“Üretim Ekonomisi” Faşizmin Demagojisi / Ziya Ulusoy

Doğu Perinçek, Ergenekoncu ordu kliğinin sözcülüğünü üstlenerek neofaşistleşti.

Başlangıçta, Ergenekoncu/Avrasyacı generallerin safında, Erdoğan kliğiyle çatışmasında yenilgi alan generallerle beraber zindanda kaldı. Sonra, Erdoğan-Gülen faşist yönetici ittifakının iktidar dalaşında, müttefik değiştiren Erdoğan kliğine yedeklendi. Ergenekoncu klik, mükafat olarak zindandan çıkarılıp, ordu ve yargıda yeniden kadroya alındı.

 

Perinçek ve Ergenekoncu kliğe, 15 Temmuz darbe girişimine karşı Erdoğan iktidarını savunarak sadakatlerini kanıtlayınca, Erdoğan-Bahçeli yönetimindeki faşizme eklemlenme bahşedildi. O, İslamcı-Türkçü faşizmin yönetici çekirdeğinde yedek rol üstlendi. Rolünü sadakatle sürdürüyor.

Ergenekoncu generaller ve Perinçek, Kürdistan devrimine karşı kirli-işgalci, devrimci harekete karşı tasfiyeci savaşı, “vatan savaşı” ve “teröre karşı savaş” adını vererek, stratejik merkezi görev olarak program edindiler.

Perinçek, ulusalcı ve laik tabanı etkilemek, faşizmin yedeğinde tutmak için, bir yalan rüzgarı ile teori üretiyor:

Vatan Partisi, ... Tayyip Erdoğan ile birlikte Türkiye gemisindedir... üretim ekonomisi için mücadelede, doğru program ve siyaseti, kararlı ve tutarlı eylemi temsil ettiği için geminin kaptanı olacaktır.”[1]

Ordu içinde de, parlamenter alanda da, Perinçek ve Avrasyacı subayların “geminin kaptanlığını ele geçirme” gücü yok! Perinçek, yalnızca ulusalcı kitleyi hayalle oyalayıp faşizmin yedeğinde tutmak için bu yalan rüzgarını üflüyor.

Ama varsayalım ki, Erdoğan yerine Perinçek veya ulusalcı bir general emeklisi gelsin. Eğer gemi faşizmin gemisi ise, yalnızca şefi değişmiş olur, o kadar. Oysa işçi sınıfı ve halklarımız açısından aslolan, faşizm mi, özgürlük mü sorunudur.

Perinçek, ulusalcı ve daha geniş laik kitle üzerinde, varolan ulusalcı şoven etkiyi yitirmemek için de iki teori üretiyor: Erdoğan faşizminin içte ve dışta kirli savaşını “vatan savaşı” demagojisiyle ve “terör ve bölücülük” karşısında zafere ulaştırma vaadi ile “üretim ekonomisi” vaadi.

Birinci vaadini çokça eleştirdik. Bu yazımızda, faşizmin üretim ekonomisi demagojisini, Perinçek’in söylemleri somutunda sergileyeceğiz.

Üretim Ekonomisi Neye Tabi?

Üretim ekonomisinden kasıt, imalat sanayii ve tarımsal üretimin istikrarlı ve sürekli biçimde geliştirilmesi. Kapitalizmin güncel durumda finanslaşma ve kronik kitlesel işsizlik yaratma özelliklerini dikkate aldığımızda, kapitalizm içinde de olsa “üretim ekonomisi” ve işsizliği giderme vaadi, geniş işsiz ve yoksul kitleler nezdinde etkili olabilecek bir demagoji.

Öncelikle vurgulayalım: Perinçek kliği, içte ve dışta, faşist savaş rejimini sürdürme vaadini programına siyasi amaç olarak koyuyor ve üretim ekonomisi vaadini buna tabi tarzda savunuyor:

İran, Irak ve Suriye ile işbirliği yaparak, Kandil’e üç ay içinde beyaz bayrak çektireceğiz… Türk Ordusunun yenilmez gücüyle ve komşularımızla işbirliğini güçlendirerek Vatan Savaşımızı kesin sonuca ulaştıracağız… HDP’nin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na talepte bulunacağız… Yerel yönetimler ... Bölücü Terör Örgütünün elinden alınacak…”[2]

OHAL’i kaldıracak mısınız? Kaldırmam. Mümkün değil.”[3]

Perinçek, VP’nin seçim bildirgesinde de tekrarlayarak, yazı ve röportajlarında sürekli vurgulayarak, Erdoğan faşizminin saray savaşını, Kürde ve devrimciye karşı devlet terörünü, OHAL’i bütün devrimci-demokratik dinamikleri bitirinceye kadar sürdürmeyi esas alan bir siyasi rejimi savunuyor. Bu temelde, bugün Erdoğan faşizmini desteklediği gibi, yarın için de “kendi liderliğinde” bir faşist rejim öneriyor. “Üretim ekonomisi” ise böylesi bir rejime tabi oluyor.

“Karma Ekonomi”de “Üretim Ekonomisi” Sermaye Oligarşisine Hizmet Eder

Perinçek, “karma” kapitalist ekonomiyle üretimi geliştirmeyi savunurken, sermaye oligarşisini tasfiye etmeyi değil, onunla işbirliği öneriyor.

Bugün Türkiye, Üretim Devriminin eşiğindedir. Türkiye buradan işçi ve çiftçiden sanayici ve tüccara kadar üreticilerin birleşmesi ve mücadelesiyle çıkacaktır.”[4]

Önerdiği gibi gerçekleştiğini varsayalım. Yapılan özelleştirmelerin geri alındığını -tazmin edilerek olacağı anlaşılıyor- ama sermaye oligarşisinin mülkiyetinin devam ettiğini dikkate aldığımızda, üretimi geliştirilecek kapitalist ekonomi, başta sermaye oligarşisi olmak üzere sanayi ve tüccar sermayesinin büyümesine hizmet eder, başka bir sınıfa değil!

Lenin’in vurguladığı gibi, “kapitalist toplumdaki devlet tekeli, aslında, şu ya da bu sanayi alanındaki iflas sınırına gelmiş milyonerlerin gelirlerini artırmak ve güvence altına almak için kullanılan bir araçtan başka bir şey ifade etmemektedir.”[5]

Bu gerçeği, Nazi ekonomisini inceleyen marksist iktisatçı Bettelheim de vurgular: “Eğer devlet tarafından ... savunulan ekonomik düzen kapitalist düzense, eğer devletin çıkarlarını savunduğu sınıf tekelci ve mali kapitalistler sınıfıysa, devletin ekonomideki doğrudan müdahalesi, hatta devletleştirme yoluyla davrandığı zaman bile, temsilcisi olduğu rejimi koruyup sürdürmekten başka bir amaç taşıyamaz.”[6]

Togliatti, faşizmin üretimi planlayarak geliştirme, sınıf işbirliği olarak korporasyonculuk gibi tezlerinin tutarsızlığını ortaya koyarken, sınıf işbirliğiyle faşist rejimin birleşikliğini sergiler: “Burjuva ekonomisinin alanında planlama girişimleri ne işe yaramaktadır? Bunlar, kapitalizmin belirleyici, en güçlü katmanının bir müdahalesini ifade etmektedirler. Finans kapitalin ülke ekonomisini devlet aygıtı, devlet makinası aracılığıyla örgütleme müdahalesini ifade etmektedirler.”[7] “Faşist devlet olmadan korporasyonculuk (sınıf işbirliği – bn) mümkün değildir, düşünülmesi olanaksızdır; korporasyonculuk Faşist Parti olmadan düşünülemez; bütün demokratik özgürlükler sisteminin yıkılması olmadan düşünülemez.”[8]

Demek ki, kapitalizm koşullarında devletleştirme ve “planlamayla üretimi geliştirme” sermaye oligarşisinin büyümesine hizmet eder. Bununla bütünlük içinde sınıf işbirliği önerisi, özellikle kapitalist sınıf bunalımı gidermeye ve sınıf savaşımını engellemeye çalıştığı zaman faşist zor ile birleşerek, işçilerin mücadelesinin önünü keser.

Perinçek’in, “plan”la “üretim ekonomisi”ni geliştirme ve bu amaçla işçi hareketine mücadele etmek değil “üretim çarkını döndürmek” işlevi verme önerileriyle, “bölücülük ve teröre karşı” sonuna kadar devlet terörünü birleştiren programı, yeni ve tesadüfi bir şey değil, geçmişte faşizmin uyguladığı bir programdır.

Tarihten örnek verelim. Hitler iktidara gelmeden önce planlı ekonomi ve büyük çaplı devletleştirme öneriyordu. Hitler ve partisi, komünist hareketi ve işçi sınıfı mücadelesini ezecek bir siyasal programa sahip olduğu için, iktidara geldikten hemen sonra da komünist parti ve sendikaları kapatarak yasakladığı için, Nazi iktidarı Alman tekelci burjuvazisinin siyasal çıkarlarının açık terörist diktatörlüğüydü. Ekonomik alanda üretimi geliştirme yönündeki her tedbir ve devlet müdahalesi, tekelci burjuvazinin, mali sermayenin hızlı büyümesine yol açtı.

Alman faşizmi, içeride karlı devlet işletmelerinde özelleştirmeleri geliştirirken, kar düzeyi yüksek olmayan alanlarda ise devlet işletmeleri kurdu. Bu yolla üretim makinesini hızlandırdı. Bununla işsizliği düşürerek siyasal etkisini konsolide ederken, yeni kurulan devlet işletmeleri için mali sermayeden yüksek faizle borç aldı. Bu, tekelci sermayeye halkın vergilerinden aktarma yapmak anlamına geliyordu. Bu yolla da mali sermayenin büyümesine yol açıyordu. Bu aynı zamanda, Alman sermayesi için daralan iç pazarı, işçi sınıfı ve çalışan halkın gelecekte yaratacağı değerden sermayeye aktarma yoluyla, kısmen de olsa genişletmek demekti.

Üretim ekonomisine güncelden de örnek verebiliriz. Çin’de devlet tekelleriyle özel tekellerin birlikte yer aldıkları kapitalist bir ekonomi var. Geçen yıl, dünyada en çok yeni milyoner yaratan ülke ekonomileri sıralamasında, ABD'den sonra ve ikinci gelmiş Çin. Credit Suisse’in araştırmasına göre, “Milyoner sayısı 2,3 milyon artarak dünya genelinde 42,2 milyona çıkmış. Milyoner sayısının en fazla arttığı ülke ABD olurken, Çin’de de 186 bin yeni milyoner gelmiş.”[9]

Kapitalist ekonomide devletleştirmeler, daha karlı alanları tekellere bırakmak üzere, ya daha az karlı alanlarda yapılıyor -iddia kritik sektörler olsa da, pratikte böyle oluyor- ya da bunalımdaki tekellerden hisse senedi ve pay alınarak onlara kaynak aktarılıyor. Sınıf işbirliği yoluyla mücadelenin büyümesi önleniyor. İşçi sınıfının asgari ücreti, yalnızca göreceli değil, mutlak olarak azalıyor.

Geçmiş ve güncel pratik kanıtlıyor ki, kapitalizm devam ettirildiği müddetçe, devletleştirmelerle, planla ve sınıf işbirliğiyle üretimi geliştirme çabası, tekellerin ve mali sermayenin büyümesine hizmet ediyor. Bu, egemen sınıfın artan politik zoruyla, devletin açık terörcü rejimiyle birleştiğinde faşizm oluyor.

Sermaye Oligarşisiyle İşbirliği

Perinçek ve ulusalcı müritleri, “üretim ekonomisi”ni sermaye oligarşisiyle işbirliği içinde geliştireceklerini açıktan savunuyorlar: “İşçi ve çiftçiden esnaf ve zanaatkara, küçük ve orta boy sanayiciden büyük sanayici ve tüccara kadar üretenler ve üretimi örgütleyenler, zorlukları bütün milleti birleştirerek aşacağımız konusunda sarsılmaz bir görüş birliği içinde… Hem vatan savunması hem de Üretim Ekonomisinin inşası görevleri, milletimizin en geniş güçlerini kucaklamayı gerektiriyor.”[10]

Aynı gazetenin yazarı M. Pamukoğlu, Koç grubunu milli üretim ekonomisinin örnek tekeli olarak yüceltiyor: “Üretim ekonomisine geçişte Koç Topluluğu gibi üretim ve inovasyon öncülerinin gelişmesi ve fazlalaşması çok önemli… Elbette milli üretim ekonomisinin önemli bir figürü olan Koç, uluslararası finansal piyasaların Türkiye'de en güvenilir bulduğu adreslerden biri. Bu nedenle yabancı yatırımcı çekmeye devam edecek… Sıcak para ve borçlanmaya dayalı üretmekten daha çok tüketen ekonomimiz ile ilgili büyük kaygılar taşıdığımız son zamanlarda Koç Topluluğu gibi yüz akı sanayicilerimiz içimizi ferahlatıyor. Üretim ekonomisine dönüş konusunda bize umut oluyorlar.”[11]

Oysa Koç grubunun finansal alandaki kar miktarıyla, sanayi ve ticaret alanındaki kar miktarı karşılaştırıldığında bile, sermayesini büyütmeyi daha da hızlandıran kaynağın, Koç Finansal Hizmetler (KFH) ve Yapı Kredi Bankası olduğu kolayca görülür:

Yapı Kredi, “2018 yılında 4 milyar 668 milyon liralık net kar elde etti.”[12] “Koç Holding, 2018 yılında 5,5 milyar TL net kar elde etti.”[13] KFH, yüzde 50’şer payla Koç grubu ile İtalyan UniCredit’in ortaklığı ve bankanın yüzde 81,9’luk payını elinde tutuyor. Yapı Kredi’nin karından Koç grubuna düşen miktar, yaklaşık 1,9 milyar TL.

Bu, Koç grubunun 2018’deki karının yaklaşık yüzde 34,5’inin Yapı Kredi Bankası’ndan geldiğini gösteriyor. Diğer finansal hizmetlerden gelen karla birlikte bu oran daha da yükseliyor. İlginç bir başka nokta da şu ki, Yapı Kredi’nin 2018 karı, hemen tamamen bankanın sermayesinin genişletilmesine, yani daha karlı olan bankacılık alanına yatırım için ayrılmış, genişletilmiş yeniden üretime değil. İmalat sanayiinde geri ülkelerde de yüksek kar oranlarının düşmesinin kaçınılmaz sonuçlarından biri bu. Ve Türk sermayesi olsun,  Alman veya ABD sermayesi olsun, kapitalist tekeller için kaçınılmaz da.

Perinçek ve müritlerinin “milli üretimi” sıçratmakta bel bağladığı Koç grubunun karını yüksekte tutmak için finansa giderek daha çok ağırlık verdiği günümüz kapitalizmi koşullarında, bunun kaçınılmaz olduğunu dikkate aldığımızda, “üretim ekonomisi” vaadinin gerçek içeriği, Türk burjuvazisini üretim ve finansla sıçratmak, yoğun sömürüsünden bu amaçla yararlanılacak işçi sınıfını ise sınıf işbirliğine razı etmektir.

Perinçek ve yazarları, işçi sınıfı ile sermaye oligarşisini, “millet”in “üreten ve üretimi örgütleyen” güçleri olarak birleştirip, “üretici” ve “milliyetçi” motivasyonla kamçılayarak, Türk kapitalizmini geliştirmeyi kutsuyorlar. Bu, iki savaş arası dönemde Avrupa’da yükselen faşizmin korporasyonculuk yoluyla üretimi geliştirme iddiasının güncel koşullardaki bir versiyonudur.

Birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası işsizliğin yoğun olduğu koşullar ile 1929 büyük bunalımı koşullarında, “faşist devrim” ve “Nazi devrimi” argümanlarını ileri süren faşist hareket, korporasyonculuk yoluyla üretimi sıçratma iddiası taşıyordu. Sosyal demokrasiden sınıf işbirliği tezini alarak, korporasyonlar içinde işçi sendikalarıyla sermaye oligarşisini birlikte örgütleyerek (Mussolini) veya sendikaları tasfiye edip “çalışma cephesi”nde işçi sınıfını (Hitler) ve sermayeyi birlikte örgütleyerek, ulusun ekonomisini yükseltmek, faşizmin ekonomik çözüm diye satmaya çalıştığı buluştu. Bu, sınıf işbirliği ve faşist zor yoluyla kapitalist üretim makinasını daha çok harekete geçirme yönelimiydi.

Bu buluş, Alman ve İtalyan kapitalizminin bunalım koşullarında yeniden göreceli ve geçici bir istikrar kazanmasına, üretim araçları mülkiyetini ve bankaları elinde tutan tekellerin büyümesine hizmet ederken, içeride işçi sınıfı ve komünist hareketi ezmeye, dışta ise diğer halkları emperyalist işgallerle köleleştirmeye yol açtı.

  1. Bettelheim’in Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi adlı eseri, Alman faşizminin ekonomik pratiğini inceler. Nazizmin Alman tekellerini ve mali sermayesini nasıl büyüttüğünü, işsizliği geçici olarak sona erdirme dışında kalıcı bir başarı sağlamadığını, işçi sınıfını ise nasıl yoğun olarak sömürdüğünü, korporasyonculuğun buna hizmet ettiğini başarıyla sergiler.

Perinçek ve müritleri de, Erdoğan faşizmini desteklemek dahil olmak üzere, “bölücüleri ve teröristleri temizleyecek” “mehmetçiğin zoru”yla sınıf işbirliğini bir arada uygulayarak, Türk kapitalizmini geliştirmek, Türk sermayesini büyütmek istiyorlar. “Milletin birliği” içinde sınıf işbirliği yoluyla “üretim ekonomisi” programı bu amaç için, Türk sermayesi için, Türk sermayesinin kapitalist dünya hiyerarşisinde üst basamaklara doğru tırmanması içindir, başka bir şey için değil!

Bu klik, işçi sınıfına, “üretim ekonomisi” içinde sınıf işbirliği rolünün meyvesi olarak, “ailenin çağdaş ihtiyacını karşılayacak asgari ücret” öneriyor. Bunun dışında bir vaatte bile bulunmuyor. (Sermayeyi büyütme amacı işçi sınıfına ailenin çağdaş geçim düzeyinde asgari ücreti de engeller, bunu da vurgulayalım.) Gerçi, son devlet başkanlığı seçim bildirgesinde parlamenter rejime dönüş içinde demokratik ve sendikal hak ve özgürlükler vaadi de var. Ancak bu, ulusalcı ve laik kitlelerde Erdoğan faşizminin yasak ve saldırılarına karşı tepkiden gelişme eğilimi gösteren demokratik özlemler nedeniyle, siyaseten etkisiz kalma kaygısından kaynaklanıyor. Bu kliğin, Erdoğan faşizmine yedeklenmeyi “stratejik ittifak” olarak öngörürken, “bölücülük ve terör bitinceye kadar OHAL’i sürdürme”yi program edinirken, en büyük demokratik halkçı parti HDP’yi kapatmayı ve vekilleri ile belediyelerini tasfiye etmeyi tavizsizce savunurken, bununla taban tabana zıt olan demokratik ve sendikal özgürlük vaatleri ileri sürmesi, havada kalacak olan bir demagojiden başka bir şey değil.

Sermaye sınıfı için üretimi geliştirmek, göstermeye çalıştığımız gibi, üretimsel, ticari ve finansal olarak Türk burjuvazisini büyütmek, bu amaçla sınıf işbirliği öngörmek, faşizm savunusu ve rejimiyle çelişmez.

Sınıf işbirliği yoluyla sermayenin krizini atlatma çabası, elbette yalnızca faşist rejimlere özgü değildir. Faşist rejimin korporasyonculuğu nasıl ki sosyal demokrasinin sınıf işbirlikçiliğinden alınmışsa, keynesyen ekonomi politikaları da sosyal demokrasinin kriz koşullarında sınıf işbirliği yoluyla ve devletleştirmelerle krizi atlatma çizgisiydi. Ve faşist rejimi elbette zorunlu kılmıyordu. Fakat “vatan savaşı” (Türkiye), “dünyayı yönetmek” (ABD), “ulusun yaşam alanı”nı ilhak etmek (Almanya), emperyalist “paylaşımda uğradığı haksızlığı gidermek” (İtalya) gibi paradigmalarla, aşırı milliyetçilikle ve yayılmacılıkla birleştirilince, faşist rejim altında zorla dayatılan sınıf işbirliği halini alır.

Burjuvazinin açık terörcü diktatörlüğü altında -olabilirse- işçi sınıfının işsiz kesimlerine iş sağlamak faşizmin politik-ekonomik çözümü olmuştu geçmişte. Fakat bugünkü kapitalist koşullarda yüksek oranlı istihdam, ancak geçici ve istisnai olarak Çin veya bir-iki ülkede sağlanabiliyorken, Türkiye kapitalizminde artık geçici olarak da sağlanamaz. Uluslararası Çalışma Örgütü, 2008'den bu yana yüzde 1'in biraz üzerinde olan küresel istihdamın artış hızının, 2019 ve 2020'de yüzde 1'in bile altına gerileyeceğini tahmin etmektedir.[14] Çünkü kapitalizm varoluş krizi içinde ve üretim ateşi sönmüş durumda. Emperyalist dünya tekellerinin ideologları ya da her ülkenin yerel milliyetçi ideologları (biri de Perinçek) ne kadar iddia ederlerse etsinler, bugün kapitalizm az çok uzun süreli tam istihdamı tek bir ülkede bile sağlayamaz.

Perinçek-Ergenekon kliğinin program edindiği ve desteklediği rejim biçimi de, geçmişteki faşizme benzer bir faşist rejim oluyor, sosyal demokrasinin burjuva demokrasisi altındaki sınıf işbirliği çizgisi değil!

Perinçek, sermayenin açık terörcü diktatörlüğü altında sınıf işbirliğini önerirken, bunu haklı göstermeye çalışan ideolojik argümanlar da üretiyor: “İşçi için çözüm, fabrikanın kapanmasında değil, üretim çarkının dönmesindedir. Ve üretim, üretimde çıkarı olan herkesi birleştiriyor ... işçi hareketi, üretim çarkını tahrip eden değil, üretimi yapanların çalışma şevkini ateşleyen görevler yapacaktır.”[15]

Perinçek, işçinin grev ve diğer eylemler yoluyla hak alma mücadelesini değil, çalışma şevkini artırma görevini işçi hareketine temel görev olarak yüklüyor. Sınıf işbirliğine sözüm ona teorik dayanak oluşturuyor. Bunun Koç ve Sabancı yöneticilerinin, grevleri yasaklarken Erdoğan’ın söylediklerinden ne farkı var?

Perinçek sınıf işbirliğini Kürde savaşla, “teröre karşı sonuna kadar mücadele”yle birleştiriyor. Hatta dayanamıyor, Mete Han ve Cengiz Han övgüsüyle birleştiriyor. Tarihin kapısını “silahlı Mehmetçik ile tezgah başındaki Mehmetçik”in, “milletin sanayiciden çiftçiye kadar bütün güçlerini birleştire”rek açtığını, Türk milleti için yeni bir tarih yazacağını müjdeliyor.[16]

Erdoğan Kliğinin Üretimi Geliştirme İddiasından Farklı Değil

Hangi sınıfın mülkiyetinde üretim sorusuna yanıt, savunulan “üretim ekonomisi”nin neye hizmet edeceğini tayin eder.

Üniversiteyi burjuvazi için maliyetsiz bir Ar-Ge üssü haline getiren ve akademiyi İslamcı-Türkçü niteliğe kavuşturan, tekellerinin doğrudan yatırımlarını Türkiye’ye çekmek için açgözlü kapitalist saldırganlıkla her türden tedbiri hukukileştiren Erdoğan da burjuvazi için üretimi geliştirmek istiyor.

Doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmek isteyen Erdoğan ve diğer burjuva iktidarların her biri, geçmişte Çin’in başarıyla geçtiği yoldan yürüyerek, ucuz işgücü ve ek kolaylıklar sağlama vasıtasıyla üretimi geliştirmek, dünya tekellerinin sermaye yatırımlarını çekerek, kendi ülke burjuvazilerinin sermayesini büyütmek ve üretim kabiliyetini artırmak hedefi güdüyor. Bu ülkelerin burjuvazilerinin, Çin’in gösterdiği kapitalist başarıyı gösterip gösteremeyecekleri tartışılır. Ama her biri diğeriyle, ucuz işgücü ve diğer bazı avantajlar sunup dünya tekelleriyle işbirliği içinde doğrudan yatırım çekme rekabetine girerek, sermayesini büyütmeyi amaçlıyor.

Dünya pazarında tüketim ve alım gücünün sınırlılığı ile üretimin “aşırılığı” ve anarşikliği arasındaki çelişme, bu tür ülkelerin tümünde dengeli tarzda üretimin yoğunlaşmasını olanaksız kılar.

Üretim yoğunlaşmasını görece uzun yıllar yaşayan Çin, Güney Kore, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler, ucuz işgücü talanına, ağır çalışma koşullarına, köylü küçük mülk sahiplerinin mülksüzleşmesine yol açtılar, ama yerli sınai-ticari-tarım-mali sermayelerinin birikimini de yükselttiler. Fakat bunun bir sınırı var. Özelleştirmeler ve dünya tekelleriyle ortaklıklar dışında, bu ülkelerin sermaye grupları da, düşük karlı alanlara yatırımı asla tercih etmiyor, içte tekelci hakimiyetlerinden yararlanıp serbest rekabete izin vermiyor, giderek mali alana daha çok sermaye yatırmaya yöneliyor, üretimi yoğunlaştırmaktan yavaşlatmaya doğru eğilim gösteriyorlar. Dolayısıyla BRICS veya ŞİÖ içindeki ülkelerin ya da üretimin yoğunlaştığı örneğin Güneydoğu Asya ülkelerinin kalıcı ve rekabetsiz işbirliğini geliştirmeleri de, üretimi yoğunlaştırmayı süreğen kılmaları da mümkün değil.

Bu ülkelerde burjuva sınıfının kendisi, emperyalist küreselleşme döneminde gümrük duvarlarını yükselterek içe kapanmayı, dünya pazarından yararlanma imkanları sürdüğü müddetçe, kendi sınıfsal çıkarları için tercih etmez, çünkü her biri diğeriyle dünya pazarından -dünya tekelleriyle işbirliği yoluyla- nemalanma rekabetine girmeyi tercih eder.

Nitekim, “yerli ve milli” ajitasyonunu yükseltmesine rağmen Erdoğan, yine de dünya tekellerinin yatırımlarını çekmek için “bir telefonunuz yeter” sözünü vermek zorunda kalıyorsa, gıda tanzimi kurarak ajitasyon yapmasına rağmen dünya tekelleriyle ortaklık içindeki Koç ve diğerlerine hiçbir kısıtlama getirmemeye, dahası teşekkür etmeye özen gösteriyorsa, Türk sermaye oligarşisinin bu çıkarı nedeniyledir.

ABD-Avrupa Mali Sermayesinin Yerini Çin’inki Alınca Üretim Ekonomisi Gelişir Mi?

Perinçek kliğinin “üretim ekonomisi” kavramı dahilinde umut dağıttığı fikirlerinden biri de Çin sermayesiyle işbirliğidir.

Çin kapitalizminde sanki finansal asalaklık yokmuş gibi propaganda yapan Perinçek, dünya kapitalizminin reel üretim alanlarının, başta Çin gelmek üzere ucuz işgücü yatakları olan bazı Asya ülkelerine taşınmış olmasından heyecana kapılıyor. Asya’nın geleceği temsil ettiğini vurguluyor. Gelişen Çin mali sermayesiyle işbirliği yoluyla “üretim ekonomisi”nin geliştirileceğini müjdeliyor.

Yükselen Çin mali sermayesi, elbette ülkede aynı zamanda üretimin de düzenli geliştirildiği istikrarlı bir dönem yaşadı. Buna dayanarak sermaye ihracını geliştirdi. Afrika ve Latin Amerika ülkeleri şimdilik Çin mali sermayesinin gözde yatırım alanları.

Çin, ek olarak “Bir Kuşak Bir Yol” projesi kapsamında, Batı Çin’den başlayarak, tarihsel İpek Yolu güzergahında hızlı ve modern demiryolu inşasıyla, güzergahın eklenti yollarının bitimindeki kıyılarda yeni limanların yapımıyla, sermaye yatırımlarını geliştirmek istiyor. Bu yolun, Asya ile Avrupa’yı birleştiren özelliğiyle benzetme içinde, Avrasya’da kapitalizme yeni bir gençlik aşısı yapacağını, ateşleyici bir dinamizm kazandıracağını ileri sürüyor. (Bu, ekonomik alanda, Avrupa’da değilse de Asya’da, aydınları ve burjuva klikleri gerçekten ümitlendiriyor.)

Çin ve Hindistan’da kapitalizmin üretim ateşinin hala harlı yandığı tabii ki doğru. Çin’de son iki yıldır hızı düşmesine rağmen büyümenin hala yüzde 6 düzeyinde seyrediyor olmasının, Hindistan’daysa yüzde 6-7’lere çıkmaya başlayan yıllık büyüme hızının, bu ülkelerde yabancı ve yerli sermaye yatırımlarının özellikle imalat sanayiine yöneltilme düzeyinin yüksekliğinden kaynaklandığı da doğru.

Burjuva ekonomistler bu gerçeğe dayanarak dünya kapitalizmine ilişkin ümidi sürdürmeye çalışıyorlar. Fakat bu ülkelerde hala görece yüksek olan üretim artış oranının sürekliliğini koruyamayacağı, dünya kapitalizmini geçmişte olduğu gibi yeniden hızlı canlanma dönemlerine sokmaya yetmeyeceği, sonuç olarak da dünya kapitalizminin varoluş krizinden kurtulamayacağı gerçeği orta yerde duruyor.

Diktatör Erdoğan’ın baş ekonomik danışmanı Cemil Ertem de, Perinçek’e benzer biçimde, BRIC ülkelerinin -büyük bölümü Çin’e ait- biriken sermaye fazlası imkanından yararlanarak, Türkiye kapitalizmi için ekonomik krizden kurtuluş yolu öneriyor. Peki, Perinçek kliğinin ve Ertem’in önerdiği bu yol, Türk kapitalizminin bunalımını giderebilir, dahası “üretim ekonomisi”ni geliştirebilir mi? Veya Çin mali sermayesi, gerçekten de yatırım alanı olarak Türkiye kapitalizmini öncelikle tercih eder mi?

Çin, Venezuela’daki yatırımlarını petrol ve maden dışı alanlarda da yoğunlaştırma önerisi karşısında, kuracağı işletmelerde öncelikle sendikasızlığı şart koşuyor. Venezuela örneği, Çin mali sermayesinin, imtiyazlar elde etme karşılığında borç verme yöntemiyle, yatırımlarını daha ziyade petrol ve madencilik gibi çok ihtiyaç duyduğu hammadde çıkarımı alanlarına yoğunlaştırmak -dengeli ve planlı-orantılı üretimi yoğunlaştırmak değil- istediğini gösteriyor.

Onun Afrika’daki sermaye yatırımlarında da bu özellik öne çıkıyor. Hammadde ihtiyacını karşılamak için madenciliğe yoğun sermaye yatırımı yapmak, ülkeyi meta sürüm pazarı olarak kullanmak, giderek imalat, ticaret ve bankacılık alanlarında mülkiyeti ele geçirmek uluslararası mali sermayenin klasik sömürü biçimidir. Çin de Afrika’da bunu yapıyor ve Afrika ülkelerinin kapitalist ekonomisinde birinci sırayı alarak rakiplerine göre avantaj kazanmış durumda.

Her emperyalist sermaye grubu gibi Çin mali sermayesi de, başlangıçta bu görece kolaylıklar sağlama yoluyla bir ülkeye yerleştikten sonra, emperyalist rakiplerine benzer biçimde, yatırımlarını tamamen karını maksimize etmeye, en karlı işkollarına ve tabii ki finansal alana yöneltecek. Zaten buna başlamış durumda. Bu, mali sermayenin borç verme ve doğrudan yatırım yapma pratiğinin sayısız kez kanıtlanmış yasasıdır.

Perinçek’in ümit dağıtarak, Ertem’in bunalımdan çıkış yolu sayarak sarıldıkları bu öneri de, Türk burjuvazisinin ekonomik krizine derman olmayacaktır. Üretimde ne planlı-orantılı bir gelişmeye, ne de istikrarlı bir büyümeye yol açacaktır. Üstelik, diğer emperyalist güçlerin yaptıklarına benzer biçimde, mali-ekonomik sömürgeleştirme sürecini devam ettirecektir.

Sonuç Yerine

Perinçek kliği, faşist rejim altında üretimin geliştirilmesini öneriyor.

Bütün milletin işbirliği içinde” geliştireceği “üretim ekonomisi”, elbette sermayeyi büyütür. Sermaye birikiminin hızlanması için sınıf işbirliğini, mücadele etmek yerine üretim çarkını şevkle döndürmeyi işçi hareketine öneren bu klik, ekonomik kriz koşullarında işsizliğin giderilmesi talebini okşamak için, üretimin geliştirilmesinin yalnızca sermaye için olduğu gerçeğini gizlemeye özen gösteriyor. Yükselen Çin mali sermayesiyle işbirliği önererek de, kriz koşullarında burjuvaziyle işbirliğine davet ettiği işçi ve emekçi kitlelere ümit dağıtmaya çalışıyor.

Faşizm bu kliğin olmazsa olmazı ve üretimi geliştirmenin tabi olduğu asıl amacı. Özetle Perinçek, faşist şeflik rejimi altında ve yükselen Çin sermayesiyle işbirliği içinde Türk burjuvazisini yükseltmek istiyor.

Fakat bu kliğin ve Erdoğan’ın, “üretim ekonomisini, milli ve yerli ekonomiyi geliştireceğiz” önermesi, kapitalizmin varoluş krizi koşullarında, Türkiye kapitalizmini, sermaye birikimi bakımından da, üretimin büyütülmesi bakımından da istikrarlı bir gelişim sürecine sokamaz! Yalnızca faşizme rıza üreterek, bunalım koşullarında, burjuvazinin ve kapitalizmin ayakta kalmasını sağlayabilir.

Üretimi, ekolojik bütünlüğü ve yaşam alanlarını da koruyarak, sürekli bir gelişim sürecine sokacak olan tek alternatif, yalnızca üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini sağlayacak olan sosyalizm ve kurulacak sosyalist ülkelerin dünya çapında enternasyonalist işbirliği ve ortaklığıdır.

Bunun yolu da, antifaşist ve antikapitalist mücadeledir, sınıf işbirliği değil. Perinçek kliğinin önerdiği faşizm altında sınıf işbirliği hiç değil!

Dipnotlar

[1] Aydınlık, 17.08.2018

[2] VP Seçim Bildirgesi, 20.05.18

[3] Doğu Perinçek, t24.com.tr, 26.05.19

[4] Üreticiler Hükümetinin Işıkları, Doğu Perinçek, 21.11.2018

[5] Emperyalizm, V.I. Lenin, s. 47

[6] Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi, Charles Bettelheim, s. 132

[7] Faşizm Üzerine Dersler, Palmiro Togliatti, s. 145

[8] Age, s. 147

[9] Melih Baş, Aydınlık, 24.12.18

[10] Üreticilerin Milli Hükümeti, Doğu Perinçek, 21.11.18

[11] Aydınlık, 4.7.2014

[12] Bloomberg HT, 01.02.19

[13] Habertürk, 16.02.19

[14] ILO Veritabanı, https://www.ilo.org/ilostat

[15] Aydınlık, 01.11.18

[16] Aydınlık, 01.11.18

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn