Alternatif Tarih Okumaları - Celali İsyanları: Osmanlı Tımar Sisteminin “Bozulması” ve 1550-1650 Köylü Ayaklanmaları

Giriş

16. yüzyıl, Osmanlı iktisadi yapısında çok önemli gelişmelerin yaşandığı yüzyıldır. Yüzyıla damgasını vuran Kanuni devrinin Osmanlı Devletinin en parlak dönemi olduğunu savunan burjuva tarih tezi, milliyetçilik maksadı güden ucuz bir kahramanlık övgüsünün dışında fazlaca bir şey anlatmaz. Üst üste kazanılmış savaşlar ve yeni fetihlerle sınırlarını varabildiği en geniş ölçeğe çıkarmış olmasını Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş devrinin zirvesi olarak saptamakla tarih çalışması tamamlanmış sayılıyor.

Kanuni Sultan Süleyman’ın halen tahtta oturduğu dönemde başlayan iktisadi bozulma ve toplumsal kargaşanın, Osmanlı’yı temellerinden sarsan ünlü Celali İsyanlarını mayalamasını, yükseliş döneminin tek düze tarih aktarımına göre nasıl açıklayacağız? Burjuva tarih aktarımına göre yükseliş dönemini, duraklama ve gerileme dönemleri izliyor. Ancak ne var ki, olguyu açıklamaya bu tespitler de yetmiyor. Biz ise yaşandığı çağda belli bir döneme yayılan ama tarihi bir olgu halini aldığında ve örneğin bu günden geriye bakıldığında kırılma noktası diye tanımlanabilecek bir dizi gelişmeyi analiz ederek, tek yanlı ve idealist burjuva tarih anlayışı ve yönetiminin ihmal ettiği, ilgi göstermediği bu gelişme ve olguların tarihe nasıl yön verdiğini ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Döneme Genel Bir Bakış

Resmi egemen Türk burjuva tarihi, “Celali İsyanları” olarak isimlendiriyor. Bazı Türk tarihçileri ve özellikle iktisat tarihi ile de ilgilenen kesim, “Çiftbozan Reaya dönemi” diyor. Bazı tartışmalı unsurları olmakla birlikte dönemin toplumsal kargaşa ortamını biz son tahlilde “yoksul köylü ayaklanmaları” olarak tanımlamayı daha doğru görüyoruz.

En çok yayıldığı dönem 1595­1610 arası olsa da, mayalanma sürecini 1550’lere bağlamak, sönümlenmesini ise 1650’lere kadar uzatmak gerekir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz kırılma noktası, Osmanlı toprak sistemindeki değişikliktir. Bu değişikliğin kaynağında ise, yine Osmanlı iktisadi yapısının nesnel evrimi yatar.

Osmanlı toprak mülkiyeti esas olarak tımar sistemine göre düzenlenmiştir. Toprak, üzerinde yaşayan reaya ile birlikte, vakti geldiğinde karşılığında sarayın hizmetine girmek kaydıyla belli şahıslara tımar olarak dağıtılır. Tımar sahipleri bu toprakların tasarruf/kullanım hakkını satın alabilirler, mülkiyetini değil. Her tımar arazisinin yıllık geliri önceden hesaplanmış, vergisi de buna göre belirlenmiştir. Tımar arazisine kayıtlı köylünün neredeyse boğaz tokluğuna çalıştırılması, elde ettiği ürüne el koymanın yanında bir dizi angarya ile ikinci kez soyulması feodal sömürü düzeninin uygulamasıdır. 16. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa ülkeleri kapitalist üretime geçiş hazırlığındadır. İç pazar oluşumu, dağınık feodal derebeylikleri, merkezi feodal devlet çatısı altında birleşmeye koşullar. Merkezi feodal devlet biçiminde kurulan Osmanlı ise 16. yüzyılda, tersine bir eğilimin basıncı altındadır. Feodal derebeyleri Osmanlı Devleti’nin aşırı merkeziyetçiliğine karşı ekonomik serbestlik peşindedir. Vilayet ve sancakları ellerinde tutan sancakbeyleri bağımsızlaşma-özerk davranma tehdidiyle (bağımsız bir devlet kurma anlamında değil ama!) padişahla pazarlığa giriştiler. Bu cüreti, sahip oldukları büyük servet ve denetledikleri büyük tımar arazilerinin sağladığı güçten alırlar.

Osmanlı devlet düzeninde ayrıcalıklı kapıkulu zümresinin, ehl-i örf denen yüksek devlet memurları ve beylerbeyi, sancakbeyleri, subaşılar ile ehl-i şerden kadılar ve müderrisler vb.nin iktisadi bir kategori biçiminde hızlı ve yoğun sınıfsallaşma/sınıfsal farklılaşma sürecidir bu aynı zamanda. Kuruluş sürecinden itibaren gördüğü devlet hizmetine karşılık elde ettiği servet ve ayrıcalıklara paralel olarak bu kesimler, sahip oldukları tımar arazileri sayesinde üretim sürecine dahil olurlar.

Bir yandan ticaret ve tefecilikle uğraşırken aynı zamanda büyük miktarda toprakları gasp eden kesimin önde gelenleri bu büyük feodallerdir. Bunlara yeniçeriler, çavuşlar, subaşılar, tımarlı sipahiler içinden çıkma faizcilik ve ticaretin yanı sıra çiftlik sahibi olan feodalleri de eklemeliyiz. Feodal sömürü soygun ve talan düzenine son katılanlar mültezimlerdir. Osmanlı iktisadında tuttukları yer, sahip oldukları tefeci ve tüccar sermayesi, ele geçirdikleri tımar arazileri ve özel mülkleri haline getirdikleri çiftliklerle tarımsal üretimdeki ağırlıkları ile merkezi feodal Osmanlı’dan daha fazla pay istemelerinden doğal bir şey olamaz.

Bu ise Avrupa feodalizminin tersine Osmanlı feodalizminde merkezkaç eğilimin, ademi merkeziyetçiliğin güçlenmesi anlamına gelir. Avrupa’da feodalizm son demlerini yaşarken, kapitalizm ufukta belirmişken, Osmanlı feodalizmi henüz olgunlaşma dönemindedir.

Bu dönem, Osmanlı devlet ve toplum düzeninde merkezi feodalizmin zayıflaması ve yerel feodalizmin güçlenmesine yol açar. 16. yüzyıla kadar köylünün artı ürününün devletle paylaşıldığı dönemin güçler dengesi ters yüz olmuştur. Osmanlı yerel feodal güçleri, merkezi yapıya taleplerini dikte edecek konuma gelir. Ve bu konumu “Sened-i İttifak” ile de güvenceler. Sened-i İttifak, özel mülkiyete dayanan yerel feodal unsurların merkezi feodal yapıya, yani toprakta devlet mülkiyetine karşı kazandıkları hukuki zaferdir. ‘De Facto’ özel mülkiyetin ‘de jure’ olmasıdır. Güç dengesinin yerel feodaller tarafına geçmesi anlamına gelen bu ittifakla birlikte, ayrıca eklemeliyiz ki, yerel feodaller kimin padişah olacağına karar verecek kadar güçlenmiş durumdadırlar.

Tarihsel Sıçramanın Eşiği

16. yüzyılda Osmanlı devlet bürokrasisi yaygınlaşmış, saray ve çevresinin masrafları artmıştır. Fransa ile başlayıp, diğer Avrupa devletlerine tanınan kapitülasyonlar, devletin gelirlerini azaltır. Gümrük ve vergi ayrıcalıkları ile ülkeye giren yabancı mallar, yerli zanaatçılığı sekteye uğratır. Diğer yandan savaşların maliyeti, kullanılan teknolojinin gelişmesine bağlı olarak çok yükselmiştir. Bir arada düşünüldüğünde Osmanlı maliyesinin, ‘yükseliş dönemi’ denilen Kanuni devrinde, tarihinin kritik bir dönemini yaşadığı görülür.

16. yüzyılın son çeyreğine doğru, doğuda İran, batıda Balkan Devletleriyle çok uzun süren ve sonuç alınamayan savaşlar, Osmanlı maliyesini tüketir. Devlet bürokrasisinin ve sarayın giderleri ile sonuçsuz savaşların yüksek maliyeti Osmanlı egemenlerini feodal derebeylerin talep ve eğilimlerine taviz vermeye zorlar. Tımar iktisadında ürünü satıp, elde edilen gelirle vergi ödeme sistemi, devletin içine düştüğü ekonomik darboğaz nedeniyle değiştirilir. Adına İltizam denilen sistemle tımar arazilerinin geliri peşin olarak satılmaya başlanır. Öşür sistemine göre vergisini ödeyen köylü, bu durumda mültezim tarafından vergisi peşin ödendiği için gelirinin son kuruşuna ve emeğinin son sınırına kadar sömürülecektir.

Mültezim, mülkiyeti devlete ait toprakların gelirini götürü usulü ile satın alan ve karşılığında devlete peşin olarak belli bir miktar para veren unsurdur. Tımar arazilerinde reayayı sömüren sipahi, iltizam düzeninde yerini mültezime bırakır. Mültezim devlete peşin ödediği paradan sonra kendi payına düşecek geliri yükseltmek için köylü üzerinde daha fazla baskı kurar, daha azgınca sömürür onu.

Mültezim ile tefeci sermaye arasında hem özdeşlik, hem zamandaşlık, hem ortaklık anlamında organik bir ilişki vardır. Mültezim, devlete peşin olarak vereceği rant tutarını tefeciden aldığı para ile karşılar. Böylelikle üretici köylüden gasp edilen feodal rantı; devlet peşin alarak, mültezim ürüne el koyarak, tefeci faiz karşılığı aralarında bölüşürler. İmparatorluk bütçesi açık verdikçe ve dolaşımdaki para miktarı daraldıkça faizcilik yaygınlaşır. Öyle ki, başlangıçta yasak olan faizcilik, 16. yüzyılda, faiz oranları devlet tarafından belirlenmek kaydıyla yasallaşır. Fiili olarak ise, faiz oranları tefeciler tarafından belirlenir ve tahmin edileceği gibi aşırı yüksek oranlarla bir soygun sistemi kurulur.

Osmanlı toprak mülkiyetini bozan ve tımar sistemini tasfiye eden süreç tefeci sermayenin ve bunun yanında para-meta, para-rant ilişkisinin gelişmesi ile başlar.

Tefeci sermaye, ağır vergiler altında ezilen ve ekonomik sıkıntı içindeki köylünün hem işlediği toprağı elinden alır, hem de henüz elde edilmemiş ürünü ucuza kapatır. Para sıkıntısından yararlanarak toprağı ve ürünü ele geçirirken, bir taraftan toprağın hukuki mülkiyet statüsünü gözetmeksizin belli ellerde toplanarak yoğunlaşmasını sağlar, bir taraftan da köylünün kendi mülkiyetinde olan üretim araçlarını alarak onu tam anlamıyla mülksüzleştirir. Toprağın hukuki statüsü bir kenara itilerek, çoğu durumda zorbalıkla el konulan tımar arazileri, özel mülkiyet temelinde çiftlikler halini alır. Osmanlı toprak düzeninde, kırda, tarımsal üretimde sınıfsal farklılaşma ve dolayısıyla servetin belirli ellerde birikmesi, esas itibarıyla feodal ekonomiye ters düşen, onu aşındıran, çürüten bir gelişmedir. Tefeci sermayenin beraberinde getirdiği bu sınıfsal farklılaşma, bir yandan mülksüzleşme ve diğer yandan servet birikimi, Osmanlı toplumunda kapitalist ilişkilerin ön koşullarından birisidir ve ilkel birikimin kırlardaki ilk nüvesidir. Burada iki önemli saptama ile Osmanlı merkezi feodalizminin tarihsel evrimindeki geri kalmışlığa bir yanıt vermek mümkündür. Avrupa devletleri manüfaktür üretimine geçerken, Osmanlı devleti, kentlerde feodal iktisadın temel birimleri olan loncaları, tefeci sermayenin yıkıcı gücüne karşı koruma altına alarak nesnel gelişmenin önünü kesmeye çalışır. Zanaat dallarına kota koyma ve üretimi sınırlandırma gibi koruyucu tedbirlerle lonca düzenini yani feodal zanaatçılığı sağlamlaştırma yoluna gider, tefeci- tüccar sermayesinin lonca düzenini yıkmasını önler. Kırlarda ise bir yandan tefeci sermayeye engel olamaz, bir yandan iltizam düzenine mecbur kalır ve bir yandan da mülksüzleşen köylünün mültezime, feodal derebeyine karşı ayaklanmasına göz yumar, hatta kimi durumlarda teşvik eder. Dolayısıyla 16. yüzyılda Osmanlı toprak mülkiyet sisteminin bozulması denilen olgunun aslında ileriye doğru tarihsel bir hamle anlamına geldiğini belirtmeliyiz. Ancak yeni gelişen sınıf dinamikleri, henüz yeterince güçlü olmadığı için Osmanlı yerleşik düzeni ve feodalitesini yıkma, aşıp geçme yeteneği gösteremez. İç krizler, toplumsal kargaşa ve ayaklanmaların itici gücü tarihi ilerlemeye yetmez, vakti gelen sıçramayı yapamaz ve sonuç itibariyle yenilir. Kapitalizmin eşiğine gelmiş olan Osmanlı yerel feodalitesi merkezi devlet feodalizmiyle uzlaşarak feodal sömürüden aldığı payı büyütme karşılığında bu eşikten dönmeye ya da oyalanmaya razı olur.

Tımarlı Sipahiden Yeniçeri Ordusuna

Tımar sisteminin “istismarı” ve “yozlaşması” ile birlikte Osmanlı ordusunun temel dayanağı olan sipahi ordusunun kaynağı da ortadan kalkar. Tımar sipahilerinin gelir düzeyi ve büyüklüğüne göre yanlarında asker beslemeleri ve savaş zamanlarında başlarına geçip orduya katılmaları biçimindeki askerlik hizmeti ömrünü doldurur. Avrupa’da 14. yüzyıldan itibaren meta-para ilişkilerinin gelişmesine bağlı olarak tımar sistemine dayalı şövalye ordusundan ücretli orduya geçilirken Osmanlı’da ancak 16. yüzyılda aynı paralelde gelişme ile tımarlı sipahinin yerini yeniçeri ordusu alır.

Osmanlı İmparatorluğu için iki önemli sonucu vardır bunun. Birincisi, savaş teknolojisindeki gelişmeye göre başlıca olarak barut, gülle, top, çakmaklı tüfek tedarik ve imalatını pahalı bir sektör olmasına karşın Osmanlı devleti de geliştirmek zorundadır. Buna bir de ücretli askerlik/yeniçeri ocağı dahil olunca savaşların maliyeti oldukça yükselir. Üstelik yeniçeri ordusu maaşını alamadığı yerde, ya da başındakilerden memnun olmadığı durumda “savaşa gitmeyiz” diye tutturur, bunu zorlayacak başka bir kuvveti de (başlangıçta) olmadığı için padişah genellikle yeniçerileri hoş tutmaya gayret eder. (Konumuz dışında olmakla birlikte yeniçeri isyanlarının, “kazan kaldırmalarının” Osmanlı devletinde nice vezir ve başvezirlerin kellesini almış, tahttan padişah indirmiş, padişaha taç giydirmiş oldukları bilinir.) İkinci sonuç ise, savaş zamanı geldiğinde orduya katılmayı reddeden tımarlı sipahilerin, yerel askeri birlikler biçiminde bağımsız hareket etme eğilimleridir. Celali İsyanlarının başıbozuk çeteler halinde talan ve soyguna girişen bölükleri bu yerel feodal tımar sahibinin, mültezimin, sancak beyinin vb. yanında tuttuğu sipahiler ve zamanla bunlara katılan levend ve sekbanlardan oluşur.

Avrupa’nın aksine, Osmanlı’da paralı askerlik çok daha öncelere dayanır. Hassa ordusu adı verilen doğrudan padişaha bağlı bu birlikler, tımarlı sipahi veya başka bölüklerden olası kimi ayrılıkçı eğilimlere karşı da güvence sağlar. Ancak bunların sayısı ve gücü azdır. Osmanlı devletinin en güçlü olduğu Kanuni döneminde hassa ordusu 20 bin, tımarlı sipahi/eyalet askerleri 130 bindi. 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu sayılar ters orantılı biçimde değişir. 1600’lere gelindiğinde tımar sistemine dayalı hassa ordusu, yeniçeri ocağı, kapıkulu atlısı gibi paralı askerlerin sayısı artar. Karşılaştırma bakımından, 1550’lerde 90 bin civarında olan sipahilerin sayısı 1600’lerde 30 bine düşer. Buna karşılık 1560’larda 10 bin civarında olan yeniçeriler 1600 sonrası 100 bine, 6 bin civarındaki kapıkulu atlısı da 50 bine çıkar. Ücretli ordu devlette merkezileşmenin güçlenmesi anlamına gelir.

Köylü-Reayanın Mülksüzleşmesi

Toprak mülkiyetinde miri yapının kağıt üstünde aynen kalmış olması bir anlam ifade etmez. Tefeci sermaye, iltizam düzeni, vakfetme gibi yollardan toprak mülkiyeti ve servet birikimi yerel feodaller ve mülksüzleşmiş köylü biçiminde temelde iki sınıfsal kutupta farklılaşmaya yol açar. Bu gelişme, merkezi feodal Osmanlı’nın çıkarlarına uygun değildir. O yüzden kimi bölgelerde köylünün mülksüzleşmesini önleyici yasalar çıkarır. Üretici köylüyü tefeci sermayeye karşı koruma tedbirleri alır. Mülksüzleşen köylünün tımar topraklarını terk etmesini yasaklamaya kalkar vb... İktisadi- toplumsal gelişmenin nesnel yasalarına karşı feodal Osmanlının hükümsüz yasaları... Bir toplumsal alt-üst oluşun kaçınılmaz olduğu bu tarihi koşullarda asıl fatura yoksul üretici köylü sınıfına kesilir. Tekrarlarsak başlangıçta bağımsız ve özerk gelişme yolu tutturan genel feodaller güçleri yetmeyince merkezi devlet feodalitesiyle anlaşır ve uzlaşır. Bu çalkantılı dönem oldukça uzun sürer. Neredeyse bir asır Anadolu toprakları yoksullaşmış, mülksüzleşmiş köylü kan ile yoğrulur.

Toprak mülkiyetindeki “bozulma” ve toprakların belli ellerde toplaşması Anadolu ve Rumeli’de çok sayıda çiftlik kurulmasına ön ayak olur. Dirlik sahipleri, ellerindeki toprakların tımar arazisi olmasına aldırmaksızın, kendi mülkleriymiş gibi kullanmaktadırlar. Büyük toprak sahipleri sınıfına atlayan bu eski dirlikçiler, kurdukları çiftliklerde “ücretli işçi” çalıştırırlar. Bir zorlama olmaksızın topraklarını terk eden köylüler, yeni kurulan bu çiftliklerde ücret karşılığı çalışırlar. Orakçı, sığırcı, çoban, ırgat vs. kaydedilerek ücretli çalıştırılıyor olmaları bu köylülerin mülksüzleştirilmelerinin yanı sıra işgücünü özgürce satabilme koşullarının da mevcut olduğunu gösterir.

Köylü reaya, toprağı satma hakkına sahip değildir ama kullanım hakkına sahiptir ya da ipotek ettirebilir. Tefeciye borcunu ödeyinceye kadar bu tasarruf hakkından vazgeçer, ancak koşullar ağırlaşır borcunu ödeyemez duruma geldikçe kendi özel mülkiyetindeki üretim araçlarını da elinden çıkarmak zorunda kalır ve/ya da kaçar. Öyle ya da böyle köylü topraktan koparak mülksüzleştirilmektedir. Kanuni’nin son dönemlerinde artan “çiftbozan reaya” oranı, arazi alım satımının gelişmiş olmasını ve topraktaki mülkiyet ilişkilerinin yeni almakta olduğu biçimi gösterir; gerek reaya, gerekse sermaye sahibi/tefeci sermaye/ büyük toprak sahipleri açısından, topraktaki devlet mülkiyeti dikkate alınmayacak derecede önemsizleşmiştir.

Mülksüzleşen köylü, topraklarını ya kendisi terk eder, ya da yeni sahibi tarafından zorla atılır. “Çiftbozanlık”, reayanın üretimden koparılmasıdır.

Mülksüz kalan köylülerin bir kısmı çeteler kurarak yol kesiciliğe, çapulculuk ve soygunculuğa başlar. Bir kısmı ise şehirlere akın eder. Şehirlerde de Osmanlı iktisadı neredeyse tamamen özgürleşen ve satacak işgücünden başka bir şeyi olmayan bu işsiz- topraksız-mülksüz yığınları

Emecek sanayi/manüfaktür üretimine yol vermemekte direnir. Feodal iktisadın sanayi kolu olan lonca düzeninde yer yoktur bunlara. Kısa bir dönem içerisinde yüzyıllardır süregelen alışkanlıklarından koparılmış ve kendisine yabancı yeni durum ve koşullarla, beraberinde uymaya zorlandığı yeni kural ve yasaklar karşısında bu mülksüz köylülerin fazla seçenekleri yoktur. “Bazen eğilimlerden, çoğu durumlarda da şartların zorlamasından dolayı kitleler halinde dilenciye, soyguncuya ve çapulcuya dönüşür”ler. (Marks)

Avrupa kapitalizmi, mülksüzleşen yığınlara karşı sert yaptırımlar istemiş, çoğu durumda gelişmekte olan burjuvazi ile uzlaşan monarşik feodaller, örneğin İngiltere Krallığı, dilenciliği yasaklamış, serseriliği idamla cezalandırmış (16. yüzyılda İngiltere’de 72 bin “serseri” idam edilmiş), Fransa dilencileri, serserileri, işsiz güçsüz “aylak takımını” deniz ötesi sömürge adalarına sürgün ederken, Osmanlı İmparatorluğu bunun tersini yapmış, ayaklanan köylülerin safını tutmuş ve böylelikle esasında feodaliteyi yani statükoyu korumaya çalışmıştır.

Celaliler

Osmanlı resmi tarih yazımında, yüzyıla kadar, Müslüman reayanın herhangi bir bölgede ayaklanmasına, aralarında hiçbir fark gözetmeksizin Celali ismi verildi.

1450’lerde Celali isimli birinin Tokat civarında çıkan ayaklanmaya önderlik etmesi ile ‘Celali’, sıradan bir isim olmaktan çıkıp kavramlaşır. Ancak yine Osmanlı vakayinamelerinde 1598’deki Karayazıcı ayaklanması sonrasında belirli karakterdeki ayaklanmalar için bu tanım kullanılmaz. Burada Osmanlı egemen sınıfının kategorik bir ayrıma başvurduğu anlaşılıyor. 16. yüzyıl ortalarından önceki Şeyh Celal, Baba Zinnun, Kalender gibi tarikat kökenli ayaklanmalar, Celali İsyanı olarak tanımlanmıyor. Zira bu tür ayaklanmalar Alevi- Bektaşi halk ayaklanmaları olarak kabul ediliyor ve Osmanlı toplumsal düzenini değiştirmeyi ya da yıkmayı hedeflediği kaydediliyor. Hâlbuki 1550’lerde tekil halde başlayan, Kanuni’nin son devrelerinde de rastlanan, 1600’lere kadar yayılarak büyüyen ve tüm Anadolu’yu kasıp kavuran ayaklanmalar, devletin siyasi ve toplumsal düzenini yıkmayı hedeflemiyor, kimi devlet politikalarının değiştirilmesini, kimi yöneticilerin cezalandırılmasını, haksızlıkların giderilmesini, vergilerin düşürülmesini ve/ya da kimi ayrıcalıklar, avantajlar vb. elde etmeyi amaçlıyor. Yani belirgin ya da örtük bir siyasi programı olmayan, bir siyasi ya da toplumsal devrim peşinde koşmayan, merkezi feodal devlet ile bilek güreşi yaparak çıkarlarını koruyan ve sömürü payını arttıran vs. vb. türden ayaklanmalar yalnızca Celali İsyanı kategorisinde değerlendirilir. Osmanlı merkezi idaresi de yer yer büyük katliamlara girişerek bu isyanları bastırırken, mevki-makam vaat ederek, genel aflar çıkararak isyancılarla uzlaşma yoluna da gider. Yani Celali İsyanlarını şiddetle ezme siyasetinin yanında, Osmanlı, bu isyancıları düzen içine çekme siyaseti de izler. Kategorik ayrıma gitmesinin sebebi de bu siyasetinde yatar. Osmanlı düzenini değiştirmeyi amaçlayan toplumsal reform hareketleri ya da ayaklanmalar katı biçimde ve şiddetle bastırılırken, düzeni yıkmayı ya da değiştirmeyi hedeflemeyen şahıs ya da topluluklar ayaklanmış, çok kan akıtmış, büyük zararlar vermiş olsalar da, Osmanlı devlet düzeni, onları içine alarak sönümlendirmeyi bir siyaset biçimi olarak uygulamaktan geri durmaz.

Bu siyasetin kendisi ve sözü edilen türden toplumsal hareket ve ayaklanmaların kategorik ayrıştırmaya tutulması, buna göre yapılan tanımlamalar, Osmanlı merkezi devlet yönetiminin pragmatist siyasi karakterini yansıtır.

Toprak Mülkiyet Düzeninin “Bozulması”

16. yüzyıl ortaları, Osmanlı feodalitesinin ürün-rant’tan para-rant sömürüsüne doğru nesnel ilerleyiş dönemidir. Meta-para ilişkileri iktisadi feodaliteye yön vermeye başlar. Dünya ticaretinin kavşağı ve ana güzergahı olarak Osmanlı toprakları, Avrupa’da yüzyılda büyük bir atak yapan ve hızla gelişen manüfaktür tarzı ile üretilen metaların hem pazarı hem de doğuya ulaştırılmasının aracısı durumundadır. Ülkeye yoğun meta girişi, Osmanlı’nın yaşadığı iç krizleri büyütür, altın ve gümüş, meta ithali karşılığında dışarı gider, ülkede para darlığı baş gösterir. Normal gelirleri ile aşırı yükselen giderlerini karşılayamayan Osmanlı, her sömürücü sınıf devletinin yapacağı ilk işi yapar, vergileri yükseltir ve köylü reayanın boğazına çöker. Faizcilik, tefeci sermaye, iltizam düzeni, mültezim gibi ekonomik kategoriler ve bunların merkezinde duran toprak mülkiyet düzeninin “bozulması”, değişmesi; Anadolu üretici köylülüğün “Çiftbozan Reaya” olarak ayaklandığı ve yine “Büyük Kaçgunluk” diye de tanımlanan büyük toplumsal alt-üst oluş döneminin nesnel ve kaçınılmaz siyasi-iktisadi- toplumsal sonuçlarıdır.

a) Köylülüğün Çözülmesi

1550’lerden başlayarak geçim sıkıntısı yaşayan Anadolu ve kısmen Rumeli üretici köylü sınıfının genç kuşağı içinden iki siyasi tabaka ortaya çıkar. Celali isyanlarının ilk kıvılcımları, ilk soygunu, yol kesici çeteciler “levendler”, kent merkezlerinde ilk sokak gösterileri yapan, sokak çatışmalarına giren küçük çaplı ayaklanmacılar ise “suhteler”dir. Üzerinde yaşadıkları tımar toprakları tüm ailenin geçimine yetmeyince, erkek çocuklar imaretlere gönderilir ve buradaki medreselerde hem eğitim görür, hem barınırlar. Köylerde “sıbyan mektebini” tamamladıktan sonra kasaba ve şehirlerde orta medreselere giden “medrese talebesi”dir suhteler. 16. yüzyıl ortalarına gelindiğinde medreseler tıklım tıklım doludur. Orta medreseyi bitirdikten sonra müderris-hocalarının icazeti ve tavsiyesi ile Bursa, Edirne ve İstanbul’daki yüksek medreselere ancak çok azı gidebilir, kalanlar ise, işsiz, evsiz, aç kent yoksullarına katılırlar.

Aralarından sadece birkaç bininin gidebildiği üç yıllık yüksek medreseyi tamamladıktan sonra bu suhteler de orta medrese mezunu suhtelerin durumuna düşerler. Sonuç olarak bu eğilimli gençler Bursa, Aydın, İzmir, Edirne, Konya, İstanbul gibi dönemin merkezi kentleri ağırlıklı olmak üzere tüm Anadolu kentlerini doldururlar.

Medrese çağı geçen gençler ve malını mülkünü satıp köyü terk eden erkekler için en cazip iş, “ümera kapusu”na kaydolmaktır. Osmanlı bunların bir kısmını ülkenin en uzak noktalarına ve sınır boylarına gitmek şartıyla azap, yeniçeri, kale muhafızı olarak yazıp yollar. Devlete kapılanmak maksadı ile çiftini bozan bu köylüler, bir “kapuya” kapağı atamasa da levend sayılır. Boşta kalan eskinin üretici köylü- reayası 10-20’si, 50-100’ü bir araya gelip yol kesen, çapul yapan, kervan soyan levendat olur.

Yerel feodaller ve mültezimlerin değişik yollardan ele geçirerek (vakıflaştırma; tasarruf hakkını satın alma) özel mülkiyet ve çiftlik topraklarında ücretli ya da murabaa usulü çalıştırdıkları köylüler dışında büyük kitleler halinde toprakları terk eden esas olarak topraktan kopan levendat ve suhte yığınları topluca ele alındığında Osmanlı feodalitesinde klasik serfliğin çözülmekte olduğunu, köylülük içinde sınıfsallaşmanın başladığını kanıtlar. Henüz Kanuni hayattayken taht kavgasına girişen Şehzade Selim ve Şehzade Bayezid arasındaki kavgada Bayezid ordusunu ağırlıkla çiftini bozan “Rençber taifesi”den kurar. Selim ise babasının önerisi ile yine esas olarak değişik işlerde gündelikçi olarak çalışan “Yevmeyelü Taifesi”nden. “Çiftini bozan rençber” ve “yevmeyelü taifeleri” olgusu Osmanlı feodal toplum düzenindeki çözülüşün ne derece ilerlemiş olduğunu gösterir.

b) Çözülmenin Yarattığı Kaos

Anadolu’nun kırları, kasaba ve kentleri, yollar, köprüler, geçitlere varıncaya kadar insanın ayaklarının çiğnediği her yer, tam anlamıyla bir kaos, kargaşa, güvensizlik içinde, kavga, isyan, baskın, soygun ile yüz yüzedir. Suhteler ve levendatlar bir taraftan, yerel feodallere sığınmış “kapulanmış” levend ve sekbanlar, tımarlı sipahiler, mültezim adamları, başka bir taraftan köylünün emeği, ürünü adına ne varsa elinden alır, bir de borçlandırırlar.

Suhteler, aralarında esnek bir örgütlülük geliştirmişler, bazen birkaç bine çıkan sayıları ile devlete başkaldırır, ordu birlikleri ile savaşırlar. Yenilip gerilediklerinde Anadolu’nun farklı kentlerindeki arkadaşlarının yanına dağılıp güç toplayıncaya kadar saklanırlar. Aralarında birbirlerini koruyup kollamak gibi bir dayanışmacılık mevcuttur. Bunlar çoğu zaman devlet güçlerine ve ehl-i örf (seyfiye) sınıfından kesime baskınlar verirler.

Levendatlar tamamen düzensiz, dağınık, sayıları her zaman değişken, en yaygın biçimiyle 50-100 kişilik gruplar halinde, özellikle kendi memleketleri civarında etkinlik gösterirler.

Burada reayaya dokunmazlar, aksi takdirde desteksiz kalırlar. Bir grup basılıp, kılıçtan geçirildiğinde arta kalanlar gidip bir başka gruba katılırlar. Aralarında bir bağ yoktur, sağlam birliktelikler oluşturamazlar, sürekli dağılıp dağılıp birleşir, farklı gruplardan kopmalar katılımlar yaygındır. Duruma göre içlerinden birilerini, hatta kimi zaman başlarında bulunan kişiyi bile pazarlık karşılığında devlete teslim etmeleri normal karşılanır.

Bu iki isyancı tabaka, ne kadar yaygın bir coğrafyada etkinlik gösteriyor olsalar bile halka, köylüye, esnaf ve zanaatkarlara, kervan ve tacirlere verdikleri zararın yanında, farklı görünüm ve konumlarda olan ancak hepsini ortak bir sınıfsal kimlik ile tanımlamada sakınca olmayan yerel feodallerin verdikleri zarar tarifsizdir. Katlettikleri köylülerin, el koydukları para, mal ve mülkün rakamla ifadesi olanaklı değildir.

c) İdari Yapıda Sınıfsal Farklılaşma

Osmanlı idari yapısı ehl-i şer ve ehl-i örf olarak ikiye ayrılır. Ehl-i şer sınıfı kadı, müderris, müftü, naip gibi unsurlardan oluşur, bunların üst tabakası ulemadır. Görevleri yürütülmekte olan devlet işlerinin şer-i hükümlere, İslam hukukuna uygunluğunu denetlemek ve sağlamaktır. Bu sınıf da zaman içinde doğrudan ya da vakıf yolu ile toprak edinmiş ve feodalleşmiştir. Ehl-i örf, umeradan her düzeyde devlet memurudur. En üst tabaka rical ve divan mensuplarıdır. Siyasi işler, asayiş ve düzenden sorumludurlar. Bu görev dağılımına göre ehl-i örf, görev ve yetkileri bakımından ehl-i şere uymak zorundadır. Şeri ve örfi diye ayrılan bu iki kesimin egemen feodal sınıf mensubu olarak da çıkarları farklılaşmıştır ve feodal sömürüden daha fazla pay almak için kimi zaman açıktan, kimi zaman dolaylı çatışma ve kavgalara giriştiler.

Suhte ve levend takibatında bu çıkar kavgası tarafları ayrıştırır ve saflaştırır. Kadı ve müderrisler hemen her zaman suhtelerin yanını tutarlar. Beylerbeyi ve sancakbeylerinin suhtelerin üzerine yürümesini önleyecek yasal kılıf bulur, engellemeye çalışırlar. Diğer yandan levendatın halka ve köylüye yaptığı zulüm ve soygunlara da ehl-i örf göz yumar. Vilayet ve eyalet yöneticileri, beylerbeyi ve sancakbeyleri vergi toplama işini yanlarında tuttukları adamlara verirler. Merkezi devlete verilen yıllık vergi haricinde umera ve asıl yerel feodaller köylüyü soymak anlamına gelen çeşit çeşit “vergi salma” yetkisine sahiptirler. 16. yüzyıl ortalarından itibaren sonu gelmez savaşlar, bu kesim için bulunmaz fırsat yaratır. Savaşı gerekçe yaparak iki üç ayda bir savaş gideri diyerek yeni vergi salması yapar ve yanlarında tuttukları levendat ve sekbanlardan oluşan paramiliter kuvvetleri köylünün üzerine salar, varını yoğunu zorla alırlar.

İltizam düzenine geçildiğinde, mültezim, devlete ödediği peşin paradan sonra ürün gelirine el koymakla kalmaz, gelirini toplam olarak arttırmak için türlü dalavere ile köylüden para koparır, bunu da yine yanında beslediği “adamlara” yaptırır.

Tımar sahibi dirlikçiler, bir yandan yanlarında barındırdıkları sipahilerle savaşa katılmak ve savaş giderlerine katkıda bulunmak için merkezi otorite tarafından zorlanırken, ki bu dirlik sahibi olmanın kanuni yükümlülüğü idi, diğer yandan tefeci sermaye-mültezim ikilisinin ekonomik kuşatması, sancakbeylerinin siyasi baskısı altında sıkışır. Tımarlı sipahi kesimi de gücü yettiğince köylünün boğazını sıkar, ürününü de elinde ne kaldıysa alır.

Bu sömürücü asalak tabakalar içinde tımarlı sipahiler yani dirlik sahipleri, ömrünü doldurmuş bir iktisadi sistemin temsilcisi durumundadırlar. Osmanlı Devleti’nin bitmek bilmez İran ve Balkan Savaşlarına hem asker takviyesi hem de ekonomik katkıda bulunma zorunluluğu dirlik tutmayı cazip olmaktan çıkarır. Toprak mülkiyetindeki değişim, köylülerden sonra ikinci olarak da bu kesimi hedef almıştır. Tımar sahibi dirlikçiler 16. yüzyıl sonlarına doğru 1575’lerden itibaren artan biçimde savaşa gitmeme, şartlı gitme, savaş meydanını terk edip topraklarına dönme nedeniyle Osmanlı Devleti ile çatışma noktasına gelirler. Merkezi feodalite, kesin olmayan rakamlarla 30 bin civarında sipahi askerine karşılık gelen tımar arazisine el koyar, kayıtlardan düşürür. Bu büyük kitle, eğitimli savaşçı, yeni işsiz kuvvet, suhte ve levendat kalabalığına karışır, Celali İsyanlarına benzin olur. Tımar sahiplerinin bir kısmı, bu sebepten kullandığı toprağı kaybederken bir kısmı mültezim baskısı ile karşı karşıya, ayrıca dirlik sahiplerinin neredeyse tümü azalan gelirleri nedeniyle tefeci sermayeye borçlanmış durumdadır. Toprağın mülkiyet karakterindeki değişim sürecine bu olgular da eklenince, Osmanlı toprak rejiminin muazzam biçimde köklü bir dönüşüm geçirmekte olduğu görülür.

Suhteler

Suhte ayaklanması medrese çıkışlı işsiz kalmış talebe kitlesine dayandığı için Celali döneminin içinde eriyip kaybolmuş gibidir. Hâlbuki suhtelerin hoşnutsuzlukları da dönemin sosyo-ekonomik koşulları ile doğrudan bağlıdır. Toprak mülkiyetindeki değişim, özel mülkiyete doğru gidiş, merkezi devletin zayıflaması, köylerden genç kuşağın kentlere akını, ekonomik koşulların ve iktisadi düzenin aşırı yoğunlaşmış medrese talebelerine iş-görev bulma potansiyeli taşımaması vb. Celali İsyanlarının da başlıca nedenlerindendir. Osmanlı iktisadi düzenindeki bu dinamik dönüşüm süreci toplumun istisnasız tüm sınıflarını ve her tabakasını kapsamına almaktadır. Dolayısıyla sömürücüler ve sömürülenler biçiminde temelde çıkarları karşıt iki cephenin ayrışarak saflaşmasının nesnel koşulları son derece elverişliyken, öznel koşullar buna hazır değildir.

Suhte ayaklanmaları bu nedenle halkın desteğini alamaz. Başta işsizlik gelmek üzere, tamamen ekonomik nedenlerle isyana kalkışan suhteler, bir siyasi program oluşturma ve hareketlerini siyasi amaç birliğine kavuşturmayı başaramayınca, ayaklanmanın yozlaşması da kaçınılmaz olur. Merkezi devlete karşı öfkeleri ile ehl-i örfe karşı sert çarpışmalara girerler. Devletin şiddetle bastırma, kovuşturup yakaladıklarını idam etme, “tedip ve tenkil” siyaseti Suhtelerin öfkesini büyütmekten başka bir işe yaramaz ve onlar da intikam saldırılarına girişirler. 1575’te belli merkezlerde başlayan ve henüz cılız isyancı gruplar halinde hareket eden Suhtelerin ayaklanmaları, 1579­83 arasında Bursa, Balıkesir ve Batı Anadolu’nun neredeyse tümüne yayılır ve hakimiyet kurar. Afyonkarahisar siyasi merkezleri gibidir. Bursa sancakbeyi çaresizdir.

Aynı dönemde ehl-i örfe “kapulaşmış” levendatın dışında Celali bölüklerinin köy basma, yol kesme, soygun faaliyetleri de sürmektedir. Ancak bu iki isyancı hareket birleşme eğilimi gösteremez. Kayda değer karşılıklı çatışma örnekleri de yoktur. Siyasi bir önderlik yaratamamaları ve amaç ve hedeflerini siyasi bir program haline getirememeleri tek tek her iki hareketin temel zaafıdır, bu aynı zamanda güçleri birleştirmeyi ve birlikte hareket etmeyi düşünememelerinin de birinci ve esas sebebidir.

Keza suhtelerin ehl-i şer, levendatın ehl-i örf tarafından ekonomik ve siyasi çıkarları için kullanılmaya açık olmalarının nedeni de yine bu zaaftır.

Köylü Ayaklanması

Köylü reaya, kime arka çıkacak ya da kime sığınacak bilemez, çaresizdir. Ümeranın kapısındaki sekbanlar düzenli düzensiz köyleri dolaşıp vergi toplama adına soygun yaparlar. Mültezim tasarruf hakkı payını almaya adam salar. Tefeci faiz ve ipotek aylıklarını aksatmaz. Topraklanan ehl-i şer mensupları, hem feodal rant biçiminde, hem şer-i hükümlerin icabeti denilerek köylüden para ve ürün toplar. Merkezi devlet aygıtının öşür başta olmak üzere saldığı vergi türleri de köylünün sırtına bindirilir. Vergi toplama usulü tam bir zorbalıktır. Üstüne bir de Celali bölükleri basar köyü, köylü reayayı. Bu bölüklerin birçoğu sancakbeyi, beylerbeyi, kapıkulu önde geleni gibi ehl-i örften feodallerin hesabına çalışırlar. Soygunları açıktan üstlenmez ve sahiplenmezler ama elde edilen “ganimet” bu umera mensuplarına akar. Üretici köylü, Celali bölükleri ile umeraya bağlı levendat ve sekban bölüklerini ayırmaz, aynı yöntemle ve aynı amaçla soyulmakta, katledilmekte, kadınları-kızları kaçırılmakta, hayvanları sürülüp götürülmekte ya da telef edilmektedir vb. Reaya önce kadı ve müderrise gider şikayete, oradan çok sayıda şikayet yağar saraya... Devlet güvenliğini sağlayamayınca köylü kendi güvenliği için silahlanır, birlikler teşkil eder, köye kimseyi sokmaz, beyler-sancakbeyleri ve kuvvetleri dahil, köye girmeye kalkanlara silahla karşı koyarlar. Padişah ve merkezi otorite, statükoyu koruma çabasının bir örneği olarak köylünün silahlanması, silahlı bölükler kurması ve köy korumalığına başlamasını ehl-i örfün şikayetleri ve ısrarlı itirazlarına rağmen, (yayımladığı “Adalet Fermanı” ile) yasallık örtüsü altına alır. Ancak bu uzun süreli ve kalıcı bir ruhsatlandırma değildir. Birkaç yılda bir silahlanma yasaklanır/ ruhsatlandırılır.

Anadolu köylüsünün ayaklanması iki biçimde olur. İlki reayanın yüksek vergiler, haksız “salma”lar, baskı ve zulüm, soygun ve katliam vb.ne tepki olarak beyler ve sancakbeylerine, dirlik sahiplerine, mültezime yani sömürücü yerel feodal unsurlara karşı ayaklanmasıdır. İkinci biçimi topraktan kopan reayanın günümüzdeki ifadesiyle lümpen kalabalıklar haline gelen kesiminin düpedüz harami çetelerine dönüşmesidir. Bu kesim yeri gelir bir yerel feodalin “kapu eri”dir, onun adına vergi toplar, köy basar, adam-kadın kaldırır, soygun yapar, gün gelir tamamen kendi çıkarına hareket eder.

Birinci gruptakiler etkinlik alanlarında genellikle köy baskını yapmaz; köylere zarar vermez, hatta zaman zaman köylüleri dışarıdan gelen vergi tahsildarı ya da soyguncu çetelere karşı korur. Beylere, beylerbeyi ve sancakbeylerine, tefeci sermayeciye, mültezime ve diğer umera sınıfına düşmandırlar. Çiftliklerini basar, kervanlarını soyar, haraca bağlarlar. Celalilerin bu kesimi halk tarafından sevilir, sahiplenilir ve korunur. Yeri geldiğinde bilgi sağlanır, erzak taşınır, yataklık yapılır.

Bölüklerin belli bir süreklilik kazanmaları, nam salmaları, bir iç düzen ve disiplin edilmeleri, içlerinden çıkan yetenekli önderlerine bağlıdır. 1581’de 200 kişilik grubuyla hareket eden Köroğlu efsanesinin kahramanı Köroğlu Ruşen bu tanıma uygun tarihi belgelere geçmiş Celali reislerinin en ünlülerindendir. İsmi etrafında efsane üretilen, halk edebiyatımıza destan kahramanı olarak geçen Köroğlu’nun Bolu- Gerede arasında etkinlik kurmuş, İstanbul-İran ana güzergahını tutmuş olması onun önemini arttıran ve tanınmasına katkıda bulunan unsurlardır. Ayrıca ehl-i örfe karşı yalnız değil, haksız kararlar veren kadılara karşı da cezalandırmalar yapması iki tarafa da düşman olduğunun kanıtı olarak halk içinde popülerliğini arttırır. Yine tanınmış Celali reislerinden olan örneğin İzmir’den Demircioğlu, Haymana’da Aydın Yazıcı, Kırşehir’de Kulaksız Yusuf gibi Anadolu’nun birçok bölgesinden levend ve sekban bölükbaşları Köroğlu ruhu taşır ve onun geleneğine uymayı esas alırlar.

Sonuçta Celali İsyanlarının kitle tabanı, 16. yüzyılda sefalet içine düşen köylü-çiftçi sınıfından gelir. Suhteler de, levend ve sekbanlar da köy kökenli ve köylü sınıfındandırlar. Suhteler eğitimli olmaları nedeniyle ayan kabul edilirler. Kendilerini ilmiye mensubu sayarlar. Onları bir arada tutacak bir dünya görüşleri ya da ortak bir amaçları vardır. Farklı kentlerdeki medreselerle ve medrese çıkışlıları ile zayıf da olsa irtibatlıdırlar. Gerektiğinde bir araya gelir, güçlerini birleştirerek umeradan birileri ile çarpışırlar. 1575 öncesinden başlayıp 1580’lerde her tarafa yayılan, 87’lerden itibaren sönümlense de 1597’ye kadar etkinliğini sürdürebilmesi suhte ayaklanmalarının andığımız özellikleri ile ilgilidir.

Suhte ayaklanmasındaki yozlaşma belirtileri, içlerinden çıktıkları köylüleri soymaya kalkmaları, tecavüzler, boşuna kan akıtmalar vb.dir. 1585’lere doğru ehl-i örfe karşı kendilerini koruyan- gözeten kadılara da saldırmaya başlarlar. Mahkemeleri basarlar. Sona yaklaştıklarının işareti olarak okunmalıdır bunlar. Devlet içindeki desteklerini yitirirler, bu yozlaşma ile birlikte levendat ve sekban Celaliler ile birleşmekte sakınca görmezler. Devlet, dirlik sahiplerine, bölgelerinde askeri kuvvetler oluşturma izni verince, suhte ayaklanması gerileme ve sönümlenmeye yüz tutar.

Levendat ve sekbanlara gelince; onları bir arada tutacak ortak görüş, amaç, ideal vb. sahibi değildirler. Günübirlik geçimlerini sağlayacak ne olursa ona yönelirler. Gün gelir suhtelere arka çıkarlar, gün gelir, ehl-i örf hizmetinde devriye bölüklerine girerler. Yeri gelir “il erleri” (köylülerin yerel milis gücü) arasında “eşkıya”ya karşı güvenlik sağlarlar. Celali İsyanları süresince, bunlar suhtelerde olduğu gibi bir münzevi bağ, örneğin bir levendlik, bir sekbanlık ruhu geliştiremezler. O yüzden sık sık dağılırlar, sirkülasyon fazladır, devlet toplu bir Celali imhasına giriştiğinde direnç gösteremezler. Ama bu tür imhalar çözüm değildir. Bir taraftan 50­100-200 kişilik Celali bölükleri Yeniçeri ordusunca ortadan kaldırılırken, bunların yerini hızla dolduran reaya akını sürmektedir. Anadolu’yu saran Celali yangınına Osmanlı’nın Yeniçerileri sürmesi ateşi büyütür. Her yer ayaklanmış durumdadır, herkes birbiriyle boğuşmaktadır. Kaos ve “anarşi” içinde geçen bu tarihi dönem; kaderine boyun eğmiş, yanıp kül olmaya razı, yoksul, aç, işsiz, topraksız ve artık ümitsiz kitlelerin kıyımı pahasına ilerlemektedir.

Para Politikası

1593’te Avusturya’ya açılan savaşın Celali İsyanlarına etkisi, 1578 İran seferinden daha fazla olur. Savaş giderleri ile bütçesi boşalan Osmanlı, vergilerle üretici köylüye yüklenir. Galata tefecilerine borçlanır. Tefeci sermaye, hem alacağına karşılık, hem yüksek kazanç nedeniyle iltizam satın alır. Para darlığı, devleti, akçenin kıymetiyle oynamaya sevk eder, gramajını düşürür. Devlet denetimindeki darphanelerde basılan akçelerin yanı sıra eksik ve ayarı düşük kalp akçeler para-meta ilişkisinin gelişmesine paralel olarak ekonomik yaşama dahil olur. Tefeci sermaye akçe basma hakkını satın alır ve darphaneleri özelleştirir. Kalp akçe basma işi bu özel darphanelerde yapılmaya başlanır. Akçenin hem değerinin düşmesi, hem de gramaj eksikliği, ilk önce dirlik sahiplerini vurur. Kırpılmış akçenin değeri düşer, ama vergi matrahı altın ayarına göre belirlendiği için her seferinde yüksek miktarda yani halis akçe değerini bulacak cedit akçe ödemesi yapmak zorunda kalır. Devletin para kıtlığına ve geliri arttırmaya bulduğu çare budur. Akçeden gümüş çalmak!.. Fatih devrinden beri gelenek halini alan akçenin ayarı ve gramajı ile oynama yöntemi 1590’larda had safhaya çıkar. Kanuni devrine kadar akçe ayarı ile oynarken değeri altın ayarına sabitlenirdi. Yani altın, rezerv para olarak değer belirlerdi. Fatih’ten sonra, neredeyse her on yılda bir yapılan akçe kesikleri ile değerin düşmesi altına sabitlense bile bir noktada bu aleni devlet hırsızlaması ekonomik yasalar gereği patlayacaktı. Ve patlama hemen Kanuni’den sonra gerçekleşti. Eksik akçenin altın değeri olarak karşılığı mecburen düşürülüp yeniden ayarlandı. Ama devlet, para kıtlığı ve gelir darlığı nedeniyle akçe üzerinde oynamayı bir mali politika olarak belirlediği için, bu hırsızlığı sürdürür.

Dirlik sahibi, bu para-meta sıkışıklığının yüklediği bunalımın bir kısmını reayaya yıkarak iflastan korumaya çalışır kendisini. Ama köylü reayanın kesilen vergileri rantiyeden çıkarmak ya da vergi yükünü başka toplumsal tabakalara yüklemek durumu yoktur. Son halka üretici köylü sınıfıdır ve ürün buradan çıktığına göre, sömürü de buradan başlar.

Büyük İsyan Dalgası

Avusturya seferi sırasında asker kaçağı levendat ve sekbanların sayısı iyice artar. Zaten zor durumda olan tımarlı sipahiler de savaşa gitmek istemezler. Has ve zeamet sahipleri, sancakbeyleri savaş çağrısı alırlar, yola çıkarlar ama ordugahın aksi istikamette dolaşır dururlar. Gittikleri yerde savaş vergisi diye, sekban akçesi diye vergi toplarlar. Sefere katılmamak için zamanlarını yollarda oyalanarak geçirirler. Düzen kalmaz, her şey herkes birbirine karışmış, tam bir kargaşalık hüküm sürer. Anadolu’yu saran bu kargaşa, milyonlarla anılan bu kitleyi içine alan bir alt-üst oluş sürecidir.

Sefer çağrısına uymak istemeyen dirlik sahipleri, umera ve hele asıl servet sahibi olan yüksek tımar ve zeamet sahipleri, kapıkulu taifesi ve has sahibi rical savaşın mahiyetine ortak olmaya yanaşmıyor, devlet kasasına katkı yapmaktan kaçınıyordu. Çeşit çeşit isimler altında savaş vergisi denilerek yeni bir soyguna uğrayacakları açığa çıkınca, hiçbir şeyleri kalmayan köylülerin yapacakları başka bir şey kalmıyor; topraklarını, ev-barklarını, çoluk çocuklarını bırakıp serbest dolaşan levend ve sekbanlara katılıyorlardı. Köylerde özellikle erkeklerin sayısı iyice azaldı, hane sayıları düştü. Köy nüfusu dağıldı. Kalabalıklar halinde levend ve sekban katılımları ile Celali bölükleri çoğaldı.

Ümeradan ve ehl-i örften gözden düşenler, makamlarını kaybedenler, azledilenler vb. kesimler dahil Celali grupları teşkil eder ve başına geçerler. Aralarında has ve zeamet gibi yüksek tımar sahibi kişiler de mevcuttur. Bunların katılmasıyla Celali İsyanları büyür, biner on biner isyancı ile kasabalar şehirler kuşatılmakta, Anadolu kentleri Celaliler tarafından tekrar tekrar fethedilmektedir.

Kaos Ve Anarşi

Devlet, nakdi verginin yanı sıra davar, zahire gibi köylünün elinde ne kalmışsa toplamak üzere Anadolu’nun her bölgesine tahsildar çıkartır. Bu soygun girişimine direnir köylüler, silahlanır ve tahsildarı kovar, bazıları ile çatışma çıkar, öldürürler. Padişah bu Celali isyancılarının imhası için arkalarından ferman çıkarır... İsyanlar bu tür dalgalar halinde sürer gider Anadolu topraklarında.

Celali bölükleri arasında bazıları, isyanlarını sosyal reform, “adalet ve hakkaniyet” idealleri ile siyasi karaktere büründürürler. Osmanlı’nın zulüm yoluna saptığını, saltanatın yerine geçip bu düzensizliğe son vereceklerini, adaleti sağlayacaklarını duyururlar. Cılız bir siyasi program diyebileceğimiz çerçeve ile hareketlerine siyasi gaye görünümü veren Celalilerin ömrü daha kısa olur. Çünkü yanlarındaki levendat ve sekbanlar devletin zaman zaman yayımladığı adalet fermanlarının kendilerine tanıdığı silahlanma ve kendilerini savunma hakkına dayanarak ayaklandıklarını söylüyor ve davalarının saltanatla değil, ehl-i örf ve diğer soyguncu taifesi ile olduğunu savunuyorlardı. Dolayısıyla isyanın saltanat karşıtı bir harekete evrilmesi ve siyasi bir karakter kazanması, levendat ve sekban kitlesini hazır olmadığı bir kavgaya çekmek manası taşıyacağı için baştan kaybetmeye yazgılı bir girişim olmaktaydı.

Ehl-i örfe ve sarayın zalim adamlarına karşı hem köylüyü korumak, hem köylünün kendisini koruması için silahlanarak ayaklanması haklı görülür. Padişah da Anadolu halkları arasında bu işgüzar ve emir dinlemez adamlarına karşı reayanın tarafını tuttuğu kanaatinin yayılmasını başarmıştır. Celali bölüklerinin uzun ömürlü olması ve isyanların uzun sürmesinde bu faktör de etkilidir.

Beylerbeyi ve sancakbeyleri, vilayet muhafızları, aslında hiç katılmamış oldukları sefer dönüşünde beklemedikleri bir durumla karşılaşırlar. Halk, reaya bunları kent ve kasabalara, sınırlarına girmelerine izin vermez. Amasya ve Çorum halkı kapılarını ehl-i örfe kapattıklarını duyururlar, silahlanır ve mevzilenirler. Anadolu vilayeti (bu eyalet düzeyinde bir idaredir, Ege ve Marmara bölgelerini kapsar) ahalisi de Beylerbeyi’ni kabul etmez.

Erzincan, Malatya, Urfa bölgeleri şiddetli bir iç savaşa tutulmuş haldedir. Toroslardan öteye çarpışmalarda aşiret kavgaları, Kürt-Arap çatışmaları da iç kavgayı sertleştirir.

Orta Anadolu’da Aksaray, Kırşehir, Kayseri, Bozok (Yozgat), Sivas gibi sancaklarda halkın ayaklanması yenilir, ehl-i örfe karşı korumasız kalır. Amasya, Çorum, Kastamonu, Ankara bütün Anadolu vilayeti sancaklarında durum tersidir. Sancakbeyleri, umera, ehl-i örf saraya şikayet üstüne şikayet ve yardım çağrıları gönderirler. Güçlü bir medrese geleneği olan Konya ve Karaman’da suhtelerin de katıldığı reaya-derebeyi kapışmasında yerel feodallerin kuvvetleri dağıtılır. Alaiye ve Tarsus bölgesinde de yerel idareciler, reaya isyanına boyun eğerler.

Kadı ve müderrislerin padişah tarafından yayımlanan adalet fermanı ile reaya-ahali ayaklanmasını arkalamaları, yerel feodaller arasında sömürüyü paylaşma kavgasından başka bir şey değildir.

1575’ten sonraları kartopu gibi büyüyerek ilerleyen kargaşalık, yüzyılın sonuna doğru, artık birçok mültezim, müteferrika, çavuş hatta sancakbeyinin servetlerini ve can güvenliklerini iyice tehlikeye sokacak boyuta varır. Bu kesimler karşı atağa geçerler. Kapıkulu olmaya aday levend ve sekbanları etraflarına toplayarak onlar da Celali bölükleri teşkil eder, başlarına geçerler.

Saflar öylesine geçişken, taraflar öylesine birbirine girmiş karışmıştır ki, hangi taraf ne zaman reaya yanlısı olup umeraya karşı çarpışır, ne zaman bir mültezim safında ilmiye mensubu ve ayanlara saldırır belli olmaz. Ama sonuçta kanı akan ve kıyıma uğrayan tarafların kitle tabanını oluşturan reaya sınıfıdır, ölenler hep bu sınıftandırlar.

Saflaşma

1594-96 Avusturya-Macaristan seferleri sonrası en ileri noktasına varan Celali İsyanları, çok kararlı olmasa da bir kamplaşma evresi yaşar. Levend ve sekbanlar büyük oranda isyana kalkmış il ve eyalet yöneticilerinin etrafında toplanırlar. İsyan, merkezi feodaliteye bağlı kalan memur, asker ile ilmiye mensupları ayanlara yani bu iktisadi kriz döneminde büyük servetler yapan ve levendlerin çiftbozan olarak köyleri terk etmelerine sebep olan sömürücü zümreye karşı bir saldırı halini alır. Köylü reaya esas olmak kaydıyla kentlerde esnaf ve zanaatkar ahali iki tarafın da baskısına maruz kalırlar. Köylüler silahlı milis tarzında savunma hareketi ile yer yer zorba devlet memurlarına karşı da isyana kalkışırlar. Böylelikle Celali İsyanı, silahlı halk ile umeranın kapukulu ağaları ve soyguncu sekbanlar arasında bir iç savaş halini alır.

Celali İsyanlarında Yeni Dönem Ve Karayazıcı

Sekbanbaşılar, kapuağaları, sipah oğlanları, beylerbeyi, mültezim vb. derebeyler Celali bölüklerinin başına geçtikçe örgütlenme ve hareket tarzında değişiklikler olur. Birkaç yüz kişilik sayısı belirsiz Celali bölüklerinden ayrı olarak büyük kuvvetleri birleştiren ve ordu düzeninde hareket eden bir yapılanmaya dönüşür. On bin- yirmi binlik kuvvetlerle sürekli hareket halinde ve Anadolu’yu bir baştan bir başa kat eden türden Celali bölükleri kurulur. Bu çaptaki Celali kuvvetleri, başlarındaki reislerinin ismiyle anılır. 1598-1608 arası dönemin Celali İsyanına, reislerin en büyüklerinden ve en ünlülerinden Karayazıcı damgasını vurur. Kendisi hakkında pek fazla bilgiye rastlanmayan Karayazıcı Halil, Tarsus bölgesinin sekban bölükbaşı olarak hizmet görürken, Celali İsyanları başladığında Malatya tarafına gelir. Celalilere karşı örgütlenen devriye bölüklerinden birinin başına geçer. 1598’de yanındaki devriye bölüğü ile birlikte Celali olur. Sebeplerine dair bir kayıt yoktur. Celali olur, o kadar. Dönemin kaotik ortamında bu tür durumlar olağan kabul edilir. Asıl bundan sonrası önemlidir. Çünkü Urfa civarında üslenen Karayazıcı paratoner gibi Anadolu’nun ünlü Celali şeflerini yanına çeker. Bu 1575’ten beri ilk kez yaşanan bir durumdur. Bu katılımlarla Karayazıcı büyük kuvvetleri yöneten bir Celali lider olur. Karayazıcı’nın yanında isyana katılanların toplumsal temeli oldukça çeşitlidir. Çiftçiler, göçebeler, küçük beyler-feodaller, asker kaçakları hatta sarayla arası bozulan büyük feodaller (Örneğin Habeşistan beylerbeyi Hüseyin paşa!). Fakat en geniş kesimi feodal sömürüye, yüksek vergilere, umera baskısı ve zorbalıklarına isyan eden köylü-reaya sınıfı oluşturur. Diğer yandan Anadolu’nun doğusundan Kürtler ve Türkmen boyları da Karayazıcı isyanını destekler. Karayazıcı ile birlikte Osmanlı’nın ve ehl-i örf ile ehl-i şer mensuplarının siyasetleri değişir. Birkaç yüz kişilik sekbanın hırsını ve karnını doyurmak ile 20 bin üzeri birliklerin günlük iaşesi bile sorundur. Hareket halinde olan Karayazıcı bölükleri köylüden ziyade kasaba ve kentleri haraca keser, salma salar. Kent ve kasabalarda istenen salmaları ödeme gücüne sahip olanlar mültezim ve tefeci-tüccar taifesi, kadılar, müderrisler, ayan ve eşraf idi. Büyük miktarda paralar (dönemine göre bir kaç milyon tutan akçeden söz ediyoruz), bazen erzak ve zahire salmaları ödenmezse kent kuşatılır, direniş olursa daha beter eziyetlerle kesilen miktar mutlaka alınır. Avusturya-Macaristan cephesinde cebelleşmekte Osmanlı, Anadolu topraklarındaki olan olayları önemsemez görünür. Şikayetler yoğunlaşınca Karayazıcı üzerine toplama bir ordu gönderilir. Urfa’ya çekilen Karayazıcı kenti kuşatır ve ele geçirir. Dayanıklı Urfa kalesine yerleşir. Osmanlı ordusu sarar bu kez Urfa kalesini ama düşüremez. Kuşatma bir yıl sürer. Osmanlı ordusu kaleyi ele geçiremez. Karayazıcı kuşatmayı yaramaz durumdayken pazarlık usulüyle iş çözülür. Karayazıcı yanındaki Celalilerin en önemlisi olan Hüseyin Paşa’yı Osmanlı’ya teslim etmek ve Celali faaliyetlerinden vazgeçmek karşılığında Antep beyliğini alır. Hüseyin Paşa ise Habeşistan beylerbeyi iken Amasya sancakbeyliğine atanmış, daha sonra azledilerek Amasya kalesine hapsedilmiş, kaleden kaçarak Celalilere katılmış Osmanlı için kötü örnek teşkil eden bir kadrodur. Teslim edilince de idam edilir. Osmanlı’nın diplomasi ustalığını gösteren bir yöntemdir bu. Askeri yoldan yenemezse uzlaşma yapmaktan kaçınmaz. Çoğu zaman genel af yolu ile Celali bölüklerini düzen içine çekmeye çalışır. Karşılığında mevki-makam, kapıkuluna alma, verimli tımar arazileri vadetme vb. gibi sosyal ve ekonomik rüşvetler dağıtılır. Etkilidir bunlar, şeflerinin kellesini teslim edip düze inen levendata da rastlanır. Ancak kalıcı bir çözüm değildir.

Karayazıcı, Antep Beyliği sırasında tekrar Osmanlı baskısına uğrar. Sert savaşta yenişemezler, ama Osmanlı ağır kayıp verir. Saraydan taraftarlarının araya girmesi ile Karayazıcı yine affedilir ve bu kez Amasya sancağına atanır. Oradan da Çorum Beylerbeyi olur. Yanında bulundurduğu levendat ve sekban bölüklerini dağıtmaz. Bunların iaşesi için ahaliye ve reayaya kanuni olan olmayan vergiler salar. Sekbanları da ‘misafir’ denilerek grup grup köylerde oturur yine soygun yaparlar.

Karayazıcı’nın yanındaki Celaliler, hem kendi hesaplarına hareket eder, hem Karayazıcı’ya hizmet ederler. Bir tür özerk, federatif yapı gibi örgütlenmişlerdir. Karayazıcı her bir Celali bölüğünü Kayseri, Sivas, Ankara, Amasya gibi vilayetlere gönderir, kentlerden toplu paralar alır, adamlarına genellikle katliam yaptırmaz, yağma ve talan müsaadesi de vermez. Celalilerin halktan destek bulması tesadüf değildir. Karayazıcı kent halkına vergi keserken, makul miktarı gözetmesiyle de anılır. Savaş zamanı bölükleri çok hesaplı düzenler, Osmanlının destek kuvvetlerini, iaşe yolunu, yeniçerinin maaş güzergahını (bu özellikle önemlidir, çünkü yeniçeri parasını almazsa savaşa girmez!) iyi bir kurmay gözü ile inceler ve ona göre Celali kuvvetlerini görevlendirir.

Çorum Beylerbeyi iken üzerine gelen Osmanlı ordusunun bir kolunu Kayseri’de yener. Kuşatılacağını anlayınca, Çorum’dan ayrılır Göksun tarafına geçer. Burada karşılaştığı bir Osmanlı ordusuna yenilir. Ağır kayıplar verir, 20 bin sekban kaybettiği rivayet olunur. Yanında kalan Celaliler de Sivas tarafına geçer, oradan (Samsun) Canik dağlarına sığınır. O kış, 1602 Şubatında Karayazıcı Halil, Canik Dağlarında ölür. Yerine kardeşi Deli Hasan geçer. Yeni katılımlarla tekrar güçlenir Celaliler ve başlarında Deli Hasan ile dağdan inerler. Doğu seferinden dönmekte olan bir Osmanlı ordusunun ağırlığına saldırırlar, ne var ne yok ele geçirirler. Çok büyük bir vurgundur, serdarın özel servetine varıncaya kadar soyarlar. Osmanlı kısa bir çarpışmaya girse de sonuç alamaz geri çekilir. Deli Hasan elde ettiği ganimeti Celali bölüklerine pay eder. Osmanlı ordusunu takip ederek Tokat kalesini kuşatırlar. Bu kuşatmada Tokat halkı Osmanlı’yı değil, Deli Hasan tarafını tutar. Zira Osmanlı ordusu güzergahı boyunca tüm masrafları reayadan toplar, zahire ambarlarını boşaltır. Kışlak diye yerleştiği kale- kentlerde iaşe giderini halka yükler.

Bu ekonomik zorlamadan doğan tepki nedeniyle Tokat halkı Osmanlı ordusunun komutanı Hasan Paşa hakkında Celalilere bilgi verir, Hasan Paşa izlenir ve nişancı tüfek atışıyla öldürülür. Peşi sıra kaleyi düşürür ve kendileri yerleşirler. Deli Hasan, Osmanlı’nın ordu toplayıp üzerine geleceğini haber alınca Karayazıcı’nın yapmadığı şeyi yapmaya yönelir, Batı Anadolu vilayetlerine yürür. Güçlü bir ordusu vardır, mevcudu 30 bin civarındadır. Kütahya’yı kuşatır ama ele geçiremez, bu sefer çevresini yağmalar. Karahisar’ı alır.

Osmanlı politika değişikliğine gitmekte ve Anadolu’da isyan dönemini kapatma hazırlığındadır. Gidişatı değerlendiren Deli Hasan, 1603’te en yakın adamı Şahverdi’yi İstanbul’a gönderir. Şahverdi sultana isyan önderinin bağışlanma dilekçesini verir. Deli Hasan ve yakın adamları bağışlanır, Bosna Beylerbeyliğine atanır, eski levendat ve sekbanları ile birlikte Avusturya cephesine katılır. Rumeli’deyken de kanun dışı eylemlere kalkışır, bazı kaleleri yağmalar. Ahaliye ağır vergiler yükler vs... Osmanlı bir vesile ile Deli Hasan’ı tutar, idam eder.

1603’te Deli Hasan’ın affı ile Karayazıcı isyanı sona ermiş sayılır, 1605’te idam edilmesi ile bu sayfa kapanır.

“Büyük Kaçgunluk”

Karayazıcı ile Deli Hasan’ın ölümleri Celali isyanlarını etkilemez. Anadolu’da levend ve sekban -ki bunlara, önemi azalmakla beraber suhteleri de eklemek lazım- akışına yol açan temel etkenler hükmünü sürdüğü koşullarda isyanlar devam eder. Anadolu’ya yayılmış irili ufaklı Celali bölüklerinin haraç, soygun, vurgun, çarpışma düzeyleri toplam olarak düşünüldüğünde Karayazıcı’dan geri kalmaz. Celalilerin birbirlerinden öğrenme, ders çıkarma yeteneği sergiledikleri de açıktır. Özellikle sarayda adam bulundurma ve saray siyaseti üzerinde etkili olmaya çalışmak Osmanlı’dan af çıkartıp kapıkulluğu elde etmede faydalı bir yoldur.

Devlet siyasetine etki etme gayretlerinin meyvelerini de alırlar. Saraya giden şikayetler sonucu vezirlerin azlinden, serdar ve beylerbeyinin azil ve cezalandırılmasına kadar çok sayıda kararda rol oynarlar. Öyle ki Osmanlı, Celali şeflerinden daha çok sancakbeyi ve beylerbeyi idam eder.

Bu olgu incelendiğinde Anadolu’da kimin Celali, kimin Osmanlı’ya sadık olduğunun ayırt edilemediği bir karışıklığın hüküm sürdüğü görülür.

1603 ile 1610 arasını kapsayan bu dönem Celali isyanları, çiftbozan reaya ve köylü ayaklanması “Büyük Kaçgunluk”a yol açar. Sayıları artan ve mevcutları çoğalan Celali bölükleri, ortalaması bin-iki bin levend ile iyice yoksullaşmış, verecek birşeyi kalmamış köylüye musallat olmaktan ziyade, daha büyük yerleşim merkezlerini, kent ve kasabaları basmaya başlarlar. Servet sahibi ve paralı derebeylerin çiftlik ve malikaneleri, beyler ve sancakbeylerin kaleleri talan edilir. Kargaşalığın büyümesine umeranın da -devlete sadık ya da değil- canını ve malını korumak için Celali bölüklerine dönüşmesi katkıda bulunur. Büyük toprak sahipleri, mültezimler, servet sahibi büyük feodaller kaçıp İstanbul’a yerleşirler, gerideki işlerini paralı adamlara bırakırlar. Kent ahalisi ve Anadolu reayası bölgesini terk edip güvenli kalelere sığınır veya dağ başlarına göçerler. Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmadan bir yandan Celali, bir yandan umera baskısından bunalan Anadolu topraklarında oradan oraya büyük bir nüfus göçü yaşanır. Kırlar-köyler boşalır, tarlalar ekilmez. Kentlerde ticaret ve zanaat durur. Buna Doğu’da Şah Abbas (İran) ile devam eden savaş nedeniyle birbirinin eline geçmesin diye yakılan tarlalar da eklenince ülkede kıtlık başlar. “Büyük Kaçgunluk” döneminde Anadolu’da devlet idaresi ortadan kalkar, yerinde kalan beylerbeyi ve sancakbeyleri “kapularında” toplamak zorunda kaldıkları sekban ve levendata boyun eğerler. Kadı ve müderris atamalarından, umeradan yönetici atamalarına kadar Celali şefleri karar verir. Onların onaylamadığı kimse ne kadılık yapabilir, ne sancakbeyi olabilir. Anadolu harabe halini alır, kaleler yakılıp yıkılmış, kentler harap olmuş, köyler viran kalmış haldedir.

Sipah Zorbaları

17. yüzyıla gelindiğinde dirlik sahipleri iki biçimde darbe yemişlerdir. Bir yandan toprak mülkiyetindeki değişiklikle ellerindeki tımar arazilerini kaybederler, ikinci olarak Doğu’da İran cephesi (Şah Abbas) ve Batı’da Avusturya-Macaristan cephesindeki savaşların yol açtığı bir dizi gelişme sonucu tımar defterinden kayıtları silinir. Tımar sipahileri ile birlikte tımarlı sipahiler kendilerini malsız mülksüz topraksız bulurlar. Osmanlı askeri örgütlenmesinde “Altı-Bölük halkı” denilen ulufeli (saray tarafından üç ayda bir ödenen ücret) askerler, savaş zamanında yeniçeri birliklerine katılır, diğer dönemlerde sancaklarda umeraya kapıkulu olarak yazılırlar. Yeniçeri ordusunun yarı profesyonel bölükleri diye de tarif edilebilir. Bunlar kendilerine has kıyafetleri ve kendi bayrak flamaları ile gittikleri yerlerde özel muamele görürler.

İktisadi-toplumsal kriz ve toplumsal altüst oluş, en son bu Altı-Bölük halkını etkisi altına alır. Celali İsyanı’nı bastırmak üzere devriye bölüklerinde faaliyet yürüten Altı-Bölük halkı, 1602’de ilk örneği Saruhan sancağında başlayıp tüm Ege’ye yayılacak bir ayaklanma kuvvetine dönüşür. Bağlı oldukları ümeranın kapuağalığından ayrılıp ayrılmadıkları hiç önemli olmaksızın sipahi olan bu askerler, yine bayraklarını dalgalandırarak topluca ayaklanmaya başlarlar. Levendat ve sekban Celalilerden farklı olarak bu “sipah zorbaları” kent ve kasabalara vergi salmaya, haraç almaya girişirler. 16. yüzyıl sonlarına doğru hemen hemen silinmiş, faaliyetleri sona ermiş olan suhteler bu kez ahaliyi savunmak üzere “sipah oğlanları-sipah zorbaları”nın karşısına dikilirler. Saruhan’da suhtelerin darbesi ile sarsılan “Altı-Bölük halkı”, ulufeli olmanın güveni ve avantajı ile devletten bunların cezalandırılmalarını isterler.

Halkın büyük sempatisi ve kadı ve müderrislerin köklü ilişkileri suhteleri koruma altına alır. Saruhan, Bergama, Kula, Kırkağaç, Tire, Soma, Akhisar, Balıkesir, Manisa ve Aydın sancak vilayet ve kasabalarda sipah zorbaları ile suhteler arasında çarpışmalar şiddetlenir. “Sipah Zorbası” ayaklanması, bunlara karşı koyan halk destekli suhtelerin savunma mücadeleleri ile 1604 yılında sönümlenir. Bu ortalığın durulması anlamına gelmez, kargaşa ortamı başka kuvvetlerle başka örtüler altında devam eder. Örneğin bazı levend ve sekban takımı “Altı- Bölük” bayrağı taşıyarak dolaşır, haraç alır.

Kastamonu ve Sinop, Çerkeş ve Taşköprü, Isparta ve çevresi, Burdur, Karahisar, Kütahya vilayet, kasaba ve köyleri, Celaliler ile sipah zorbaları tarafından basılır, soyulur. Ankara sancağı 1603’te dört kez üst üste istila edilir. Kent baştan sona yağmalanır.

Kırşehir, Bozok, Konya, Karaman, Tarsus aynı akıbetten kaçamaz. Anadolu’nun çiğnenmedik yeri kalmayan bu vurgun ve direnmelerin kentlerde yarattığı yıkımdan daha önemlisi köylerin boşalması ve büyük nüfus hareketidir. Anılan “Büyük Kaçgunluk”, toplumsal ve iktisadi sonuçları son derece ağır, kitlesel bir kaçış-göç-sürgün halidir. Merzifon, Amasya, Tokat, Şarkikarahisar taraflarında yönetim “sipah ve silahdarların” elindedir. Sahil sancakları Canik, Trabzon, Rize’yi “sipah zorbaları” ve “Celali serdarları” yönetmektedir. İki bölgede de halk yerini büyük ölçüde değiştirmiştir.

Erzurum sancaklarında beylerbeyi ve “mirimiran bölükleri”nin yolsuzluklarına daha fazla tahammül edemeyen halk ayaklanır, beylerbeyinin ve mütesellim olarak atadığı kişinin mallarını yağmalayıp şehirden kovar. Ancak civar köyler, beyin kalabalık sekban bölüklerine karşı koyamaz, perişan bir halde “kaçgunluk” devrine dahil olurlar. Örneğin Pasinler bomboş kalır. Kars ve Çıldır gibi sınır bölgelerde kale muhafızı olarak tutulan ulufeli sipah zorbaları idareyi ellerinde tutuyor, halkı amansızca soyuyorlardı. Buralara atanan beylerbeyleri, daha görevi devralamadan bölgeden kovuluyorlardı.

Anadolu, her yandan tutuşmuş durumdadır. Reayanın kaçıp sığınacağı, göçüp yerleşeceği güvenli bir bölge yoktur. Kaçgunluk daimi hareket hali, oradan oraya sürekli göçüp dolaşma biçimini almıştır. Denk gelecek bir Celali bölüğü tarafından soyulma korkusu kıtlık, açlık ve perişanlığın yanında hafif kalır.

Celali İsyanlarının Karakteristik Zaafı

Osmanlı İmparatorluğu’nun, bu korkunç tabloya rağmen, 1605’te dahi Doğu’da Şah Abbas’a, Batı’da Avusturya’ya karşı savaşları sürdürebilmesi izaha muhtaçtır. Cephe gerisi çökmüş, zahire ambarı memleket kıtlık içinde, Kökeni %90 oranında köylü reayanın oluşturduğu levend-sekban, sipahi zorbası, devriye bölüğü, Celali bölükleri vb. daha başka kimlikler-örtüler altında insanlar birbirinin malını soyar, canını alırken, Osmanlı dönüp arkasına bakmaz, görmezden gelme tavrındadır. Şikayetlerden bunalınca bazen ferman çıkarır, bazen başarısız olacağı başından belli toplama ordularla isyancıların üzerine yürür, bunlar ancak sorunu öteler, hatta bazen daha da azdırır. Osmanlı’yı bunca güvenli kılan; Celali İsyanının bir iktidar hedefi gütmemesi, düzeni değiştirmeye yönelmemesidir. Devlete, saraya, saltanat rejimine karşı bir hareket değildir Celali İsyanları. Halk-reaya yüksek vergilerden, soyguncu zorba umeradan, tefeci ve mültezimden şikayetçidir. Yani yerel feodal unsurların ekonomik ve siyasi zor aygıtlarını devreye sokarak gerçekleştirdikleri feodal sömürüye isyan eder. Dirlik sahibi tımarların ellerinden çıkmasına yakınır. Medrese talebesi işsizlik ve aç kalmaktan şikayet eder. Kadı ve müderris sömürüyü paylaşmada umera ile çıkar kavgasına girer. Umera yüksek görevlilerin kayırmacılığından rahatsızdır... Sorunun kaynağı olan Osmanlı iktisadi düzeninin krize girmesi, para darlığından kaynaklı bir mali kriz, sosyo-ekonomik yapıda değişimi zorlayan toprak mülkiyet sistemindeki “bozulma”/değişim olguları en tepede bulunan Osmanlı feodalitesinin köhnemiş yapısı ile gelişmekte olan özel mülkiyet rejimi, tefeci sermaye, ticaret sermayesi ve bunları elinde bulunduran sınıf dinamikleri arasında uzun süreli ve sert bir sınıf mücadelesinin patlak vermesine yol açar. Bu dinamiklerin gelişimini engellediği halde dar gelen kabuğun parçalanıp atılması gibi bir siyasi gayenin olmaması Osmanlı saltanatının başlıca güvencesidir. Saray içi entrika ve darbeleri, köhnemiş yapının bazı parçalarını temizleyip “gençlik aşısı” ile ömrünü uzatma diye okumak da mümkündür. Yani saltanatın bütününü kurtarmak için parçayı feda etmede padişahları bile gözden çıkaracak kadar ileri gidecek bir gözü karalık daima yürürlüktedir.

Feodal Osmanlı, birbirine kıyıp, birbirini tüketen tüm dinamiklerinin iyice güçten düşmesini de sinsi bir kurnazlıkla bekler. Her şeyin sonuna gelindiğine inanıldığı, yıkımın tüm ümitleri tükettiği aşamada Osmanlı’nın sahneye girerek düzeni yeniden tesis etmesi, kurtarıcı devlet baba mitinin yeniden üretimi açısından da son derece işe yarardır.

Canbulad Ve Kürt Devleti

Celali isyanlarının zirvesinde Büyük Kaçgunluk ile Anadolu demografik yapısı altüst olmuş iken kayıtsızlığını bozmayan Osmanlı, uzak bir bölgedeki gelişme karşısında adeta paniğe kapılır.

Suriye’de bağımsız bir Kürt devleti kurulma aşamasındadır, Halep beylerbeyi Canbuladoğlu Ali sessiz ve derinden hazırlıklarını tamamlar ve ilk aşamada Kilis, Halep, Şam ve Lübnan’ı içine alan bir devletin hudutlarını belirler. Saray eğitimi almış olan Canbuladoğlu Ali, Osmanlı’yı iyi tanır, Halep beylerbeyi olarak sarayla irtibatını koparmaz, son anına kadar vergilerini düzenli gönderir, savaş çağrılarına uyar, hatırı sayılır kuvvetlerle sefere katılır. Aynı zamanda sınırları içinde otoritesini pekiştirmekte, devlet kurmaya hazırlanmaktadır. Canbuladoğulları Kilis kökenli kalabalık, zengin, güçlü bir Kürt aşiretten gelirler. Aşiret önde gelenleri Enderun’da okuma ayrıcalığına sahiptirler. Bu ayrıcalık onları hem saraya bağlar, hem bölgede idari görevlerde öne çıkartır. Ülke siyasetinde dikkate değer düzeye gelmeleri Halep sancağına atanmaları ile başlar. Canbuladoğlu Hasan Paşa, Kilis Emiri iken Anadolu’yu altüst eden Celalilerden uzak durur, Osmanlı ile ilişkilerini iyi tutar. İki cephede savaşan devlet talepte bulundukça para ve asker yollar. Yerel feodal unsurlar çıkarları gereği Osmanlı merkezi feodal yönetimi ile çatışmaya girdiğinde Canbuladoğlu Hüseyin Paşa yerinden kımıldamaz. Kilis ve civarının en güçlü feodal beyidir, aşiret ilişkilerinden dolayı bir rakibi yoktur, emirlik bir tür özerklik anlamına geldiği için Anadolu’daki toprak mülkiyet yapısındaki değişiklik Canbuladoğlu’yu etkilemez. Küçük bazı Celali grupları çıksa da bastırır. Karayazıcı’nın Urfa kenti ve kalesini kuşatmasında Osmanlı’nın yanında Karayazıcı’ya karşı savaşır. Şah Abbas ile savaşmak için Doğu’ya gelen Osmanlı ordusunun serdarları ile daima iyi geçinir. Bu dikkatli siyaseti sayesinde Canbuladoğlu Hüseyin Paşa, Halep Beylerbeyi olur. Osmanlı idari sisteminde Emirlik, ocakbaşılık ya da ocak sahipliği olarak kaydedilir, bu sancakbeyliği ya da beylerbeyliğinden düşük bir konumdur. Merkezi devlet hiyerarşisine bağlı olmadığı için de terfi vb. alması mümkün değildir. O nedenle Canbuladoğlu Hüseyin Paşa’nın Halep beylerbeyliğine itirazlar yükselir. Halep eski beyi kenti teslim etmeye yanaşmaz, Hüseyin Paşa Osmanlı serdarının saraydan çıkardığı fermana dayanarak Halep’i kuşatır, yerel eşraf, kadı ve yerel umera kan dökülmemesi, yakılıp yıkılmaması için kenti anlaşmalı teslim eder.(1604)

Canbuladoğlu Hüseyin Paşa’nın ünü buradan sonra artar, Halep’i elde etmesiyle birlikte, bağımsız devlet hazırlıklarına girişir, ama Osmanlı ile bağlarını yine sürdürür. Doğu seferinde Şah Abbas’la savaşan Osmanlı serdarı, Urmiye savaşında ağır bir yenilgiye uğrar. Askerler, utanç verici biçimde dağılır ve savaş meydanından kaçarlar. Tüm ağırlıklarını bırakırlar, üstelik kaçanların en önünde başkomutan- serdar ve maiyeti vardır. Osmanlı serdarı, çok haksız biçimde savaş çağrısına zamanında uymayıp geç gelen Canbuladoğlu’na, yenilginin sorumluluğunu yükler ve Hüseyin Paşa’yı idam ettirir. Akılsızca ve yersiz verilen bu ceza, Canbuladoğulları’nı Osmanlı’ya düşmanlaştırır. Durumun farkında olarak ve aynı zamanda gönül almak maksadıyla Osmanlı, Canbuladoğlu Ali’ye amcası Hüseyin Paşa’nın yerine Halep beylerbeyliğini verir.(1605) Canbuladoğlu Ali, Şam ve Lübnan’ı kendine bağlar. Osmanlı devleti Celali İsyanlarını önemsemez, ama Suriye’deki Canbuladoğlu Ali meselesinde gerçek tehlikeyi sezer.

Halep, Şam ve Lübnan, Avrupa ile Asya arasında dünya ticaretinin merkezi, kavşak noktasıdır. Limanlar, değerli madde ve hammadde taşıyan gemilerle dolup taşar. Hemen her milletten büyük tüccarlar, yabancı devlet temsilcilikleri vb. nedeniyle Akdeniz ticaretini elinde bulunduran, ticaret yollarını denetleyen güçler, Halep merkezli siyasi gelişmelere ilgisiz kalmazlar. Osmanlı devleti ile savaş halinde olan, ticari rekabet ve ekonomik çıkarları nedeniyle Canbuladoğlu Ali’yi devlet kurmaya doğru cesaretlendirir, teşvik eder ve desteklerler. Osmanlı devleti de haberdar olur gelişmelerden. Canbuladoğlu Ali, amcası Hüseyin Paşa’nın aksine Anadolu’daki ileri gelen Celalilerle bağlantı kurar, Şah Abbas’la da ilişkisi de büyük olasılıktır.

Avusturya ve İran cephesindeki savaşlar sürerken üstelik Doğu’da çok ağır bir yenilgi almasına karşın Osmanlı devleti Canbuladoğlu Ali’nin bağımsızlık yolundaki ilerlemesini her şeyden daha önemli görür. Celali İsyanları ile bozulmuş disiplini nedeniyle sadık tımarlı sipahiler dahi alınmaz orduya, tamamen yeniçerilerden yeni bir ordu oluşturulur. Hazırlıklar Şah Abbas önünde yenilmiş ordunun yerine bir başka ordu ile İran seferi diye yürütülür. Ordunun başında çok ünlü bir sadrazam, Osmanlı’ya en sadık devşirmelerden Kuyucu Murad Paşa vardır.

1606 yılında Osmanlı siyaseti değişir. Merkezi feodal yapının saray divanındaki temsilcileri, ricalden üst düzey yöneticiler, yani egemen feodal sınıf mensuplarının devlet siyasetini belirleyen kesimleri arasında önemli tasfiyeler gerçekleşir. İran seferinde ısrarlı olan, devletin asıl düşmanı ve yok edilmesi gereken Şah Abbas yönetimidir, fikrini savunan kesim ya tasfiye olur ya yeni siyasete uyum sağlar. Bu kesim aynı zamanda Celali İsyanlarını ikincil derecede, önemsiz gören bir siyasetin de temsilcisiydi. Osmanlı devletini Batı’ya doğru genişleme ve yayılma tezine ikna edip Balkanlar’da ve Avusturya- Macaristan cephelerinde sonuçsuz ve esas olarak başarısız seferlere sürükleyen yönetici kadro, vezir ve sadrazamlara varıncaya kadar çoğunlukla ya idam edilir, ya da uzak bölgelere sürülür.

“Çiftbozan Reaya”, “Büyük Kaçgunluk” ve süreklilik kazanan Celali İsyanlarının Anadolu kırlarını boşaltması, devletin temel gelir kaynaklarını kaybetmesi ile sonuçlanır. Gümrük vergileri, aşar, cizye ve diğer bazı vergi gelirleri toplanıyor ama tımar ve zeametlerden, emirlik ve sancaklardan gelmesi gereken vergiler neredeyse kesilmiş durumdadır. 1550’den beri iki üç yılda bir iklim etkileri nedeniyle yaşanan kıtlıklar zaten büyük sorun iken Celali İsyanları süresince köylerden kaçan reaya ile üretim dibe vurur. Hele sürekli savaş halinde olan bir devletin ihtiyacı olan zahire akışında bir kesintinin olması, ordunun aç kalması demektir ki; sonuçlarını tahmin etmek zor değildir. Öte yandan tasfiye olan vezir, sadrazam ve ricalden egemen feodallerin yerini yeni yöneticilerin alması, yalnızca Osmanlı siyasetinin değişimi ile izah edilemez. Bu siyaset Celali İsyanlarına yol açan, başta toprak mülkiyetindeki değişim olmak üzere, son elli yılın iktisadi düzenindeki değişimin sonucudur. Öne çıkan, tekrar yıldızı parlayan, yönetici görevlere atanan kadrolar; merkezi egemen feodal sınıftan, statükonun korunmasından, devletin merkeziyetçiliğinin yeniden sağlamlaştırılmasından yana olan kesimlerdir. Tasfiye edilenler ise; feodal iktisadın yeni döneminin temsilcileri olan unsurlardır.

Devşirmelikten sadrazamlığa yükselen Kuyucu Murad Paşa, yeni dönem siyasetinin mimarlarından ve gözü kara uygulayıcılarındandır. 1606’da Batı cephesinde barış görüşmeleri başlar ve olumlu sonuçlanır. Osmanlı devleti sınırları içindeki isyanlar ve ayrılıkçı girişimlerin üzerine yürür. Kuyucu Murad Paşa hedef şaşırtmak için İran seferine çıktığı söylentisini yayarak asıl düşman ve öncelikli hedef olarak belirlediği Canbuladoğlu Ali’nin üzerine yürür.

Önde gelen Celali isyancıları Kalenderoğlu Mehmet, Kara Said, Tavil Halil bir yandan köyleri kentleri talan ederken, diğer yandan Osmanlı ile makam pazarlığı yürütmektedirler. En büyük kuvvete sahip olan Kalenderoğlu kentleri haraca bağlayarak Bursa’ya kadar gelir ve neredeyse İstanbul kapılarına dayanır. Canbuladoğlu Ali ile de ilişkilerini sürdürür. Osmanlı siyasetinde Celalilerle uzlaşma dönemi sona ermiştir. Kuyucu Murad Paşa sefere çıkarken Kalenderoğlu’nu oyalayarak tarafsızlaştırır. Anadolu Celalileri ile Canbuladoğlu’nun ilişkisini kesmek için taviz vermiş görünür. Kalenderoğlu’ya Ankara sancağının verildiğini söyler. Kendisi Doğu’ya ilerlerken zigzaglar çizer, sağlı sollu geniş bir yol tutar, rastladığı küçük Celali bölüklerini yok eder. Teslim olma isteklerini de kabul etmez. Bir baştan bir başa kıyım yaparak ilerler, Canbuladoğlu ile çarpışacağı Kırıkhan dolaylarında Oruç ovasına yerleşir.

Kalenderoğlu Mehmed kendisine verilen sancağı devralmak üzere Ankara’ya varır, ancak kente sokulmaz. Kuşatmaya alarak zorla girmek ister, kent direnir. Kuyucu’nun oyalama siyaseti tutmuş, Kalenderoğlu ve diğer Celalilerin Canbuladoğlu ile birleşmeleri önlenmiş olur.

Oruç Ovası’ndaki savaşta Canbuladoğlu Ali yenilir, ama kaçmayı başarır. Kuyucu Murad Paşa çadırının önünde 20 bin kesik baştan kule diker!.. Halep dahil Canbuladoğlu’na bağlı tüm yerleşimleri düşürür, tarifsiz bir şiddet uygulayarak geriye harabe- yıkıntı bırakır.

Yenilgi sonrası Canbuladoğlu Ali, önce Bağdat’ta sonra Bursa’da Celali şefleriyle görüşüp, birleşerek Osmanlı’ya karşı savaşma çareleri arar, fakat bunlar sonuç vermez. Bunun üzerine İstanbul’a gidip sultanın karşısına çıkar ve affedilmeyi diler. Sultan I. Ahmed, Celalilerin de bu örneğe bakarak teslim olabilecekleri düşüncesiyle Canbuladoğlu Ali’yi affeder, Rumeli’de Temeşvar Beylerbeyi olarak görevlendirir. Bir süre sonra can korkusundan kaçar, Belgrad’a sığınır. Kuyucu Murad İstanbul’a döndüğünde Canbuladoğlu’nun halen sağ olduğunu öğrenince yakalanıp idam edilmesini buyurur. Canbuladoğlu Ali, 1610’da kirişle boğularak öldürülür.*

Son Celali Kalenderoğlu Mehmed

Artık sıra Anadolu’ya gelmiştir, karşısına çıkan tüm Celali bölüklerini yok eden Kuyucu Murad, asla uzlaşma siyaseti izlemez, teslim olmakla olmamak farksızdır, hepsini ezer. Dökülen kanın haddi hesabı yoktur. Celali İsyanları boyunca kanla yıkanan Anadolu, bu defasında Kuyucu Murad’ın zalimce uygulamalarına çaresizce boyun eğer. Kuyucu’nun zulmü herkese, her kesimedir. Toprağını terk eden köylü, çiftini bozan reaya, Büyük Kaçgun’da bölgesinden göçmüş ahali, ayrımsızca Kuyucu tarafından kıyıma uğrar.

Celali İsyanlarının sona erdirilmesi, Kalenderoğlu Mehmed ayaklanmasının bastırılmasına bağlıdır. Ayaklanmasından önceki döneme dair pek fazla bilgi yoktur. Osmanlı kayıtları onu herhangi bir Celali şefi gibi kabul eder. Mehmed Paşa diye anıldığı dönemlere bakılırsa Osmanlı idaresinde önemli görevleri olan bir yönetici olması gerekir. Gözden düştükten sonra Kalenderoğlu diye anılmaya başlar. Kalenderoğlu Mehmed’in ayaklanması Saruhan Sancağına bakan Anadolu Beylerbeyini yenilgiye uğratması ile başlar. Bu çatışmanın sebepleri hakkında bilgi yoktur, ancak dönemin koşulları içinde herhangi bir sorundan dolayı Celali olmak tamamen sıradan bir durumdur. Kalenderoğlu, Manisa’yı kendine üs edinir ve Batı Anadolu’da faaliyet yürütür. Osmanlı çok sayıda sefer yapar üzerine, çarpışmaların çoğunu Kalenderoğlu kazanır, kaybettiği çarpışmalardan sıyrılıp kurtulmayı başarır ve her seferinde tekrar kuvvet toplayıp etkinliğini sürdürür. Kalenderoğlu diğer Celali bölüklerinden farklıdır. Kendisinden önceki Celalilerden Karayazıcı ve Deli Hasan’la karşılaştırılamaz.

Kalenderoğlu Mehmed yanındaki kuvvetleri Osmanlı askeri örgütlenmesine benzer bir yapıda iş bölümüne göre örgütler. Sancakbeyi ve beylerbeyine benzer bir bürokratik yapı oluşturur, aralarında sıkı bir hiyerarşi kurar. Celali bölüklerinin en önemli eksikliği disiplinsizliktir. Kalenderoğlu oluşturduğu hiyerarşi ile kuvvetlerini disipline eder. Tımarlı sipahilerden oluşan savaşçı ve komutanları, hazine, arşiv ve katipler ile bir devlet işleyişi geliştirir. Her gün toplanıp durum değerlendirmesi yapan ve kararlar alan bir divan, karargah merkezinde dalgalanan kişisel sancağı ile Kalenderoğlu bir düzen kurucu havasına bürünür.

Üs yaptığı Manisa’da, kent ileri gelenleri, eşraf ve ayanıyla iyi ilişkiler kurduğu ve sorunsuz olarak vergi topladığı hesaba katılırsa, sıradan başıbozuk bir topluluk değil, iyi örgütlenmiş, çevre yerleşimler tarafından kabul gören, etkili bir askeri güce sahip, kendi çapında bir düzen işleten lider olduğu görülür. Kalenderoğlu Mehmed’in Osmanlı orduları ile savaşırken aynı zamanda sarayla ve Kuyucu Murad’la yazışmalar yapması, pazarlıklar yürütmesi de onun farklılıklarına eklenmeli. Örneğin Manisa ve Aydın sancağı yerine Sivas sancağını öneren Kuyucu’nun teklifini geri çevirmesi de gözünün yükseklerde olduğu anlamına gelir. Güçlü olduğu dönemde Sivas sancağını reddetmesi (Mayıs 1607) ile daha sonra Ankara sancağını kabul etmesi (Ağustos 1607) güç dengelerinin değişmekte olduğunu sezme yeteneğine işarettir. Ancak tüm Celali İsyanlarının temel karakteristik yanı, Kalenderoğlu için de aynen geçerlidir. Celaliler’de tanık olunmayan tarzda gelişkin bir örgütlenme modeli ve anlayışına sahip olmasına karşın, Kalenderoğlu bu gücünü Osmanlı’yı devirmek ya da Osmanlı’dan bağımsız bir yönetim kurmak için kullanmaz, en fazlasıyla daha büyük bir makam için pazarlık gücü olarak tutar elinde.

Siyasi hedef/amaç/program yoksunluğu gibi temel zaaflar, muazzam gücüne karşın Kalenderoğlu’nun kaderini başarısızlık ve yenilgiye mahkum eder.

Yine de Kalenderoğlu Mehmed, Celali isyanlarında Üsküdar önlerine gelmeyi başarmış olması nedeniyle Osmanlı’nın en çekindiği adamdı. Dönemin savaş teknolojisine uygun silahlarla donanmış, tüfekli sekban bölükleri, süvari birlikleri, büyük sahra topları ile düzenli ordu gibi hareket ediyordu. Diğer Celali önderleri Tavil Halil, Halil’in kardeşi Meymun, Kara Said gibi büyük Celali şefleriyle tam bir birlik sağlayamasalar da Osmanlı’ya karşı bazen güçlerini birleştiriyor, diğer zamanlarda da yine bağlarını koparmıyorlardı. 1607-1610 arası dönem Celali bölüklerinin zayıfladığı, etkinliklerinin azaldığı, çok zor dönemlerdir. Osmanlı ordusu birkaç koldan büyük Celalilerle tam anlamıyla savaş yürütmektedir. Ordunun serdarı yine Kuyucu Murad’dır. Celali önderleri sarayla ve Kuyucu ile anlaşma yollarını sürekli zorlarlar. Tuzak ya da oyalama gibi araçları da kullanan Osmanlı, Celali meselesini köklü biçimde halletmekte kararlıdır. Bir tuzak Tavil Halil’e kurulur. Kuyucu, Tavil Halil’in Osmanlı düzenine girme teklifini kabul eder ve onu Bodrum sancakbeyi yapar. Orada kendi ordugahında öldürülür.

Kalenderoğlu ve diğer Celaliler Osmanlı ordusunun kolları ile sık sık savaşa girerler. Bazen yener, bazen yenilirler. Bu savaşlardan nihai bir sonuç çıkmaz. Ama kaçan Celaliler, kovalayan Osmanlı’dır. Kalenderoğlu geçtiği yerleri soymaya, yakmaya devam eder. Düzene girme teklifi kabul edilmezse neler yapabileceğini göstermek ister. Saraydaki taraftarları tasfiye edilmiştir, araya Fransa elçisini koyar, Osmanlı yanaşmaz uzlaşmaya.

Son savaş Göksun yaylasında olur. Kalenderoğlu yenilir. Levend ve sekbanlar düzensizce dağılır, çoğu peşlerinden gelen yeniçerilerce kılıçtan geçirilir. Kalenderoğlu kaçar, İran’a geçip Şah Abbas’a sığınır ve orada ölür (1609). Birkaç ay daha dayanmaya çalışan Celali bölükleri Kuyucu Murad’ın inatçı takibi ile ortadan kaldırılır.

Değişik zamanlarda Celali olup düzene giren, Osmanlı’ya hatırı sayılır hizmetlerde bulunmaya devam eden şahıslar da bir vesile ile tek tek öldürülürler. 1610 yılında Anadolu artık ‘sükuna’ kavuşur, iyice seyrekleşen nüfus tekrar düzene girer.

Statükonun Zaferi: Bir Dönemin Kapanışı

Celali İsyanlarının ikinci dalgasının 1610’a doğru kesilmesiyle ülkenin siyasi- iktisadi-toplumsal düzeni elden geçirilir. Egemen feodal sınıf içinde sert tasfiyeler yaşanır. Büyük miktarlarda mülkiyet ve servet el değiştirir. Özel mülkiyetçiliğin ilerlemesi bastırılır. Egemen devlet feodalitesinin merkezi karakterini zayıflatacak bir merkez dışı feodal sınıf henüz güçlenmeye çalışırken geri itilir. 16. yüzyılda Avrupa feodalizmine ters yönde merkeziyetçi yapıdan derebeyleşmeye doğru bir eğilim Osmanlı’da özel mülkiyetçi feodalleşme yolu ile gelişmeye çalışır. Sonuçta statüko kazanır, Osmanlı feodal rejimi sınıfsal çarpışmalardan merkezi yapıyı güçlendirerek çıkar.

Statükonun en kararlı ve en güçlü temsilcisi sadrazam Kuyucu Murad Paşa, bürokrasiyi baştan sona yeniler. Sancakbeyleri, beylerbeyi ve umeradan diğer görevliler bizzat Kuyucu Murad tarafından atanır. Osmanlı devlet bürokrasisi ile iktisadi yapısı eş güdümlü olduğuna göre yeni atanan özellikle sancakbeyleri ve beylerbeyi aynı zamanda bölgelerinin feodalleridir, toplanacak vergilerin pay sahibi, zanaatkar, esnaf ve reaya sömürüsünün ortaklarıdır. Yerellerdeki bu mülkiyet eldeğişimi saray ve divan mensupları arasında da gerçekleşir. Merkezi otorite yaptığı atamalarla sömürüdeki aslan payını güvence altına alır. Feodal sınıfın bastırılan özel mülkiyet tutkusu, üçüncü dalga Celali isyanlarının fitilini ateşler. Saray içi rekabet, güç paylaşımı, ayak oyunları, entrikalar, padişahı tahttan indirme, başkasını tahta oturtma, hatta darbe yapmaya kadar tırmanan egemen sınıf arası çatışmalar... yüzyılın kısa sükunet dönemi 1622’de Genç Osman’ın öldürülmesi ile sona erer.

Peş peşe padişah değişiklikleri ile iktidar mücadelesi sertleşir. Merkezi feodal aristokrasi hizipleşir ve şiddetli bir güç mücadelesine girişir. II. Osman’ı (Genç Osman) 1617’de tahta geçiren hizip, konumunu güçlendirmek için yeniçeri ocağını ve bürokrasiyi etkisizleştirmeye çalışır. Osmanlı ordusunda devlet idaresini-iktidarı ele geçiren sınıf/kast/hizip iktidarı elinde tutmanın devletin merkeziyetçi yapısını yani statükoyu sürdürmeye bağlı olduğunu bilir. Bu yüzden ademi merkeziyetçi her türlü söylem, hareket ve eğilimi, merkezi devletin siyasi düzenine ve ekonomik çıkarlarına zararlı görür, düşmanca bulur ve izin vermezler. Yerel feodallerin güçlenmesi ya da örneğin yeniçerilerin kent ve kasabalarda ticarette ve idari yönetimde etkinleşmeleri, yerel eşrafla kaynaşmaları Osmanlı merkezi feodal erki için tehlike olarak kabul edilir.

Genç Osman, yeniçeri nüfuzunu zayıflatmak amacıyla Anadolu Türkmenlerinden yeni bir ordu kurulacağını açıklar. Bu yeniçerileri öfkelendirir, denetim altına alınmak, imtiyazlarını kaybetme tehlikesi kazanı kaynatmaya başlar.

Devlet bürokrasisi içinde en ayrıcalıklı kesim Ulema sınıfıdır. Sınırsız yetkilerle iktidarda söz sahibi iken, tamamen asalak biçimde büyük servet edinmişlerdi. Yetkilerinin kısıtlanması ile hem siyasi hem ekonomik güçleri zayıflar. Askeri ve bürokratik aygıt karşı hamle için padişaha baskı yaparak önce yakın çevresindeki yöneticileri öldürtürler, bununla yetinmezler, bir darbe ile Genç Osman’ı tahttan indirir ve yeniçeri askerlerine onur kırıcı biçimde öldürtürler.

Yeniçeri ağalığına ve Ulemadan yöneticilere diş bileyen, fırsat kollayan feodaller, sancakbeyleri ayaklanırlar. Celali isyanlarından arta kalan levend ve sekban bölükleri de bunlara katılır. Anadolu yeni bir isyan hareketi ile karışır.

Bu seferki isyancılar yer yer siyasi söylemler kullanırlar, adaletsizlik ve eşitsizlik, kayırmacılık, yolsuzluk gibi şikayetlerde bulunurlar. Devlete karşı ayaklanarak zarar verme gibi niyetleri yoktur. Öne sürdükleri gerekçelere karşın araziyi haraca bağlama, reayayı sormaya devam ederler. Egemen sınıf içindeki rant kavgası, üretici reayanın azgınca sömürülmesi ve düpedüz soyulmasının yeni bir dönemini açar.

Genç Osman’ın öldürülmesini gerekçe yaparak ayaklananların en ünlüsü Abaza Mehmed Paşa’dır. Yeniçerilerin etkinliğinden rahatsız olan Abaza Mehmed yüksek vergi alan, köyleri yağmalayan yeniçeri bölükleri ile bir çatışmaya girer, pek çoğunu öldürür. Erzurum Sancakbeyi olarak yeniçerileri sancak sınırından kovunca, Abaza Mehmed Paşa Celali sayılır. Üzerine gelen Osmanlı birlikleri ile birkaç çarpışmadan sonra uzlaşma yoluna gider.

Yeniçeri ve kapıkulu sipahilerinden oluşan merkezi ordu ile sekban ve sarıca bölüklerinden oluşan yerel-bölgesel ordu arasındaki çelişki ve kavganın sebebi, daima, devlet imkanlarından yararlanma ve ekonomik ayrıcalıklarla ilgilidir. Osmanlı, tımar sistemindeki değişiklikler sonrası köylülerin de yeniçeri ordularında katılmalarına onay verir. Sekban liderlerinin devlet yönetiminde yükselme fırsatı bulmaları iki ordu arasındaki çekişme ve rekabeti daha da sertleştirir. Abaza Mehmed Paşa bu iki ordu arasındaki rekabetten kendi çıkarı için yararlanır. Bu aynı çerçevede başka isyancıları da tetikler. Bazıları oldukça büyük kuvvetleri etrafında toplar.

Küçük tımarların büyük dirlikler çıkarına tasfiye edilmesinden şikayet eden Cennetoğlu, babasının haksız yere öldürüldüğü için isyan eden Karabeydaroğlu, bir vergi meselesinden 15 bin sekban ile İstanbul’a yürüyen Gürcü Abdünnebi, hiçbir gerekçe bulunmayan alt düzeyde bir devlet görevlisi olan İlyas Paşa adaletsizliklere, haksızlıklara, yolsuzluklara son verilmesi amacıyla ayaklandıklarını beyan ederler, hareketlerine siyasi yorum katarlar, ancak soygun ve yağmacılıktan vazgeçmezler. Abaza Mehmed Paşa’yı örnek alarak Osmanlı ile pazarlık yapar ve yüksek mevkiler talep ederler. Diğer yandan kapıkulu sipahileri de ayaklanır ve bazı vezirlerin, şeyhülislamın, defterdarın, yeniçeri ağasının, daha pek çok idarecinin kellesini isterler. (1632) Bu dönem Celali İsyanlarındaki temel bir farka değinmek gerekir. 1610’lara kadar devam eden isyanlar, Osmanlı merkezi devlet feodalizmini yıpratan, aşındıran, hırpalayan, geriletmek isteyen, mevcut statükocu yapıya şu ya da bu düzeyde karşı olan hareketlerdi. 1622’de Genç Osman’ın öldürülmesinden sonra başlayan Celali İsyanları ise geleneksel Osmanlı feodalitesinin izinde, feodal sınıfsallaşmada eski, yerleşik, merkezi feodal devletten yani son noktada statükocu düzenin devamından yanadırlar. Abaza Mehmed örneği bu dönemin başlama ve bitişine denk gelir.

IV Murad’ın padişah olduğu Osmanlı iktidarı yerel feodallerin merkezi otoriteyi zayıflatıcı siyasetlerine karşı şiddetli bir saldırıya girişir. 1632’de tüm vezir-i azamı, şeyhülislamı, Anadolu ve Rumeli kazaskerlerini, ulemayı, yeniçeri ağasını, tüm ricali, ehl-i örf ve ehl-i şer mensuplarını sarayda toplar. Önce hepsinden sadakat yemini alır, ardından suçları yüzlerine okunur, savunma yapmalarına fırsat vermeden büyük çoğunluğu hemen orada öldürülürler. Devletin tüm kesimlerinin kendi içinde ayıklanması talimatı verilir. Taşralarda bu görev için halk seferber edilir. Sipahi, yeniçeri, sekban ayırt edilmeksizin silahlandırılmış halk tarafından ortadan kaldırılırlar.

IV Murad’ın devletin merkezileştirilmesi (Osmanlı’da ekonomi ve siyaseti daima birlikte düşünmek gerek!) ve merkezi otoriteyi güçlendirme hamlesi, yani ekonominin yasaklarını siyasi zorbalıkla bastırma gayreti kısa vadede bir başarı sağlar ama nesnel yasalar daima son sözü söylemeye muktedirdirler. O yüzden IV Murad’ın tımar sistemini yeniden düzenlemeye çalışması geçici ve zoraki bir uygulama olarak kalacaktır.

Sonuç Yerine

Tımar sisteminin “bozulması”, tefeci sermaye ve iltizamın önünü açar, tarihsel bir aşamaya sıçrama imkanı yani kapitalist tarım üretimine geçiş fırsatı yaratır. Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitalizme geçmenin objektif koşulları elverişlidir, ancak subjektif koşullar oluşmamıştır. Yani burjuva sınıf, kendisi için bir burjuva sınıf henüz tarih sahnesine çıkmamıştır. Dolayısıyla 1550­1650 arası döneme yayılan Celali İsyanlarında ayaklanan, yenen yenilen, kaçan göçen ve sonrasında durulan bir asırlık dönemde feodal toplumsal yapıyı kapitalizme taşıyacak bir burjuva önderlik ortaya çıkmaz.

Sınıf bilincinden yoksun-önderliksiz köylü yığınları başlarına kim geçerse onun sözüne uyar. “Çiftbozan reaya”nın gerçekleştirdiği eylemler, isyan ve ayaklanmalar Alman Köylü Ayaklanmalarının karakterini taşımaz. Çünkü ayaklanmaya karakterini veren onun sınıfsal bileşimi değil eylemin içeriğidir. Kapitalizme geçemeyen Osmanlı feodalitesinde, ortaya çıka çıka olgunlaşma döneminin feodal sınıf unsurları çıkar. 16.-17. yüzyıl Osmanlı toplumundaki siyasi iktisadi olaylar para-rant temelinde feodal üretim ile tefeci-tüccar sermaye ortaklaşması-uzlaşması ile noktalanır.

Osmanlı üretici köylü sınıfı tarihinin kanıtladığı bir gerçeklik varsa, işçiler, emekçiler, ezilenler, yoksullar ve tüm sömürülenler için bugün daha fazla geçerli olan devrimci önderlik sorununun mutlaka çözülmesi gereken temel ve acil sorunların başında geldiğidir.

Dipnot

*Canbuladlar Kilis’ten göç edip Lübnan’a yerleşirler. Bir kısmı Suriye’de ve halen Türkiye’de yaşamını sürdürür. Lübnan’a gö­çenler 17. yüzyılda (1630 itibariyle) Sünni-İslam’dan ayrılıp Dürziliğe geçerler. Bugün Lübnan siyasetinde etkili bir toplulukturlar. Türkiye kolu içinde milletvekili olanlar da mevcuttur.

Sözlük

Reaya: Osmanlı yönetiminde üretici köylü sınıfı.

Vakayıname: Günü gününe yazılmış olayları içine alan eser.

Mültezim: Kesimci, toprağın gelirini kesime alan şahıs.

Suhteler: Medrese çıkışlı öğrenciler.

İltizam: Kesime alınan toprak.

İmaret: Hayır kurumu.

Müderris: Medrese hocası.

Umera kapusu: Devlete kapılanmak, devlet memurluğu

Murabaa: Tefecilik

Rical: Devletin yüksek makamlardaki görevlileri

İlmiye: Din işleri ile uğraşan hocalar sınıfı.

Müteferrika: Devlet büyüklerinin yanında çalışan hizmetli.

Serdar: Osmanlı ordusunda başkomutan

Umera: Yönetici devlet memurları.

Kaynaklar

-Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi I, İbrahim Okçuoğlu

-Celali İsyanları, Mustafa Akdağ

-Karayazıcı-Deli Hasan İsyanı, Anna S. Tveritinova

-Anadolu’da Büyük İsyan, William J. Griswold

-Devlet-Eşkıya İlişkileri: Devleti Merkezileştirme Tasarısı, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn