Din-Bilim-İsyan: Şeyh Bedreddin Ve Toplumsal Düzeni

"Devrimci kültürü, geçmişin ütopyacı bir umut taşıyan tüm yönleriyle zenginleştirmek: Yüzlerce yıllık özgürlükçü mücadelenin ve hayalin mirasçısı ve onların vasiyetini uygulamakla görevli olmadığı takdirde Marksizm'in bir anlamı yoktur." Walter Benjamin

Giriş

13. yüzyıl Anadolu coğrafyası; toplumsal altüst oluşlar, devrim ve karşıdevrimler, yeni sınıf dinamiklerinin oluşması ve siyasal mücadelelere dahil olması, halklar arası kaynaşma ve karışmalar, buna paralel olarak dinler, mezhepler ve tarikatlar biçiminde yeni ayrışma ve/veya bütünleşmeler, yine bu siyasal-sınıfsal toplumsal gelişmelerin birer sonucu olarak yıkılan devletler/beylikler, ilerleyen ve gerileyen devletler vb. biçimlerde sunduğu zengin panorama ile ilgi çekici tarihsel bir dönemi ifade etmektedir.

Anadolu'nun temel üretici gücü, köylü sınıfıdır. Feodalizmin gelişme düzeyine bağlı olarak ürün, rant biçiminde artık-ürüne el koyan sömürü düzeni işlemektedir. Bunun yanı sıra emek rant-angarya kalıntıları da devam etmekte, henüz o düzeye ulaşmamış olsa da para rant sistemi uç vermiş, gelişmektedir. Toprak mülkiyeti, Bizans egemenliğinin sürdüğü bölgelerde imparator-saray tekelindedir. Batı Roma imparatorluğundan farklı olarak Doğu Roma-Bizans imparatorluğu, feodallerin iktidar üzerinden baskı kuracak güce erişmelerini engellemek için özel toprak mülkiyetini yasaklamış, böylece Bizans, kuruluşu itibariyle merkezi feodal devlet niteliğini korumuştur.

Büyük Selçuklu Devletinin Anadolu'ya uzanan kolu olarak kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, Bizans toprak mülkiyeti sistemini esas itibariyle değiştirmeksizin devraldı. Selçuklu'daki ikta, Arap İslam hukukundaki katı'a ve Bizans sistemindeki pronia ile uyum sağlıyor, böylece feodal derebeyler sınıfının gelişmesi geriye atılıyordu.*

I.

Devlet-Sınıf-Mülkiyet

Anadolu'da aşiret ve gens bağlarına göre örgütlenmiş ve halen göçebe, yarı göçebe yaşam süren Türkmenler, devlet öncesi aşamada beylik düzenleri kurmuşlardı. Anadolu Selçukluları, yerleşik iktisada geçişin yarı yolundaki bu beylikleri gönüllü, yarı gönüllü ya da zor yoluyla egemenlikleri altına alarak "birleştirdiler. "

En önemlilerinden Babai Ayaklanması başta gelmek üzere, Anadolu sınıf mücadeleleri ve halk isyanları ile Moğol istilaları eş zamanlı geldikçe Selçuklu devleti yıkıldı. Eski beyliklerin bir kısmı Moğol vesayetine girerken bir kısmı kendi aşiret-gens bağlarına dönerek beylik düzenlerini yeniden kurdular.

Osmanlı devletinin kuruluşu da yüzyıl alt-üst oluşlarının son hamlelerindendir.

Osmanlı'da, beylikten devlete geçiş köklü değişim ve sıçramalar sonucu gerçekleşmiş, her aşamada siyasi ve toplumsal krizlerle yüz yüze gelmiştir.

Kurucu beyler Osman ve Orhan Gazi'nin seçim yolu ile beyliğin başına geçtikleri büyük olasılıktır. Taşıdıkları Gazi ünvanı Horasan Erenleri'nden devraldıkları, göçebe Türkmen aşiretlerinin akıncı geleneklerini sürdüren, yağma savaşı yürüten Gaziyan-ı Rum kökenine dayanır.

Ganimet gaziler arasında, fethedilen topraklar aşiretler arasında paylaştırılır. Kuruluş sürecinde tarikat ve dervişlerin güçlü desteği, yağma akınlarının yanına İslamın yayılması görevinin eklenmesini de getirir.

Bizans İmparatorluğunun yerleştirdiği, Selçuklu devletinin İslami mülkiyet anlayışı ile sentezleyerek devraldığı toprak mülkiyet düzenini, Osmanlı devleti de benimser ve titizlikle uygular.

Osmanlı'nın kurucularını kabaca at üstünde kılıç sallayan, yağma yapan, toprak fetheden akıncılar olarak düşünmek yanıltıcı olur. Daha başlangıçtan itibaren ganimeti hesaplayan, geleneklere uygun biçimde üleştiren, fethedilen toprakların kaydını tutan, ellerindeki toprağın genişliğini ölçen, araziyi tarım, orman, mera vb. özelliklerine göre sınıflandıran görevlileri ve kayıt defterleri mevcuttur.

Osmanlı devleti, uyguladığı toprak mülkiyet sistemi sayesinde Avrupa devletlerinin aksine, kuruluştan itibaren merkezi feodal devlet niteliğine sahiptir. Avrupa devletleri ise feodal iktisadın gelişimi, devlet bürokrasisinin güçlenmesi ve feodallerin tasfiyesi ile ancak belli aşamalardan sonra merkezi feodal devlet düzeyine erişebilmişlerdir.

Beylikten devlete geçiş, yine de büyük sarsıntılar, krizler, hatta iç savaşlar halini alan çatışmaları doğurmuştur. Sınıfsallaşmanın yaygınlaşması, sınıf farklılıklarının derinleşmesi, iktidarı elinde tutan kesimin ayrıcalıklarla donanarak kendisini mutlak otorite yerine koyması, toplumun egemen-ezen ezilen-sömürülen kesimler/sınıflar biçiminde ayrışarak gentilik bağların tümüyle çözülmesi ve yerine devlet halk, iktidar-teba ilişkisinin geçmesi devletleşme sürecinin ilk ve en dikkate değer değişimleridir.

Fetihlerle genişleyen toprak ve elde edilen ganimetin büyüklüğü, sınıfsal derinliklerin artığı koşullarda egemenlerin çevresinde toplanmış kesimler arasında da ayrışmaları beraberinde getirir. Osmanlı soyundan elit kesim elde ettiği siyasi-askeri güçle saltanat düzenini yerleştirir. Gaziler, dervişler, tarikat önde gelenleri, ulema, tüccar-bezirgan tabaka, gens/boy ve aşiret önderleri vb. iktidarla ilişkileri, elde ettikleri ayrıcalık ve zenginliklerden aldıkları paya göre siyasi-iktisadi ayrışmaya uğrarlar. Üretici köylü, zanaatkar teşkilatı ve geniş halk tabakaları üzerinde etkili olan bu kesimlerin önemli bir kısmı, Osmanlı saltanat elitince satın alındılar. Bürokraside yönetici görevler, askeri birliklerde komutanlık, Tımar ayrıcalıkları, Sancakbeyliği vb. rüşvet olarak dağıtıldı. Bu görev, mevki ve Tımar dağılımı, aynı zamanda Osmanlı devlet bürokrasisinin de inşası anlamına geliyordu.

Beylikten devlete geçiş, diğer ifadeyle feodal merkezi devlet süreci belirli bir istikrarla, yükseliş biçiminde 14. yüzyıl boyunca sürdü.

Avrupa feodalizmine kıyasla Türk feodalizmi, gecikmiş bir feodalizm olarak tarih sahnesine çıktı. Göçebe, yarı göçebe aşiret örgütlenmesinin çok uzun sürmesi bu gecikmenin esas nedenidir. (Gecikmiş feodalizmin nedenleri ise konumuzun dışında, ama yine önemli bir inceleme konusu olarak düşünülmelidir. )

Geç feodalizm olgusuna karşın Osmanlı merkezi feodal devleti, bu uzunca hazırlık-olgunlaşma ve örgütlenme evresinde bir parasal ekonomik yapıya, denizden ve karadan yürütülen ticari faaliyete sahipti. Yine de feodal devletin güçlenmesi için aşiret örgütlenmesinin ve askeri demokrasinin dağıtılması ve devlet bürokrasisinin inşası ile düzenli ordunun kurulması gerekiyordu. Düzenli akan bir vergi geliri ve üretime dayalı bir iktisat, bunun zorunlu ekonomik şartıydı. Dolayısıyla, toprak üzerindeki mülkiyet, sıkı denetim altına alınmalıydı. Toprak gelirleri eski mülk ve ikta sahiplerinden alınıp, saltanat etrafındaki aristokrat ve ayrıcalıklı tabakaya aktarılacaktı.

13. yüzyılda bu mülkiyet devri ile devlet bürokrasisi güçlenmiş, toprağa dayalı temel iktisat merkezi devletin denetimine geçmiştir artık. Sınırlı düzeyde bireysel mülk ile vakıf toprakları dışında tüm toprak, miri mülkiyet halini almıştır. Toprağın tek sahibi ve hakimi, tanrı ve devlet adına Sultan'dır. Toprak, hizmet ve rütbelerine göre has (büyük), zeamet (orta), tımar (küçük) biçiminde tüm maiyete dağıtılır.** Dirlik sahiplerinin toprağın tasarruf hakkının babadan oğula intikali, geleneksel bir hak olmakla birlikte sultanın keyfiyetine tabiydi. Başlangıçta, geliri az olan tımarları eyalet valisi (beylerbeyi) de verebilirdi. Kanuni Süleyman, 1530'da bu yetkiyi beylerbeylerinin elinden aldı.

En küçüğünden en büyüğüne kadar tek dirlik dağıtım yetkisi sultana ait oldu. Böylece, tüm toprak kullanımı ve üretime dayalı iktisat üzerinde sultanın mutlak hakimiyeti gerçekleşir.

Osmanlı'da da temel üretici güç, köylü sınıfıdır. Devletin tüm askeri aygıtı ve bürokrasisi, köylünün artı ürününe el koyarak geçinir. Artı ürün dışında para ekonomisinin gelişme düzeyine bağlı olarak para rant sistemi de işlemekte ve özellikle yerel bey ve yöneticiler merkeze aktarılan artı ürün haricinde vergi salma yoluyla üretici köylüyü defalarca kez soyma yetkisine de sahiptirler.

Taht Kavgası - Sınıf Mücadelesi

Akraba kavimlerden oluşan türdeş yapısı, tebasının konfedere özelliği ve sahip olduğu birleşik önderlik ile kendi içinde barındırdığı kriz unsurlarına karşın hızlı yükseliş ve yayılma yeteneği gösteren Osmanlı devletinin 14. yüzyılda geç feodalizmin biçiminden tarihe adeta çarparak girişi altı çizilmesi gereken bir tarihi olgudur.

Anadolu'ya kavimler göçü halinde gelmesinin nedenlerinden birisi olan Moğol saldırıları, 14. yüzyılda Türkleri Batı Anadolu'ya sıkıştırıncaya kadar basıncını sürdürür.

Moğol varlığı, önünde durulmaz sel gibi, geriye dönülse aşılmaz duvar gibi gücünün doruğundadır. Yerleşik iktisada geçememiş, fetih, yağma ve talan iktisadına dayalı yukarı barbarlık aşamasındaki bu savaşçı halk, Osmanlı'nın doğuya doğru yayılmasının baş engelidir. Bu yüzden, Osmanlı beyliği yönünü Batı'ya, bugünkü Kuzey Ege, Trakya ve Rumeli'ye çevirmek zorunda kalır.

Başarılı fetih savaşları yürüten, Bizans'ı Konstantinopol'a sıkıştırıp Avrupa içlerine yönelen Osmanlı devleti bu kez kapitalizmin şafağındaki Avrupa'ya çarpar. Merkezi feodal despotik Osmanlı, kapitalizme giriş hamlesi yapan Avrupa ile göçebe-yağma ekonomisi ve askeri demokrasili Moğollar arasında sıkışıp kalır. Peşi sıra iki büyük kriz nedeniyle iç kargaşaya sürüklenir, kuruluştan yüz yıl sonra yıkılmanın eşiğine gelir, 15. yüzyıl başlarında fetret dönemine girer.

Birinci kriz olarak Yıldırım Bayezıt'ın Timur'a yenilmesi ve esir düşmesi, Osmanlı devletinde önderlik ve yönetim boşluğu da ikinci krizi tetikler.

Yıldırım ve küçük oğlu Musa, Timur'un elindeyken büyük oğulları Süleyman ve Mehmet Çelebi, taht kavgasına tutuşur. Devlet fiilen ikiye bölünür. Savaş meydanını terk edip kaçan vezir, komutan ve sancakbeyleri tamamen ekonomik çıkarlarına göre taht kavgasında taraf olurlar. Bölünme, esas olarak egemen sınıf ve yönetici tabaka arasında gerçekleşir. Hıristiyan ve Müslüman halk, zanaatkar ve köylüler tüm reaya ve Osmanlı tebası iki çıkar grubunun arasında kalır.

Bunalım dönemi, Musa Çelebi'nin taht kavgasına dahil olması ile zirvesine ulaşır. Üçüncü taraf olarak Musa Çelebi alt tabakalara dayanır, tımar ve zeametlerini kaybeden orta kademe komutan ve yöneticiler, kent halkı ve köylüler Musa Çelebi'yi tahtın meşru varisi görürler. Babalarını terk edip kaçan şehzadeler ve onların etrafında toplanan aristokrat tabaka halk tarafından desteklenmez.

Edirne'yi kendisine merkez alan Musa Çelebi, önce Süleyman'ı yenilgiye uğratır. Trakya ve Rumeli'de hakimiyetini kurar. Halktan toplumsal destek almasına karşın yakın, çevresi ve önemli görevleri üstlenenler eski yönetici tabakadandırlar. Bunlar, Gaziyan-ı Rum ekolünden akıncı koloğullarıdır ve gazi geleneğinden uzaklaşarak aristokratlaşmış ve halktan kopmuşlardır. Halka güven veren ve halkla sıkı ilişki kurmasını sağlayan en önemli adımı, Şeyh Bedreddin'i kendisine Kazasker olarak atamasıdır.

Halkın içinde bulunduğu yoksulluğu dikkate alarak vergileri düşürmesi, uğradıkları adaletsizlikleri giderme yönünde aldığı tedbirler, tımar ve zeamet sahiplerinin halkı açlığa sefalete sürükleyen ürüne zorla el koyma uygulamalarını kurala bağlayıp üretici köylünün yükünü hafifletmesi vb. Politikalar, Musa Çelebi'nin taht mücadelesine halk hareketi niteliği de kazandırıyordu. Buna ek olarak Şeyh Bedreddin'in bizzat atadığı yerel yöneticiler ve özellikle kadı-hakimler, adaleti halkın yararına işleterek Hıristiyan ve Müslüman yoksul köylü ve halk kitlelerinin güçlü desteğini alıyordu.

Sırp kralı, Bizans ve Osmanlı aristokratlarının MusaÇelebi'ye karşı birleşmeleri de onun yer yer ve kısmen halk hareketi niteliği kazanan toplumsal dinamikleri yedeklemiş olduğu taht mücadelesini sınıf çıkarları bakımından ne derece tehlikeli bulduklarını gösteriyordu.

Devletin en zengin ve en geniş eyalet ve toprakları Süleyman Çelebi'nin elinde kalmıştı. Musa, iki yıl süren gelgitli çarpışmalar sonunda kardeşi Süleyman'ı yenilgiye uğrattı. Kendisini bu macera dolu ve zorlu mücadele ile tahta çıkaranlar, yoksul halk, Müslüman ve Hıristiyan küçük köylülerdi. Süleyman'ı destekleyen feodalleşmiş has sahipleri ve zengin ulema tabakası ile Musa'nın halk tabakalarına dayanması, iktidar mücadelesine açık bir sınıf mücadelesi görünümü veriyordu. Musa, aristokratlara duyduğu kin gibi bu feodal ve zengin sınıfa karşı da nefret doluydu. Ankara bozgunundan, babasının ve kendisinin Timur'a esir düşmesi ve Yıldırım Bayezid'in esarette ölmesinden Osmanlı aristokratlarını sorumlu görüyordu. Yaptığı kimi cezalandırmalardan korkuya kapılan sömürücü sınıf mensupları çareyi Mehmet Çelebi'ye (I. Mehmet) sığınmakta buluyorlardı. Musa'nın iktidar mücadelesinin alt tabaka sınıfsal karakter taşıması sömürücü sınıf kesiminde bir toplumsal tehlike ile karşı karşıya oldukları gibi büyük oranda haklı bir korkuya yol açıyordu. Bu telaş ile Osmanlı soyluları, beyler, prensler, has ve zeamet sahipleri, dalkavuk ulema, Sırp ve Bizans egemenleri bir 'kutsal ittifak' oluşturarak yürüdüler Musa'nın üzerine. Musa Çelebi ve taraftarları yenildiler. Osmanlı iktidarında taht kavgası sona erdi, I. Mehmet'in sultanlığı ile Fetret devri de kapandı.

Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi arasındaki taht mücadelesinin bir tarafında Kapıkulu ile devletin kurucu unsuru olan Gaziler arasındaki mücadele bulunmaktaydı. Başvezir Bayezid Paşa, Kapıkulu hizbini temsil ediyor, devlet yönetiminde Kapıkulu'nun ağırlığını etkileyecek kişi ya da girişime karşı var gücüyle mücadele ediyordu. Musa'nın yenilgisi ile aynı zamanda Kapıkulu sınıf, devletteki konumunu iyice pekiştiriyor, Gaziler ise eski nüfuzunu kaybetmiş oluyordu.

I. Mehmet'le başlayan saltanat, Osmanlı Devleti için yeni bir dönem anlamına gelir. Kuruluş ve yükseliş döneminin sınıf ittifakları değişir. Göçebe örgütlenme ve askeri demokrasinin tüm kalıntıları tasfiye olur. Soylular ve aristokrat tabaka konumunu pekiştirir. Devlet, adeta yeniden örgütlenir. Eyaletler ve sancakbeylikleri, has ve zeamet, hemen tüm ekonomik ayrıcalıklar iktidar mensuplarınca paylaşılır… Halk, hem yoksullaşır hem zorba yöneticiler tarafından ezilir. Sınıf mücadelesi yeni bir atılım için güç biriktirmekte, toplumsal patlama dinamikleri alttan alta kabarmakta, tarih sayfaları halk ayaklanmalarını kaydetmek üzere hazırlanmış, o patlama anını beklemektedir.

Ankara bozgunu-Timur yenilgisi, fetret dönemi, siyasi bir boşluk yaratmıştı. Şehzade kavgası gibi görünen ve Musa Çelebi'nin tahtın meşru varisi olarak öne çıktığı taht mücadelesi, aynı zamanda ve esas olarak çeşitli toplumsal güçlerin iktidarı ele geçirme mücadelesiydi. Musa yenilip öldürüldükten sonra Osmanlı devletinin siyasi kadrosu iktidara sağlamca yerleşti. Bundan böyle halk kitlelerinin mücadelesi iktidarı elinde tutan sınıflara karşı olacak, öne çıkan çelişki de halk/devlet çelişkisi biçimini alacaktı.

Musa Çelebi'nin kısa süren iktidarı, geniş bir kitlenin memnuniyetsizliğini örgütleyip seferber etmesi sayesinde gerçekleşmişti. Rumeli Müslümanları ile Hıristiyan halkı birleştirme ve toplumsal bir harekete dönüştürmede Şeyh Bedreddin'in yer aldığı taraf, halkın güven duymasında tayin edici oldu. Taht kavgası olarak görülen bu hareket aslında güçlü bir radikal halk hareketi karakterini ve dinamiklerini bağrında barındırmaktaydı. Şeyh Bedreddin'in onu açığa çıkarıp harekete geçirme gücü ve potansiyeli, Osmanlının yönetim kadrosunu ve iktidarı eline alan egemen sınıfları ürkütüyordu. Yoksa Musa'nın Kazaskeri olmak, Bedreddin gibi değerli bir bilgin için sürgüne gönderilecek kadar büyük bir suç değildi. Sürgün kararında ve daha sonraki idamında Mehmet Çelebi'den (I. Mehmet) ziyade beylerbeyi ve beylerin, aristokrat tabakanın, yobaz ve softa ulemanın kararı etkili olmuştur.(1) Devlet bürokrasisi içerisinden gelen Bedreddin gibi hem bilgin, hem bürokraside yüksek görevler üstlenmiş, hem de aristokrat bir aileden gelen birisi, devletin yönetici kadroları ve egemen sınıfları için nasıl bir tehlike oluşturmakta ve onları bu kadar korkutan ne gibi özelliklere sahiptir?...

II.

Osmanlı’da Örgütlenmiş İlk Halk Ayaklanması Ve Bedreddin Hareketi

Simavna Kadısıoğlu Bedreddin Mahmud, namı diğer Şeyh Bedreddin, 1359'da Edirne'nin Simavna bucağında dünyaya gelir. Dedesi Abdulaziz Fetihçi gazilerdendir, Osmanlı'nın kuruluşunda yer almış olması muhtemeldir, Rumeli'ye ilk geçen gaziler arasındadır. Bedreddin'in babası İsrail de akıncı kolbaşıdır, kuşatıp teslim aldığı Simavna'nın Dimetoka kale kumandanının kızı ile evlenir. Grek ve Hıristiyan olan annesi, evlendikten sonra mecburen İslam'a geçmiş ve Melek adını almıştır.

Babası İsrail'in sınıfsal konumu ve devlet kademesindeki yeri nedeniyle Bedreddin Mahmud, ayrıcalıklı bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Eğitimli ve kültürlü bir kadın olan annesi, zengin ve aristokrat aile kökeni, akıncılığı bırakıp Simavna kadılığına geçen bilime ve eğitime önem veren babası Bedreddin Mahmud'un yetişme tarzında belirleyici olur. İki kardeşi gazi-akıncı olmayı tercih ederken Bedreddin Mahmud, bilim adamı olmayı seçer.

İlk eğitimini aile içerisinde kadı babasından alır, zeki ve başarılı Bedreddin en iyi medreselerde okur, en bilgili alimlerden ders alır. Öğrenme tutkusu, onu dönemin en ünlü bilim merkezlerine yolculuğa çıkarır.

Bursa, Konya ve Bağdat medreselerinde eğitim görür. Bu arada, Bursa'da tanıştığı ünlü İslam bilgini Emir Buhari onda gördüğü ilim ışığına atfen Mahmud adına Bedreddin adını ekler. Bu isim, medrese çevrelerinde ulaştığı düzeyi ve kazandığı saygınlığı ifade eder.

Öğrenim yolculuğunda Bedreddin Mahmud, geçtiği her yerleşim yerinde halka açık toplantılar gerçekleştirir, tartışmalar örgütler. Gelenek halini almış olan bu tartışmalar sayesinde ünü kendisinden önce ulaşmaya başlar gideceği kente. Bağdat'tan Halep'e, oradan Kudüs'e gelir. Buraya kadar alacağını almış, öğreneceğini öğrenmiştir. Geniş bir alanda eğitim almış, tüm bilim dallarıyla ilgilenmiş, gökbilimden felsefeye kadar her alanda bilim adamı düzeyinde birikim edinmiştir. Ancak Bedreddin Mahmud'un asıl uzman olduğu alan, fıkıh bilimi/İslam hukukudur.

Eğitiminin son durağı olarak Mısır'a gider. 14. yüzyıl İslam dünyasının bilim merkezi Mısır'dır ve Bedreddin Mahmud, Kahire'deki bilim çevreleri ile hem bilgisini test etme hem eksiklerini tamamlama niyetindedir. Ancak Kahire, onun bilimsel eğitim yolculuğunu kökten değiştirecek, temel felsefesini ve görüşlerini radikal dönüşüme uğratacak, bilgisini ve bilimsel kimliğini yeniden kurmasına neden olacak dönüm noktasıdır.

Sünni İslam temelinde aldığı eğitim gereği Ortodoks Sünniliğin men ettiği özellikle tasavvuf, sufilik, dervişlik, tekke/tarikat mensupluğu, Batınilik, haricilik gibi heterodoks İslam kollarını onaylamayan, ibadet biçimleri ve ritüellerine karşı tahammülsüz ve uzlaşmaz olan Bedreddin Mahmud, Kahire'de Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışır. Ahlati ile yaptığı tartışmalar Bedreddin'in tüm öğrendiklerini, metodunu ve bilim kuramını sorgulatır. Katı eleştirel tutumuyla, tasavvufa muhalif ve mesafeli görüşleriyle yürüttüğü tartışmalarda Bedreddin, Şeyh Ahlati'nin felsefi derinliği, yöntemi ve mantık gücünden etkilenir. Günler süren tartışmalardan sonra Şeyh Ahlati ile birlikte çileye çekilirler, üç ay sürer çilehane inzivası. Bedreddin, tüm bilgisini tek tek gözden geçirir ve kuramını sil baştan yeniden oluşturur. Temel hareket noktası, tanrı-insan ilişkisidir. Ortodoks Sünni İslam öğretisinde tanrı-kul biçimindeki bağımlı ve köleleştirici ilişkiyi insan-tanrı biçiminde yeniden kurar. Böylece Hallac-ı Mansur'un "Enel Hakk - Tanrı benim!" önermesindeki gerçek manayı kavramayı başarır. İnsan, dünyadaki tüm varlıklar gibi, tanrının bir biçimi, onun yansımasıdır. Ne varsa bu dünyadadır, cennet de cehennem de yeryüzündedir. Bedreddin için yeni bir aşamadır bu ve bu olgunluğa erişebilmek için ilim yeterli değildir, insana sezgi gücü kazandıran irfan da gereklidir. Bunun yolu ise tasavvufa eğilmek ve kendini keşfetmeye yarayacak iç yolculuklara çıkmayı başarmak, bilimsel bilgi ile tasavvuf ilmini, vecd ile zühd'ü birleştirebilmektir.

Hüseyin Ahlati ile tartışmaları, sohbetleri ve çilehane sorgulamaları, Bedreddin'i şeyhin müridi yapar. Molla Mahmud Bedreddin, bu aşamadan itibaren Şeyh Bedreddin adını alır. Zengin ve aristokrat yaşamı terk edip, yoksul halkın yaşam koşullarını paylaşma, halk yığınlarının dertlerine eğilme, sorunlarını anlama ve çözüm arayışları ilim ve irfan sahibi kişinin asli amacı olmalı fikrini düstur edinir. Egemenlerin sağladığı rahat ve lüks ortamlarda yaşayan ve anlatan-konuşan bilgin olmayı reddeder Şeyh Bedreddin, halk yığınlarının, emekçi kitlelerin, ezilenlerin sözcüsü ve bilgesi olmaya doğru ilerleyen bir siyasal önder ve eylem insanıdır artık.

Geçmişi ile tüm bağlarını koparır, aşılmış bilgi yığınından oluşan ve kendince yararsız daha önce yazmış olduğu kitapların bütün ciltlerini Nil nehrine atar. Arınmış ve yenilenmiş bir halk filozofu, tasavvuf ehli ve halk bilgini olarak yeni yolculuğuna hazırdır şimdi.

Şeyh Bedreddin bu sıralarda Ahlati'nin önermesiyle doğuya yaptığı bir seyahatinde Timur ile karşılaşır ve zorunlu misafiri olur. Timur bilginlere büyük değer verir, ünlü bilginleri bir araya toplayıp tartışmalarını dinler ve bilgisini artırır, bazen kendisi de katılırdı tartışmalara. Şeyh Bedreddin'le devlet, hukuk, tarih, varoluş gibi konularda yaptıkları tartışmalarda Timur çok etkilenir. Özellikle devlete dair düşünceleri ilgisini çeker. Bilginler heyeti oluşturup yaptırdığı tartışmalarda Şeyh Bedreddin'in bilgi ve birikimini, bilimsel cesaretini, adalet ve hukuka bağlılığını test eder. Devletleşmeyi başaramayan Timur, kendisi ile birlikte gerileyip ortadan kalkacak siyasi varlığını kalıcılaştırmada, bir devlet düzeni ve siyasi-iktisadi-sosyal bir düzen kurmada Şeyh Bedreddin'den yararlanmak ister. Önce damadı olmasını teklif eder, ünlü bilgin İbn-i Haldun başkanlığında kurulacak komite içinde yer almasını ve inşa edilecek devlet modelini birlikte belirlemesini ister. Ardından, şeyhülislam görevini önerir. Şeyh Bedreddin Timur'un önerilerini tereddütsüzce geri çevirir.

Şeyh Ahlati, ölümünden sonra yerine Şeyh Bedreddin'in geçmesini vasiyet eder. Gönülsüz de olsa Bedreddin şeyhinin vasiyetine uymaya eğilimlidir, ancak tarikatın yaşlı müritleri genç Bedreddin'in liderliğini kabullenmezler, geleneklere aykırı diyerek itiraz ederler. Şeyh Bedreddin bu durumdan biraz da hoşnut, görevi devreder ve ailesi ile yakın dostlarını yanına alıp Kahire'den ayrılır. Artık Anadolu'ya dönme vakti gelmiştir.

Memlekete Dönüş Tarihe Giriştir: Örgütlenme Hazırlıkları

Kahire'den Edirne'ye yolculuğunu, önemli duraklara uğrayarak aynı zamanda bir örgütlenme çalışmasına dönüştürür. Geçtiği yerlerde, yaptığı toplantılarda iz bırakır, yerleşik düşüncelere meydan okur. Halkın içinde bulunduğu koşulları görmesi, halkla kaynaşması, yoksulluk ve zulüm altında yaşayan halka çare göstermesi kendi düşünce yapısında da olgunlaşma ve berraklaşmayı getirir. Tanık olduğu adaletsizlik, sömürü ve zorbalıklar eşitlikçi düzen fikrini olgunlaştırır, geliştirir. Ezen ve ezilenin olmadığı, herkesin her şeyde eşit olacağı, ayrıcalıkların kaldırılacağı, ortak mülkiyet ile mülkte adaletin sağlanacağı bir düzen ile yeryüzünde cennetin kurulacağı bir toplum düzeninin inşasını temel hedefi olarak belirler.

Dönüş yolunda Karaman ülkesinden geçer, Konya'da bir eve yerleşir. Öğrencilerine bir süre ders verir. Karaman Beyliği'nden sonra Germiyan Beyliği topraklarını baştan başa kat eder. Bedreddin ve taraftarlarını burada bizzat Germiyan beyi karşılar, sarayında ağırlar, büyük hürmet gösterir. Oradan, Menderes vadisine ve Aydıneli'ne geçer. Bir süre Aydın/Güzelhisar'da konaklar. Bu arada Müslüman bir iktidara bağlı olmayan Hıristiyan bölgesi ile ilişkiler geliştirir. Ceneviz yönetimine bağlı Sakız Adası ileri gelenleriyle bağ kurar, Hıristiyan din adamları arasında taraftar edinir.

İzmiroğlu Cüneyd'in daveti üzerine İzmir'e geçer. İzmir beyi Cüneyd ile Şeyh Bedreddin arasındaki ilişki mürşit-mürid ilişkisi olmasa bile yine de bir manevi bağdan söz etmek mümkün. Ancak Osmanlı muhalifi ve Osmanlı'nın bu bölgeye yerleşmesine karşı çıkan Cüneyd ile aralarında siyasi bir yakınlık ve ilişkinin varlığı muhakkak. Daha sonraki yıllarda Mehmet Çelebi'nin kardeşlerini tasfiye edip iktidarı tek başına ele alınca, yapacağı ilk işlerden birisi Şeyh Bedreddin'i İznik'te sürgün ve zorunlu ikamete mecbur bırakması, bir diğeri ise İzmir beyi Cüneyd'i yakınlarında bir kentin sancakbeyliğine atayarak denetimi altına almasıdır.

Şeyh Bedreddin, Anadolu turunu tamamlayıp Kütahya-Domaniç-Bursa üzerinden nihayet memleketi Edirne'ye varır. Edirne'nin medrese hocaları ve alimleri, tasavvufa yönelen Bedreddin'i başlangıçta kuşku ile karşılarlar. Tartışma ve toplantılarda, önyargılar yerini hayranlık ve saygınlığa bırakır. Yarattığı olumlu etkinin ardından kendi dergahını kurar ve yanında gelen taraftar ve dervişlerle propaganda faaliyetlerine girişir. Anadolu'nun ve Rumeli'nin farklı bölgelerinden gelen öğrencilerini yetiştirir, bunlar aracılığıyla örgütlenme çalışmaları yürütür. Tüm bu dönem boyunca, başyardımcısı-başhalifesi Börklüce Mustafa'dır.

Aydın bölgesinden olan Börklüce, genç yaşta akıncı bölüklere kaydolmuş, gaziler safında fetih savaşlarında yer almış Azaplardandır. Yıldırım Bayezid'in Timur karşısında yenildiği Ankara savaşında esir düştüğü, kaçarak esaretten kurtulduğu rivayet edilir. Girdiği savaşlarda tanık olduğu gereksiz kan dökme, zulüm ve zorbalık, savaşın amacını sorgulamasına yol açar. Eğer bir savaş yürütülecekse bu, halkın yararına ve adalet ve eşitlik uğruna olmalıdır. Arayış ve sorgulama döneminde sorularına yanıt verecek, düşüncelerine karşılık bulacak dervişleri dergahları dolaşırken, Şeyh Bedreddin'de tüm sorularının yanıtını bulur, aradığı önder ve özlediği toplumsal düzen, karşısındadır…

Bir diğer rivayete göre, Börklüce Mustafa, Timur'un yanında tutsak iken Bedreddin'le karşılaşmış ve ondan etkilenmiş, sonrada kaçarak Bedreddin'in yanına gelmiştir.

Şeyh Bedreddin'le Börklüce Mustafa arasındaki bağ, iki halk önderi arasında, birbirini tamamlayacak türden ideolojik-teorik önderlikle siyasi-askeri-örgütsel önderlik biçiminde iç içe geçer, kopmaz ve vazgeçilmezdir. Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi'nin Kazaskeri olduğunda, Börklüce Mustafa da Bedreddin'in Kethüdası olur.

Şeyh Bedrettin’in Düşünce Yapısının Köşe Taşları

Şeyh Bedreddin'in felsefi düşünce sistemi, tasavvufla Sünni İslam sentezine dayanır. Kuran'ın Batıni ve zahiri anlamı vardır. Zahiri anlam, okuyan herkes tarafından anlaşılmaya elverişlidir. Batıni anlamı ise, örtük ve dolaylıdır. Bunu ancak dini manada derinleşenler anlayabilir. Kuran'ın Batıni anlamını herkesin anlaması da gerekmez. Zahiri anlam ortalama her Müslüman için yeterlidir.

İslam felsefesinde farklı yorumlara ve ayrışmalara neden olan bu çift anlamlılık, mezhep bölünmelerine felsefi temelde oluşturur. Şeyh Bedreddin'in özgün yanı Sünni İslam ile tasavvuf, Batıni ile Zahiri arasında yeni köprüler inşa etmiş olmasıdır. Ancak bu sentezlemenin Bedreddin düşünce sisteminde yer yer sorunlara yol açtığını, kimi durumlarda eklektizmle de malul hale getirdiğini belirtmeliyiz. Şeyh Bedreddin, mezhep farklılıklarını nesnel olarak ortadan kaldıracak senkretik-bağdaştırmacı sistemini İslam'la da sınırlı tutmaz. Onun felsefesi, Hıristiyan ve Musevi dinleri de kapsar, hak dinler arasında ortak noktaları öne çıkarır, tasavvuf felsefesinin Vahdet-i Vücud önermesi, bu bağdaştırmacılığa cevaz verir.

'Varlıkta birlik' hakikate ulaşmanın bilgisinin gerçekte verili olduğunu, hakikatin yolunun gerçeğin bilgisinden geçtiğini anlatır. Şeyh Bedreddin'e göre varlık, ne külli ne de cüz’i değildir. Küll (çokluk-tümel) ve cüz (azlık-tekil) Varlık'ın hem özünü hem görünüşünü oluşturur. Külli olanın cüz'i olabilmesi için kendisine zıt bir şeyle birleşmesi gerekir. Yani, tümelden tekile geçişte, örneğin insan kavramı bir şahsa indirgendiğinde, 'şahıs' tümel insan kavramının zıddı olur, çünkü artık yalnızca 'şahıs' vardır. Tekil 'şahıs' tümel, insanı/insanlığı temsil edemez. Demek ki 'vücud'un/varlık'ın cüz'i tekil olması için zıddı ile birleşmesi gerekir, oysa vücutta vücuda zıt bir şey yoktur!... Bu önermesini, Hallacı Mansur'un "Enel Hak - Tanrı benim, Hak bendedir" fikrini, Ortodoks İslam için kabul edilebilir noktaya getirme amacıyla geliştirmiş olabileceğini de düşünmek olasılıklardan birisi. İnsan-Tanrı önermesinde yanlış ve çelişkili bir anlam olmadığı, tanrının insan suretinde yeryüzünde aramızda olduğu, tanrı hakikatse hakikati gerçekte aramak gerektiği fikri de öne sürülebilir.***

Evreni mücerret ve müşahhas -soyut ve somut- kavramlara ayırır. Bu ayrım yönteminin kökeni Aristo'ya dayanır. İslam felsefesi de evrenin oluşumuna dair teorisini sağlam zemine oturtabilmek için Aristo'dan yararlanmıştır. Aristo'nun kadim kavramlar dediği, bir geçmişe sahip olan, yani tarihsel olanla İslam'daki sonradan yaratılma düşüncesini birleştirerek idealist bir önerme ile "özsel ve zamansal" ayrımına tabi tutmuş, bu yolla evrenin zamansal -kadim- tarihsel varlığını yaradılış fikriyle birleştirmeye çalışmıştır.

Şeyh Bedreddin de yaradılışın zamana bağlı olmadığını, özsel olduğunu öne sürmeyle evrenin sonradan yaratılmadığını savunmuş oluyor. Evrenin varlığı fikri, Bedreddin'de belli bir zamana değil, zamanın bütününe dayanır. Evren hangi biçimde bulunursa bulunsun, Allah'ın özü ile birlikte bir geçmişe sahiptir, zamana bağlı değildir. Yalnız varlığını (vücuda geliş) Allah'ın özünden, sonradan alır.

Şeyh Bedreddin, halkın irade ve karar verme gücünün, alemin buna uygun yetenekte olmasına bağlı olduğunu savunur. Allah'ın iradesi eşyanın yeteneğine göre ve ona uygundur. İlahi irade eşyanın gerçekleştirebilme yeteneğini diler. Başka türlü olamaz.

Ahirete iman konusunda, cennet ve cehennemin yeryüzünde olduğunu öne sürer. Ölümden sonra tekrar hayata dönüş yoktur, "yaratılış ve yaratılanların bozulması ezeli ve ebedidir." (Varidat)

Şeyh Bedreddin, birey-toplum-devlet-mülkiyet konusunda çağının çok ilerisinde görüşlere sahiptir. Bireyle toplum arasında bireyi merkez alır, bireysel mülkiyet hakkını savunur, toprak mülkiyetinin tüm bireylerin hakkı olduğundan yola çıkarak, toprak reformundan yanadır. Bunun yanında kimsenin ihtiyacından fazlasına sahip olmayacağı/olmaması gerektiği; bireylerin eşitliğinin mülkiyet eşitliğine, toprağın adil dağılımına bağlı olduğunu düşünür. Toplumun geleceğinin, ancak bireylerin mülkiyet hakkı ve eşitliğinin sağlanması sayesinde güvence altına alınabileceğine inanır. Toplumsal zenginlik, refah ve mutluluk bireyin zenginleşme, refah ve mutluluğuna bağlıdır.

Devlet bunun aracı olmalı, birey ve toplum yöneticilerini serbestçe belirleme hakkına sahip olmalıdır. Krallar ve padişahları koruyan, onlara ayrıcalık ve mutlak yönetme yetkisi veren tabiatüstü bir tanrı idaresi yoktur. İnsanlar doğuştan ve doğal olarak eşittirler. Birinin sultan atanıp servet biriktirmesi ile diğerinin ekmeğe bile muhtaç kalması, hem ilahi amaçlara hem doğa kurallarına aykırıdır. Her şey -'yarin yanağı' hariç- insanlığın ortak malıdır.

Şeyh Bedreddin, çağının önde gelen İslam bilginlerinden yararlanmış, eserlerini ve düşüncelerini incelemiştir. Yunan antikçağ filozoflarının kitaplarını da incelemiş, kendi düşünceleri ile karşılaştırmıştır. Yöntemi eleştirel ve kuşkucudur. Daima inceleme ve araştırma halindedir. Anadolu'nun, Mezopotamya'nın, Ortadoğu'nun tarihi, kültürel, toplumsal yapısını araştırmış ve bu kaynaktan beslenmiştir. Bu zengin kültürel toplumsal birikim, Bedreddin'i din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapmayan bir düşünce olgunluğuna eriştirmiştir. O, bütün insanlığa seslenmiş, tümünü kucaklamaya çalışmıştır.

Bedreddin'in düşünce sistemi, ortaçağ kültür ve yaşam tarzının ürünüdür. Ortaçağ bilim kuramı tanrı merkezlidir. Bilimsel araştırma ve bulgular, dini kurallar ve dogmalar tarafından kuşatılmıştır. İktisadi ve toplumsal yaşam, hukuk ve yasalar, felsefe ve politika din ve tanrı tarafından oluşturulduğu varsayılan kutsal ve ilahi düzenle uyum içinde olmak zorundadır. Bilim, felsefe, politika, hukuk gibi ideolojilerin tüm biçimleri teolojiye bağlanmakta, teolojinin alt dalları olarak kabul edilmektedir. Şeyh Bedreddin de kaçınılmaz olarak bu dünyanın düşünürüdür. Bütün ileri yanlarına karşın bilimsel bir kopuş gerçekleştirememiştir. Buna rağmen, dönemin siyasal kopuş örneklerinden birisi olarak Bedreddin'in eylemini devrimci bir kopuş olarak tanımlamak gerekir. Dini dogmalara ve tanrı fikrine bağlı kalmış, ama radikal yorumlara tabi tutarak yerleşik düşünce yapılarını sarsmış, ekonomik-siyasi düzeni sorgulamış, özgün görüşler geliştirmiştir. Bedreddin felsefesi ve siyasi toplumsal düzen tasavvuru 14-15. Yüzyılın toplumsal-kültürel yapısı içinde değerlendirilmelidir. Bedreddin'in toplumsal devrim programı, materyalist önermeleri, ütopik sosyalizan düşünce sistemi vb. toplamında hümanist komünal bir sosyal düzen özlemine karşılık düşer. Bedreddin'in büyüklüğü ve değeri, çağının ilerisine sıçramış bilim, düşünce ve eylem insanı olmasında yatar.

Şeyh Bedreddin, döneminin en önemli fıkıh alimi/İslam hukukçusudur. Nakilci değil, akılcı ekolündendir, İslam hukukuna katkısı, yasa yapıcı/yasa koyucu düzeyindedir.

Geliştirdiği düşünce sistemine hukukçu birikimini katarak birey, toplum, devlet ilişkisini tarif eden iktisadi-siyasi-örgütsel mekanizmaları inşa eden bütünlüklü bir devlet düzeni teorisi oluşturmuştur. Timur ile tartışmalarında, devlet ve iktidar sorununda başında egemenin bulunduğu bir siyasi düzenin doğası gereği ve kaçınılmaz olarak baskı ve sömürü üzerinde yükseleceğini öne sürer. Adalet, eşitlik ve özgürlük olgusu ile başında bir egemenin bulunduğu devlet modelinin yan yana gelmesinin mümkün olamayacağını savunur. Timur'un devletleşme sürecinde düşüncelerinden yararlanma isteğini reddetmesinin nedeni de Bedreddin'in sorunun esasına dair ilkesel düzeyde farklı duruşa sahip olmasıydı. Bedreddin, öngördüğü siyasi düzeni kurmak üzere siyasi mücadele strateji ve taktiği geliştirmiş, etkili bir savaş örgütü ile bunu pratiğe geçirmeye de girişmiştir. Görüleceği gibi Şeyh Bedreddin, yalnızca bir filozof ve hukukçu değil, yalnızca bilim insanı değil, bir ideolog, bir stratejist, bir siyasi lider ve bir halk önderidir.

III.

İznik Sürgünlüğü - Siyasi Karargah - Eşitlikçi Düzen

İznik'te zorunlu ikamet, Şeyh Bedreddin'i siyasi amaçları doğrultusunda faaliyet yürütmekten alıkoymaz. Kurmuş olduğu örgüt ağı düzenli işlemekte, değişik bölgelerden gelen öğrenci kuryeler ve müritleri vasıtasıyla eğitim ve propaganda çalışmalarını sürdürmekte, taraftarı olan gezgin tüccarlar ve kervancılar üzerinden uzak bölgelere kadar düşüncelerini ulaştırmaktadır. İznik'teki dergahı tam anlamıyla siyasi bir merkez gibi çalışmaktadır.

Börklüce Mustafa, Aydın bölgesinde üslenmiş, bir yandan Şeyh Bedreddin'in eşitlikçi-ortakçı toplumsal düzen propagandasını yayarken, bir yandan bunun pratik-somut adımlarını atmaya yönelir.

Bedreddin'in bir diğer müridi Torlak Kemal ise Manisa-Saruhanlı bölgesinde faaliyet yürütmektedir.

Dinler arası bağdaştırmacı-senkretik düşünceleri sayesinde Hıristiyan ve Yahudiler de Bedreddin'in savunduğu eşitlikçi düzen fikrini benimserler. Sakızlı Rum gemiciler, Yahudi esnaf, Hıristiyan yoksul köylüler Bedreddin hareketine katılırlar. Bedreddin'in baş halifesi Börklüce Mustafa, böylece Karaburun ve Aydın arasında yaşayan Müslüman ve Hıristiyan halkın büyük desteğini alır.

Bölgenin coğrafi yapısı, ulaşım yolları, eyalet merkezleri ile zayıf bağlar vb. avantajları Börklüce ve adamlarının kısa sürede hızla örgütlenmelerine yardımcı olur. Hareketi benimseyen halkla derhal komünal topluluklar kurmaya girişirler. Köy komünleri ile toprak mülkiyeti ortaklaştırılır. Kent ve kasaba merkezlerinde Ahi örgütleri de Bedreddin Hareketine destek verirler. Ahilerin desteği ile komünlere ortak yeni üretim aletleri temin edilir. Üretim topluca yapılır, ürün eşitçe paylaştırılır.

En önemli kararları, toprak beylerine ödedikleri yıllık vergi, aşar ve artık ürün teslimine son vermeleridir. Üründen beylerin hissesini almaya gelen memurlar dövülerek kovulur. Kimi yerlerde bey kervanları ile çatışmalar yaşanır, korucular öldürülür. Köylüler, topraklarını ve ürünlerini savunmak için silahlanırlar. Börklüce Mustafa ve derviş yoldaşları savaşta da usta olduklarını hem köylülere silah ve savaş eğitimi verirken, hem de beylerin giderek sıklaşan baskınlarına karşı köylülerle birlikte savaşarak kanıtlarlar. Bedreddin Hareketi küçük topluluklar biçiminde yepyeni bir toplumsal düzen inşa etmektedir. Propaganda etkisinin ulaştığı alanlarda komün toplulukları çoğalmakta, hareket kartopu gibi büyümektedir.

Şeyh Bedreddin düşünce sistemini geliştirirken, iktidar ve egemenlik konusu üzerinde önemle durmuştur. Öngördüğü toplumsal düzeni kurmak için öncelikle iktidarı egemenin elinden almak gerektiği fikri açıktır Bedreddin için. Ama bunun yolları konusunda fazla iyimser olduğunu hayat göstermiştir. Musa Çelebi'nin yanında Kazasker görevini yürütürken, bu yolla nüfuzunu genişletmeyi, bürokrasi içinde örgütlenmeyi ve zamanla iktidarı ele geçirmeyi tasarlamış olması muhtemeldir. Başarısızlığa uğrayan bu birinci girişiminden sonra, özel olarak belirlediği Karaburun-Aydın ve Manisa-Saruhanlı bölgelerinde savaş ve ayaklanma düzeninden ziyade komünal topluluk düzeni inşa etmeye girişmesi, toplumsal devrim stratejisinde ileri bir aşamayı temsil etmesine karşın, iktidarı bu yoldan egemenin elinden alabileceği iyimserliğinin bir başka ifadesidir. Kanımızca, Bedreddin'in düşünce sistemindeki hümanist karakterin bir sonucudur bu iyimserlik.

Küçük Çarpışmalarla Büyük Savaşa Hazırlanma

Köylülerin ürün teslimini reddetmeleri ve vergileri ödememeleri, başlangıçta İzmir Sancakbeyliği tarafından bir asayiş sorunu olarak görülür. Asayiş birlikleri ile birkaç köy basılır, gözdağı verilir, bey hakkına göz diken köylülere hadleri bildirilirse eski düzen tekrar sağlanır diye düşünülür. Ne var ki İzmir'den yola çıkan askeri birlikler hedeflerine ulaşamadan imha edilirler. Yollar, geçitler Börklüce'nin örgütlediği milisler tarafından tutulmuş, eğitilmiş ve silahlandırılmış köylüler sıkı bir düzenle nöbet ve gözcü sistemi kurmuşlardır. İzmir'den yola çıkan beyin herhareketi Ahi, esnaf, köylü halkaları üzerinden Börklüce'nin karargahına kadar iletilmektedir.

Köylülerin üzerine gönderilen müfrezeler bozulup imha edilince, İzmir Beyi Bulgar Sisma elindeki kuvvetlerden büyük bir birlik oluşturarak köylere baskın vermeye çıkar.

Ayasluğ'dan (Efes/Selçuk) ileriye geçemeyeceğinden emin olan Börklüce Mustafa, ana kuvvetlerini toplama gereği dahi duymaz. Yeni bir toplum düzeni örgütlemenin heyecanı ve coşkusuyla aralıksız çalışmakta, gündüz bir tarlada, bir yol inşaatında, bir bent kurmada vb. ortak üretime katılırken asıl dikkatini çevre köylere, yerleşim bölgelerine elçiler, propagandacı dai'ler yollayarak düşüncelerini yaymaya, kendilerine katılma çağrılarına yoğunlaştırıyordu. Yörükler, konargöçer Türkmenler, bölgede örgütlü tarikatlar, abdallar, dervişler, babalar Börklüce'nin davetine cevap veriyor, Bedreddin Hareketine katılıyorlardı. Börklüce Mustafa, Şeyh Bedreddin'in öğretisine uyarak savaştan ziyade düzen kurma işiyle ilgileniyordu.

Mehmet Çelebi'nin Cüneyd'in yerine İzmir'e atadığı Bulgar Sisma, Ayasluğ'a varmadan daha ilk geçitte dervişlerle köylülerin baskınına uğrar, birliklerin yarısı imha olur, göğüs göğüse bir çarpışmaya girmeden kırılır askerler. Börklüce'nin tahmini doğru çıkar, geçidi geçip düzlüğe çıkarlar ama kalanlar, gecenin karanlığında birer-ikişer vurulur, bir o kadarı da firar eder. Sisma güçlükle döner İzmir'e, can havliyle kalesine sığınır. Bu işin bir asayiş meselesi olmadığını anlamaya başlamıştır artık. Nedir, kimdir karşısındaki, henüz hiç karşılaşmamıştır bozguncu takımıyla, ama tanınmayan bir düşmanla yüz yüze olduğunu anlamıştır. Bunun üstesinden gelmenin tek yolu vardır, Mehmet Çelebi'nin verdiği izin ile derhal asker toplayıp ordu kurmaya girişir. Zorla adam toplar köylerden, savaşmaya gücü yeten herkesi kaydeder orduya. Aylarca eğitimden geçer, talim yapar ordu. Belirsiz bir düşmana karşı savaşacak olmanın tedirginliği, bir yandan hırslandırır egemeni.

Diğer yandan Bedreddin Hareketi büyümekte, yayılmaktadır. Tarlalar birlikte sürülmekte, ekin hep beraber kaldırılmakta, beyin hakkı, mültezim payı demeden tüm ürün köylünün ambarına yığılmaktadır. Yoksul köylü hiç olmadığı kadar varlık sahibidir. Ahiler alet-edavat yetiştirmekte zorlanmakta, ticaret artmış, refah ve gönenç içinde halk ilk kez tadına varıyor mutluluğun ve özgürlüğün. Köyler gelişmekte, yeni yerleşim yerleri inşa edilmektedir. Ayrılık gayrılık yadırganır olmuş, medrese talebesi ile tarikat müridi bir olmuş, Hıristiyan, Müslüman, Musevi kardeşleşmiş, Türkü, Rumu, Yahudisi, abdalı, dervişi, cavlakı, torlakı, babası yeni bir toplumsal düzen kurmanın, kendi eserleri olan yeni düzenin heyecanı içinde kaderlerini birleştirmişler…

İzmir'de büyük bir ordunun kurulmakta olduğundan haberlidir Börklüce Mustafa. Bu büyüklükte bir ordunun ne kadar zamanda eğitimini tamamlayıp sefere hazır olacağı, iaşesini giderip yola çıkacağı, ağırlıklarıyla birlikte hangi güzergahı izleyeceği, bir bir hesaplanır. Bir kurultay toplar Börklüce ve savaş hazırlığı kararlaştırılır.

Ordunun izleyeceği yol boyunca pusu ve baskın yerleri belirlenir. Her köy savaşa dahil olur, kendi bölgelerini savunma görevini üstlenirler. İzmir'den Aydın'a tüm güzergahta milisler mevzilenir. Savaş planına göre ordu ilerlerken köy köy savunma birliği kendi mıntıkasında bekleyecek, sırası geldiğinde vuracak, ordu geçip giderken peşi sıra takılacak ve yanlardan gerilerden sürekli baskınlarla hırpalayacaktı. Baskınlar ve pusular, vur-kaç taktikleri dönemin en yaratıcı gerilla taktiği olarak başarıyla uygulandı.

Geçitlerde kaya ve kütükler yuvarlanarak ordunun bir kısmı kırıldı. Gece baskınları verildi, milisler uyumakta olan ordunun arasına girip birkaç bölüğü uykularında doğrarken çıkan panikle ordu karanlıkta birbirini doğramaya başladı. Geceleri baskından korunmak için büyük ateşlerle aydınlatmayı düşünen ordudan ağaç kesmeye giden bölüklerin hiçbiri geri dönmez. Ormanda pusuya düşer hepsi. Onları aramaya gidenler de dönmez, paniğe kapılan ordunun içine sızan kılık değiştirmiş dervişler, durmaksızın propaganda yaparlar, askerin maneviyatı bozulmuştur, karanlık bastığında gruplar halinde firarlar başlar.

Ayasluğ'a ulaştığında ağırlıklarını kaybetmiş, morali bozulmuş, iaşeleri tükenmiş, savaş gücünü yitirmiş bir kalabalık kalmıştır ordudan geriye. Ayasluğ'da sivil halkı kırarak, ambarlarını yağmalayarak askerin maneviyatını tekrar yükselteceğini hesaplayan bey ve kurmayları bomboş bir kentle karşılaşırlar. Ambarlar taşınıp boşaltılmış, ne yiyecek namına bir şey, ne de tek bir canlı yoktur Ayasluğ'da.

İzmir'den 60 bin askerle çıkan ordu, daha ilk yerleşim yerine vardığında sayısı 20 bine inmişti, kalanların da savaşmaya niyeti yoktu. Aralarına sızan dervişlerin bildirmesi ile Börklüce Mustafa kuvvetlerini toplayıp ordunun üzerine yürür, kısa bir çarpışma ile ordu dağılır, kaçamayanlar teslim olur. İzmir beyi Sisma ve maiyeti ters yöne, denize doğru kaçar. Nasıl olsa sıkıştırıp ele geçiririz diyerek üzerlerine varmaz Börklüce. Ama bakar ki kıyıda bir gemi beklemekte, sıkıştığında kaçış yolu için hazır tutmaktaymış İzmir beyi. Daha savaş başlamadan kendi canını güvenceye almanın derdine düşen birinin, savaşı kazandığı nerede görülmüş?...

Büyük bir zaferdir köylüler için, kurdukları düzeni savunmada sınavdan geçmiş, kazanmışlardır. Bey takımının artık üzerlerine bir daha gelemeyeceğine güvenle günlük yaşamlarına dönerler. Feodallere, sancakbeylerine, ordu komutanları ve asesbaşlarına, mültezimlere, yobaz ve bağnaz medrese görevlilerine, egemenden yana her kesime, önce sömürü kaynaklarını keserek, ardından ordularını bozarak derslerini bildirmişler, haklı davalarına bağlılıkları artmış, tuttukları yolun doğruluğuna inançları pekişmiş haldedirler.

Diğer tarafta Torlak Kemal ve yandaşları da, Manisa ve Saruhan Beylerinin üzerlerine gönderdiği orduyu bozguna uğratmış Ali Bey’i son anda sığındığı kalesinde kuşatma altında tutmaktadır. Bir müddet kuşatmayı sürdüren Torlak Kemal daha fazla zaman geçirmemek için kuşatmayı gevşetir, Torlak ve milisleri günlük işlerine döndürür, birkaç nöbetçi ile Saruhan beyini kalesine hapseder.

Manisa ve Saruhan'ın Yahudi esnafı özellikle kent ayaklanmasında, beylerin kale tarzında konaklarının basılmasında önemli roller oynarlar. Müslüman halk, Ahi teşkilatı ve Yahudi esnaf, kentin yönetimini üstlenirler. Köylerin ihtiyacı olan mal sevkiyatını yaparlar, köylünün ürününü pazarda satmasına aracı olurlar. Köyle kent arasında doğal işbirliği ve dayanışma da Bedreddin Hareketinin toplumsal düzenin inşasındaki yeteneğinin kanıtı, ileri bir aşama olarak kitlelerce benimsenir.

Ayaklanmanın Birinci Perdesi: İki Ordu Karşı Karşıya

İzmir ve Saruhan beylerinin yenilmesi, Edirne Sarayı'nda telaşa neden olur. Mehmet Çelebi ve Başvezir Bayezid Paşa derhal divanı toplarlar. Çıkan karar, Osmanlı ordusunu üzerlerine sürmektir. Başkumandanlığa henüz 14 yaşındaki Şehzade Murat getirilir, Bayezid Paşa danışmanı ve başyardımcısı olarak atanır. Ama ordunun fiili komutanı Bayezid Paşa'dır. Edirne'de alınan kararı ilk duyan Şeyh Bedreddin olur. Gecikmeden haberci çıkararak durumu Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'e bildirir. Çok zorlu bir savaş için hazırlıklara başlamaları talimatı verir. Yerel beylere karşı kazandıkları yengi nedeniyle her iki önder de halkın ellerindekini korumak için kararlılıkla savaşacağına ve yine galip geleceklerine güvenlidirler.

Güzergah üzerinde önce Torlak Kemal Osmanlı ordusunu karşılamak için hazırlık yapar. Kurultay toplar, milisleri, torlakları, abdalları, ahileri savaş düzenine geçirir, görev dağılımı yapar, arazi koşullarına hakim olmaları ve yerel halkla kurulan sağlam ilişkilere göre en uygun savaş yönteminin vur-kaç taktiği, pusu ve baskın için hazırlanırlar.

Karaburun ve Aydın bölgesinde Börklüce Mustafa da kuvvetlerini uzun sürecek bir savaşa göre örgütler. Göğüs göğse çarpışmalardan kaçınılacak, geriden ve kanatlardan vurulacak, mevzi savaşına girilmeyecek, birlikler sürekli hareket halinde olacak, Bayezid Paşa'nın kıyıcılığı hesaba katılarak sivil halk ve savaş dışında kalan çocuk, kadın ve yaşlılar korunaklı bölgelere çekilecek. Mancınık ve alev topları gibi yeni savaş araçları kullanılacak. Sakızlı Rum gemicilerin yardımlarıyla denizyolundan şaşırtmacalar verilecek. Uzun sürecek savaşta çevre ikmal yolları kesilecek, yiyecek ve su stoklarına sabotajlar yapılacak -büyük ordunun iaşe sorunu da büyük olur.

Zor bir savaş olacağını hesap etmekle birlikte Börklüce Mustafa tam bir halk seferberliği ile bu saldırıyı püskürteceklerine inanmaktadır. Çağrıyı alan yöre köylüleri, gezgin dervişler, tarikat öğrencileri, abdallar, dedebabalar, pirler, şeyhler, konar-göçer Türkmen aşiretleri, esnaf ve lonca birlikleri, dil, din kavim ayrımı olmaksızın Ege insanı, Börklüce Mustafa'nın etrafında toplandı. Deniz ticareti ve deniz taşımacılığının merkezi sayılan Samos-Sakız-Karaburun üçgeni, çalışmak için gelen çok sayıda denizciyi de barındırıyordu. Deniz ticareti olur da korsanlık olmaz mı? Bu bölge aynı zamanda korsan yatağıydı. Denizde karşılaştıklarında birbirini boğazlayan denizciler ile korsanlar şimdi Börklüce'nin safında omuz omuza Osmanlı ordusuna karşı savaşacaklardı.

Osmanlı ordusu ilkin Torlak Kemal ve kuvvetlerinin etrafından dolaşarak şaşırtmaca verdi. Böyle bir ordunun ancak İzmir gibi büyük bir kentte ikmal yapabileceğini, bu yüzden İzmir üzerinden geleceğini bekleyen Börklüce'nin dervişlerine şaşırtmaca yapan Bayezid Paşa, İzmir'e uğramadan doğrudan Ayasluğ'a yöneldi. Kıyıdan başlayıp yükseklere doğru alabildiğine uzanan, okyanus gibi dalgalı görüntüsü ile ormanın önünde ilk molayı verdi. Orman kıyıdan Karaburun tarafına, içlere doğru Ortaklar-Aydın yönüne, kuzeye doğru ise Torlak Kemal'in mevzilendiği Saruhanlı'ya doğru kesintisizce uzanıyordu. Arada zorlu geçitler, ırmak deltaları, vadiler, ova ve düzlükler, ağaç denizinde ada gibi kalıyordu. Bayezid Paşa, ormanı tutuşturdu bir ucundan. Yangın, denizden esen yel ile birlikte, büyük bir hızla yayılarak ilerledi. Acımasızlığı, zalimliği ve kan dökücülüğü ile ünlü Bayezid gibi birinden bile beklenmeyecek bir kıyıcılıktı bu. Ormanın içinde pusuya yatmış müritlerin bir kısmı cehennem ateşinden kaçamadı. Orman haftalar boyu yanmaya devam etti. Köyleri kasabaları yuttu, tarlalar, bahçeler, otlaklar kavruldu, orman hayvanları, büyük ve küçük baş sürüler telef oldu. Görülmemiş, duyulmamış bir vahşetti yaşanan.

Öfkesini bastıramayan bazı birlikler, Osmanlı ordusuna feda hücumları yaparak yittiler. Orduya kendi kayıplarından büyük zayiatlar verdiriyor, fırtına gibi biçiyorlardı Osmanlı askerini. Ama kontrolsüz her hücum ve her kayıp zayıflatıyordu Börklüce'nin kuvvetlerini.

Torlak Kemal etrafını dolaşıp geçen ordunun peşine takılır, artçı birliklerini vurmak için fırsat kollar. Börklüce'nin gönderdiği habercinin talimatı ile Osmanlı'nın gerisinden baskın verir. Ordunun arkasındaki kaynaşma ve karışıklığı görünce Torlak Kemal'in hücuma geçtiğini anlar ve Börklüce de cepheden saldırıya geçer. Önlü arkalı sıkıştırarak kırabildiği kadar kıracak, şaşkınlığı geçip toparlanıncaya kadar budayacak ve hızla geri çekilecekti. Osmanlı ordusunun mevcudu 150 bin civarı diye tahmin edilir. Torlak Kemal kuvvetlerinin bir kısmını Manisa-Saruhan bölgesinde bırakmak zorunda kalmış, savunma savaşına göre hazırlık yaptığı için ancak iki bin savaşçı ile Ayasluğ önlerine varabilmiştir. Börklüce Mustafa'ın ana kuvveti 10 bin civarında, bir o kadarı da çevreye dağılmış milis kuvvetleri olarak mevzilenmiş durumda, toplamı 20 bine yakındır.

Üst üste verdiği şaşırtmacalarla Bedreddin müritlerinin hesaplarını bozan Bayezid Paşa göğüs göğse girdikleri ilk çarpışmada çok çetin bir savaşa girmiş olduklarını fark eder. Usta komutan, karşısına çıkan savaşçıların hareketlerindeki disiplini, aklı ve taktik yeteneği saptamakta gecikmez. Gevşek davranmamak, baldırı çıplaklar ordusunu hafife almamak gerektiğini bir iyice anlar.

Torlak Kemal'in baskınını püskürten ordu, ağırlığını Börklüce'nin üzerine çevirince planladığı gibi geri çekilir. Zikzaklar çizerek, Karaburun tarafına döner ve orduyu arkasına takar. Ortaklar ve Aydın yönünde Bayezid Paşa'nın yol üzerinde tüm köyleri ve kentleri yerle bir edeceğini tahmin eden Börklüce, halka zarar gelmemesi için çarpışmaları yerleşim yerlerinin uzağına çekmeye çalışır. Eşitsiz iki ordunun karşı karşıya geldiği bu savaşta bir yandan halkı korumak isterken, Börklüce, savaşı halkın dışına taşırdıkça halk desteğinden mahrum kalmanın da mutlak bir yenilgi anlamına geleceğinin farkında mıdır bilinmez. Küçük çarpışmalar, pusu ve baskınlar yine aralıksız sürer. Araziye hakim Bedreddin kuvvetleri her taşın, her ağacın ardından, her geçidin üstünden Osmanlı ordusuna ölüm yağdırırlar. Gerilerken hızla dönüp hücuma kalkarlar, birkaç kere yüz geri edip dağılmanın eşiğine gelen Osmanlı ordusu, Bayezid Paşanın etkili komutası altında tekrar toparlanır. Ordu üzerinde mutlak bir otoritesi vardır Paşanın. Düz ovada saf halinde savaşmaya göre eğitimli ordu elverişsiz arazide ne kadar zorlanıyorduysa da Bayezid Paşanın komutanlık becerisi sayesinde ilerleyebiliyordu. Koca ordusunu sürekli savaş halinde tutmayı başarıyordu.

Börklüce, Karaburun'a yaklaştıkça nihai çarpışma anının da yaklaşmakta olduğunu hesaplıyordu.

Bedreddin yiğitleri ne kadar kayıp vermişlerse de savaşma gücü ve iradesini koruyor, morallerini yüksek tutuyorlardı.

Osmanlı ordusu her yönünden darbeler almış, hırpalanmış, büyük kayıplar vermiş, kimi zaman yenilgi korkusuna kapılmış olsa da, Bayezid Paşanın kararlılığı ve hırsı, ordunun temelli bozulmasını önlüyordu.

Karaburun sınırdı, arazi elverişliydi, Osmanlı ordusu saf düzenini tutturamıyor, birlikler arasında irtibatı koruyamıyordu. Börklüce Mustafa birkaç kola ayırdığı kuvvetleriyle ayrı ayrı noktalardan hücuma geçti. Bedreddin müritleri, orduyu sıkıştırmaya, geriletmeye başladılar. Kıyasıya bir savaş veriyorlardı, kesip biçmekte, düpedüz doğramaktaydılar Osmanlı'yı. Ama kuvvetler çok eşitsizdi, birer birer düşüyordu Bedreddin yiğitleri, sayıları az olduğu için Osmanlı ordusunu çembere alamadılar. Kuşatamayınca kuşatıldılar. Eşitsiz savaş bir müddet sonra Börklüce ve yoldaşlarını kırmaya başladı, 10 bin mürit 8 binini savaş meydanında bıraktı. Sağ kalanların bir kısmı Osmanlı'nın eline geçti. Bir kısmı, ancak kuşatmayı yarıp çekilmeyi başarabildi. Börklüce Mustafa, onlarca kılıç ve mızrak yarası ile sağ yakalandı. Meydan savaşı bitmiş, yeni bir aşaması vardı sırada şimdi çarpışmanın; inançlar sınanacak, davaya bağlılık test edilecekti cellatlar önünde.

Osmanlı'ya da oldukça pahalıya mal olmuş bir savaştı bu. 150 binle çıkılan sefer sonucunda ordudan başka her şeye benzeyen 20 bin kişilik yorgun, bezgin bir güruh kalmıştı Bayezid Paşa'nın elinde. Ordudan ayırdığı bir kol ile Torlak Kemal'in üzerine yürüdüğü, Manisa-Saruhan dağlarında torlakları vurduğu, sağ yakaladıklarını kent meydanında idam ettirdiği sonradan öğrenilecekti.

Şehzade Murat ve Bayezid, tüm bölgede Dede Sultan diye anılan Börklüce Mustafa'nın nasıl bir kişi olduğunu görmek, anlamak istediler. Bedreddin müritleri ile bir örnek giysileri içinde Börklüce Mustafa yaralarına aldırmadan dimdik duruyordu karşılarında. Tartışma kısa sürdü, davamız bunca haklı olmasaydı Osmanlı böyle bir ordu ile üzerimize gelmez ve biz de şimdi burada karşınızda haklı davamızı savunuyor olmazdık deyince Börklüce, egemenin söyleyecek sözü kalmadı. Bayezid bir ikrar ve teslimiyet sözü için ve tüm yöre halkına gözdağı olsun diye Börklüce Mustafa'yı en ağır işkencelerle cezalandırdı. Ellerinden ve ayaklarından çivi ile çakılarak İsa gibi çarmıha gerildi. Bir devenin sırtına yüklenip Ayasluğ'da dolaştırıldı. Börklüce Mustafa'nın yüzünde acı çektiğine dair bir işaret yoktu. Bedreddin'e bağlılığının, Bedreddin düşüncesine inancının ödülüydü bu işkenceler. O yüzden başı dikti, onurla bakıyordu çevresinde toplanan halka. Sağ yakalanan Bedreddin müritleri Börklüce'nin gözleri önünde işkence edilerek katledilirken egemenin 'aman dileyen affedilecek' vaadi, 'Dede Sultan iriş!' haykırışları içinde kayboluyordu. İdam edildiler birer birer, en son Börklüce, kolları bacakları gövdesinden ayrılarak katledildi.

İkinci Perde: Bedreddin Makedonya’da Deliorman Köylüleri Arasında

Yenilgi haberi İznik'e ulaştığında Şeyh Bedreddin derin bir acıya kapıldı. Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve nice dervişler, abdallar, torlaklar, müritleri, öğrencileri, dava arkadaşları, yoldaşlarını yitirmenin acısı tarifsizdi… Yenilginin nedenlerini hızla değerlendirdi, hareketin önderi olarak kendisini sorumlu gördü. Savaşa erken girmişlerdi, henüz hazır değildi köylüler ve taraftarları böyle büyük bir savaşa. Yürüttükleri çalışmalar, köy komünleri, ortaklaşmacı düzen maya tutmuştu ama egemeni küçümsemişlerdi. Toplumsal bir düzen inşa etme çabası, iktidarı alma çabası ile birleştirilmeliydi. İktidarı almak içinse, halk savaş düzeninde örgütlenmeliydi. Osmanlı bir kere daha aldatmayı başarmıştı ezilenleri. Yerel beyleri üzerlerine göndermiş, onlarla çarpışmalarda yorulmuş, hırpalanmışken, asıl ordusu ile Osmanlı yürümüştü Aydın ve Manisa köylüsünün üstüne. Ve son olarak Bedreddin, Ayasluğu meydanında bir sehpa kurulacaksa, orada Börklüce değil ben olmalıydım, dedi. Osmanlı'nın yürüdüğünü duyar duymaz çıkmalı İznik'ten ve müritlerinin yanına varmalı, hareketin başına geçmeli ve ayaklanmanın komutanı olarak savaşa girmeliydim diyerek yenilginin sorumluluğunu üstlendi. Şimdi sıra tarihe karşı özeleştiri vermekteydi.

Dergahtaki yoldaşlarını topladı ve kararını açıkladı,

"Yarım kalan işi tamamlamak gerek, savaşı üzerimize alıyoruz, Osmanlı ile yeni bir çarpışmaya hazırlanmak üzere İznik'ten ayrılıyoruz, geri dönüşümüz yoktur, serbestsiniz, peşimizden gelmek isteyenlerde gönüllülük esastır."

Gizliden yapılan yol hazırlığı ile gecenin karanlığında hiç firesiz Bedreddin ve müritleri İznik'ten ayrılırlar.

Şeyh Bedreddin, Osmanlı sultanı Mehmet Çelebi'ye muhalif Çandaroğulları Beyliği ile temas kurmak zorunda kalır.

Çandaroğlu beyi İsfendiyar bir yandan sınırlarını genişletmek, Osmanlı'nın topraklarını ele geçirmek ve sultan tahtına oturmak isterken, bir yandan Mehmet Çelebi'den çekinmektedir. Açıktan cephe almayı göze alamasa da el atından Mehmet Çelebi'ye karşı her türlü harekete destek vermektedir. Nitekim Süleyman'a karşı Musa Çelebi'ye desteğini açıktan göstermiş, gemileri ile Eflak kıyılarına çıkarmıştı.

Mehmet Çelebi'nin bir başka kardeşi taht iddiasında bulununca, ayaklanma Sinop'ta İsfendiyar beyin konağında planlanmıştı. Osmanlı'nın Düzmece Mustafa olayı diyerek çarpıttığı ayaklanmada yine aynı güzergahtan gemilerle Eflak kıyılarına varılmış, Eflak prensi Mircea'nın yardımlarıyla ayaklanma Bulgar topraklarında başlamıştı.

Siyasi dengeler, çelişki ve çatışmaları hesaplayan Şeyh Bedreddin, İsfendiyar Bey’i doğal müttefik görüyor ama yine de tam güvenmiyordu. Zira Mehmet Çelebi haber alır ve İsfendiyar'ı sıkıştırırsa, karşı koymayıp kendisine teslim edeceğini düşünüyordu. Bu düşünce ve kuşkularla, Çandaroğlu topraklarında oyalanmaksızın, İsfendiyar Bey'den alacağı yardımla yoluna devam etmeyi kararlaştırmıştı. En güvenli yer olarak Timur'un oğlu Şahruh'un yanını görüyordu. Osmanlı'nın sözünün geçmeyeceği tek kişi Şahruh'tu, geçmişte Timur'un yanında kaldığı zamanlarda babasının gösterdiği hürmeti oğlunun da göstereceğini umuyor, koruması altına alacağına inanıyordu.

İsfendiyar Bey yolların güvensizliğini gerekçe yaparak Şeyh Bedreddin'i Doğu'ya gitmekten vazgeçirdi. Kırım beyi ile dostluğundan söz ederek, Osmanlı'nın Kırım'da etkisiz olduğunu, güven içinde çalışmalarını yürütebileceğini, taraftarlarıyla kolay irtibat kuracağını, zamanı geldiğinde de Osmanlı topraklarına ulaşmanın deniz yoluyla hem güvenli hem elverişli olacağını anlatınca Bedreddin bu seçeneğe razı oldu. Osmanlı ile rekabeti nedeniyle İsfendiyar Bey'in kendisinden yararlanmak niyetinde olduğunu da sezmekteydi ama koşulların pek de elverişli olmaması nedeniyle Çandaroğlu'nun önerisini kabul etmekten başka çare yoktu. Diğer yandan İsfendiyar Bey, Şeyh Bedreddin'i Kırım'a ulaştırmayı düşünmüyordu. Tahsis ettiği gemi ile Kırım'a doğru gitmekte olduklarını sanan Bedreddin ve müritlerinin aksine, kaptan, yolcuları Eflak sahilinde bırakma talimatı almıştı. Erzak tedariki gerekçesiyle kıyıya yanaşan kaptan, dinlenmeleri için Bedreddin ve yoldaşlarını karaya çıkarır, tenha kıyıların şüphesi, geminin yelken açıp uzaklaşmasıyla aydınlanır. Eflak topraklarında terk edilmişlerdir!...

Şeyh Bedreddin, Kazaskerlik görevinden bildiği güvenilir ilişkileri aracılığı ile bölgeye yerleşir. Bir müddet faaliyetleri gizli yürütmek niyetindedir. Ağaç denizi de denilen Deliorman bölgesinde bir köy büyüklüğünde kamp kurar. Dervişleri, müritleri, taraftarları çevreye dağılır, Bedreddin'in yerini açıklamadan, Bedreddin düşüncesini yaymaya, halka, yoksul köylüye eşitlikçi ortakçı düzen için Osmanlı sultanı ve soylularla aristokratlar ve ayrıcalıklı toprak zenginleri aleyhine, sömürü ve zorbalık düzenine karşı propaganda faaliyetlerine girişirler.

Rumeli'ye ilk çıkan akıncılar ve gazi dervişlerin bıraktığı tasavvuf ve halk İslamı etkileri Bedreddinî propagandanın yankısı ile canlanır. Rumeli Müslüman halkı ile yoksul köylüler arasında taraftar bulmaya başlar. Bu arada Hıristiyan heretik akımlardan Pavlikanlar ve Bogomillerin Hıristiyan halk arasında yaratmış oldukları muhalif kültür, Şeyh Bedreddin'in bağdaştırmacı felsefesi ile bütünleşir. Mehmet Çelebi'nin toprak tahsisinden memnun olmayan ya da tımarları ellerinden alınan yerel beyler de Bedreddin Hareketine yakınlaşırlar. Geniş bir toplumsal destek bulma eğilimine giren hareket bu yayılma hızı ile Osmanlı'nın dikkatinden kaçamaz. Ayaklanma merkezi ve karargahı Selanik'te olan 'Düzmece' Mustafa'yı kuşatmış olan Mehmet Çelebi ve Bayezid Paşa, Deliorman taraflarından yayılan tehlikeden haberdar olur olmaz kuşatmayı kaldırıp derhal Şeyh Bedreddin için tedbir alırlar.

Mehmet Çelebi ile Bayezid Paşa arasında geçen tartışma ilginçtir. Mehmet Çelebi taht iddiası ile ayaklanan kardeşi 'Düzmece' Mustafa'yı saf dışı etmeye öncelik vermek isterken Bayezid "O yalnızca egemen koltuğuna oturmak istemekte, asıl düşman Bedreddin'dir, o iktidarı istemekte" diyerek aradaki sınıfsal ve siyasal amaç farkına dikkati çeker.

Çalışmaları henüz başlangıç aşamasındayken Osmanlı tarafından duyulup Mehmet Çelebi'nin tedbir almakta olduğunu öğrenince Bedreddin taraftarları ayaklanma teklifinde bulunurlar. Şeyh Bedreddin gerek hareketin cılız oluşu gerekse siyasi koşulların Osmanlı lehine dönmüş ve Mehmet Çelebi'nin iktidarını pekiştirmiş olması nedeniyle ayaklanmanın başarısızlığa mahkum olduğunu, bu yüzden masum onca insanın sonu kesin yenilgi olacak bir savaşa sokulup kanının akıtılmasını büyük sorumsuzluk ve vicdansızlık olarak görür. Zaman kazanmak için Mehmet Çelebi ile uzlaşma yolu bulunmasını, aksi halde mutlaka bir bedel ödenecekse de bunu kendisinin göğüsleyeceğini kararlılıkla savunur. Yakın yoldaşları,

Bedreddin'in teslim olması anlamına gelecek bu kararını onaylamazlar. Tam bu sırada bir ihanet gerçekleşir. Bedreddin taraftarı görünen yerel beylerden Yusuf Bey affedilmek ve elinden alınan tımarların iadesi karşılığında Şeyh Bedreddin'i Mehmet Çelebi'ye teslim eder. Yoldaşlarının direnmeye kalkmaları üzerine daha fazla kan dökülmesini istemez, durdurur onları Bedreddin.

Karargahını Serez'e taşıyan Mehmet Çelebi, Şeyh Bedreddin'i huzuruna çıkartır. Son durumunu görmek ve tartışmak ister. Bedreddin'in yanıtları, egemenin zorbalığını ve soygun düzenini sorgulayıp mahkum eder tarzdadır. Düşüncelerini çürütülemez sağlamlıkta savunarak meydan okur.

Şeyh Bedreddin gaziler soyundan aristokrat aileden gelmekte, en önemli bilim merkezlerinde ünü ve bilgisi ile büyük saygınlığı olan, devlette yönetici görevler üstlenmiş bir kişidir. Mutlak karar yetkisine sahip Mehmet Çelebi dahi olsa Bedreddin hakkında göstermelik bir yargılama olmaksızın, idamını gerektirecek bir suç ithamı ile sözde bunu kanıtlayıp fermanı yazılmadan idam etmeyi kimse göze alamazdı. Ama Bedreddin hakkında suçlama yapacak ve onu suçlu gösterecek ulema sınıfından bir kadı-hakim bulmak da kolay değildi. İran'dan gelen Molla Haydar Herevi ile yüz yüze yapılan ve iki gün süren tartışmalardan sonra Haydar yenilgiyi kabul eder ve Bedreddin'in suçsuz olduğunu ilan eder. Mehmet Çelebi'den fetva talimatını alan ulema heyeti bilimi, tartışmayı, yargılamayı bir kenara bırakır, karar verilmiştir, Şeyh Bedreddin idam edilecektir. Molla Haydar'ın yerini Molla Fahreddini Acemi alır. Sorgulamaya da yargılama değil, hakaret ve küfür vardır yalnızca. Bedreddin susar, yanıt vermez hiç birine. "Madem ki bu kez yenildik haklı davamızda, bundan böyle bütün konuşmalar boşunadır. Verin şu fermanızı" der ve koyar noktayı…

Serez'in Bakırcılar Çarşısı'nda darağacı kurulur. 18 Aralık 1416 perşembe günü sabah erken saatlerde üstündeki giysiler çıkartılarak çırılçıplak bedeniyle asılır Şeyh Bedreddin.

Bedreddin'in katlinden sonra müritleri ve taraftarları Osmanlı karşıtı muhalif hareketler içinde yer alırlar. Bunlar arasında en dikkat çekici olan İzmir beyi Cüneyd'dir. Cüneyd, İzmir beyi iken Bedreddin'in onu ziyaret ettiği, hürmetle ağırlandığı bilinir. Osmanlı taht kavgası Cüneyd'i de İzmir beyliğinden eder. Süleyman Çelebi Cüneyd'i İzmir beyliğinden alıp Ohri sancakbeyliğine atar. Musa Çelebi'nin Süleyman'ı yenmesinden sonra tekrar İzmir beyliğine döner. Ancak Mehmet Çelebi'nin Musa'yı alt etmesi ile tekrar İzmir'den sürgün edilir, bu kez Niğbolu sancakbeyliğine atanır. Cüneyd Bey tamamen gözden çıkarılmasa da kendisine tam güvenilmeyen bir yöneticidir. Düzmece Mustafa olayı ile birlikte Cüneyd, Mehmet Çelebi'ye karşı açıktan muhalefete geçer. Bedreddin müritleri önderlerini kaybettikleri bu dönem Düzmece Mustafa ile birlikte hareket eden Cüneyd saflarına katılırlar. Düzmece Mustafa'nın yenilip öldürülmesinden sonra Cüneyd tekrar İzmir'e döner. İzmir ve Aydın halkı, Bedreddin'in dostu olarak gördükleri Cüneyd'i bağırlarına basarlar. İzmir ve Aydıneli'nin bağımsızlıkçı beyi Cüneyd, Börklüce'ye ve elbette Şeyh Bedreddin'e sıkı sıkıya bağlı Karaburun köylülerine dayanır. 1453'te yenilip idam edilmesi, Aydıneli'nin siyasi açıdan Osmanlı boyunduruğu altına girmesi ve Bedreddin Hareketi'nin askeri açıdan sonu anlamına gelir.

Şeyh Bedreddin ayaklanmasının en doğru tanımı, tarihe erken doğum için zorlanan, hümanist ve ütopik eşitlikçi-ortakçı toplum düzeni amacı ile dönemin egemen sınıf ilişkilerini ve sömürü düzenini hedef alan, antifeodal ve özgürlükçü köylü ayaklanması biçiminde yapılabilir.

Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal: Karaburun-Aydıneli ve Manisa-Saruhanlı'dan, Makedonya topraklarına Deliorman'a, Varna'ya, Tuna'ya, Silistre'ye yayılan eşitlikçi-ortakçı düzen özlemiyle antifeodal radikal dini ve toplumsal hareket kendisinden sonraki sınıf mücadelelerini silsileler halinde etkileyerek, her tarihi dönemin sınıfsal biçimlenmesine, kültürel mayalanmasına uygun dönüşümler geçirerek ezilen insanlığın elinde bayraklaştılar.

Osmanlı aristokrasisi, Bedreddin hakkında hükmünü verirken "kanı helal malı haramdır" demişti. Bu, Bedreddin'in mal varlıklarına el konulmayacağı, mirasçılarına dokunulmayacağı, eserlerinin imha edilmeyeceği anlamına geliyordu. Ama müritleri ve Bedreddin'e bağlı yoksul halk, acımasız kıyımlardan kurtulamadı.

Serez, Bedreddin müritleri için adeta bir hac merkezine dönüştü. Osmanlı döneminin sonuna kadar Bedreddin'in türbesi Serez'de 'Şeyh Bedrüddin Efendi Türbesi' adıyla varlığını korudu. Ayrıca 'Bedrüddin Simavi Tekyesi' adlı bir tekke ve yine 'Bedrüddin Mahallesi' adlı bir mahallenin varlığı bilinir. 16. yüzyıla doğru Bedreddin soyunun ve ilk kuşak müritlerinin izleri kaybolmaya başlar. Gizlilik dönemine geçtikleri varsayılır.

Bedreddin müritleri ve taraftarları açıktan propaganda yapamıyor, izleniyor, ele geçirildiklerinde ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Bir araya gelip örgütlenemediler bir daha. Rumeli ve Anadolu'da dağınık halde kaldılar. Büyük oranda sufi tarikatlara girdiler, kendilerine yakın gördükleri dini-sosyal mezhep ve akımlarla birleşerek içlerinde eridiler. Makedonya ve Rumeli'de, Bektaşi ve Hurufi mezhepleri ile Anadolu'da yine Bektaşilik ve Melamilik ile kaynaştılar.

Anadolu halk İslamında, keza heterodoks mezhep ve akımların bir izdüşümü biçiminde gelişen Balkan İslamı'nın şekillenmesinde Bedreddin'in büyük rol oynadığı açık bir gerçektir.

Osmanlı'nın tarihi boyunca yüz yüze kaldığı halk hareketleri ve ayaklanmalarda Şeyh Bedreddin düşüncesi kavşak ve kesişme noktası olmuş, bu yolla tarihsel süreklilik kazanmış ve sınıf mücadeleleri tarihinde günümüze kadar rolünü yerine getirmiştir.

Şeyh Bedreddin idam edilirken, etrafında toplanan halk döner yüzünü, dört yöne ayrı ayrı selam verir, halk da aynı selamla karşılık verir, iki sözcükle tarih bağrına basar mührünü: "Hakikat bizimle!"

Kronoloji

1359 - Simavna'da, Gazi İsrail ile Dimetoka kumandanının Hıristiyan kızının evliliğinden Bedreddin Mahmut'un doğumu.

1361-1369 - Edirne/Adrianopolis'in Osmanlılarca fethi.

1378-'79'a kadar Bedreddin Edirne'de ailesiyle birlikte yaşar.

1380'e doğru Bursa'da eğitim görür.

1381'e doğru bir yıllığına Konya'dadır.

1381-'83 arasında, Bedreddin Kudüs üzerinden Kahire yolculuğuna çıkar.

1383 - Kahire'ye varır.

1384 - Mekke ve Medine'dedir, tekrar Mısır'a döner.

1389-1402 - Yıldırım Bayezid Osmanlı Sultanı olur.

1395 - Bedreddin'in Şeyh Hüseyin Ahlati ile ilk karşılaşması.

Temmuz 1402 - Yıldırım Bayezid, Ankara savaşında Timur'a yenilir ve esir düşer.

1402-1403 - Osmanlı'da fetret dönemi.

Nisan 1403 - Bedreddin, Tebriz ve Sultaniye'de.

1403 sonu - Timur'un Karabağ'daki karargahında.

1404-1405 - Mısır'a dönüş, Ahlati'nin ölümü ve Şeyh Bedreddin'in Halep üzerinden Anadolu, Aydıneli, Sakız yolculuğu. Trakya yoluyla Edirne'ye dönüşü.

1405-1411 - Bedreddin Edirne'de.

1410 - Bedreddin'in oğlu İsmail ile Börklüce Mustafa'nın Menderes üzerindeki Nizar'da karşılaşmaları. İsmail burada ölür.

1407-1411 - İzmiroğlu Cüneyd Edirne'nin doğusunda Ohri sancakbeyi yapılır.

1411-1413 - Musa Çelebi'nin Osmanlı Rumeli'sinde hükümdarlık dönemi. Bedreddin Musa'nın kazaskeri, Börklüce Bedreddin'in kethüdası olur.

1413-1421 - Mehmet Çelebi'nin (I. Mehmet) hükümdarlık dönemi.

1413-1414 - Şeyh Bedreddin İznik'tesürgün. BörklüceAydıneli'nde propaganda çalışması yürütüyor.

1415 - İzmir'in Mehmet Çelebi tarafından fethi. Cüneyd, Niğbolu sancakbeyliğine gönderilir.

Nisan-Temmuz 1415 - Bayezid'in oğlu olduğu iddia edilen Mustafa taht iddiası ile Sinop'tan Eflak'a geçer.

1416 - Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'in önderliğinde, Karaburun ve Manisa'da tarihe Şeyh Bedreddin Ayaklanması olarak geçen isyan.

Temmuz 1416 – Bedreddin İznik'ten ayrılır. Sinop'ta İsfendiyar'ın yanında.

1416 - Sonbaharı Eflak ve Bulgaristan'da.

18 Aralık 1416 - Şeyh Bedreddin Serez'de idam edilir.

1422 – Düzmece Mustafa'nın yenilgisi ve idamı.

1422 – Karaburun köylülerinin yardımlarıyla Cüneyd, Aydıneli'ni tekrar ele geçirir.

1425 - Cüneyd, İpsala kalesinde kuşatılır ve Osmanlılar tarafından asılır.

1460'a doğru gizli dönem başlar.

1492 - Bedreddin taraftarı bir torlak tarafından Arnavutluk'tayken Sultan II. Bayezid'e suikast.

1571 - Varnalıve Ankhialos'lu Bedreddinilere karşı tedbirler.

1571 - Bulgaristan'da Hurufi kıyımı.

1924 - Bedreddin'in kemikleri İstanbul'a getirilir.

1961 - II. Mahmud'un türbegahında defnedilir. (Bugün Divanyolu'nda 'Türk Ocağı'na verilmiş bulunan bina.)

Açıklamalar

*Katı’a: İslam hukukunda devlete ait toprakların işletilmesi ve yararlanılması haklarının ve ‘imtiyazının’ devlet tarafından verilmesi. Bu hakkı elde eden mülk sahibinin bu malı satma, ferağ (başkasına devretme) ve miras olarak bırakma hakkı vardı. Buna karşı ‘idari imtiyaz’ ya da ‘senyörlük’ hakları yoktu. Vergiye tabiydi. Müslümanlara verilen bu topraklarda öşür olarak vergi alınırdı. Sahipleri bu toprakları değerlendirmekle yükümlüydüler. Devlet bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlerin elinden toprağı geri alma hakkına sahipti.

Îkta: Katı’a’nın Selçuklulardaki adı. Anadolu’ya girdikten sonra, Alparslan’ın yakınları ve gazileri belirli yerlerdeki toprakları îkta olarak almış ve fetihlere memur edilmişlerdi. Büyük îktalar çeşitli beyliklere yol açmıştı. Her bey, kendi yandaşlarına küçük îktalar dağıtmış ve bu suretle meydana gelen îktalar Selçuklu devlet arazi sistemine damgasını vurmuştu.

Pronia: Selçuklulardaki îkta sistemine benzer bir usuldür. Pronia usulüne göre, Bizans devleti belli toprakları vergi toplamak ve asker beslemek üzere belirli kişilere devrediyordu.

Devredilen toprağın mülkiyeti değil, tasarruf hakkıydı. Bu sistem, o dönem Franklar’da da ‘beneficium’ adı altında uygulanıyordu. (Kaynak: M. Tului Sönmez, Osmanlı’dan günümüze toprak mülkiyeti, Açıklamalı Sözlük, Yayımevi Yayınları)

**Tımar, yıllık geliri 10 bin ila 20 bin akçe arası; zeamet, geliri 20 ila 50 bin arası; has, geliri 50 bin akçeden fazla olan arazilere denirdi. Has olarak ayrılan topraklar, doğrudan doğruya padişaha aitti. 7 çeşit has vardı. Hepsi serbest olan bu haslar, yüksek devlet memurlarına ait tımarlar kapsamındadır. Bu topraklar, sadece kendilerine has tayin edilenler devlet hizmetinde kaldıkları sürece onların tasarrufunda olurlar, ölümleri halinde Sultan’ın kararına bağlı olarak başka birine intikal ettirilirler.

Klasik biçimde, sipahi tımarı iki biçimde oluşur. Birincisi, bizzat tımar sahibine ayrılan bölümdür. Çayırlar, bağ ve bahçeler, değirmenler vb. gibi gelir getiren kaynaklar da tımar sahibinin tasarrufundadır. Bu bölüme ‘hassa çiftlik’ de denir. İkinci bölüm ise ‘reaya çiftlikleri’dir. Reaya, ayni ya da nakdi vergi vermekle yükümlüdür.

Nitelik açısındansa tımarlar, ‘serbest’ olanlar ve ‘serbest olmayanlar’ olarak ayrılır. Serbest tımarlarda cürüm işleyen reayadan alınan cezalar tımar sahibinindir. Serbest tımarlar yalnızca alaybeyleri, subaşıları, çeribaşları vb. yüksek rütbeli sipahilere verilir. Tımar hiyerarşisinin üst kademeleri subaşılarla sancak beyleridir. Bunlar, kendi idari bölgesine ait tımarların reayasından da harç ve ceza akçeleri alma hakkına sahiptir.

***Bedreddin’in felsefi sisteminin panteist temelde, henüz iç tutarlılığa kavuşmamış bir materyalizme mi, yoksa Hegel’deki Mutlak İdea fikrine benzer biçimde bir nesnel idealizme mi denk düştüğü tartışmalı bir konudur. Dergimiz, yazarın fikrini bu biçimde bırakmakla birlikte, konunun tartışmaya açık olduğunu da vurgular –MT.

Sözlük

Miri: Devlet hazinesine ait olan.

Miri Mülk: Hazine malı.

Has: Hükümdara özgü olan. En yüksek niteliğe sahip (kişi, gelir, mülk vs.).

Tımar: Osmanlı'da hizmet karşılığı verilen, yıllık geliri, üç bin ile yirmi bin akçe arasında olan toprak.

Zeamet: Tımardan sonraki yüksek geliri olan toprak.

Dirlik: Osmanlı'da hizmet karşılığında devletçe verilen aylık ya da bir yere bağlı gelir.

Fetret: İki padişah arasında padişahsız geçen dönem.

Reaya: Osmanlı'nın Müslüman olmayan uyrukları.

Teba: Uyruk.

Kazasker: 1. İlmiye sınıfının yüksek derecesinde bulunan devlet görevlisi. 2. Osmanlı döneminde mahkemelerin en yetkilisi

Kethüda: Devlet büyüklerinin emrinde çalışan, onların bir takım işlerini gören görevli, kahya.

Kapıkulu: Osmanlı’da devletten ödenek alan ve sürekli görev yapan asker teşkilatı. Profesyonel ordu ve askeri bürokrasi.

Vecd: Sevgi veya heyecandan doğan çoşkunluk, kendinde geçme, esrime.

Zühd: Takva. Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getirme.

Azap: Gerekli olduğunda sancaklardaki gençlerden toplanıp orduya katılan asker.

Mültezim: Açık artırma usulüyle, belirli eyaletleri (özellikle merkezden uzak olanları) kiraya vermeye iltizam, iltizam sahibi olan kişiye de mültezim denirdi. Bu yolla elde edilen para doğrudan devlet kasasına giderdi. İltizam usulü kiraya verilen eyaletlerde çalışan devlet görevlilerin maaşını devlet karşılardı. Mültezim, köylülerden alınan vergiyi toplamakla birlikte, politik olarak yerel yönetimle, devlet yönetimi arasında bir aracı kuruluş oluştururdu. Gerek duyulduğunda politik ve ekonomik güç olarak devlete yardımda bulunurdu. 18. yüzyılda birçok mültezim Osmanlı devletinde ayan olarak tanımlanmıştır.

Kesenekçi: Toprağın gelirini satın alan.

Asesbaşı: Asayişten sorumlu güvenlik görevlilerinin başı.

Kaynaklar

-Uyur İdik Uyardılar, İrene Melikoff, Demos Yayınları

-Ben de Halimce Bedreddinem, Radi Fiş, Evrensel Yayınları

-Şeyh Bedreddin, Tasavvuf ve İsyan, Michel Balivet, Tarih Vakfı Yurt Yayınları

-Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Hayatı-Felsefesi-İsyanı, M. Şerefettin Yaltkaya

-Şeyh Bedreddin'in Toplumsal Düzeni, Hamit Baldemir, Nam Yayıncılık

-M. Tului Sönmez, Osmanlı'dan Günümüze Toprak Mülkiyeti, Açıklamalı Sözlük, Yayımevi Yayınları

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn