kitlelerin önüne daha ileri bir seçeneği koyamaması, kitleleri çalınmaya çalışılan devrimini örgütlenmiş silahlı zorla savunmaya ve iktidarlaştırmaya yöneltecek hazırlık, örgütsel anlayış ve siyasal stratejiden yoksun oluşudur.

22- İsyanlar süreciyle birlikte, uluslararası alanda iç ideolojik mücadelenin önemi artmış ya da belirginleşmiştir. Reformizm, legalizm ve ulusalcılık UDKH'ın iç ideolojik mücadelede en önemli gündemleri olarak belirmiştir. Zira kitle mücadelesi, reformist ve devrimci güçler arasındaki ayrışmaları ve renklerin belirginleşmesini zorunlu kılacak derecede reformizmi aşmıştır.

Bunlar, UDKH'nın önündeki önemli gündemlerdir. Bu boyutların her biri, teorik analiz, siyasal strateji ve taktik ve örgütsel yenilenme perspektifiyle ele alınmalı ve somut sonuçlar üretilebilmelidir.

UDKH’nıtı İsyan Süreciyle İlişkilenişi

Uluslararası devrimci ve komünist hareket çok önemli bir süreci geride bıraktı. Bu süreçte gerek tek tek ülkelerde, gerekse uluslararası çapta belli bir rol oynadı. Sürece müdahil oldu. Belli bir sokak dayanışması içine girmesi, deneyim alışverişine hız vermesi, yer yer isyan sürecini kendi ülkesine yayma çabalan, Akdeniz bölgesi eksenli mücadele platformu girişimleri, sürecin sınırlı da olsa teorik analizi ve kapsamlı siyasal görevler belirleme girişimleri biçimindeki yanıt arayışları değerlidir. Bu anlamıyla politik yaşamda belli bir varlık gösterdiği söylenmelidir. Devrimci güçlerin isyanlarda kendi sınırlılıklarını sınadığı ve belli düzeylerde bilince çıkararak aşmaya yöneldiği örnekler hiç az değildir.

Ancak uluslararası komünist hareket, sürece örgütsel ve ideolojik krizini çözme yolunda anlamlı adımlar atamadan girmenin dezavantajlarını derinden yaşamıştır.

Devrimci Enternasyonal Hareket (DEH), Marksist Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (ICMLPO) gibi önemli uluslararası platformlarda ciddi yanlmalar yaşanması, o güne dek üzerinde varoldukları sınırların dışına çıkma arayışlan, hemen her türden uluslararası platformda teorik tartışmalarla sınırlı faaliyetin sorgulanışı, ortak pratik temelinde yakınlaşma ihtiyacına dair tartışmalarının başlaması, Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu (ICOR) gibi çeşitli ideolojik akımlardan devrimci örgütlerin ortak pratik üzerinde bir araya geldiği platformların kurulması, isyanlar öncesi birkaç yılın UDKH bakımından tablosudur. Buna tek tek ülkelerdeki devrimci güçlerin uluslararası arayışlarının artmasını ve çeşitli deneyimlerden esinlenerek özellikle örgütsel yapılarında ve mücadele araçlarında olumlu/olumsuz değişikliklere gitmelerini eklemek gerekir (çeşitli kitle örgütlenmelerinin oluşturulması, illegal örgütlenmeye geçiş, legal örgütlenmeye geçiş vb.)

Ancak isyanlar öncesinde bu arayışlar somut mevzilerle sonuçlanamadığı gibi, isyanlardan da henüz bu amaçla hakkıyla yararlanılamamıştır.

Tüm müdahale arayışlarına rağmen, UDKH'nın bu tablosu, sürece durumu değiştirecek bir etkide bulunamamasını koşulladı. Oysa bırakalım 150 yıllık bir geçmişi, son 10-15 yıllık deneyimler bile bu yönde önemli olanaklar sunmaktaydı.

Tıkanıklığın ilk ve belirgin etkisi, henüz isyan sürecinin analizi aşamasında kendini göstermiştir. UDKH'nın örgütsel birlikten yoksun oluşu ve ideolojik/teorik/siyasi anlamda bir çekim merkezine de sahip olmayışının sonucu olarak, isyanlar sürecinde birbirinden çok farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

UDKH açısından sürecin hem teorik, hem pratik planda değerlendirilmesindeki yetersizlikler, “devrimi anlayamayan devrimcilik” olarak ifade edilebilir. UDKH'nın ana gövdesi, süreçte rol oynayan üç temel aktörün, emperyalizm ve işbirlikçi gerici rejimlerin, devrimci öznenin ve kitlelerin rolünün değerlendirilmesine ilişkin sorunlardan temel alan üç temel yaklaşıma ayrıldı.

Emperyalistlerin iradesini mutlak, kitlelerin ve devrimcilerin iradesi yok sayan anlayışlar, “ABD parmağı” yaklaşımında en çiğ ifadesini buldu. Gerçekle hiç bağdaşmadığı halde, isyanları siyasal İslama mal edip gerici güçlerin iç çatışması olarak mahkum edenler ve sanki konu devrimci güçlerin ve ezilen ve sömürülen kitlelerin müdahale alanının dışındaymışçasına tespit yapmak için sürecin sonuçlanmasını bekleyenler de buna dahildir.

Bir diğeri, devrimci örgütlerin iradesini mutlak, kitlelerin iradesini yok kabul ederek, isyan sürecini küçümseyen yaklaşımlardır. İsyanların devrimci önderlikten yoksun, örgütsüz ve kendiliğinden niteliğine bakarak süreci sıradan bir kitle protestosu düzeyine dek indirgeyen bu anlayışlar (kimileri bu büyük mücadeleyi bırakalım “devrim” olarak nitelemeyi, “ayaklanma” payesi bile veremeyecek kadar cimrilik etmiştir), ülkemizdeki Kemalist elitizmin türevleri olan burjuva aydınlanmacılıktan ve modem revizyonizmin bürokratik kitle kavrayışından köklerini almaktadır.

Başka bir yaklaşım tarzı da kitlelerin iradesini mutlak, devrimci önderliğin rolünü tali ele alan bir nevi kitle kuyrukçuluğudur. Kitlelerin enerji isinden haklı ve devrimci coşku duyan, ancak isyanın kendiliğindenliğini fetişleştiren birçok devrimci kuvvet, ayaklanmaya övgüler dizmiş ancak sürecin zaaflarının ele alınmasından dahi rahatsızlık duymuş, doğal olarak da bunları kendi devrimci eyleminin ve pratik müdahalesinin konusu edinememiştir.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu isyanlarının niteliğine ilişkin tartışmalar süredursun, gerçekte Mısır, Tunus, İspanya, Yunanistan ve sayısız isyan bölgesinde işçi sınıfı ve çeşitli tabakalardan gençliğin başını çektiği emekçi halk kitlelerinin, ne yok sayılmaya, ne akıl verilmeye, ne de alkışlanmaya ihtiyacı vardır! Onlara gereken, büyük inisiyatiflerinden doğru sonuçlar çıkararak devrimlerinin yolunu açmaktır.

Bu abartılı yaklaşımlar toplamda UDKH'nın stratejisizlik hastalığından beslenmektedir. Bu hastalığın dar pratikçilik, soyut teoricilik, iddiasızlık, teori ve pratik birliğini canlı değil eklektik kavrama, emperyalist ideolojik kuşatmanın yarattığı basınç ve kafa karışıklıkları gibi görüngülerin her birinin sonucu pratik müdahalesizliktir. Burada müdahalesizlikten, tekil eylemler ya da dayanışma sergilememeyi değil, sürecin yönünü değiştirme iradesinin ortaya konamayışını kastediyoruz. Bunun somut biçimi, tek tek ülkelerde süreci devrimci iktidara ilerletmede perspektifsizlik, etkisizlik ve yetmezlik, uluslararası planda ise geçiştirme ve yasak savmacı dayanışma olmuştur. Bölgede tüm dünya işçi sınıfı ve ezilenleri adına elde edilen mevzi, bir ortak mevzi olarak algılanıp tek gövde olarak savunulmamıştır. Ülkemizde çok daha yoğun ve tipik biçimde nükseden “tespit” tartışmalarından çıkılarak pratik müdahaleye yol alınamamıştır. Böyle bir pratik müdahalenin gerektireceği en temel açmazlara ve nerelerden yolun açılacağına yoğunlaşılamamıştır. UDKH, iktidarlaşma perspektif ve gücünü, bu çerçevede örgütleniş mantığını, sistem dışı bir kuvvet olarak konumlanma düzeyini, sistemden ideolojik, siyasal ve örgütsel kopuş düzeyini, devrimci zorla ilişkilenişini sorgulamakta, zaaflarını tartışmakta ve yenilenmeye gitmede halen akıl almaz bir sınırlılık içindedir.

UDKH bileşenlerinin Mağrip ve Ortadoğu devrimci ayaklanmalarını değerlendirmesindeki sıkıntılar, onun Marksizm-Leninizm'i kavrayışındaki sorunlarla ilişkilidir. Sürecin kavranışındaki sorunlar, sadece burjuva devrim mucitlerinin işine yaramakla kalmamış, UDKH devrimci süreçlerin henüz analiz aşamasında dahi ortaya çıkan yetmezlikleriyle, doğal olarak isyan dalgasının önüne koyduğu devrimci görevlerle zayıf ilişkilenmiştir.

UDKH'nm geneli bakımından Ekim devrimini ya da Maoist devrimciler özelinde Çin devrimini kaba ve şematik çerçevede kavrama ve Mağrip isyanlarında taklitlerini bulamayınca onu tümden mahkum etme yönelimi gibi, burjuva ideolojik kuşatma karşısında kendi devrimci mirasına geçmiş hataları da dahil sahip çıkamama yaklaşımı da, “devrimi” sınıf temelinden, kandan, şiddetten, iktidarla ilgili tüm yönelimlerden arındırılması koşuluyla kabul eden burjuva propagandanın ilk ve temel kuralı olan devrimlerin artık “kitaba” yani tarihin Marksist kavrayışına uymadığı iddiasını beslemiştir.

Geçmişte kalıp “an”ı kavramamak gibi, “an”a uyanmak(uyanmamak) da devrimci aklın en büyük hastalıklarından biri olsa gerekir. Her dönemde insanlık güne büyük şaşkınlıkla uyanır ve kendi yaşadığı anı tarihin en olağanüstü, en hayret verici, en değişik, en tekrarlanmamış anı olarak görür. Gerçekte de hiçbir tarihsel an tekrarlanmaz. Her an yeni bir andır. Sorun şu ki tarih, “an”ların kaba toplamı olmayıp Marksizm Leninizmin bilimsel analiz yöntemine kavuşturduğu toplumsal yasalar temelinde ilerler. Bu anlamıyla her devrim nasıl biçimde birbirinden son derece farklı, çeşitli ve özgünse, özde o kadar benzer ve hatta, büyük bir güvenle söylüyoruz ki gayet “klasiktir”!

Ekim Devriminin “an”la sınırlanması, öncesindeki 1905 devrimi dahil isyan girişimleri, irili ufaklı sayısız silahlı ve silahsız eylem ve sonrasındaki 5 yıllık iç savaşı sürecinin yok sayılması, tüm sürecin Ekim günlerindeki kent ayaklanmasına indirgenmesi, bilinçli ve bilinçsiz olarak pasifizm üretmiştir. Tersinden buna tepki temelindeyse Ekim Devriminin uluslararası niteliğini yok sayan ve Çin ya da Küba deneyleriyle karşı karşıya koyan yaklaşımlar gelişmiştir.

Güncel örneklerden biri olarak Nepal devrimi (şu anda sürecin ulaştığı nokta her ne olursa olsun), özsel olarak tıpkı daha önceki silahlı devrimci mücadeleler gibi ilerlemesine rağmen, 12 yıllık silahlı mücadele sürecinin sonucunda yapılan riskli ama bir o kadar da kıvrak seçim manevrası, ya devrimden vazgeçme ya da “farklı tipte” bir devrim veya "barışçıl devrim olarak nitelenebilmiştir. Kralın gidişinden sonra süregiden sınıflar mücadelesinin devrik sınıflarla onu deviren sınıflar arasında değil, artık eski sınıfları deviren sınıfların kendi arasındaki bir kavga olduğunu görememek, demokratik devrimin inkarı ile sonuçlanmıştır.

Rusya'da 1905 devrimi, Almanya'da 1919 ayaklanmaları ve dönemin bu tipten deneyimleri yenilgiye uğramalarına ve iktidarla sonuçlanmamalarına rağmen devrim olarak nitelenmiş, ama ne Kuzey Kürdistan'da Kürt ulusal devrimi, ne de süregiden Tunus ve Mısır örnekleri devrimci süreçler olarak algılanmamıştır.

Toplumsal süreçler biçimlerle açıklanamaz. Marks'ın dediği gibi, “Görünen gerçek olsaydı, bilime gerek kalmazdı”. Devrimlerin somut andaki gerçekleşme biçimleri, hangi sınıfların nesnel ve öznel olarak siyasal önderlik gücünde olduğu, devrimci zorun hangi aşamada, hangi miktarda devreye gireceği, sürecin nereye kadar ilerleyeceği gibi sorunlar, bölgenin dünyasal önemine, içinden geçilen tarihi kesite, ekonomik ve toplumsal gerçekliğe, süreçte rol oynayan aktörlere göre kaçınılmaz farklılıklar taşır. Marksist teori, hiçbir devrim reçetesi ortaya koymamış, aksine toplumsal sürecin, tarihsel ilerleyişin temel yasalarını ortaya koymuştur. Toplumsal gelişimin yasalarını ve kendi dönemindeki devrimci pratikleri inceleyerek, devrimin temel sorununun iktidar sorunu olduğu, iktidarın sınıfsal niteliği, tarihte zorun rolü, devrimci öznenin ve kitlelerin rolü, eski devlet aygıtının parçalanışı gibi genel, uluslararası nitelikteki temel hatları tanımlamıştır.

“Kitabın”, yani Marksist Leninist teorinin bu denli şematik kavranışı, ister “eski moda” tarzda, yani “kitabı” sahiplenme temelinde mevcut devrimci süreçlerin küçümsenişi biçiminde, ister “yeni moda” yani mevcut devrimci süreçleri sahiplenme temelinde “kitabın” küçümsenişi biçiminde sonuçlanasın, “kitabın” değil, onu şematik kavrayanın suçudur!

Bugün UDKH güçlerinin tartışmalarını, Ortadoğu devrimci süreçlerinin önündeki en temel sorunların aydınlatılmasına odaklamaları gerekiyor. Tunus, Mısır ve diğer ülkelerdeki isyan süreçlerinin önündeki en ciddi engel/ sorun/tartışma konusu nedir? Kitle bilincinde isyan sürecinde yıkılan korku duvarından sonraki en yüksek duvar hangisidir? Bu ülkelerdeki devrimci dostlarımızın önündeki en önemli düşünsel ve pratik sorunlar ve karşı karşıya oldukları en ciddi askeri/siyasi tasfiye girişimleri nelerdir? İsyanların siyasal ve sınıfsal niteliğini de, zaaflarını, kazanımlarını ve başarısını da buradan tartışmak gerekir.

Bunun sokaklara çıkan kitle bilincindeki cevabı şudur: “Devrimimizin çalınmasını engellemek"! Bu yanıt, aynı zamanda, devrimi sahiplenmek fikrini içerir ki pratik karşılığı işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin iktidarlaşmasıdır. Yani bu devrimci sürecin iktidar sorununu çözmesidir.

Sürecin ihtiyacı olan ulusal, bölgesel ve uluslararası devrimci stratejilerin ortaya çıkarılması, değerlendirmelerde gerçek bir kirlilik ve parazit hali yaratan ve esasen etkili olan, klasik revizyonist güçlerden burjuva liberal aydınlara, ilerici reformist çevrelerden emperyalist ideologlara ve burjuva uluslararası medyaya dek çeşitli odakların yanılsama ve “yanılsatmalarını” kavrama, inceleme, çürütme ve yanıtlamakla iç içe gidecektir.

Devrimin “Çalınması” ve İsyan Sürecinin Burjuva Yorumlanışı

Tunus ve Mısır devrimleri ve Arap ülkelerini boydan boya sarsan devrimci nitelikteki isyanlar patlak verdiğinde emperyalist güçler önce gerici rejimleri desteklediler. Ancak bu devrimci süreçler kendini dayattı, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin rejimlerini, ulusal ve bölgesel politikalarını, belli başlı ideolojik argümanlarını temellerinden sarstı, yer yer yıkıp yer yer çatlattı.

Öyle ki bu kitle seli, karşısına dikilen pek çok kuvveti etkisizleştirecek kadar güçlüydü. Öyleyse sağlam setler inşa etmeli, bu seli durdurmak mümkün değilse eğer, akışına bir yön verilmeliydi. Emperyalistler ve gerici güçler bakımından, isyanlara doğrudan askeri müdahale yerine böyle bir yatıştırma ve yön değiştirme manevrasına girebilme olanağını yaratan önkoşul, devrimci güçlerin birleşik bir siyasal önderlikten yoksun oluşlarıydı. Tersinden, devrimci ve komünist güçler örgütlenmiş kitle zoruyla iktidara yürüme yolunda belirgin bir inisiyatif gösterselerdi ve uluslararası düzlemde burjuva çarpıtmaları etkisizleştirecek bir ideolojik hegemonyaları olsaydı, dolaysız emperyalist müdahaleler gündeme gelirdi.

Bu kapsamda yoğun bir ideolojik bombardımana girişildi. Burjuva medya başta olmak üzere sosyal liberaller, anarşistler, troçkistler, radikal demokrasiciler, türlü iddialarla süreci evcilleştirmeye, devrimi açık denizlerden alıp akvaryuma kapamaya giriştiler.

Burjuva medya ve ideologların icat ettikleri devrim türlerini başlıklar halinde saymaya yetişemeyiz ya, yine de deneyelim: “yasemin devrimi”, “barışçı devrim”, “renkli devrim”, “özgürlükçü devrim”, “gençlik devrimi”, “facebook devrimi”, “Revolution 2.0”, “orta sınıf devrimi”, “yeni orta sınıf devrimi”...

Devrim Fikrinin İnkarı: “Yasemin Devrimi” ve “Revolution 2.0”

Yine de sürecin devrimci niteliğini bütünüyle yadsımaya çalışanlar yok değildi. UDKH içindeki devrimi idealize eden ya da ABD'yi mutlak irade kabul eden yanılsamalardan temelden farklı olarak burjuva ideologların isyanların devrimci olmadığı tezleri devrim fikrinin toptan inkarına dayanıyordu.

Devrim fikrini toptan inkar girişimlerinin en uçlaşmış ve çiğ örneğini bekleneceği gibi Negri ve Hardt sundu:

"Bu mücadeleleri 'devrim ’ olarak adlandırmak bile, olayların seyrinin, 1789'un ya da 1917'nin yahut kral ve çara karşı olan diğer geçmiş Avrupa isyanlarının mantığına uymak zorunda olduğunu varsayan yorumcuları yanlışa sevk etmekte. ”

Sabah gazetesinden Haşmet Babaoğlu'nun devrim fobisi de tipikti: “Bizim medyadaki kimi yorumlarda da görüldüğü üzere 'ayaklanma', 'devrim', 'darbe' gibi kavramlar hâlâ Batı merkezli ve daha çok 20. Yüzyıl'ın ilk yarısına ait modellere dayanıyorlar. Bu modellere uymayan bir kitle hareketliliğini anlamakta zorlanıyoruz” diyen Babaoğlu, sınıf tahlillerini bir yana bırakıp toplumsal duyguların tahliline girişilmesini öneriyordu.

Özellikle Frankfurt ekolünden aydınlarda pek bir beğeni toplayan bu oryantalist reformizm, “demokrasi yoksulu” “Doğulu” barbarları yıllarca küçümsedikten sonra, aynı “Doğulular” demokrasi için isyana durduğunda “Aman siz Batı’nın aklına uymayın” öğütlerine sarılan emperyalist burjuvazinin devrim korkusunu yansıtıyor.

Ignacio Ramonet gibiler, Arap halklarının kapitalist sisteme “itirazından”, “protestolardan” bahsediyorlar hala! “İtiraz” ya da “protesto” ne de gülünç kavramlar diktatörleri sopayla kovalayan Ortadoğu halkları için. Öyle ki bu anlayışların sadece ilericilik bakımından miadı dolmuyor, dünün önemli ideolojik mücadele hedefleri olarak bile, bugün gündemimizden düşmeye, anlamlarını yitirmeye başlıyorlar.

İsyanların altında ABD parmağı arayan M. Chossudovsky ise, “protesto hareketinin” hedefi olan Mübarek gibilerinin yıllardır ABD'nin defteri kapatılacaklar listesinde olduğunu tartışıyor. Chossudovsky isyanların Oryantalist reformizm, “demokrasi yoksulu” “Doğulu” barbarları yıllarca küçümsedikten sonra, aynı “Doğulular” demokrasi için isyana durduğunda “Aman siz Batı’nm akima uymayın” öğütlerine sarılan emperyalist burjuvazinin devrim korkusunu yansıtıyor. Halk mücadeleleri olduğunu tümden yadsımıyor, ancak ABD'nin değirmenine su taşıyan sığ protestolar olarak sunuyor.

Sol cepheden gelen ABD parmağı iddialarının kapısının “Yasemin Devrimi'ne” açılması çarpıcıdır. Burjuva basın en kaba biçimde süreci sınıfsız, ideolojisiz, kansız ve şiddetsiz ve fakat bol renkli gösteren Yasemin Devrimi tanımlamasını yaparken, “barışçı devrim” gibi içerik boşaltıcı kavramlardan daha kapsamlı olarak, sadece devrimci isyanı pasifize etme ve sistem içine enıme arayışında olmayıp, Tunus'ta da Orta Asya ülkelerinde olduğu gibi emperyalizmin iradesinin geçerli olduğunu da vurgulamış oluyordu.

Özellikle isyanlar ilk patlak verdiğinde süreci ABD'nin Ortadoğu'ya dair rejimler dizaynı yönelimiyle ilişkilendirenler, UDKH içinde de az değildi. Oysa “renkli devrimler” olarak anılan müdahalelerle rejim değişikliklerine gidilen Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeleriyle Mısır ve Tunus başta gelmek üzere Mağrip ve Ortadoğu ülkelerinin bazı önemli farkları var. Her şeyden önce, isyanların patlak verdiği bölgelerde ABD işbirlikçisi karakteri zaten açık olan rejimler mevcuttu. ABD zaten kendi etki alanında bulunan bu ülkelerde böylesi kitlesel bir istikrarsızlığı göze almak yerine pekala dolaysız biçimde Mübarek ve Bin Ali çevresine el çektirebilirdi. Onların direnişlerini böylesi bir kitle gücüne ihtiyaç duymaksızın kırabilirdi. Oysa isyanlar öncesinde bu ülkelere yönelik ne siyasi, ne ekonomik bir yaptırımı olmadı. Bu çabalarının başarısız olmasıyla “gerici ayaklanmalar tertiplemeye” giriştiğini varsayamayız dernek ki! Kaldı ki, revizyonizmin çöküşünden sonra enkaz altında kalmış işçi sınıfı ve halkın devrimci örgütlenmelerinin ve yakın döneme ait bir tarihsel mirasın henüz hiç mi hiç bulunmadığı bir dizi ülkeyle, önemli bir mücadele mirasına ve tüm sınırlılıklarına rağmen devrimci örgütlenmelere sahip Mağrip ülkelerini karşılaştırmak da handikabın bir diğer yüzüdür. Dahası, Mağrip ülkelerinde ABD kendisi bakımından eski gerici rejimlere göre daha tercih edilebilir olan alternatifleri de, isyan sürecinde görüldüğü üzere, henüz hazırlamamıştı. İsrail'in yanı başındaki Mısır'da Müslüman Kardeşleri yeterince evcilleştiğine emin olmadan öne itmek kuşkusuz ilk tercihi olmazdı. Baradei gibilerininse rejim değişikliğinin kaçınılmazlığı açığa çıkınca ortaya sürüldüğü besbellidir. Emperyalist güçlerin, Bin Ali ve Mübarek'in devrilişi kaçınılmaz hale gelinceye dek, isyanları doğrudan karşısına almamaya çalışarak bu diktatörlere sahip çıktığı da bilinen bir olgudur.

Özellikle Avrupa'nın “ileri demokrasilerinde” gerek burjuva basına, gerekse de çeşitli ilerici sol güçlere hakim olan yaklaşımlardan biri, isyanların siyasal İslamın başının altından çıktığı iddiasıydı. Oysa Tunus'ta zaten etki alanı görece dar olan, Mısır'da ise ilk günlerde isyan sürecine hiç katılmayan, kitle selinin dayatıcı gücü karşısında diğer tüm kuvvetler gibi isyanla ilişkilenmek zorunda kalan siyasal İslamcı güçler, gerçekte bu ayaklanmaların ortaya çıkışında rol oynamamıştır. Yine de İslam fobisi yüreğine sinmiş olan Avrupa sol güçlerinin birçoğu için, isyanların İslamcı nitelikte olmadığı bugün bile yeni bir bilgi sayılabilir. Trajikomik olan, birçok ilerici güç isyanların İslamcı olmadığını anlayıp da dayanışma geliştirene kadar isyanların gerçekten belli ölçülerde İslamcıların etkisine girmiş olmasıydı! Yaşam, hele devrim hiç boşluk tanımıyor!

Burjuva basının özellikle üzerinde durduğu bir niteleme de "Facebook Devrimi” ya da daha cafcaflı ismiyle "Revolution 2.0”

"Facebook devrimi”yle bir taşla üç kuş vuruyordu burjuvazi:

Ağır sansür koşullan altında kitle iradesinin kendi yolunu Facebook ağlanyla açtığı isyanların sınıfsal içeriğini, taleplerini yok sayıyor, bir yerden sonra sanki yürüyüşler sokakta değil internette yapılıyor izlenimi veren "Facebook devrimi” bombardımanıyla devrimci isyanı somut bir durum olmaktan çıkarıyor, isyanın kazanımlan sonucu sıkıyönetim yasalarında oluşan değişimlere dayalı siyasal ve sendikal örgütlenme arayışlarına Facebook NGO'larını öne çıkararak ket vuruyor, devrimci isyan fikrini alabildiğine soyutlaştınyordu.

Aynı zamanda, devrimlerin ve büyük toplumsal alt üst oluşların, sıradan işçilerin ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen kitlelerin değil de, belli yeteneklere sahip kahramanların eseri olabileceği yanılgısını beyinlere işliyordu. Süreçte kuşkusuz büyük roller oynamış facebook kullanımı ve belli başlı kitle önderleri, toplumsal mücadelelerin bir ürünü olarak ortaya çıkmamış da, hareketin kendisi bunlar tarafından yoktan var edilmiş gibi gösteriliyordu.

Ayrıca Facebook ağlarının oluşumunda önemli payı olan Asmaa Mahfouz ya da Ahmad Maher gibi kitle önderlerinin öne çıkartılması, bunların pasifize edilmesi ve belli bir burjuva siyasal alternatife kanalize edilmesi yoluyla hareketi etki altına alma konusunda önemli fırsatlar oluşturuyordu. Şili'de gençlik önderi Camila Vallejo'nun öne çıkışı da benzer bir örnektir.

Devrimci Süreçlerin Sınıfsal İçeriğinden Koparılması

Tunus'ta da Mısır'da da isyan dalgası, özellikle sosyal medya araçlarıyla örgütlenen gençliğin eylemleriyle patlak verdi. Burjuva basın isyanı ehlileştirme çabalarında bunu özellikle işledi. Liberaller süreci “gençlik devrimi” ilan etti. İsyanlar burjuva basında “orta sınıf isyanı” olarak sunuldu. Postmodern yazarlar, özellikle Frankfurt ekolünden aydınlar da yıllardan beri “yeni sosyal hareketler” mücadelesiyle ulaşılacağını öngördükleri ve “radikal demokrasi” olarak tanımladıkları kapitalizmi ehlileştirme programının temel sınıfsal kavramı olan “yeni orta sınıf’ isyanını gördüler Arap isyanlarında. Sadece devrimci süreçlerin sınıfsal içeriğini karartmaya çalışan burjuva ideologlar değil, UDKH'nm kimi kesimleri ve sosyalizmden yana saf tutan kimi aydınlar da sınıfsal tahlillerindeki mekaniklik nedeniyle yer yer bu koroya katıldılar. Onlara göre Mısır ve Tunus'un bilcümle işçileri meydanlarda hazır kıta sıraya dizilmezse isyanların işçi sınıfıyla ilişkilendirilmesi mümkün olamazdı!

Bahsi geçen diplomalı ve diplomasız işsiz gençliğin proletaryayla bağı konusunu yazımızın kapsamı dışında bırakarak tartışacak olursak, nüfusunun % 42.7'si kentlerde, beşte biri de işçi kenti olarak adlandırılan Mohalla gibi sanayi kentlerinde yaşayan 80 milyon nüfuslu Mısır'da 15 milyon kişinin meydanlarda olduğunu, üstelik köylülüğün isyana katılımının oldukça zayıf olduğunu düşünürsek, işçi sınıfının isyana “tüm gövdesiyle” değilse de geniş ve kitlesel katılım sağladığı zaten ortaya çıkar. Dahası, sanayi kentleri ve başkentlerde her yaştan işçilerin, öğrenci ve işsiz gençlikle birlikte saf tuttuğu, zaten süreci yakından takip etmeye çalışan her gözlemcinin kolayca öğrenebileceği somut bir bilgidir. Ayrıca örneğin Mısır'da hükümet isyan günlerinde sokağa çıkma yasağı ilan ederek zaten bütün işletmeleri ve devlet kuramlarını kapatmıştır, dolayısıyla fabrika ve işyerlerinde grev olmasının koşulu kalmamış, isyandaki işçiler de tüm nüfus gibi alanları doldurmuştur. Fabrikalar açılır açılmaz birçok sanayi işletmesinde işçiler işyerlerine sadece şalterleri indirmek için dönmüş ve meydanlara geri akmış, Mübarek'in gidişinde büyük bir etken de işçilerin üretim tekrardan başlar başlamaz greve çıkışı olmuştur.

Tunus'ta ise gerek isyan günlerinde yine “tüm gövdesiyle” olmasa da kitlesel işçi katılımı ve grevler belirgin biçimde ortadadır. İki geçici hükümetin devrilmesiyle sonuçlanan mücadelelerde de işçi grevleri önemli bir unsurdur.

Bu anlamda isyanın sadece ya da esasen orta sınıfların katılımıyla gerçekleştiği düpedüz dezenformasyondur. Ama burada daha önemli olan, konunun yansıtılışındaki burjuva dezenformasyon değil, ilerici aydınlardan birçok devrimci örgütlenmeye dek uluslararası tartışma sahnesindeki güçlerin konuya yaklaşım yöntemindeki sıkıntıdır. Meydana kimin çıktığı sorusu zaten zafiyeti kendisinde verili bir sorudur. İşçi sınıfının isyana nicel katılımı sadece bir veridir. Nitel katkısı ise tartışma konusu yapılmamaktadır.

Mısır'da özellikle 2005 seçimleri öncesi Mübarek karşıtı hareketle birlikte işçi grev ve direnişleri yoğunlaşmıştır. 2006 yılında Mohalla kentindeki tekstil greviyle süreklilik kazanmıştır. Yine 2008 Mohalla grevleriyle rejim karşıtı mücadelede nitel bir sıçrama yaşanmıştır. Bu grev, sınıfın sendikal ve siyasal örgütlenme düzeyinin en geri koşulları altında gerçekleşmiştir (Mısır'da 1950'lerden bu yana sınıf hareketi en önemli toplumsal mücadele kanallarından biri olmuş, ne var ki komünist parti Nasır tarafından büyük bir baskı ve zorla ezilmiş, sınıfın sendikal mevzileri ise NDP'nin organik parçası ve uzantısı haline getirilmiştir). 6 Nisan gençlik hareketi ve diğer facebook ağları 2008 Mohalla direnişiyle dayanışma temelinde kurulmuş ve büyümüştür. Gençliğin, aydınların ve diğer kesimlerin Mübarek karşıtı mücadeleleri kuşkusuz çok önemli, fakat kesintili ve inişli çıkışlı olurken, işçi sınıfı irili ufaklı binlerce grev ve direnişle bu mücadelenin ısrar ve sürekliliğini sağlamıştır. Gençlik Mısır isyanının ateşleyicisi, işçi grevleriyse motoru olmuştur. 2011 Ocak günlerini böyle bir süreç ortaya çıkarmıştır. Mübarek döneminin diktatörlük karşıtı halk mücadeleleri içinde en tutarlı, en sürekli ve diğer toplumsal kesimleri kendi mücadeleleri etrafında birleştirme gücü anlamında önderlik kapasitesi en yüksek kesimi işçi sınıfı oldu.

Tunus'ta 2006 maden grevleri ve 2008'de benzer biçimde patlak veren mücadele dalgasının seyri de aynıdır. 2008 maden grevi, hükümetle bağlaşık sendikal konfederasyon UGTT'nin greve ihanet etmesine rağmen, PCOT'lu devrimci dostlarımızın da etkisiyle tabandan örgütlenmiş, rejimin saldırılarında çok sayıda işçi yaşamını yitirmiş, ancak bu saldırı dalgası işçileri yıldırmak yerine eylemlerin yayılmasına yol açmıştır. Yine son isyanda da Ben Ali'nin gidişinden sonra direnişin burjuva liberallerin muhalefetiyle uzlaşmaya yüzünü döndüğü günlerde işçi sınıfi grevler yoluyla “isyanda ısrarı” toplumsallaştırabilmiştir.

Sınıfın, kapitalist dünyanın bu en gelişkin sayılamayacak iki ülkesinde dahi siyasal önderlik yeteneğine sahip olduğunu bir kez daha kanıtlaması, günümüzde işçi sınıfının tarihsel rolüne ilişkin umutsuz yaklaşımların egemen olduğu tabloya darbe vuran ideolojik bir kazanımdır.

Mevcut örgütsüz durumunda bu düzeyin ötesine geçememesi, faturası kesinlikle onun devrimci komünist önderlerine biçilmesi gereken bir olgudur.

Meydana çıkan ne tek başına gençlik, ne tek başına işçi sınıfı, ne tek başına meslek sahipleridir. Mısır ve Tunus halkı, mevcut diktatörlüğün yıkılışından çıkarı olan tüm kesimleriyle kitlesel biçimde sokaklara çıkmıştır.

Öte yandan, isyanlarda ateşleyici rol oynayan ve meydan hareketlerinde tartışmasız ana gövdeyi oluşturan gençliğin durumu da ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konudur.

Taşeron ve esnek koşullarda çalışan genç işçilerin, diplomasız işsizliğin kapıda beklediği öğrenci gençliğin ve sayıları giderek büyüyen işsiz gençlerin tamamını kapsayan “geleceksiz gençlik” olgusu bir toplumsal ruh hali ve krizidir. Kapitalist düzende son ekonomik krizle daha da belirginleşen toplumsal yıkımın ve sosyalizmin de somut alternatif haline gelemeyişinin koşulladığı gençliğin gelecek kaygısı, insanlığın gelecek kaygısını yansıtıyor. Gençlik kavramı ve olgusu, geleceksizlikle özdeşleşiyor.

Bugünkü gençlik isyan dalgası, bir yandan ABD'nin başını çektiği Batılı emperyalist güçlerin safında Bretton Woods döneminin göreli ekonomik ve siyasal istikrar koşullarının tıkanma içine girdiği, diğer yandan SSCB kampında revizyonist iktidarların sosyalizm döneminin kazanımlarını tasfiye ettiği soğuk savaş sürecinin ürünü olan 1968 gençlik hareketine kimi yönleriyle benzeşmekte, kimi yönleriyse esaslı farklılıklar taşımaktadır.

Günümüzde yasa haline gelen kronik kitlesel işsizlik olgusu gençliği vurmuş, işsiz gençlik önemli bir mücadele dinamiği olmuştur. Üretimin parçalanması, esnekleşme, taşeronlaşma, güvencesiz çalışma koşullan bugün için en fazla genç işçileri kapsamına almıştır. Aynı sürece paralel olarak sınıfsal aidiyetin zayıflaması ve burjuva ideolojik hegemonya altında kimlik eksenindeki arayışların ve aidiyetin derinleşmesi söz konusudur. Eğitim olanakları anlamında burjuvazi ile proletarya ve yoksul halk kesimleri arasındaki uçurumun derinleşmesi gençlik hareketinde yeni olanakların belirmesini koşullamıştır. Diploma, istikrarlı ve güvenli gelecek olanağı ile eşanlamlı olmaktan çıkmıştır, kafa emeği git gide daha fazla proletaryanın saflarına akmakta ve bu kesimin de büyük oranı işsizlikle yüz yüze kalmaktadır. Bunlar gençlik kitlelerini dünyanın dört bir yanında isyana itmektedir.

Ancak bu gençlik isyan dalgasının ciddi bir bellek sorunu vardır. Burjuva propaganda altında bildiği duyduğu kadarıyla sosyalizme, elbette yaşadığı koşulların sorumlusu bulunan kapitalizme ve her iki sınıfın tüm siyasi temsilcilerine büyük tepki duymaktadır. İnsanlığın büyük mücadelelerle dolu 150 yıllık sosyalizm savaşımını esasen hiç tanımamaktadır. Liberal safsatalarla büyümüştür. Marksist Leninist güçlerse onun için birçok durumda gelenekleri, kuşak çatışmasını ve pasifizmi çağrıştırmaktadır. Kısacası bu gençlik hareketinin en temel ideolojik sorunu belleksizliktir, tarih bilinci kazandırılması gerekmektedir. Bu durumla bağlantılı olarak bu isyan halindeki gençlik kitleleri, neredeyse bir bütün gövde olarak, örgütsüzlük safında örgütlüdür. Bu anlamda onun sorununu “örgütsüzlük” olarak tanımlamak bile tabloyu eksik kavramaktır.

Öte yandan Mısır ve Tunus örneklerinde görülen devrimci olanak şudur ki, gençlik kitleleri devrimci isyanlarını somut kazanımlarla sonuçlandıramadıkları ölçüde, nefret ettikleri iktidar fikrine ve iktidarı almanın araç ve örgütlerini tartışmaya eğilim kazanmaktadır. Bu eğilimi hızlandırıp derinleştirecek olan UDKH'nm iktidar perspektifli stratejik yönelimleri olacaktır.

“Barışçı Devrim” Ve Devrimci Zorun Örgütlenişi

Burjuvazinin devrim fikrine en kapsamlı ve en vurgulu saldırısı, isyan dalgasını şiddetten (elbette ezilenlerin şiddetinden) ve kandan (elbette egemenlerin kanından) soyundurarak “barışçı devrimlerin" mümkün olduğunu kanıtlama çabasıydı.

“Diktatörlükten Demokrasiye” isimli kitabıyla sivil itaatsizliğin ve “şiddet içermeyen devrimin” teorisini, daha doğrusu ABD saldırganlığının baş stratejisti Brezezinski tarafından “devrim değil evrim” biçiminde formüle edilen Amerikan stratejisinin kalemşörlüğünü yapan Gene Sharp, isyan sürecinde özellikle öne çıkarıldı. Mısır, Tunus ve Avrupa'da Gene Sharp'ın “198 şiddet içermeyen yönteminin” belli bir popülaritesi olduğu gerçek, ancak Sharp'ın ve onun değersiz kitabının “isyanların gizli komutanı” ilan edilmesi, tamamen bilinçli bir saldırıydı.

İsyanlarda polis ve asker kurşunuyla katledilen Ortadoğu'daki gençlerin hayatını önemsemek, Irak ve Afganistan'da NATO ve ABD saldırganlığını aksiyon filmi gibi izleyen burjuva basının işi değildi elbette. Diktatörlüğün saldırısına karşı koymak için ilkel yöntemlerle örgütlenen öz savunma ise elden geldiğince yok sayılmalıydı.

Burjuva medya görevini yapıyor! Bu kapsamda bizi esas ilgilendirense, isyan sürecinin yolunun açılmasında kavranacak temel halka olan, devrimci güçlerin devrimci şiddet sorunuyla ilişkisi.

UDKH'nm ideolojik ve örgütsel krizinin en çarpıcı yansımalarından biri kitle kuyrukçuluğu ve legalizm eğilimleridir. Silahlı zorun örgütlenişi sorunuyla ilişkileniş (yasadışı gizli temelde örgütlenme anlayışından zorun siyasi biçim ve yöntemlerine, örgütsel anlayışlardan stratejilere dek) UKDH bakımından teorik ve politik anlamda kapsamlı bir konu ve en temel gündemlerinden biri. Aynı zamanda, sistemle kopuşma düzeyi anlamında ideolojik duruşuyla ilgili bir konu.

Öncelikle, isyan süreci hiç de iddia edildiği gibi "barışçıl" değildir. Diktatörlük güçleri geri çekilmek zorunda kalmadan önce gösterilere ateş açarak ve gözaltında katliamlar yoluyla yüzlerce işçi ve emekçiyi öldürmüşlerdir. İsyan güçleri de silahsız değildir, Tunus ve Mısır örneklerinde yaygın bir öz savunma örgütlenmiştir, ancak nitelikçe çok zayıftır.

Bununla birlikte, Ekim Devrimi ve iç savaş, Çin Devrimi, Nepal Devrimi ve sayısız devrim deneyimi gibi kitlelerin silahlı ayaklanması ya da halk ordusunun egemen sınıf ordusunu yenilgiye uğratması yolundan da olmamıştır. Esas yanılsama burada başlıyor. Öncelikle, Aralık-Ocak aylarındaki isyanlarla başlayan devrimci süreçler henüz sonuçlanmamıştır. Buraya kadar, devrimci önderliğin zayıflığı nedeniyle emperyalist güçler büyük çaplı kitle kıyımına girişmeden süreci lehlerine çevirebildiler. Bu nedenle henüz büyük silahlı çarpışmalar yaşanmadı. Öte yandan isyan güçleri, yani işçi sınıfı ve ezilen kitleler de, diktatörleri defetmesine ve sayısız kazanım elde etmesine rağmen, rejimleri alaşağı edemeden sokaklardan çekildi.

En azından ana gövde bakımından bu çekiliş bir gerçekliktir.

İşçi sınıfı, emekçiler ve gençlik kendi siyasal önderlikleriyle buluşmadan varabilecekleri son noktaya varmışlardır. Şu an acil gündemleri, isyanların kazanımlarını güvencelemektir. Eski yönetimler altında hayalini bile kuramayacakları genişlikte bir politik özgürlükler alanı açılmıştır. Artık bir adım ileri gitmek, başka bir örgütsel ve ideolojik düzeyi zorunlu kılıyor.

Bu düzeyi ortaya çıkarabilecek olan, devrimci ve komünist güçlerin iktidar perspektifiyle sürece müdahalesidir. Başka bir deyişle, mevcut rejimlerin tüm kuramlarıyla birlikte alaşağı edilmesi, ancak devrimci kitle şiddetinin, öncü biçimler de dahil olmak üzere, yeni bir düzeyde örgütlenmesiyle mümkündür. Çünkü şu anda elde edilmiş bulunan kazanımların düzeyinden ileriye sıçramak, Mısır burjuvazisi ve emperyalistler bakımından kabul edilebilir sınırın ötesine geçecektir ve ancak devrimci zor temelinde savunulabilir.

Devrimci ve komünist güçler ise sürece hazırlıksız girmiştir. Mısır'da, Tunus'ta, diğer Arap ülkelerinde, hatta Yunanistan, İspanya ve İngiltere'de isyanlar patlak verdiğinde devrimci güçler dağınık ve parçalıdır. Diktatörlük rejimleri altındaki PCOT ve Mısır Komünist Partisi örneklerinde savunmacı bir illegal konumlanış, Avrupa ülkeleri devrimci güçlerindeyse salt legal örgütlenme söz konusudur. Her iki bölgede de kitle hareketinin önünü devrimci zorla açma fikri mevcut değildir.

Bu ülkelerdeki devrimci güçler de, kendi örgütsel durumları bakımından en acil sorunların çözümüne yönelmiştir: İsyan sürecinin sendikal ve siyasal örgütlenme özgürlüğü anlamındaki kazanımlarından yararlanarak, mevcut kitle bilincini saflarında örgütlemeye elverişli legal kitle örgütlenmelerini geliştirmek. Örneğin PCOT bakımından da, Mısır Komünist Partisi bakımından da, Sosyalist Halk İttifakı gibi örgüt içinde ideolojik birliğini sağlamamış daha gevşek örgütlenmeler bakımından da diktatörlerin gidişi sonrasındaki ilk örgütsel kararın legal örgütlenmeye geçiş kararı olması dikkat çekicidir.

Sadece kendilerini örgütleme anlamında değil, kitlelerin önüne koydukları şiarlar bakımından da durum benzerdir. Şaşılacak şeydir; isyanların geliştiği ülkelerdeki devrimcilerin tamamı ve UDKH'nm birçok bileşeni bu isyanları “devrimler’ ya da “devrimci süreçler” olarak, ya da asgarisinden “halk ayaklanmalan” olarak tanımlamıştır, bununla birlikte önüne somut bir iktidar hedefi koyarak devrimi sonuçlarına vardırmaya yönelmemiştir. Somut olarak “köklü değişimlerden” söz edilmiştir, “derin toplumsal dönüşümlerden” söz edilmiştir, “demokratikleşmeden” söz edilmiştir, şu veya bu politik düzenlemenin yapılmasından, şu veya bu ekonomik planın uygulanmasından söz edilmiştir; ancak genel bir söylemin ötesinde somut olarak “devrimi örgütlemek”, “devrimi savunmak”, “devrimi büyütmek”, “devrimi yaymak”, açıkçası “devrimle” ilgili somut olan hiçbir şey, geçelim eyleme dökmeyi, yaygın ajitasyonun dahi konusu yapılamamıştır!

Mısır Komünist Partisi, Sosyalist Halk İttifakı gibi güçler, “devrimci süreç bitmedi” tespiti yaptıklan halde, önlerine kuşkusuz gelecek bakımından büyük öneme sahip sendikal ve siyasal örgütlenme hedefleri koymuş, ama Halk Komitelerinin dağılışının önüne geçmeyi tartışma konusu dahi yapmamıştır. Yunanistan'dan KOE, Sintagma Meydanı işgalinin barışçı niteliğinin korunmasını, kitle katılımının sürdürülmesi için hayati görmekte ve süreçle ilişkilenişinin merkezine koymaktadır.

Kimisi bunu “hedefleri ve siyasal şiarlan kitlelerin anlayacağı biçimde somutlamak” adına yapmıştır, kimisi kendi zayıflığını söz konusu etmiştir, ama sonuçta birçoğu, kitlelerin zaten anladığı ve devrimci kitle şiddetiyle koparıp aldığı/almaya çalıştığı kendi taleplerini formüle edip kitlenin önüne geri koymaktan öteye geçememiştir!

Mısır'da Tahrir Meydanı'na çağrı yapan gençler, doğrudan “devrim” çağrısı yaparlarken, kafalarında “devrim” fikri ne kadar somuttu! Devrimi büyütmeyi “soyut” tanımlayarak “köklü toplumsal dönüşümler” yolunda kitlelere “anlayabilecekleri dilden” ve “somut” çağrılar yapan devrimci güçler, devrim fikrinin gerçekte kitleler bakımından mı, kendileri bakımından mı “soyut” algılandığını sorgulamalıdır. Devrimin “somutlanması” ise devrimci strateji ile ilintilidir. Bir somut devrimci stratejinin yokluğu, bu hazırlıksızlığı ve sonuçlarını koşullamıştır. Daha sert silahlı çarpışmalara örgütsel, siyasal, teorik ve ideolojik/kadrosal hazırlığın olmayışı, devrimci süreç başladıktan sonraki adımları yönetmektedir.

Peki mevcut siyasal, programatik ve örgütsel yaklaşım nedir? Kolombiya'dan FARC, ELN ve EPL, Türkiye Devrimci Hareketi'nin ana gövdesi, Uluslararası Devrimci Hareket (DEH/RIM), Filipinler Komünist Partisi ile PKK, belli bir döneme dek ETA gibi bazı ulusal özgürlük hareketlerini, yine Sırbistan'dan Partija Rada'yı örnek verebileceğimiz yeni gelişen kimi örgütleri dışta tutacak olursak, devrimci ve komünist güçlerin ezici çoğunluğu, iktidarın devrimci şiddet yoluyla alınması ve buna uygun örgütsel konumlanış konusunda ciddi anlayış sorunlarına sahiptir.

Yasadışı gizli örgütlenme, her bir ülkede değişiklikler ve düzey farkı göstermekle birlikte, baskının zorunlu sonucu olan bir savunma durumu olarak ele alınmaktadır. Sistemden örgütsel, siyasal ve ideolojik kopuşun gereği olarak algılanmamaktadır. Bu durum düşüncede, kadro şekillenişinde, eylem biçimlerinde de sistemle tüm bağların atılamamasına neden olmaktadır. Ya korunmacı illegalite, ya düpedüz legalizm, siyasal ve örgütsel anlayışlara damgasını vurmaktadır. Dolayısıyla devrimci örgütler, rejimin tutumunu da hesaba katarak ama kendi iradeleriyle sürece yön vermekte tam anlamıyla özgürleşememekte, tam tersine rejimin tutumu, baskının derecesi, devrimci örgütlerin tutumunda belirleyici hale gelmektedir. Yani “devlet saldırmıyorsa sorun yoktur, tamamen legal örgütlenilebilir" yaklaşımı söz konusudur. Avrupa örgütleri başta olmak üzere bu anlayışın hakim olduğu bir çok örgüt, devletin saldırmayacağı bir siyasal eylem hattını da bilinçli olarak ya da bu örgütsel koşullarının zorunlu sonucu olarak esas almaktadır. Legalizmin özü budur zaten. Yasadışı konumlanış, ancak bir devrim stratejisine bağlanırsa, bu temelde şekillenirse, bu devrim stratejisinin sürdürülebilirliği için bir koşul olarak ele alınırsa işlevli ve anlamlı olabilir.

Devrimci savaş örgütü olarak konumlanamama, yasadışı gizli örgütlenmenin var olmayışı ya da var olduğu koşullarda sistemden kopuş veya özgürleşmeye tekabül etmemesi, örgütsel nicelikle, güç yetmezliğiyle ilgili değil, anlayışla ilgili bir sorundur. PCOT örneğinde, “silahlı devrim öngörüyoruz ama gücümüz yok, bu nedenle banşçıl yol izliyoruz” denebilmektedir. Stratejik plana hizmet edecek taktiklerin oluşturulmasında öncünün verili durumundan yola çıkmak, bunu hesaba katmak elbette mantıklı bir tutumdur. Ancak stratejik planı buradan tayin etmek, stratejisizlikle eş anlamlıdır. Bir fikir verebilmesi için, PCOT'un özellikle işçi sınıfı içinde olmak üzere Tunus'ta toplam örgütsel gücünün coğrafyamızda iddiaları oldukça farklı olan bir dizi örgütten daha geniş olduğunu vurgulamak gerekir. Ya da örneğin 2001 Arjantin ayaklanmasında özellikle işsiz işçiler hareketi içinde en önemli siyasal güç haline gelen Devrimci Komünist Parti'nin (PCR) nicel kuvveti, binlerce kadro ve onbinlerce aktif üye ve sempatizandan oluşmaktadır.

Dahası, sürecin önünü, sadece kadro kayıplarını değil büyük mevzi kayıplarını da göze alarak cesaretle açmaya girişmemek, uzun vadede reformist güçlerle ayırıcı renklerin kaybolmasıyla ve nicel güç kaybıyla; farklı bir siyasal çizgi ile eylem anlayışını göremeyen kitlelerin nicel güç bakımından zaten kat be kat üstün olan reformist partilere akmasıyla sonuçlanmaktadır.

Bahsettiğimiz anlamda hazırlıksız girilen bu süreçlerde, bu konudaki anlayış ve hazırlık yetmezliğini görüp sorunlaştırma düzeyi de zayıftır. Yer yer, “şimdi yavaş yavaş örgütlenip büyüyelim, belki bir dahaki devrime yetişiriz” mantığıyla hareket edilebilmektedir.

PCOT'un sürece kongresini toplayarak yanıt vermesi anlamlı. Kitle bağlarındaki zayıflığı haklı olarak devrimci eleştiriye tabi tutma ve yenilenmeye gitme, yüzünü kitleye dönme, devrimci sürecin açığa çıkardığı kitleselleşme olanaklarını realize ederek başlamış olan devrime yön verme bakış açısı ve iddiasıyla ortaya konan oldukça güçlü bir yanıttı bu. Mısır KP de benzer bir hazırlık içerisinde.

Her iki örgüt bakımından yenilenmenin bununla sınırlı olması ise devrimci önderlik sorununun kavranışıyla ilişkili. PCOT kongresinde kitlelerle daha fazla bağ kurma adına “komünist” ifadesinin kaldırılarak “işçi partisi” biçiminde isim değişikliğine gitme önerisinin gündeme gelişi, son tahlilde kendi gelişimlerine kanal açma arayışlarını ve süreçle canlı bir etkileşim içinde olduklarını gösteriyor. Yine bu öneri, burjuva ideolojik kuşatmanın büyüklüğünü ve etki düzeyini gösteren bir veri ki, pek çok devrimci ve komünist güç benzer sorunlardan mustarip. Bunun reddedilmesi ise, PCOT'un Bin Ali rejimiyle diyalog politikalarına defalarca kez verdiği ret yanıtı gibi, partinin tutarlılığını yansıtıyor.

Yasadışı gizli örgütlenme ve devrimci zor temelinde, iktidar perspektifi konusundaki zaaflarını özetlediğimiz UDKH güçleri, bu tutumlarım esasen, devrimci maceracılığın sağdan eleştirisi temelindeki devrim anlayışlarına dayandırıyorlar. Bu, doğru biçimde silahlı kent ayaklanmalarını esas alan ancak yanlış biçimde tüm süreci bu ayaklanmalara indirgeyen yaklaşımdır. Türkiye'de EMEP'i ortaya çıkaran reformizmle aynı teorik/siyasal anlayışın değişik versiyonlarıdır bunlar. Öte yandan, bahsi geçen-geçmeyen devrimci dostlarımızın üzerinde var oldukları koşulların ülkemizden daha farklı oluşu, üstelik bu örgütlenmelerin çoğunun, ülkelerinde coğrafyamızdaki gibi bir devrimci mirasa, en azından yakın dönem bağlamında sahip olmayışları, durumlarım EMEP'ten farklı kılmaktadır. Bu güçler bakımından şu anki anlayışlar bir sonuç değil başlangıç noktasıdır ve uluslararası dayanışma ve deneyim aktarımının da yardımıyla değişim ve dönüşümler pekala mümkündür.

Bu anlayış, devrimci iradenin rolünün kaba biçimde kavranışı ve kendiliğinden kitle hareketinin fetişleştirilmesine dayalıdır. Kent ayaklanmaları patlak verecek, bu tayin edici ayaklanma sırasında, PCOT'un ve daha nice örgütün ifadesiyle “bütünüyle halk çocuklarından oluşan” ordu güçlerinin alt kademeleri devrim saflarına geçecek, böylece devrimin ihtiyaç duyduğu devrimci zor sorunu da kendiliğinden çözümlenmiş olacak ve iktidar alınacaktır. İşçi sınıfı ve emekçi kitleleri ordulaştırma çabasında, eğer her anlamda değilse en azından pratik anlamda yönelim içinde olmayan, Arjantin PCR'den Alman MLPD'ye, Tunus PCOT'tan Hindistanlı CPIML'ye değişik devrimci çevrelerin ordunun alt kademelerinin saf değiştireceği temerınisi ve bir bütün devrimci stratejinin buradan kurulması, özgün bir durumun mutlaklaştırılması kadar, yaşadığımız dönemin kavranamaması anlamına da gelmektedir.

Ekim Devrimi örneğinde Birinci Dünya Savaşı'nın enkazından çıkmış, üzerine asker üniforması giydirilmiş köylülerin durumuyla, örneğin

2010 yılı itibariyle zorunlu askerlik hizmetini de tamamen kaldıran ve ordusunu tümüyle paralı profesyonel askerlerden oluşturan Almanya'nın durumu arasında herhangi bir bağ kurmak tamamen anlamsızdır. Somutta bir iç savaş ya da farklı ülkelerle savaş yaşamış, yıpranmış, deforme olmuş, iç çatlaklar ve yarılmalar yaşamış bir ordu gerçeği ile geçirmemiş olan arasında da farklar olacaktır. Kaldı ki geçtiğimiz yüzyılın başından bu yana emperyalistlerle işçi ve ezilenler arasındaki güç eşitsizliği sürekli bir artış göstermiş, devrimci şiddetin çok çeşitli biçimleriyle devrimi örgütleme sürecinde devreye girmesi belirleyici hale gelmiştir. Ordunun alt kademelerinin saf değiştireceği beklentisi, hesaba katılabilir, ancak bir bütün devrimci stratejinin ekseni olamaz.

Devrimci güçlerin isyan süreçlerine bu anlayışlarla girmesi, kitle mücadelesinin bir adım önüne geçememekle sonuçlanmaktadır.

Görevler

Bugün isyanların söz konusu olduğu birçok ülkede burjuvazi bakımından tehlike geçici olarak savuşturulmuş durumdadır. İsyanlar yatıştırılmış ve rejimleri yeni biçimlerde sürdürmenin siyasal alternatifleri ortaya çıkarılmıştır. Erdoğan ve AKP hükümeti bir sözde alternatif olarak konumlanabilmiş ve etkili olmuştur. Liberaller, Müslüman Kardeşler gibi çeşitli güçler bölgedeki siyasal tablonun düzenlenmesinde rol alabilecek durumdadır. Önümüzde, işçi sınıfı ve emekçilerin isyanlarla sağladığı büyük kazanımlar ve iktidarı farklı alternatiflerle elinde tutmayı sürdüren emperyalizm ve işbirlikçileri arasında gelişecek büyük mücadeleler durmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçiler elde ettikleri siyasal özgürlüklerle örgütlenmesini büyütecektir. Kazanımların tasfiyesi yönündeki her hamle yeni direnişleri beraberinde getirecektir.

UDKH güçlerine ise yazı boyunca ortaya koyduğumuz çok boyutlu görevler düşmektedir.

İşçi sınıfının rolü, medeniyetler çatışması, siyasal İslamın durumu gibi sayısız konuda ideolojik hegemonya mücadelesi bakımdan açığa çıkan olanakların realize edilmesi en temel görevlerden biridir.

Libya işgali sürecindeki uluslararası tepki yetmezliği ve bölgesel düzeyde mücadelenin koordinasyonunun, bu öngörülebilir sürecin öncesinde gerçekleştirilemeyişi başta gelmek üzere, uluslararası düzeyde birleşik siyasal müdahale zaaflarının gözden geçirilerek pratik adımlar atılması, UDKH'nın tümüne ait bir mevzi olarak bu süreçlerin tek gövde halinde savunulması gerekmektedir.

Akdeniz bölgesi bu çabanın özel bir dikkat odağı olmalıdır.

İdeolojik mücadele bakımından değişen eksen gözden kaçırılmamalıdır. (Dünün antiemperyalist mücadele bakımından sınırlı da olsa ittifak gücü olan siyasal İslamın bugün işbirlikçi karakterinin öne çıkışı, dünün her renkten reformistle sürdürülen ittifakları içerisinde reformizmle ideolojik ve siyasal mücadelenin özel önem kazanması gibi...)

İsyan sürecinin UDKH güçlerine yüklediği görevler bakımından coğrafyamız devrimcilerine özel bir görev de düşmektedir. Erdoğan modeli, UDKH'nın bu zayıflığı koşullarında gerçekten bölgede etkilidir. İsrail'le ilgili ikiyüzlü söylemleri, bölge halklarının bir bağımsız duruş olarak algıladığı bölgesel politikaları, ekonominin krizden bir dizi ülkeye kıyasla az etkilenişi, Ergenekon süreci ve ordu ile çatışmanın demokratikleşme olarak algılanması, bu etkinin merkezinde durmaktadır. AKP Hükümeti isyan güçleriyle doğrudan iletişime girerek de etkisini büyütmektedir. Bu anlamda Türkiye devrimcilerinin iki yönlü görevleri var: Birincisi uluslararası teşhir. İkincisi, içte AKP Hükümeti ile mücadelenin bölgesel niteliğinin kavranması. Hem bir savaş gücü olarak AKP ve Türk burjuva devletinin bilfiil durdurulması anlamında hem de ideolojik etkisini kırılması anlamında, bugün süregiden her türlü devrimci ve ilerici mücadelenin bölgesel değeri vardır ve AKP Hükümetini teşhir eden en küçük eylem, içte sıradan da gözükse bölgesel değeri büyüktür. Erdoğan'ın teşhiri ve ülkede istikrarın şu veya bu biçimde sekteye uğraması, hem bu ülkelerdeki devrimci dostlarımızın alternatifleşme çabalarında karşı alternatifi sınırlı da olsa zayıflatarak, kısmen soluk aldıracak, hem de kitlelerdeki yanılsamaları kıracaktır. Coğrafyamızdaki devrimci güçlerin bunun bilincini ve sorumluluğunu taşıması, kendilerini, isyanlarla oluşan mevzilerin savunulması anlamında bölgesel devrimci savaş örgütü olarak konumlandırması gerekiyor.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn