Efrîn Direnişinde Yeni Aşama

20 Ocak’ta sömürgeci Türk devletinin işgalci saldırısına karşı başlatılan Efrîn direnişi 58 gün sürdü. 58. günde sömürgeci Türk devlet güçleri ve onların işbirlikçisi çeteler Efrîn kent merkezine girdi. Direniş güçleri Efrîn halkıyla birlikte kenti terk etti. Rusya’nın Efrîn hava sahasını açarak açık destek verdiği, diğer emperyalistlerin sessiz kalarak onayladığı faşist Türk devletinin işgalci saldırısına karşı yalnız kalan direnişçiler, bütün olumsuz koşullara rağmen 58 gün boyunca sömürgecilere ve işbirlikçi çetelere kök söktürdü.

58 gün süren direniş, yalnızca Kürt ulusuna değil, başta Ortadoğu olmak üzere dünya ezilenlerine umut verdi, direnme azmi ve inancı aşıladı.

Efrîn kent merkezinin sömürgeci işgalcilerin eline geçmesi ve geri çekilme ile sonuçlanan mevzi yenilgi, Kürt ulusu ve onunla ittifak kuran devrimciler kadar, dünya ezilenlerinde de burukluk yarattı.

Efrîn kent merkezinde direnişin sonuna kadar sürdürüleceğinin devamlı vurgulanması, geri çekilme ihtimalinden hiç söz edilmemesi nedeniyle, kentin boşaltıldığı haberi ilk anda şaşkınlık yarattı. Dahası, ilerici çevrelerde pek çok kuşkulu söylenti dolaşıma girdi.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, saldırı ve savunma kadar geri çekilme de savaşın diyalektiğinde var. Geri çekilme ile teslimiyet birbirinden nitelik olarak çok farklı iki ayrı durumdur. Biri, savaşa yeni biçimde hazırlanmak ya da yeni savaş biçimlerine geçmek için başvurduğun bir savaş manevrasıdır; diğeri, iradeni düşmana teslim etmektir. Efrîn’de geri çekilmenin nedeni, direnişten vazgeçmek değil, yeni savaş taktikleri ile direnişi sürdürmektir. Şimdi gerilla yöntemlerinin hayata geçirilmesi ile direniş savaşı yeni bir evreye girmiştir. Savaş tarihinde geri çekilerek yeni savaş taktikleri ile zafer elde edilen pek çok örnek var. Napolyon ordularının saldırılarına direnme gücünü kaybeden Rus ordusunun Moskova’yı dahi bırakarak çekilmesi, 1917 devriminden sonra Almanya’nın saldırı tehdidi karşısında Bolşeviklerin Alman isteklerini kabul etmesi, Çin devrimine damgasını vuran Uzun Yürüyüş ve Fransız saldırısına maruz kalan Vietnam hükümetinin kendini feshederek gerilla savaşına girişmesi akla ilk gelen örneklerden. Bunların hepsi zaferle sonuçlandı. (bkz. Ek) Elbette her geri çekilme zaferle sonuçlanmıyor, ama büyük güç eşitsizliği ortaya çıktığında savaşın seyrini kendi lehine değiştirmek için manevraya girişmek de bir savaş taktiğidir.

Sorular

1) Güç eşitsizliği ortadaydı, madem geri çekinilecekti, neden daha iyi koşullarda Rusya ve Suriye devleti ile önceden bir anlaşmaya gidilmedi de, sömürgeci Türk devletinin işgalci saldırısına yol açıldı?

Güç eşitsizliği çok açıktı. Buna rağmen düşmanı yenilgiye uğratmak mümkündü. Daha baştan geri çekilme görüş açısıyla hareket edilemezdi. Sömürgeci Türk devletinin yenilgiye uğratılabileceği hesabıyla direnişe geçildi. Bunu daha sonra ele alırız. Hiç kuşkusuz daha baştan geri çekilmek de bir yoldu. Ne ki, direnmeden geri çekilmenin durma noktası belirsizdi. Düşmanın iradesi belirleyici hale gelecekti. Rusya, Kürtlere ya Esad rejimine teslim olmaları ya da Türk devletinin işgaline maruz kalmaları ikilemini dayatıyordu. Efrîn’in kontrolünü bütünüyle rejime bırakmak, sömürgeci Türk devletinin işgaline karşı rejime teslim olmak demekti. Bu yol, Kuzey Suriye Federasyonu’nun yıkılmasına, Kürtlerin Rojava’daki kazanımlarının tasfiyesine çıkıyordu. Eğer Efrîn Esad rejimine bırakılsaydı, Rakka ve Minbic bir yana, Hesekê ve Qamişlo da elde tutulamazdı. Bu, Rojava devriminin ortadan kalkmasına sebep olurdu.  Eğer etkili bir direnme olmadan daha baştan geri çekilinseydi, sömürgeci Türk devleti Rojava devriminin bütün kazanımlarını ortadan kaldırmak için hücuma geçerdi. Zaten planı buydu. Açıktır ki, emperyalistlerin dolaysız ya da dolaylı desteğini alan sömürgecilere karşı direnişe geçmekten başka bir yol yoktu. Kuzey Suriye Federasyonu halini alan Rojava devrimi ancak bu yoldan korunabilirdi.

2) Son ana kadar gerek Kandil gerekse Rojava yönetimi tarafından “direneceğiz” açıklamaları yapılmasına rağmen, bir anda geri çekilme kararı alındı. Murat Karayılan’ın yaptığı açıklamalardan anlıyoruz ki, bu süreçte İmralı’da Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirilmiş. Geri çekilme isteği Öcalan’dan mı geldi?

Pek çok çevrede bu, bir soru olmaktan çıkarak, böyle olduğuna dair bir inanç haline gelmiş bulunuyor. Öcalan’la açık iletişim koşullarının olmaması, Karayılan Öcalan’ın karşılaştığı çekilme baskısını reddettiğini söylese de salt görüşme olduğu bilgisini paylaşması bu inancı besliyor.

Karayılan, “Türkiye ve Rusya arasında stratejik bir ittifak yapılmıştır. Efrîn’deki direnişi durdurmak için bir heyet olarak İmralı’ya gitmişler ve önderliğimiz üzerinde baskı kurup, bu talepte bulunmuşlar. Bu talep önder Apo tarafından reddedilmiştir” açıklaması yaptı.

Cemil Bayık, ANF’ye verdiği röportajda, “Bunlar dolaylı bilgilerdir. Bizim kesinlikle doğru diyeceğimiz bilgiler değildir. Efrîn şehrinin işgalinden sonra bize ulaşan bilgi de, Efrîn direnişi sürecinde de dayatmalar yapıldığı, ama önderliğin bunu kabul etmediği yönündedir” derken, Demokratik Suriye Güçleri (Kürtçesi QSD) dış ilişkiler sorumlusu Redur Xelil de, F. Taştekin’in sorusu üzerine, “Hayır. Kesinlikle Öcalan’dan mesaj gelmedi. Ne ‘direnin’ ne de ‘çekilin’ yönünde, asla bir mesaj bize ulaşmadı” dedi.

Eğer Öcalan’dan “çekilme” mesajı gelseydi, ne PKK ne PYD ne de QSD yöneticileri bunu gizleme gereği duyardı. “Önderlik” olarak tanımladıkları kişinin bir mesajını neden gizleme gereği duysunlar?

Kaldı ki, Öcalan böyle bir mesaj da gönderebilirdi, bu “ne ayıp ne günah!” Meseleyi Öcalan üzerine spekülasyon yaparak tartışmak yerine, “neyse o”nu ele almak, “çekilme”nin gerekli olup olmadığını ortaya koymak tek doğru yöntemdir. Çekilme kararı Öcalan’dan gelseydi de, konunun özünü değiştirmezdi bu.

Görünen o ki, sömürgeci Türk devleti de, onun hamisi kesilen emperyalist Rusya da, Efrîn’deki sert direnişten ürküntüye kapılmışlar, direnişi etkisiz kılmak için bir umut İmralı’nın yolunu tutmuşlardır.

3) ABD Kürt güçlerine bazı sözler verdi, “Şimdilik Efrîn’den çekilin, Minbic’i birlikte koruyalım, daha sonra tekrar Efrîn’i size teslim ederim” dediği iddia ediliyor, geri çekilmenin nedeni bu olamaz mı?

Bir türlü gerçekle yüzleşmemenin sonuçlarından biridir bu soru.

Efrîn ABD’nin umurunda değil. Minbic ise ABD’nin hep gündeminde. ABD ile Rusya Suriye üzerinde geçici bir hegemonya anlaşması yaptı. Fırat’ın batısı Rusya’yı ilgilendiriyor, doğusu ise ABD’yi. Rusya batıda Esad’la müttefik, ABD doğuda QSD ile. Bunun gizli saklı bir yanı yok, her şey ortada. Rusya, Türkiye’nin saldırı tehdidi karşısında Rojava yönetiminden Efrîn’i Esad’a teslim etmesini istedi. Bunun reddedilmesi üzerine Türkiye’ye yol verdi. ABD, daha baştan bu işe karışmayacağını belirtmişti. Nitekim karışmadı da, Türk devletini dizginlemek için çaba sarf etmedi. Buna karşın, Minbic’ten askerlerini çekmeyeceğini daha baştan açıklamıştı. Efrîn işgal edilmeden önce söz konusu aktörlerin QSD-YPG ile ilişkileri ne ise işgalden sonra da ilişkileri odur. ABD’nin askeri yardım kararları da önceden alınmıştı. Kuzey Suriye Federasyonu Efrîn’e yönelik işgalci saldırıya karşı direnişe geçerken, yanında ne ABD ne de bir başka ülke vardı. Tamamen kendi özgüçlerine güvenerek bir savaşa girdiler. Tamamen kendi iradeleriyle çekilme kararı aldılar.

ABD emperyalist bir ülke olarak kendi çıkarlarının peşinde. İran’ın Suriye’den çıkartılması ve Rusya’nın dizginlenmesi için Rojava Kürtleriyle ittifaka ihtiyacı var. Kürtleri kendine daha fazla yakınlaştırmak için Türk devletinin saldırısına karşı çıkmadı. Buna karşın, Türk devletinin Minbic’i de tehdit etmesi karşılığında Fransa’yı yanına alarak diş gösterdi.

Geri çekilme sürecinde olduğu gibi Efrîn’i özgürleştirme mücadelesinin yeni evresinde de ABD’nin bir dahili yoktur. QSD-YPG de ABD’nin emperyalist çıkarlar peşinde olduğunu biliyor. Karşılıklı çıkarlar onları belirli bir sınır içinde ittifaka zorluyor. Bu sınırın dışına çıkıldığında ise ittifak sona eriyor. Efrîn işgali karşısında alınan tutum bunun kanıtı değil mi?

4) Kandil sonuna kadar direnmekten yanaydı, Rojava güçleri ise son anda direnişten vazgeçti. Bu gerçekse, neden böyle oldu?

Böyle bir soru sormak için Kürt ulusal hareketinin örgütsel mekanizmalarından bihaber olmak gerekir. Kuşkusuz farklı görüşler olabilir. Fakat kararlar örgütsel mekanizmalara bağlı olarak alınır. Kürt ulusal hareketinin Rojava bölümünü yönetenler de bu örgütsel mekanizmanın parçasıdır. Buna karşın, belirli bir sahada sorumlu olan yönetim, aldığı kararların sorumluluğunu taşır. Kararın Rojava yönetimi tarafından alınması doğal değil mi? Rojava’daki ulusal harekete bağlı güçler de Kandil’in parçasıdır. Böyle bir çelişki ve yarılma üzerine kafa patlatmanın kimseye faydası yok. Direnişi mevcut haliyle daha fazla sürdürmenin yarar getirmeyeceği kanaati oluşunca çekilme kararı alınmıştır. Doğru ya da yanlış, sonuçta bu, kimin nasıl düşündüğünden bağımsız olarak, bir örgütsel karardır.

Çekilme Kararına Yol Açan Sebepler

A) Objektif Etkenler

1) Güç eşitsizliği: Faşist Türk devleti, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip. Tüm gücüyle küçük Efrîn’e saldırdı. Belirleyici önemde olan ise teknik üstünlüktü. Direnişçiler yoğun hava saldırılarını püskürtecek savunma silahlarından yoksundu. Diktatörün baş danışmanlarından İlnur Çevik, “Rusya, hava sahasını açmasaydı, bırakın El Bab’a ve Afrin’e girmeyi, insansız hava aracı bile uçuramazdık” dedi. Rusya’nın hava sahasını açması, işgalci Türkiye’ye büyük bir avantaj sağladı. Ağır bombardıman uçaklarına karşı savunma silahlarından yoksunsanız, cephe savaşı vermeniz çok güçtür, dahası ancak kısa erimli olabilir.

2) Coğrafi konum: Efrîn, Kuzey Suriye Federasyonu’nun geri kalanından tecrit halde. Dahası, neredeyse dört tarafı kuşatılmış durumdaydı. Kuzey ve batısı, sömürgeci Türkiye ile sınır. Doğusu, Türk devleti ve işbirlikçi çetelerinin işgali altında. Güneybatısında (İdlib) Türk devletinin desteklediği politik islamcı çeteler var. Güneydoğusu, rejimin denetimindeki Halep’e açılıyor.  Güneydoğu hariç sömürgeci Türk devleti her taraftan hava bombardımanı ve obüslerle saldırıya geçti. Her cephede bir savunma hattı kurmak kaçınılmaz olarak gücü bölüyordu ve kuşatılmışlık altında destek kuvvetlerinin yeterli akışı sağlanamadığında, direniş ne kadar fedai bir ruhla sürdürülürse sürdürülsün, gelip dayanacağı bir sınırı vardı.

3) Rojava’nın bütününü savunma: Efrîn’e saldırı başladığında, sömürgeci Türk devletinin Derik’ten Kobanê’ye kadar olan sınırın diğer bölgelerinden de saldırıya geçmesi muhtemeldi. Nitekim bu yönde adımlar da attı. Kaçınılmaz olarak, bütün sınırın koruma altına alınması gerekiyordu. Keza durumu fırsat bilen rejim de güneyden hücuma kalkabilirdi. Bu durumda, yol açık olsa bile bütün kuvvetleri Efrîn’e yığmak olanaklı değildi. Yani görece sınırlı bir kuvvetle direniş yürütülmek zorundaydı.

4) Kuzey desteğinin zayıflığı: Kuzey Kürdistan ve Türkiye’nin ilerici güçleri, IŞİD’ın Kobanê’yi işgal girişimi sırasında olduğu kadar aktif değildi. Sömürgeci faşist diktatörlüğün azgın saldırıları, özyönetim direnişlerinin vahşice ezilmesinin yarattığı umutsuzluk ve tedirginlik havası, savaşa karşı çıkan herkesin tutuklanması, öncülerin örgütsel önderlik yetersizlikleri vb. nedenlerle Kuzey’den yeterli destek gelmedi.

5) Dünyanın sessizliği: Avrupa’daki Kürdistanlılar ve Türkiye’nin ilerici güçleri etkin protestolarda bulunarak direnişi Avrupa ve dünya kamuoyuna duyurmaya çalışsalar da, Kobanê direnişindeki kadar bir etkiyi açığa çıkaramadılar. Bunda temel etmen, onların yetersizliği değil, Avrupa burjuvazisinin Efrîn işgalini sessizlikle onaylama tavrıdır.

B) Sübjektif Etkenler

Yukarıda sayılan objektif etkenlere başkaları da eklenebilir. Bunlar en belirgin olanları. Bu objektif etkenlere karşın, düşman yine de yenilgiye uğratılamaz mıydı?  Bu objektif etkenler hesaba katılarak sübjektif hatalar yapılmasaydı, elbette uğratılabilirdi. Belirleyici olan, objektif etkenler değil, sübjektif olanlardır. Zira objektif olanlar bizim dışımızda vardır, biz onları hesaba katarız, ama ortadan kaldıramayız. Oysa sübjektif etmenler bizim tarafımızdan oluşturulur. Doğru rota ya da yanlış hat, doğru taktik ya da yanlış planın müsebbibi biziz. O halde asıl olarak buraya ışığı tutmalıyız.

1) Yanlış analiz: Sömürgeci Türk devletinin uzun zamandır Efrîn’e saldırı hazırlığı yaptığı biliniyordu. Diktatör neredeyse iki yıldır bunun sözünü ediyordu. Kobanê ile Efrîn’in birleşmesini engellemek için de Cerablus ve El Bab’ı işgal etmişti. Tecride alınan Efrîn savunmasızdı. Rojava devrimini yıkmak sömürgeci faşist Türk devletinin stratejik amacıydı. Dahası, Rojava devriminin varlığını kendisi için beka sorunu haline getirmişti. Fırsatını bulduğu anda Efrîn’e saldıracaktı. Sömürgeci Türk devleti Efrîn’e saldırdığında görüldü ki, direniş için hazırlıklar yetersizdi. Buradan da anlaşılıyor ki, Türk devletinin saldırı ve işgal tehditleri fazla ciddiye alınmamış, blöf olarak kabul edilmiş ya da Türkiye kamuoyuna seslenme olduğu sanılmıştı. Eğer tersi olsaydı, hazırlık da buna göre çok daha güçlü olurdu.

2) Emperyalistlerin çıkar çatışmalarını hafifseme: Önceki süreçte Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını düşürmesinin ardından, Rusya Türkiye’yi hemen hemen düşman ülke statüsünde değerlendirmeye başlamıştı. Buna uygun adımlar attı. Bu adımlardan biri de Kürt ulusal hareketine olan desteğini artırmaktı. Bu hem politik hem de askeri destek biçiminde oldu. Rusya’yı karşısına alarak Suriye’de bir etkinlik gösteremeyeceğini ve üstelik Rus-Kürt ittifakının yıkıcı sonuçları olabileceğini düşünen faşist Türk devleti ve onun faşist diktatörü, tükürdüğünü yalayarak Putin’in kapısında el pençe divan durdu. Rusya ve Putin bunu iyi değerlendirdi ve Türkiye’ye isteklerini yaptırmaya başladı. Böylece NATO üyesi Türkiye ile ABD’nin arasını açma imkanı yakaladı. Kürt ulusal hareketi bütün bu gelişmeleri analiz etse de, Rusya’nın hava sahasını kolayca Türkiye’ye açacağına ve ABD’nin de bunu kolayca onaylayacağına fazla ihtimal vermedi. ABD Türkiye’yi bütünüyle kaybetmeyi göze alamazdı. Böylece Efrîn, emperyalist çıkar çatışmalarının ve sömürgeci devletlerin oyun sahası haline geldi.

3) Çelişkilerden yararlanma siyasetinde kayma: Rojava devrimini olanaklı kılan en önemli etken, emperyalistler ve bölge gerici devletleri ile IŞİD arasındaki çelişkilerden yararlanma becerisidir. Sonraki süreçte de çelişkilerden doğru temelde yararlanma siyaseti olmasaydı, devrim ayakta kalamazdı. Rakka’nın fethine kadar durum böyleydi. Sömürgeci Türk devletinin Cerablus ve El Bab işgalinden sonra durum değişti. IŞİD önemli ölçüde yenilgiye uğratılmıştı. Şimdi asıl düşman Türk devletiydi. Öncelik buna verilmeliydi. El Bab’tan sonra sıranın Efrîn’de olacağı açıktı. Buna karşın, ABD emperyalizminin derdi başkaydı. Onların önceliği IŞİD olmaya devam ediyordu. Bu yönde atılan adımlar, ABD’ye fazla angaje olunduğu görüntüsü yarattı, Rusya ile ilişkileri gerdi. Rusya Türkiye’yle ilişkileri sıkılaştırırken, buna uygun önlemler alınmadı. Sanki Rusya-Türkiye, ABD-YPG cephesi oluşmuş gibi oldu. Bunun gerçek olmadığı, Efrîn saldırısı karşısında YPG’nin yalnız kalmasıyla ortaya çıktı. Kürt ulusal hareketi de bunu görmüyor değildi, ama buna uygun bir siyaset geliştiremedi.

4) Şehir merkezinin yerle bir edilmesine izin verilmeyeceği yanılgısı: Türk devletinin birkaç kilometre ilerlemesine izin verileceği, Efrîn’in kuşatmaya alınabileceği, ama yıkılmasına müsaade edilmeyeceği düşünülüyordu. Böyle olmadığı, Doğu Guta’nın yerle bir edilmesiyle anlaşıldı. Hem Rusya hem de ABD, Efrîn’in tıpkı Guta gibi yıkılmasına ses çıkarmayacaktı. İşgalci Türk devletinin Efrîn’in yerleşim yerlerini bombaladığında sivil katletmekte sınır tanımayacağı açığa çıktı. Bu, halkta kaçışma havasının oluşmasına neden oldu. Örgütlü bireyleri sevk ve idare etmek kolay, fakat örgütsüz on binlerin hareketini yönetmek kolay değil. Hastanelerin, evlerin, okulların, sokakların bombalanması ile şehirden çıkmak isteyenlerin sayısı on binleri bulunca, buna uygun bir taktik geliştirmek dışında bir yol kalmamıştı. Ya düzenli bir geri çekilme yapılacaktı ya da dağılmaya göz yumulacaktı.

5) Direniş planının tam olarak hayata geçirilememesi: Görüldüğü kadarıyla, direniş planının başlıca dört unsuru vardı: a) arazi savunması, b) gerilla savaşı, c) şehrin savunulmasına hazırlık, d) halkın savaşa örgütlü katılması.

Plan aşağı yukarı şöyle olmalıydı. Arazide mevzi savaşı verilecek, düşmanın ele geçirdiği yerlerde düşmanın gerisine sızılarak ve gerilla taktikleriyle düşman vurularak ilerlemesi zayıflatılacak, hendek ve tüneller kazılarak kasaba ve şehirlerin savunmaları güçlendirilecek, Efrîn’in etrafı örgütlü halk kitleleri ile canlı kalkan kuşatmasına alınarak düşmanın şehre girişi engellenecekti.

Bu direniş planı hayata geçseydi, işgalci güçler durdurulabilirdi. Arazi savunması başarıyla verildi. Ne ki, bununla sömürgeci güçleri püskürtmek mümkün değildi. Kaldı ki, arazi savunması da başlangıçta göğüs göğse cephe savaşı biçiminde oldu. Oysa teknik donanım eşitsizliği nedeniyle savaşı bu biçimde sürdürmek gerekli değildi. Obüs ve ağır hava bombardımanları karşısında mevzileri klasik silahlarla tutmak gerekmiyordu. Sabit değil hareketli mevzi taktiği uygulanmalıydı. Sonuçta bu yapıldı, mevzilerden çıkıldı, oraları ele geçiren düşman birliklerine saldırılarak tekrar ele geçirildi. Gerilla taktiği biçiminde mevzi savaşı geliştirildi.

Arazi savaşındaki başarı, düşmanın gerilerine sızarak onu vurmayı esas alan gerilla savaşında yakalanamadı. Şehir savaşlarına hazırlık düzeyi de zayıftı.

En önemlisi de, halkın büyük desteğine karşın bir savaş gücü olarak yeterince değerlendirilmemesiydi. Halkın önemli bir bölümü savaşçı olarak mevzilere geçti. Sömürgeci saldırı başladığında halk şehri terk etmedi. Diğer bölgelerden, başta Kürtler olmak üzere Kuzey Suriye halklarından oluşan konvoylar, işgalci saldırıyı püskürtmek için Efrîn’e geldi. Halkın şehri terk etmemesi önemliydi. Halklar daha en baştan devrimci savaşın öznesi oldu. Bu nedenle işgale karşı direniş daha en baştan devrimci halk savaşı halini aldı. Ne ki, şehre yığılmış halk, savaşın belirli bir aşamasında ayak bağı oldu. Çünkü iyi örgütlenmemişti. Oysa belirli bir bölümün çıkışına önceden olanak sağlansaydı ve şehrin çıkışında bunlardan oluşan çadırkentler kurulabilseydi, kalanlar da birer halk savaşçısı gücü daha doğru örgütlenseydi, sonuç başka olabilirdi. Düşman şehri savaş uçaklarıyla bombalamaya başladığında, yüz bini aşkın insan savunmasız kaldı. Bu durumda, panik ve dağılmaya yol açmadan düzenli bir geri çekilme dışında yol kalmıyordu.

6) Halk örgütlülüğünün zayıflığı: Rojava söz konusu olduğunda, belki de en şaşırtıcı olan budur. Efrîn’in bir yönetimi, komünleri, kooperatifleri var. Seçimler yapılıyor, kadınlar her yerde politikanın merkezinde. Yine de bunlar yeterli değil. Binler örgütlü, ama on binler pasif izleyici. “Kadro” hala temel belirleyici. Devrimin öncüleri ve savaşçıları halktan destek aldıkça, örgütlenmeyi daha da genişletmeyi ve niteliğini daha da yükseltmeyi fazla önemsemediler. Olanı yeterli gördüler. Elbette Rojava’nın her yerinde, dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar, halk örgütlü. Fakat sürekli kuşatma ve saldırı tehdidi altına, sürekli savaş içinde olan bir halk için bu henüz yeterli bir düzey değil. Devrimi inşa ve savunmak için yine de yeterli bir düzey değil. Daha sıkı ve güçlü bir örgütlülük olsaydı, durum farklı olabilirdi.

Yeni Aşama

Suriye’nin Doğu Guta bölgesindeki Duma’da kimyasal silahlarla düzenlediği iddia edilen saldırının ardından, 14 Nisan’da ABD, İngiltere ve Fransa, Suriye’de rejime ait kimyasal silah tesisi olduğu öne sürülen hedefleri vurdu. Rejime yönelik bu saldırı, gerçekte Rusya’ya verilmiş bir gözdağıydı. Rusya’nın Türkiye ve İran’la Astana ve Soçi süreçlerinde geliştirdiği ittifaka ABD, İngiltere ve Fransa’nın verdiği bir yanıttı. Bu, Rusya’ya “sınırlarını hatırlatma” harekatıydı. Rusya da mesajın kendisine olduğunu, “Önceden planlanmış bir senaryo ortaya kondu. Yeniden tehdit ediliyoruz. Bu tür eylemlerin sonuçsuz kalmayacağı konusunda uyarmıştık” açıklamasıyla duyurdu.

Bu saldırı aynı zamanda, Türkiye’ye de, “Rusya ile o kadar yakın olma, aksi takdirde sonuçlarına katlanırsın” uyarısıydı. Rusya ve İran’ın sert tepkisine karşın, Türkiye “çoktan müdahale edilmeliydi” diyerek koalisyonun saldırısına destek verdi.

Efrîn’in sömürgeci Türk devleti tarafından işgal edilmesinin hemen ardından, QSD’den bir heyet Fransa’da Macron’la görüştü. Bu ilk resmi görüşme ile Fransa, Suriye’deki pozisyonunu daha açık belli ederek, Türkiye’ye daha ileri gitmemesi uyarısı yapmış oldu. Ardından da Minbic’e bir Fransız birliğinin ulaştığı haberleri geldi.

Bu arada Türkiye ekonomisi alarm vermeye başladı. Döviz fiyatları tırmandı. Diktatör Batılı emperyalistlerle ve tekellerle arayı düzeltmek için İngiltere’ye gitti. Döviz ve faizle ilgili yaptığı açıklamalar finans oligarşisini çok tatmin etmese de, diktatör seçim beyannamesinde Batı ile ilişkileri düzeltme sözü verdi, AB’ye katılmanın stratejik bir hedef olmaya devam ettiğini belirtti. Belli ki, İngiltere ziyaretinde kendisine telkin edilenleri uygulamaya geçecekti.

Gelişmeler, sömürgeci faşist Türk devletinin ABD ve Rusya emperyalistleri arasındaki çelişkilere oynamasının bir sınıra gelip dayandığını, Batılı emperyalistlerin Türkiye’yi karar vermeye zorladığını gösteriyor.

Bunun Suriye’deki karşılığı, Rusya-Türkiye ittifakının su almasıdır. Rusya dışişleri bakanı Lavrov, “Erdoğan, Türkiye’nin Afrin’i işgal etmek istediğini hiçbir zaman söylemedi. Türkler buradaki hedeflerine ulaştıklarını söylediklerinde, sonucun bu bölgenin kontrolünün Suriye hükümetine geri verilmesi olacağına inanıyoruz” dedi.

Diktatör Erdoğan ise, “Biz yeri geldiği zaman, Afrin’i Afrinlilerin kendisine bizzat teslim ederiz. Ama bunun zamanı bize aittir, onu da biz belirleriz. Sayın Lavrov değil” diyerek, aralarındaki anlaşmazlığı dışa vurdu.

BM raporuna göre, 20 Ocak’ta başlayan işgal nedeniyle 137 bin kişi zorla yerlerinden edildi. Efrîn Hatay valiliği tarafından yönetilen bir sömürge bölgesi haline getirildi. Efrîn’e Doğu Guta’dan tahliye edilen politik İslamcı çeteler ve aileleri yerleştiriliyor. İdlib’deki Atme kampında ve Türkiye’deki kamplarda kalan binlerce kişi de Efrîn’e getiriliyor. Bunlar Efrînli değil. Efrîn bir Kürt kenti olmaktan çıkarılmak isteniyor. Çeteler şehri yağmalıyor. Çetelerden kurulan meclis aralarındaki çatışmalardan dolayı işlemez durumda.

Sömürgeci faşist Türk devleti, asıl hedeflerine ulaşmaktan uzak. Efrîn işgalinden sonra Rojava’nın bütününde devrimi tasfiye etmek, Kuzey’de halkla ulusal hareket arasındaki bağı koparmak, gerillayı nefessiz bırakmak, Kandil’i düşürmek başlıca hedefiydi. Efrîn’i işgal etti ama ilerleyemedi, Kuzey halkı ile ulusal hareket arasındaki bağı zayıflattı ama koparamadı. Newroz’dan sonra seçim çalışmalarında da görüldü ki, eylem kabiliyeti gerilese de halkın desteği sürüyor.  Gerilla yeniden etkili vurmaya başladı. Güney’e yönelik saldırı hamleleri boşa çıkarıldı.

Bu koşullar altında Efrîn’in özgürleştirilmesi için yürütülen gerilla savaşının etkisi artacak. Neredeyse her gün işgalci Türk askerlerine ve işbirlikçi çetelere verdirilen kayıplar, yıpratma savaşının sonuç almakta olduğunu gösteriyor.  Şimdi hedef, yalnızca Efrîn’in özgürleştirilmesi değil, Efrîn’in Kobanê ile birleştirilmesidir.

Efrîn’den çekilme mevzi bir yenilgidir. Buna karşın Rojava devrimi ayaktadır. “Çekilme”, savaşın yeni biçimlerde sürdürülmesi için başvurulan yöntemlerden biridir. Efrîn direniş savaşı gerilla mücadelesi ile devam ediyor.

Yine de belirtmek gerekir ki, Efrîn’in özgürleştirilmesi mevzi bir zafer olacaktır. Oysa aslolan Rojava devriminin inşasını sürdürmek, Suriye’yi demokratikleştirmek ve Türkiye’deki sömürgeci faşist devleti yıkmaktır. Bunlarla birlikte, İran ve Irak’ta Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kabul ettirmektir. Bu yol Ortadoğu devrimine çıkar. Bu gerçekleşmediği sürece, Rojava devrimi güvence altında olmayacaktır.

Emperyalistler arası çelişkilerden faydalanmak devrimci stratejinin bir gereğidir. Fakat Efrîn’e yönelik işgalci saldırıya karşı alınan tutumlar gösterdi ki, Kürt ulusu, Kuzey Suriye halkları ancak kendi gücüne ve örgütlülüğüne güvenerek kendilerini ve geleceklerini koruyabilirler. Rojava devrim yönetimi, Rusya ya da ABD emperyalizmine angaje olmaya yol açacak her türden girişimden kaçınarak, bağımsız bir politik aktör olarak siyasi, askeri, diplomatik, ekonomik yeteneklerini ve gücünü geliştirerek, devrim inşasını yeni evrelere taşıyabilir. Burada en stratejik yerde duran, hava savunma silahlarına sahip olmaktır. Bu gerçekleşmeden, klasik cephe savaşı ile arazi tutmak mümkün değildir. Yeni işgal girişimlerine karşı bütün Rojava’nın gerilla savaşı sürdürmeye imkan verecek tarzda hazırlanması dönemin en önemli görevleri arasında olmalıdır.

Efrîn işgali ve direnişinin belki de en çıplak biçimde ortaya çıkardığı gerçek, halkın desteği yeterli olsa da, halkın örgütlülüğünün zayıf olmasıdır. Efrîn halkı, son ana kadar direnişin parçası oldu, kenti terk etmedi. Buna karşın örgütlülüğü zayıftı. Direniş savaşına katılanlar hariç, kalanlar örgütlü bir kitle değil, destekçi bir yığın olarak kaldı. Rojava devrimini özgün kılan yanlardan biri, öncü kadroların inisiyatifi ile iktidarın ele geçirilmesi, halkın bu kadrolar tarafından örgütlenmesidir. Bu, devrimin gücü kadar handikabıdır da. “Her şeyi kadrolar belirler” sözü, halk örgütlenmelerini pasifize eden, her ne kadar karar alma mekanizmalarında olsa da halkta “kadro kararı” beklentisi yaratan bir durumdur. Efrîn bu gerçeğin en çıplak biçimde açığa çıktığı yer oldu. Efrîn Rojava’nın en örgütlü yerlerinden biriydi. “Her şeyi kadrolar belirler” tarzı orada da egemendi. “Örgüt kadrodur, halk onun uzantısıdır” anlayışı kesinkes yıkılmalıdır, hem halkta hem de devrim kadrosunda.

Ek

1812’de Napolyon orduları Rusya’ya saldırdı. Rus ordusu fazla direnemedi. Daha sonra Borodino’da dünyanın en kanlı savaşlarından biri gerçekleşti. Rus ordusu muharebeyi kaybetti. Ordu komutanı Kutuzov, orduyu kurtarmak için geri çekildi. Geri çekilirken, Kazak köylüleri ekinleri yaktı, geride yiyecek bırakmadı. Ordu Moskova’ya kadar çekildiğinde Kutuzov, Moskova’nın da boşaltılması emrini verdi. Halk orduyla birlikte şehri terk etti. Napolyon bomboş bir şehirle karşılaştı. Moskova dışına çekilen Rus ordusu kendini yeniden kurdu ve kışın bastırmasıyla birlikte Napolyon’un ordularına saldırdı. Güçten düşen Napolyon geri çekilmek zorunda kaldı.

Ekim devrimi ile Rusya’da iktidar Bolşeviklerin önderliğindeki sovyetlere geçti. Birinci emperyalist paylaşım savaşı yıllarıydı. Sovyetler barış yanlısıydı, savaşa karşıydı. Alman imparatorluğu, Avusturya-Macaristan imparatorluğu, Osmanlı imparatorluğu ve Bulgaristan krallığıyla barış anlaşmalarına girişti. Bu devletler barış anlaşması karşılığında büyük toprak talebinde bulundu. Sovyet hükümeti içinde sert tartışmalara karşın, Lenin’in büyük çabasıyla, barış karşılığında toprak kaybı kabul edildi. Devrim ancak bu yoldan ayakta kalabilirdi. Brest Litovsk olarak adlandırılan barış anlaşması sonucu, Estonya, Litvanya, Letonya, Polonya, Belarus, Ukrayna ve Finlandiya Alman devletine, Kars, Ardahan ve Artvin Osmanlı devletine verildi. Savaş bitiminde Sovyet devrimi ayakta kaldı. Alman imparatorluğuna bırakılan toprakların bir kısmı üzerinde yaşayan halklar özgür iradeleriyle SSCB’ye katıldı.

Alman faşizminin desteğini alan Çin Milliyetçi Partisi (Guomintang), komünistleri yok etmek için büyük saldırılar düzenledi. 1 milyondan fazla sivil katledildi. Güneyde verilen savunma savaşları sonuçsuz kaldı. Mao’nun önerisi ile Ekim 1934’te geri çekilme başladı. 370 gün süren 10 bin km’yi aşkın zorlu yolda, 90 bin kişilik ordudan geriye 10 bini aşkın kişi kaldı. Mao’ya göre bu, “doğru yerden başlamak için bir mevzi değiştirmedir.” Büyük bedeller ödeme pahasına bu “doğru yerden başlamak” sonuç getirdi ve 1949’da Çin devrimi gerçekleşti. 

“1945 Ağustos genel ayaklanması bütün halkın ayaklanmasıydı. Bütün halkımız, geniş bir ulusal cephede birleşmiş silahlı ve yarı silahlı kuvvetleriyle her yerde, kırlarda ve şehirlerde tam bir birlik halinde ayaklanmış ve Japon emperyalistlerinin savaşı kaybettiği, ordularının parçalanma sürecine girdiği ve uşaklarının morallerini yitirdiği, güçlerini kaybettiği elverişli siyasi şartlarda, siyasi iktidarı ele geçirmişti.” (Giap) Fransa emperyalizmi geçmişte kendi sömürgesi olan Vietnam’daki yeni siyasi iktidarı tanımadı ve Vietnam’a savaş açtı. Devrimci hükümet, düzenli ordu ve cephe savaşı ile bu mücadeleyi kazanamayacağı sonucuna vardı, meclisi kapattı, geri çekilerek halk savaşı başlattı, vekillerin bir bölümü gerilla ve bir bölümü milis oldu. 1954’te Fransa yenilgiyi kabul ederek Vietnam’dan çekildi. Güney’de ABD emperyalizminin işbirlikçisi bir rejim kurulsa da Kuzey Vietnam’da devrimci hükümet işbaşına geldi. ABD’ye karşı verilen savaş sonucunda, 1975’te Güney’de de devrimci hükümet kuruldu. 1976’da Vietnam’ın birliği gerçekleşti.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn