“Buraya Elimde Toz Beziyle Gebermeye Gelmedim!” / Zeynep Yeter

1920’lerde belirginleşmeye başlayan faşizm dünya halkları için oldukça yıkıcı olmuştur. İkinci emperyalist paylaşım savaşıyla doruğuna ulaşan, dünyasal bir soruna dönüşen faşizm, sonuçları itibarıyla önce kadınları vurmuştur.

 

Faşizm, karakteri itibarıyla, gerici erkek egemen zihniyetle var eder kendini. Kadını ana olduğu ya da çocuk doğurduğu oranda değer kazanan bir makine olarak görür. Bunun dışında bir misyon yüklemez kadına. “Kutsal aile”yi taşıyan, “seçilmiş ari ırk”ı doğuran kadın ödüllendirilirken, bunu yapmayı reddeden kadının “en aşağılık mahluk” olarak değerlendirildiğini biliriz. Tam da bu sebeple, kaybedecek çok fazla şeyi olan kadın, faşizm karşıtı mücadelenin en dinamik gücü olmuştur.

Faşizme karşı mücadele kadın hareketlerinin birincil gündemlerindendir. Başta komünist ve antifaşist kadınların katılımıyla savaşa ve faşizme karşı 1930'da Berlin'de toplanan 2. İşçi Kadınlar Kongresi, tüm dünya kadınlarına bir bildirgeyle şu çağrıda bulunur: “Kentte ve köydeki çalışan bütün kadınları bizimle birlikte bu büyük amaç için mücadeleye çağırıyoruz.

Ayrıca tüm Avrupa'da antifaşist kadınların cephesel örgütleri kurulur. Ve son olarak, 1934'te savaşa ve faşizme karşı kadınlar komitesi örgütlenir. Parti üyesi olup olmadığına bakılmaksızın, birçok kesimden kadınlar komitede görev üstlenirler. Sonrasında etkin üye sayısı iki milyonu aşar.

Faşist işgallerin başlamasıyla birlikte, faşizme karşı ezilen halkların direnişi de dalga dalga yayılarak, Avrupa'dan Balkanlar’a, Çin'den SSCB'ye uzanan büyük bir cepheye dönüşür. Dünya adeta iki cepheye ayrılmıştır. Ve “ben tarafsızım” demenin hiçbir hükmü yoktur. Bu durum kadınlar için de geçerlidir. Kadınlar, cephe gerisinde olağanüstü zor koşullarda çalışarak durumu değiştiremediklerini gördükleri oranda, direnişi başka bir düzeye taşırlar. Faşizme karşı aktif veya pasif, zor aygıtlarıyla veya barışçıl birçok eylemle mücadele büyütülür. 16-23 yaş arası gencecik kadınlar, “Buraya elimde toz beziyle gebermeye gelmedim” diyerek, cephenin en önünde görev isterler.

Bu duruşun, niteliksel değişimin elbette birçok bakımdan karşılığı olur. Savaşta etkin rol üstlenen kadın gerçeği, sadece faşistleri şaşırtıp korkutmaz, aynı zamanda silah arkadaşları üzerinde de bir gerilime yol açar. Kadının yerini mutfak ve evle sınırlı düşünen erkek yoldaşının gerici davranışlarını yıkmak, kadınların mücadele konularından biri olur. Cephenin yanı sıra partizan birliklerinde yer alan kadınlar, sıradışı işlerin örgütleyicisi, planlayıcısı, eylemcisi, komutanıdır. Gestaponun nereden çıkacağı, ne yapacağı, nereye gideceği belli olmayan bu gizli düşman karşısında yaşadığı tam bir çaresizlik halidir. Kadın partizanların gerçekleştirdikleri sabotajlarla trenleri raydan çıkarıp silah ve malzemeye el koymaları olağan pratiklerdendir. Çünkü gettosuna silah da bilgi de taşıyan, kadınlardan başkası değildir. Kısacası kadınlar, yapılan tüm bu işlerin etkin bir parçasıdır.

Kadınlar tüm bunları yaparken bedel ödemeyi göze almışlardır zaten. Toplama kamplarına götürülmek, kurşuna dizilmek ya da asılmak... Fakat hiç hesapta olmayan bir şey daha yaşarlar. Bilgi toplamak için Nazilere yanaşan, onlara gülümsediği, onlarla görüldüğü için “kötü kadın” damgası yiyen ve linç edilerek ya da asılarak öldürülen kadınların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. İşbirlikçilikle, vatan hainliğiyle damgalanan kadınların onurları savaştan sonra teslim edilir.

Bir başka önemli nokta ise şudur: Savaşın temel unsuru olarak görülen, ganimet olarak paylaşılan kadının, buna karşı koyması, direnmesi, hasmını yok etmek için savaşması burjuva tarihçiler tarafından görülmez. En iyi ihtimalle, o kadın istisna olarak kabul edilir. Ve her defasında kadınlar savaş karşısında iradesizleştirilir. Böylece savaşın özel mülkiyetin bir sonucu olduğu gizlenir. İlk köleleştirilen kadının bunu reddetmesi, yaşama ya da ölme şekline karar verme iradesi sergilemesi görmezlikten gelinir. Çünkü bu irade, aynı zamanda erkek egemenliğine darbe vurur. Tam da bu sebeple, savaştan dönen kadınlar sessiz sedasız evlerine yollanır. Faşizme karşı savaşta da kadın görünmez, oysa antifaşist direniş tarihi milyonlarca kadının eseridir.

Bu yazımızla bir amacımız da, görünmez kadın hikayeleri sunmak ve bundan devrimci sonuçlar çıkarmak olacaktır.

“Ben Sizden Daha İyi Ateş Ederim”

Faşist ordunun Hollanda'yı işgaline halkın büyük çoğunluğu karşıdır. Yahudileri saklayanlardan “ari ırk” olduğunu ispat işlemlerini boykot eden gözetim görevlilerine uzanan geniş bir yelpazedir bahsi geçen. Bunun yanı sıra, Nazilere karşı aktif savaşımda yer alan yirmi beş bin savaşçı vardır. Başta komünistler olmak üzere antifaşistler zaman kaybetmeden harekete geçerler.

1940'ta Hollanda hükümeti faşistlere adeta ülkenin kapısını açıp işgale izin vermiştir. Bir genelgenin ardından Yahudiler toplama kamplarına götürülür. Ve olağanüstü hal ilan edilir. Antifaşistler bu gelişmeye gösterilerle ve genel grevle yanıt verirler. Gestaponun buna karşı tutumu çok sert olur. Faşistler öncü işçiler hakkında idam kararı vererek direnişi bastıracaklarını umarlar.

Fakat hiç de umdukları gibi olmaz. Direniş illegal ve silahlı mücadeleye dönüşür. Bir yandan illegal basın örgütlenirken, diğer yandan silahlı direnişe geçilir. Kamplara götürülmek istenen Yahudiler başta olmak üzere binlerce insana sahte belge hazırlanması ve onların saklanması da mücadele konusuna dönüşür. Örneğin, ev emekçisi bir kadın olan Landelijke Organisatie ve bir rahip, kaçak durumundakilere gıda malzemesi taşıyan bir örgüt kurarlar. Bu örgütün çoğunluğu kadın olan 14 bin üyesi vardır. Aynı zamanda bu kadınlar, ülkenin bir ucundan diğer ucuna sahte belge gibi materyalleri taşırlar. Tüm bunların yanında, Truus ve Freddie Oversteegen kardeşler ile “kızıl saçlı kız” diye anılan Hannie Schaft'tan oluşan ve ülkede yankı uyandıran “Damgalı Kızlar Üçlüsü”, Gestapoya dönük suikastlarla büyük etki yaratır.

Truus ve Freddie kardeşler, aldıkları komünist kültürün de etkisiyle, direnişe katılmaya çağrıldıklarında tereddüt etmeden kabul ederler. 13 ve 14 yaşlarında askeri eğitim alarak, Gestapoya karşı mücadele için yeraltı çalışmasına katılırlar. Komünist olan anne, kızları için ahlaki bir simgedir. Anne, Naziler tarafından dövülen üstü başı yırtık bir kadını göstererek, “Bakın işte bu faşizm” sözleriyle, kızlarını faşizmle tanıştırmıştır. Evden ayrılacak olan kızlarını, “Asla ve kesinlikle düşmanın yöntemini kullanmamalı ve siz de faşistler gibi davranmamalısınız” diyerek yolculamıştır. Bu sözler, başından itibaren partizanların temel hareket noktasıdır. Araç aynı olsa dahi, kimin tarafından, nasıl ve kime karşı kullanıldığının önemi vurgulanır. Aslında bu, kullanılan araca yeniden biçim kazandırmaktır. Partizan birliğine katıldıktan bir süre sonra, Truus'a hayatının en zor görevi verilir. Bir işbirlikçinin cezalandırılması görevidir bu. Fakat o işbirlikçi, aynı zamanda Truus'un aşık olduğu erkektir. Teuus, yanına gidip ve ceplerini karıştırıp işbirlikçi olduğuna emin olduktan sonra, onun mermilerini alır. İşbirlikçiyi cezalandırmak için davrandığında silahlar karşılıklı çekilmiş olur. Truus'un işbirlikçinin silahının mermilerini önceden almış olması, onu olası bir yaralanmadan ya da ölümden korur.

Bir süre sonra, ikili birimin sayısı üçe çıkar, yanlarına “kızıl saçlı kız” diye anılan Hannie gelir. Truus komutan, Freddie istihbaratçı-planlamacı ve Hannie eylemcidir. Bu birimin günleri, eylemden eyleme koşarak, yeraltı basını dağıtarak, kaçak Yahudileri güvenli yerlere taşıyarak geçer. Yine bir gün Hannie, aşık olduğu yoldaşıyla bir eyleme gider ve yoldaşı ağır yaralı olarak yakalanır. Dün Truus'un verdiği sınav, bugün “kızıl saçlı kız”ın başka biçimde sınavına dönüşür. Enerjik, dirençli, her türlü zorluktan geçmiş genç savaşçı bu acıyla sarsılır. Aklında tek bir fikir vardır. O da, mümkün olmadığını bildiği halde, sevdiği adamı kurtarmaya çalışmaktır. Bunalıma girer, hiçbir şey yiyip içmez. Ta ki Truus'un “Sen bir direniş savaşçısı değilsin, iyi bir komünist değilsin” diyerek onu sarsan konuşmasına kadar... Hannie hemen kendisini toparlar ve eylemlere kaldıkları yerden devam ederler. Üçlü özel birimin yaptığı eylemler arttıkça, Gestaponun onları ele geçirme çabası da artar. Bir dönem Truus'un erkek kılığına girmesiyle bir çift görüntüsü verilirken, Hannie'nin saçları da artık siyahtır. Hannie, bu yoğun tempo içinde, Gestaponun kontrollerinden birinde yakalanır. Günlerce süren işkenceli sorgulardan sonra ölümüne karar verilir. İlk kurşun yalnızca sıyırır ve o katillerine şöyle seslenir: “Ben sizden daha iyi ateş ederim!” Kurşun yağmuruna tutulan Hannie öldürüldüğünde 23 yaşında genç bir partizandır.

Dört Duvar Arasından Partizan Birliklerine

Faşist Almanya’nın Fransa’yı işgali sonrası, Komintern ve Fransız Komünist Partisi öncülüğünde antifaşist mücadele başlar. Kadınlar sürecin başından itibaren etkin bir rol üstlenirler. Fransa'daki kadınların eyleminin daha iyi anlaşılması bakımından, işgalden önceki toplumsal durumlarına dair birkaç vurgu yapmak yerinde olacaktır. Kadınların eşlerinin onayı olmadan çalışmaları yasaktır. Kadınların yalnızca üçte birinin mesleği vardır ve oy kullanma hakları yoktur. Neredeyse sokağa çıkamayan kadın gerçeğinden partizan birliklerine uzanan çarpıcı bir değişimdir, Fransız kadınlarının yaşadığı.

Örneğin, FKP’ye bağlı MOI’de (Göçmen İşçi Hareketi) göçmen kadınlar etkindir. Bu direnişçi kadınlar, Yahudilere sığınma-barınma yerleri ayarlamaktan kuryelik yapmaya, teknik malzeme ve silah taşımaktan istihbarat toplamaya varıncaya dek bir dizi işin içindedirler. Direniş gücünde şehit düşen 725 kişiden 119'u kadındır. Gestaponun partizanlara dönük yoğun saldırısı karşısında, parti genel bir savaş örgütü kurarak tüm direniş güçlerini merkezi bir komutada birleştirir. Böylelikle bu saldırı boşa düşürülür. Direnişte öne çıkan kadınlardan biri de Byuka Ferd'dir. Önce kuryelikle başlar, ardından silahları taşıma görevini alır. Bir süre sonra, Marsilya'da bölgeler arası genel karargah gözlemcisi rolünü üstlenir. Tek tek birimler ve bölgeler arasında bağlantı kurup bilgi aktarımı yapmak gibi önemli bir görev onun omuzlarındadır. İtalyan askerlerinden aldıkları silahları partizanlara dağıtmak da onun işlerinden biridir. Kimi zaman kendisi de suikast eylemlerine katılır. En son partizan eylemi Nice'teki orduevinin vurulmasıdır. Orduevinde verilen bir partiye bir çift katılır ve kadın çantasını sandalyenin üstünde unutur! Kısa bir süre sonra büyük bir patlama olur. Mücadele sonucu gelen zafer sonrası Byuka yapayalnız evine çekilmiştir. Tüm yakınları Naziler tarafından öldürülmüş ve yalnızca kendisi hayatta kalmıştır.

Hareketin içinde etkin olan bir diğer kadın Jeanine Sontag'tır. Önce kuryelik yapmış, ardından partizanlara katılmaya karar vermiştir. Kural olarak, hayat hikayesiyle birlikte başvuruda bulunur. Yazdığı metin değerlendirilmeye alındığında, ajan olmasından şüphelenilmiştir. Gestaponun gönderdiği ajanların sayısının çokluğu zaten hayli ihtiyatlı olmayı dayatırken, bir de Jeanine'in alışılmışın dışında bir kadın olması şüphe uyandırmıştır. Zengin bir ailenin çocuğudur ve şık giyinmeyi seven bakımlı bir kadındır. Üstelik biraz da “hoppa” bulunur. Fakat kısa süre içinde çeşitli görevlerde kendini ortaya koyuşu ve militan duruşuyla bütün önyargıları yerle bir eder. Alman subaylarının vurulmasında, sırtında yirmi beş kilogramlık patlayıcılarla fabrika sabotajlarında eylem yerindedir hep. Yürekli, dayanıklı ve disiplinli biri olarak anlatır, yoldaşları onu. Yine bir fabrikaya yönelik eylem sırasında Gestapoyla çatışma yaşanır. Jeanine geri çekilme sırasında vurulur ve yoldaşları onu kurtarmaya geldiklerinde elindeki silahı onlara teslim edip “toz olun” talimatını verir. Aksi takdirde hepsi yakalanacaktır. 17 gün süren işkenceli sorguların ardından, 20 Ağustos 1944'te, yani kurtuluştan sadece 11 gün önce Gestapo tarafından öldürülür.

“Koyun Gibi Mezbahaya Gitmeyin”

Yahudilerin faşist ölüm kamplarına gönüllü gitmeleri yer yer eleştiri konusu yapılmıştır. Fakat bu, gerçeğin bir yanıdır. Öte yandan, Doğu Avrupa'nın 40 Yahudi gettosunda silahlı yeraltı örgütleri kurulmuştur. Örneğin, Polonya'da 28 Yahudi partizan birliği vardır. Varşova gettosunda Yahudi Direniş Örgütü (ZOB), ayaklanmanın başladığı 1943 yılında 800 savaşçı kadın ve erkekten oluşmaktadır. Yine örgütün yönetiminde bir de kadın bulunmaktadır. Örgüt bir bildiri yayınlayarak, “Koyun gibi mezbahalara gitmeyin” diye seslenir ve “Yahudi gençliği, seni aldatanlara güvenme” başlığıyla tüm Yahudileri faşistlere karşı silahlı ayaklanmaya çağırır.

Faşist işgal sonrası tüm Yahudiler gettolarda toplanmıştır. Ve Polonya'da belirgin bir Yahudi düşmanlığı vardır. Bununla birlikte, direnişçilerin önüne başka bir sorun daha bulunur. Mücadelenin hangi biçimde sürdürüleceğine dair kafalar net değildir. Bir yandan gettolarda silahlı ayaklanma önerilirken, öte yandan ormanlık alanda partizan birliklerinin kurulması da bir yöntem olarak ön plana çıkar. Yapılan tartışmalar sonrası, ikili stratejiyle yürümeye karar verilir. Silahlı ayaklanmaya hazırlık yapılırken, son aşamada ormanlardaki partizanlara ulaşılması için de geçitler yapılır. Tüm bu süreç içinde kadınlar etkindir.

Yahudi yeraltı örgütlerinde bilgi akışını sağlama görevini genellikle kadınlar üstlenir. Duvarlarla çevrili bu hapishanelerden günübirlik çıkıp girebilmek cesaret işidir. Ancak kadınların bu cesareti sayesinde yeraltı direniş örgütleri birbirinden haberdar olmuştur. Yine kadınlar, Yahudi gettolarına silah ve molotof sokulması görevini de üstlenirler. Başarılı olmanın yegane yolu, duvarın öte tarafına geçtiğinde Yahudi olduğunu unutmaktır. “Ari ırk”tan biri gibi davranmak, Yahudilere yasaklanmış arabalara binmek, kimi zaman bir SS subayına gülümsemek ya da onunla sohbet etmek, üstlerinde taşıdıkları cephaneyle hiç de kolay değildir. Ve burada yapılacak bir hata ölümle eşdeğerdir.

Gettoların içindeyse silahlı mücadele amaçlı ve sistemli ele alınır. Kadınlı-erkekli gruplara silah kullanımı öğretilir. Kadınlar ilk defa ellerine silah almıştır. Asit ve patlayıcı eğitimleri de verilir. Eğitim verenlerden sadece birinin deneyimi vardır. Bu tecrübesizlik hali, kadın ve erkeği bir bakıma eşitlemiştir. Bu durum, erkeğin kendini üstün görme yaklaşımını bir süreliğine frenler. Getto bütün imkanlarıyla Gestapoyla yapılacak savaşa hazırlanır, patlayıcı üretim atölyesine dönüştürülür. Bunun yanı sıra, “ari ırk” bölgesiyle bağlantı amaçlı yeraltı geçitleri kurulur. Bu süreçte etkin rol üstlenmelerine rağmen, kadınların geleneksel işbölümündeki yerinde köklü bir değişim açığa çıkmaz. Kadınlar genellikle yemek pişirme işini üstlenirken, erkekler yönetim işini yapmaya devam ederler.

Tarih sayfaları 18 Nisan 1943'ü gösterdiğinde, gettolara dönük son saldırı için faşistler kolları sıvamıştır. Büyük bir orduyla saldırıya geçilir. ZOB kadınları son dakikaya kadar savaşırlar, ele geçirileceklerini anladıkları anda feda eylemi gerçekleştirirler. Bu korkuyla Gestapo, kadınları gördüğü anda öldürür. Hiçbir savaşçı sağ ele geçirilemez. 20 gün süren çarpışmaların ardından, sağ kalanlar partizanlara katılmak için yeraltı geçitlerini kullanırlar. Bir süre sonra bu geçitler Naziler tarafından fark edilince, zehirli gaz ve bombalarla birçok insan bu geçitlerde katledilir. Yeraltına ulaşmayı başaran direnişçilerse partizanlara katılır.

Bilinen kadınlardan birinin hikayesini anlatarak devam edelim. Gestaponun deyimiyle, “sarı örgülü Wanda”. Gerçek ismi bilinmediğinden, bu isimle kırmızı listeye alınmıştır Wanda. Asıl adı Niuta Teitelbaum'dur ve uzun sarı saçlarıyla tam bir “ari” görünümündedir. Gestapo binasına girip bir subayı cezalandırdıktan sonra kapının önündeki nöbetçileri büyük bir soğukkanlılıkla ve kibarca selamlayıp ortadan kaybolması, onun bilinen pratiklerindendir. Sanıldığı gibi 16 değil, aslında 24 yaşında olan bu Yahudi kadın bir komünisttir. Komünist partisindeki lakabı “Yanan Meşale”dir. Önce kendi kendine silah kullanmayı öğrenir, ardından diğer başlıca kadınlara öğretir. İnsanların gettodan kaçırılmasından silah ve patlayıcıların gettoya sokulmasına, suikastlardan sabotaj eylemlerine kadar birçok eylem ve etkinliğin parçasıdır. Bu pratikleri sayesinde, yeraltı özel birliğinin komutan yardımcılığına atanır. Wanda'nın komutasındaki güç, eşzamanlı eylemlerle Gestapoya korku salarken, bir yandan da SS subaylarına dönük suikastlar gerçekleştirir. Ve tabii bunu bizzat Wanda yapmaktadır. Gestaponun Wanda'yı yakalama girişimi her defasında sonuçsuz kalır. Wanda adeta bir hayalettir. Gettolarda ayaklanma başladığında Gestaponun topçu birliğinin devre dışı bırakılması da Wanda'nın özel birliğinin işidir.

Bu eylem Wanda'nın son eylemidir. Bu başarılı pratiği, Gestaponun onu özel olarak hedeflemesine neden olur. Yoldaşlarının tüm uyarılarına rağmen, Wanda geri çekilmeyi kabul etmez. Gestapo tarafından yakalanıp işkenceli sorguların ardından öldürülür. Ölmeden önce yoldaşlarına “Kimseyi ele vermedim” dediği bir mektup göndermeyi başarır.

“Direnişe Devam Edin”

Mussolini'nin Yunanistan'ı işgal harekatı, 1941'de Nazi işgaliyle tamamlanır. Dün faşist İtalyanlara direnen Yunan halkı, artık faşist Almanya karşısında direniştedir.

Yunanistan'da gerillanın yaptığı sabotajlarla trenler raydan çıkarılır, telgraf direkleri dinamitlenerek iletişim ağları devre dışı bırakılır. Gestapoya karşı direniş her gün daha da güçlenerek devam eder. Öldürülen her bir Gestapoya karşılık 40 Yunanlı esirin öldürüleceğinin söylenmesi de eylemleri durduramaz. Esir tutulan Yunanlılardan gelen “Direnişe devam edin, ülkenin nihai yenilgisine katkıda bulunma utancını yaşatmayın bize” mesajı direnişe kararlılık aşılar.

Zorlu işgal koşullarında, Yunanistan Komünist Partisi öncülüğünde Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM) kurulur ve halk tarafından büyük bir destek görür. Demokratik bir yönetim ve karar alma gücüyle şehirlerdeki gerilla hareketi örgütlenir. Elbette kadınlar da burada kendi özneleşme düzeylerini açığa çıkarırlar. Kadınların olmadığı bir eylemden bahsedilmez örneğin.

Yunanlı kadınların direniş saflarında yer almadan önce erkekleri ikna etmek gibi bir sorunlarının olduğunu da belirtmeliyiz. O güne kadar evlerinden dışarı çıkmamış kadınlar, artık başka roller üstlenmek, öğretilmişliklerin dışına çıkmak istemektedirler. İlk engel, “Sen kızsın, Gestapoyla başa çıkamazsın, adımızı kirleteceksin” sözlerinde ifadesini bulur. Fakat kadınların kararlı ve istekli duruşları, ailelerinin kısa sürede pes etmelerini sağlar. Kadınlar direniş pratikleriyle saygı uyandırırlar. Faşist düşmana teslim olma utancını halka yaşatmamış olmaları, savaşçı kadınları kurtuluş umuduna dönüştürür.

Kadınlar siyasal mücadeleyi ekonomi alanında da sürdürür. Avrupa'nın ilk genel grevi Yunanistan'da örgütlenir ve genel grevin ardından Hitler'in yayınladığı bir kararnameyle “emek seferberliği” kararı alınır. “Seferberlik” denilen, ölüm kamplarına gönderilmek ya da sınırsız itaat etmektir. Direnişçilerin buna yanıtı, gösteriler ve bakanlıklara yürüyüş olur. Çıkan çatışmalarda Gestapo tarafından onlarca insan katledilir. Fakat göstericiler hükümete ait bakanlıkları ateşe vermeyi başarır. Ardından kararname iptal edilir. Bu zafer halkın mücadeleye çok daha istekli katılmasını sağlar. Artık SS'lerin Yunanistan sokaklarında öyle rahatça gezmeleri söz konusu değildir. Gestaponun tutuklama ya da katletme saldırıları da durumu değiştirmez. Faşizmin karşısında, kadını ve erkeğiyle ölümü aşmış bir halk vardır.

Dağlarda da gerilla oldukça güçlüdür. Örneğin, Özgür Yunanistan Hükümeti kurulur. Bu, işbirlikçi hükümetin aşılmış olduğu anlamına gelir. Kırsal alanlarda seçimlere katılım büyük oranda sağlanırken, şehirlerde kullanılan oylar ise gizlice merkezileştirilir. Yunanistan'da ilk kez oy kullanmış olan kadınların lehine birçok yasal düzenleme yapılır. Eşit işe eşit ücret, boşanma hakkı, seçme ve seçilme hakkı çıkan yasaların bazılarıdır. İlk defa 5 kadın milletvekili olur. Bütün bunlar, kadın kadroların direniş saflarının en önünde oluşlarından bağımsız düşünülemez.

Kadınların gerillaya katılmasıyla birlikte, cins eşitliği kuralları düzenlenir ve kadınların askeri liderlik konusunda eğitilmesi özel olarak örgütlenir. Bu durum, diğer ülke deneyimlerinde tanık olmadığımız bir gelişmedir. 15 kadın savaşçı, subay yetiştirme okullarında özel eğitim alır. Her türlü silah ve patlayıcı eğitimi verilir. Ayrıca düzenli ordunun bütün kuralları da öğretilir. Eğitimden mezun olan kadınlar, kadın bölüklerinde subaylık yapmaya başlarlar. Girilen çatışmalar pratik sahada deneyim kazanmalarını, cesaretlerini açığa çıkarmalarını sağlar. Onlar artık hem savaşçı hem de komutan olarak direnişin öznesidirler.

İşte Ilektra Apostolou bu kadınlardan biridir. Burjuva bir ailenin çocuğudur. Yaşamda gördüğü haksızlık ve eşitsizlikler onu bir arayışa götürür. Akademideki öğretmeni sayesinde marksizmle tanışır. Kadınların bulunduğu fabrikalarda örgütlenme faaliyeti yürütür. İşgalden önce Merkezi Enformasyon Bürosu’na önderlik eder. 1934'te Paris'te yapılan Antifaşist Konferans’a Yunan kadınlarının temsilcisi olarak katılır. Döndüğünde kasaba kasaba dolaşarak mücadeleyi güçlendirir. Birçok kez tutuklanır. Savaş başladığında uzman bir sendikacı, eylemcidir. Ilektra, işgal döneminde ise Atina'nın yeraltı hareketinin örgütçüsüdür. Alman faşistlerinin ülkeyi boşaltmaya başladığı günlerdir ve o da Gestapo tarafından aranan kadınlardan biridir. Son derece dikkatli ve kararlı hareket etmesi gereken Ilektra, her köşede ölümle karşılaşabileceğinin farkındadır. Fakat, bu durumdan korkmayan Ilektra, kızını bir daha görememenin korkusuyla doludur. Gitmemesi gerektiği halde evine gider ve Gestaponun kurduğu pusuya düşer. 19 yıl boyunca mücadelede yer almış bir kadın olarak, devrimci değerlerini sonuna kadar korur. İşkenceciler tek şey öğrenir ondan: “Ben bir Yunanlıyım. Yunanistan'da yaşıyorum. Yunan halkına hizmet ediyorum.” Bu son sözlerinin ardından ölümsüzleşir.

Naziler ülkeden defedildikten sonra, Yunan halkı kendini iç savaşta bulur. Ve direnişçiler tarihe şöyle yazılırlar: “Onları dağlardan büyük, çelikten güçlü hayal eden bir çocuk gibiydim. Partizanları kartallar gibi, Olimpus'un üzerinde uçan dağ aslanları gibi, kayalardan zıplayan korkusuz, yenilmez, tuhaf, insanüstü varlıklar olarak hayal ediyorum.”(Spyros Meletzis)

“Ayakta Ölmek Dizlerinin Üstünde Yaşamaktan İyidir”

İspanya'da ilan edilen cumhuriyet ve onaylanan anayasayla birlikte kadınlar, erkeklerle eşit haklara sahip olurlar. Miras hakkından boşanma, seçme ve seçilme hakkına kadar meydana gelen değişimler, ataerkil gelenekselliğin en katı şekilde uygulandığı, kilisenin tartışmasız bir otorite olduğu İspanya’da kadın için yaşamsal önemdedir.

İspanya Komünist Partisi, 1933'ten itibaren, savaşa ve faşizme karşı kadınlar örgütünü kurmuş ve basın araçlarıyla faaliyetini günlük olarak sürdürmüştür. Diğer bir hamle olarak da, Kadın Halk Cephesi kurulmuştur.

İspanya'da Franco'ya karşı yükselen antifaşist direnişin liderlerinden olan komünist partisi başkanı Dolores Ibaruri'yi özel olarak anımsamak gerekir. Zira o, uluslararası arenada antifaşist mücadelenin güçlendirilmesine özel olarak yoğunlaşmıştır. Konuşmalarında halkı birleşik mücadeleye çağırmıştır. Kadınlara ise İspanya'nın savunmasında özel rol biçmiştir. O dönem, Ibaruri'nin “Ayakta ölmek dizlerinin üstünde yaşamaktan iyidir” sözü, faşizme karşı mitinglerin ve barikatların ateşleyici sloganı olmuştur.

Ayrıca İspanya'daki erkek egemenliği de Ibaruri'nin hedefindedir. Özellikle partideki erkek egemen yaklaşımlarla mücadelede oldukça etkindir. Parti saflarında kadının öne çıkmasını devrimci mücadelenin temel ilkelerinden biri olarak ele alır. Ve son noktayı şöyle koyar: “Kadının rolüne dair olumsuz görüşlere sahip olanlara komünist denmez.

İç savaş başladığında kadınlar, gerici erkek direncine rağmen savaşta önemli roller üstlenirler. Hem toplumsal yaşamın örgütlenmesine etkin katılırlar, hem de milis kuvveti olarak cephededirler. 1936'da Madrid’e yönelik ilk faşist saldırı püskürtüldüğünde, direnişte kadınlar taburu da vardır. Kadınlar faşistlere ecel terleri döktürürken, cepheye gitmeleri hiç kolay olmamıştır. Birçoklarının ebeveynleri kızlarını göndermek istemez. Bu durum, kadınların gruplar halinde cepheye gidişlerinin örgütlenmesiyle aşılır. İlk zamanlar milis tarzı mücadele esas rol oynarken, milisler düzenli orduya dönüşmeye başladığı sırada kadınlara cephe gerisi gösterilir. Cephe gerisinde çamaşır yıkama, yemek yapma işleri verilir, hatta bir kararnameyle kadınlara cephe hizmeti yasaklanır. Fakat bu kararnameye rağmen kadınlar cepheyi terk etmez.

İspanya'da direnişte komutanlık rolü üstlenmiş önemli isimlerden biridir Miko Etchebere. Bir kadının askeri birlik komutanı olması ve başarı kazanması, isminin dilden dile yayılmasına yol açar. Öyle ki, başkaca yerlerdeki kadın milisler Miko'nun komutasında savaşmaya gelirler. Bunun nedeni, Miko'nın sadece iyi bir komutan olması değildir. Kadın ve erkeğe eşit haklar tanır, eşit görevler verir. Oraya gelen bir kadın, “Devrim için yeterince kap yıkadım, elimde temizlik beziyle gebermeye gelmedim” diyerek, Miko'dan askeri görev ister. Miko bir yüzbaşıdır ve komutayı almasını bizzat askerler istemiştir. Onun sahadaki pratik zekası ve komutanlık düzeyi erkeklerin huzurunu kaçırsa da, ondan vazgeçemezler.

Cephede kadınlar iyi savaştıklarında, esasen nötr varlıklar olarak görülürler. Yani onlar ne kadındır, ne de erkek. Tam da bundan dolayı, boş zamanlarda erkek askerler eğlenmeye giderken, Miko gidemez. Onun yerine askeri kitaplar okumayı tercih eder. Sivil kıyafetlerle göründüğü takdirde erkeklerin ona başka türlü bakacaklarından korkar. Korkusuz ve kusursuz Miko imajının sendeleyeceğini düşünür. Keza askerlerine dinlenme izni veren Miko’nun kendine o hakkı tanımamasının altında da, “Bağırmamalıyım, düşmemeliyim, sığınağa varmalıyım. Sonra yalnız kalabileceğim. Güçlü kadın maskemi çıkarabileceğim. Uyuyabileceğim” şeklindeki katlanma duygusu vardır. Bunu zayıflık olarak gören Miko, savaşın tam ortasında bir askerin ilacını içirmeyi çok doğal bir biçimde yapabilir. Bu pratiği diğer askerler de yadırgamaz. O, kadın olarak görünmeyi zayıflık sayarken, anne rolü üstlenmekte bir sakınca görmez. Miko'nun tüm bu insanüstü çabasının bir sonucu, savaşçıları tarafından tanınması ve sahiplenilmesidir. Miko'yu mucize olarak kabul ederler.

İspanya iç savaşının bilinen kadın savaşçılarından biri de Fidela Fernandez de Velasco, kısa adıyla Fifi’dir. 16 yaşındaki Fifi, cepheye giderken kadın eğitiminden geçmiş ve ne yapacağını bilmektedir.

Cephedeki savaş aslında eşitsizlerin savaşıdır. Bir yanda modern silahlar ve toplar, öte yanda süt kutularına hazırlanmış el yapımı patlayıcılar vardır. Buna rağmen, direniş kuvvetleri birçok kez faşistleri püskürtmeyi başarırlar. Bu ordunun en büyük gücü, Fifi gibi gönüllülerden oluşmasıdır. Ve Fifi cephenin önünde olmakla yetinmez, hücum kıtasında yer alır. Burada erkekle kadının eylem ayırımı yok gibi görünse de, aslında kadınlar erkek gibi hareket etmek zorunda bırakılmışlardır. Başka türlü kabul edilmeleri imkansız gibidir.

Fifi, cephede geçirdiği 1,5 yılın ardından, partinin gizli bir bölümü olan “Komünist Haber Alma Okulu”na gönderilir. Düşman hatlarında ajan olarak çalışmaya başlar. Ardından tekrar cepheye döner ve bu defa görevi düşman ajanlarını açığa çıkarmaktır. Franco'nun zafer kazanması sonrası yakalanır ve tutuklanır. Casusluk yaptığı gerekçesiyle ölüme mahkum edilir. Bir süre sonra idam cezası değiştirilir ve 8 yıl hapisliğin ardından özgür olur. Uzun yıllar yeraltı çalışmasında yer alır.

Cephede Fifi gibi yetenekli ve cesur kadın savaşçılar ve komutanlar çoktur. Birçok görevi hakkıyla yerine getirirler. Fakat erkekler tarafından sürekli sınanmaktan, küçük düşürülme çabalarından kurtulamazlar. Her kadın, bulunduğu alanda varlık hakkı için yarışır, kadın cinsin cephede yapabileceklerini göstermeye çalışır. Bu, şüphesiz ki, bitmek tükenmek bilmeyen bir sabır, enerji ve emek işidir.

“Berlin'e Savaşı Bitirmeye Gidiyorum”

Sovyetler, anayurt savunmasına yediden yetmişe bütün insan gücüyle, bütün olanaklarıyla hazırlanmıştır. 20. yüzyılın en kanlı savaşında, devrimle birlikte her ne kadar kadınların yaşamlarında köklü değişimler olmuşsa da, askeri birliklerde savaşma isteği çarçabuk anlaşılan bir şey olmamıştır. Ya da kadınların partizan birliklerinde yer almaları daha az dirence yol açarken, cephe önünde yer alma istekleri genellikle hoş karşılanmamıştır. Kadınların cephede işinin olmadığı, cephe gerisini güçlendirme göreviyle uğraşmaları gerektiği fikri baskındır. Kadın askerler sadece faşizme karşı mücadele etmezler. Savaş sırasındaki duruşlarıyla, kendilerini ortaya koyuşlarıyla, erkek yoldaşlarının gerici direnişlerini de yıkmak zorunda kalırlar.

Cephedeki pozisyonlarından önce, işgalle en başından nasıl ilişkilendiklerine yakından bakarsak, kadınların tüm cephelerde oynadıkları rol daha iyi görülür. İşgalin başlamasıyla boşalan fabrikalar ve tarlalar kadın ve çocuklara bırakılmıştır. Hemen hemen hiç uyumadan, aç karnına çiftliklerde, fabrikalarda çalışan, yaşamın tüm sorunlarının çözümüne odaklanan bir kadın gerçeğiyle karşılaşırız.

Bunun yanı sıra, faşist işgalin beklenenden daha uzun süreceği anlaşılınca, kadınlar cephede de sağlık görevlisi, telsizci, mühendis, pilot, atıcı, topçu, uçaksavar kullanıcısı, tankçı, süvari, paraşütçü, denizci, trafikçi, şoför, çamaşırcı, aşçı, fırıncı, yeraltı savaşçısı ve partizan olarak konumlanırlar. Onlar beklenmeyeni, zor olanı başarırlar. Üstelik de cephedeki varlıkları tekil olmanın çok ötesindedir. Sadece komsomol 500 bin genç kadını cepheye gönderir. Ülkenin dört bir tarafında partizan birliklerinde de binlerce kadın vardır ve düşman Moskova yakınlarına geldiğinde cepheye gitmek için gönüllü olan kadınların sayısı birkaç katına yükselir.

Cepheye giden Mariya İvanovna Morozova (İvanuşkina) hikayesini şöyle anlatır: “Komsomolun çağrısıyla cephe için gönüllü olduk. Cepheye gittiğimizde komutan, ‘Göndere göndere kızları mı göndermişler bana' diye kızdı. Ardından da 'Sizin için ne yapabilirim kızlar' diyerek alay etti bizimle. Halbuki askeri eğitim almış, başarıyla mezun olmuştuk.” Ertesi gün başlayan kamuflaj yapmak, arazide ateş etmek gibi bir dizi faaliyette başarı kazandıklarında, asker olarak kabul edilirler.

Anna Stepanovna Mavresko ise topçuluk için sınava katılır. Tüm sınavlarda başarılı olmasına rağmen kaydedilmeyeceğini öğrenir. Nedenini sorduğumda, “Daha önce Sovyet topçu tarihinde böyle bir örnek yok” yanıtını alır. Anna ise, “Buradan bir subay olarak ayrılacağım. Demek ki bir ilk olacağım” diyerek kararlılığını gösterir.

Faşistlerin uyguladıkları zulüm, işkence ve katliam, genç direnişçilerin bitmek tükenmek bilmez bir enerjiyle savaşmalarını sağlamıştır. Bir askerin deyimiyle, “Berlin'e savaşı bitirmeye geliyorum” sözü somut eylem kılavuzudur.

Savaş gemilerindeki kadınların işi çok daha zordur. Örneğin, deniz subayı olan Taysiya Petrauna Rudenko-Şevelyova'nın hikayesi bize çok şey anlatır. Savaş boyunca gemilerin teçhizatından ve denizcilerin donanımından sorumludur. Bu durum İngiliz basınının dikkatini çeker ve “yarı erkek yarı kadın garip bir yaratığın” Rus bahriyesinde görev yapmakta olduğunu yazar. Bu kadınla kimsenin evlenmeyeceği gibi yorumlarla haberini “renklendirir”! Amaç, kadına geleneksel rollerini hatırlatarak moral bozmaktır.

O kadınlara sadece cephede olmak da yetmez. Cephede kadına yasaklı olan, kadının adının anılmadığı birçok görevde, sağlam sinirleri ve iradeleriyle, gerici erkek direncini kırarak var olmuşlardır. Bunun düşman üzerinde de ciddi etkileri olur. Güçlü ve korkusuz kadın komutanların ya da yaralıyı bir çırpıda oradan taşıyan sağlıkçıların iradesi karşısında düşman şaşkınlığa düşer. Örneğin, faşist basın Sovyet kadın pilotlarını şöyle betimlemeyi tercih eder: “Hapishanelerden kaçmış azılı katil kadınlar ya da gecenin cadıları.

Faşistleri böyle konuşmaya iten en temel neden, bu kadınların cepheye gönüllü katılmalarıdır. Ayrıca saçlarını kesmiş, kendilerine uygun kıyafetleri ya da korunakları dahi olmadan böylesine tutkuyla savaşmış olmalarını anlamaları pek mümkün değildir. Onlar, “Faşizm kadınlar tarafından teşhir ve yok edilmedir” düşüncesiyle hareket etmişlerdir. En nihayetinde, faşizm yaşama dair her şeye düşmandır. Kadınlar, işte tam da bu yüzden, yeşeren hayatın korunması ve tüm dünyaya armağan edilmesi için sınırsız bir emek, sabır ve tutkuyla savaşırlar. Yeni kurulan hayatta onlar sokağın, isyanın ve dünyanın kendisidir.

Savaş bittikten sonra Sovyetler’de de benzer bir tablo karşılar bizi. Erkekler savaş kahramanları olarak karşılanıp madalyalara boğulurken, erkek egemen zihniyet nezdinde kadınlar birer kahraman olarak görülmez. Hatta yer yer “Onlar oraya koca bulmaya gitti, önüne gelen erkeklerle...” gibi cinsiyetçi ve hoyrat yaklaşımların sonucu olarak, kahramanlık madalyası almış bazı kadınlar onları sandığın en dibine saklamayı tercih ederler. Böylece daha normal kabul edileceklerini, sıradan olacaklarını umarlar.

Evin Yolunu Tutmamak İçin

Faşizme karşı savaşmış kadınlar olağanüstü, istisna ya da özel değillerdir. Zorunlu durumu doğru temelde kavramış ve bunun gereklerine uygun davranmış, yaşamın özneleşme çağrısına yanıt vermişlerdir. Zorlukları aşma iradesi cesaretle birleştiği oranda yürekler de özgürleşir ve kadınların gerçekleştirdikleri her pratik kendi güçlerine ve sınırlarına dair yeni bir çıta koyar önlerine. Dört duvar arasındaki görece risksiz hayatları, dün hayalini dahi kuramadıkları biçimlerde altüst olur. Nefes alma olanakları kalmadığı oranda mücadelenin, direnişin çağrısına ayak uydururlar. Kimi zaman yeraltı çalışması yürüten insanları sokakta ararlar. Kimi zaman da onlar tarafından kapıları çalınır. Bin bir zorlukla yaşamı üretmişlerdir aslında. Zor ve şiddet araçlarını kullanırken şunu unutmazlar asla: “Düşmanın yöntemiyle savaşma. Her ne olursa olsun ona benzeme.

Çarpıcı olan bir başka gerçeklik ise, üstlendikleri görevleri ne kadar iyi yaparlarsa yapsınlar, kadınların erkek yoldaşlarına her gün kendilerini ispatlamak zorunda kalmalarıdır. Ve her kadın, tüm cinsinin sorumluluğunu üstlenir pratiğiyle. Bir erkek aldığı görevi başaramadığı ya da eline yüzüne bulaştırdığında bu yalnızca o erkeğin sorunu olarak tartışılırken, bir kadın böylesi bir durumla yüz yüze kaldığında genellemeler ve ardından bütün kadınlara yönelik şüpheli yaklaşımlar söz konusu olur. Erkek korktuğunda ya da ağladığında teselli edilirken, kadının ağlaması zayıflık olarak değerlendirilir. Oysa kadınların üstlendikleri görevler oldukça risklidir. Binlerce kadın Gestapo ve işbirlikçiler tarafından toplama kamplarına gönderilir ya da faşist ölüm mangaları tarafından kurşuna dizilir.

Savaş bitip de erkekler eski toplumsal rollerine soyununca, kadınlara da evin yolunu göstermiş olurlar. Hem düşmanla hem de erkek egemenliğiyle mücadele etmekten yorgun düşmüş kadınlar, sessiz sedasız yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmeyi deneyeceklerdir.

Kadınların faşizme karşı mücadelede en temel dezavantajları, direnişteki kadınların özgün örgütlerde bir araya gelememeleridir. Aslında fabrikalarda, çiftliklerde çalışan, barikat başlarında çarpışan, yeraltı çalışmasını örgütleyen, Yahudileri güvenli yerlere taşıyıp saklayan, cephede topçu, denizci ya da pilot olan, sabotaj, suikast ya da istihbaratçılık yapan, daha sayamadığımız bir dizi görevi omuzlayan sayısız kadın vardır. Fakat birbirinden bihaber olan kadınlar, özgün örgütleri olmadığı oranda yalnızlaşırlar. Bu deneyimin bize söylediği en temel söz, kadınların sadece faşizme karşı değil, erkek egemenliğine karşı da savaştığıdır. Ve kadın, savaştıkça gerici bir dirençle karşılaşır. Bu direncin nedenini gerici erkek egemen yaklaşımda aramadığı orandaysa sorunları kişiselleştirir.

Kadınların dönem dönem oluşturdukları özgün taburlar dahi bir rahatlamayı sağlamıştır. Elbette esas yakalanması gereken düzey, baştan aşağı kadın bilincine yaslanmış bir kadın örgütünün oluşturulmasıdır. Bu bakımdan, savaştan önce kurulmuş kadın örgütlerinin kendilerini başka bir düzlemde yeniden örgütleyememeleri bir talihsizliktir. Tabii ki tüm bu gerçekleri, kadının sokağa çıkmasının ve üretime katılmasının bile neredeyse yasak olduğu, oy hakkının bulunmadığı tarihsel koşullarla beraber düşünmek gerekir.

Faşizm, her ne kadar şanlı antifaşist direnişle yenilgiye uğratılmış olsa da, tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Son yıllardaki gelişmelere şöyle bir bakmak dahi, faşizmin burjuva devlet destekli yeniden örgütlendiğini gösterir bize. Kapitalizmin varoluşsal bir kriz yaşadığı, bunalımları aşmaya artık gücünün yetmediği bir konjonktürden geçtiğimizi bir an olsun unutmamalıyız. Irkçı faşistlerin göçmenlere yönelik gitgide tırmanan saldırılarının “birkaç serserinin işi” olmadığı açıktır.

“Sosyal devlet”in rafa kalktığı, ırkçı faşist yasaların art arda devreye sokulduğu bir zamanda, buna yönelik tepkiler de artarak büyümekte ve ezilenler sözünü sokakta söylemektedir. Farklı somut taleplerle mücadele eden bu antifaşist kitleler içinde iki kesim öne çıkmaktadır. Bunlardan biri gençlik, diğeri ise kadınlardır. Bu dinamiklerin devrimle buluşma imkanları, düne göre çok daha fazladır. Ve bu imkanlar realize edilecekse, kadınların geçmiş deneyimlerinden doğru sonuçlar çıkarmaları, kendi örgütlülüklerini kurup hazırlık sorunlarını çözmeleri gerekir.

Kaynakça

Faşizmin Analizi, Maria A. Macciocchi, Payel Yayınları, 2000

Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Georgi Dimitrov, Evrensel Basım Yayın, 2005

Kızıl Feministler, Emel Akal, İletişim Yayınları, 2011

Kadınların Tarihi 5: Yirminci Yüzyılda Kültürel Bir Kimliğe Doğru, Georges Duby, Michelle Perrot, İş Bankası Kültür Yayınları, 2005

Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları, Svetlana Aleksiyeviç, Evrensel Basım Yayın, 2015

Faşizme Ve Alman İşgaline Karşı Silahlı Direnişte Kadınlar, Ingrid Strobl, Belge Yayınları, 1992

Yunan İç Savaşında Direnen Kadınlar, Eleni Fourtouni, Koral Yayınevi, 1990

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn