Sayı 30 / Ocak-Şubat 2018

28 Aralık’ta Meşhed’de başlayan gösteriler İran çapında halk ayaklanmasına dönüşünce, rejimin her iki kanadı ayaklanmayı ezmede birleşti.

Başlama fişeği olan Meşhed gösterisini, Ruhani hükümetini yıpratıp kendi kitle desteğini genişletmek amacıyla, “sertlik yanlısı” kesimin teşvik ettiği bile söylenebilir. Fakat gösteri İran çapında bir özgürlük ayaklanmasını tutuşturunca, bizzat mollaların başı Hamaney ayaklanmanın ezilmesi için bütün karşıdevrimci güçleri harekete geçirdi.

Avusturya’da önceki seçimlerde yüzde 17,5 oy alan ırkçı faşist parti FPÖ, Eylül 2017 seçimlerinde yüzde 26 oy oranına ulaşarak hükümet ortağı oldu. Aynı zamanda önceki seçimlerde yüzde 4,7 alan Almanya’daki ırkçı faşist parti Almanya İçin Alternatif’in (AfD) oylarını yüzde 13,2’ye yükseltmesi, Avrupa’da ırkçı faşist partilerin yükselişinin yeni işaretleri sayıldı. Irkçı faşist partiler bunlardan ibaret değil. Fransa’da Ulusal Cephe, Hollanda’da Özgürlük Partisi, İsviçre’de Halk Partisi, Danimarka’da Halk Partisi, Finlandiya’da Finler, Macaristan’da Jobbik önemli oy oranlarına ulaşmış olanlardan öne çıkanları. Yunanistan’da Altın Şafak, Slovakya’da Slovakyamız, İsveç’te İsveç Demokratlar ve başkaları bunlara eklenebilir.

Kapitalist üretim tarzı içine yuvarlandığı aşırı üretim krizini bir türlü aşamıyor. 2008'de başlayan kriz bitmeyen bunalıma dönüşüyor. IMF 2060 sonrası büyümenin yüzde 0'a oturabileceği öngörüsünde bulunuyor. Bitmeyen bunalımın “kırılgan ekonomi” diye tabir edilen Türkiye gibi mali-ekonomik sömürge ülkelere faturası çok daha fazla oluyor. 2002 sonrası dünyaya yayılan sömürgecilik fonlarının “evlerine” dönmeleri kurların yükselmesine yol açıyor. Artan kurlar, ekonomileri tamamen dış kaynak girişine bağlı olan bu ülkelerin borçlarını katlıyor, üretimlerini daraltıyor. Türkiye bu sarsıntıları en fazla yaşayan mali-ekonomik sömürgelerden birisi. Politik islamcı faşist burjuva iktidar bu çöküşü ertelemek için içeride ve dışarıda yüksek çatışmalı bir hattan ilerliyor. Peki, bu çabalar ne kadar sonuç veriyor? Bu çatışmalı varoluş krizi “teğet” mi yaratır, yoksa siyasi iktidarın dairesini yarıp geçen bir kirişe mi dönüşür?

Birkaç on yıl evvel bilimkurgu filmlerinin senaryosu olan “kıyamet günü” manzaraları, günümüzde ekolojik belgesellerin ve araştırmaların bilimsel konusu haline gelmiş durumda. Gittikçe büyüyen bir kitle nezdinde, insanlığın yaşam koşullarının temellerini tehdit eden ve bütün yerküreyi kapsayan bir ekolojik krizin çoktan acı bir gerçeğe dönüştüğü apaçık ortada.

Tsunamiler, depremler, iklim değişikliği, ozon delikleri, gıda skandalları[1], yok olan canlı formları, hava kirliliği, okyanusların zehirlenmesi, tatlı su kıtlığı, çöp yığınları ve Fukuşima’daki gibi nükleer felaketler, artı çevre kirlenmesinden kaynaklı milyonlarca ölüm artık kapitalist hakikatin gündelik hali oldu. Bilim insanları kanser hastalığının yüzde 90’ının bugün çevre etkilerinden kaynaklı olduğunu belirtiyorlar. Fakat bu, uluslararası tekelleri, dünyamızı yağmalamaya ve yaşam temellerimizi yok etmeye durmaksızın devam etmekten alıkoymuyor elbette. Emperyalist kapitalizmin insanlık dışı kar hırsı tabii ki kimse için sürpriz değil, fakat küçük bir sorun var: sermaye artık kendisinin de üstünde oturduğu dalı kesmeye kalkıyor!

Baştan belirtmek gerekir ki, Öğrenci Kolektifleri ve Devrimci Gençlik'le yürüttüğümüz tartışma, FKF ya da Genç Muhalefeti ile yürüteceğimiz tartışmadan, kategorik olarak da amaç açıklığı bakımından da ayrışmaktadır. İlk tartışmanın amacı, bünyesinde güçlü bir dinamik barındıran, sokakta fiili meşru mücadele içerisinde yer alan, gençlik hareketine önemli mücadele deneyimleri kazandıran, gençlik kitleleri ile dolaysız bağlar kurmayı başarabilen bir politik öznenin devrimci yanını tartışmalarla güçlendirmek ve kendisini daha farklı bir düzeyde örgütleyebilmesine katkı sunmaya çalışmakken, ikinci tartışmanın amacı, bahsi geçen gençlik örgütlerinin demokratik çizgilerini güçlendirmeye ve tutarlı hale getirmeye yöneliktir.

ABD emperyalizmi her fırsatta Kuzey Kore'yi hedef göstermeye devam ediyor. Trump'ın başa geçmesinden sonra savaş ve saldırganlık hedefleri arasında Kuzey Kore de var. Trump'ın, başkanlık koltuğuna oturur oturmaz, ilk icraatlarından biri Kuzey Kore'yi ortadan kaldırmakla tehdit etmek olmuştu. ABD, Trump'ın Asya ziyaretinden sonra, Kuzey Kore'yi “teröre destek veren ülkeler” kategorisine soktuğunu ilan etti, ekonomik ve ticari ambargo uygulama kararı aldı. ABD emperyalistleri, askeri kuşatmayı siyasi, iktisadi, mali ve diplomatik adımlarla tamamlamak istiyor.

ABD'nin bu kararının ardından, Çin devlet başkanı ve ÇKP genel sekreteri Şi Jinping'in özel temsilcisi Song Tao Kuzey Kore'yi ziyaret etti. Bu ziyaretin Trump'ın Asya ziyaretinin arkasından gelmesi dikkat çekici. Çin, Kuzey Kore'nin nükleer denemeleri durdurması karşılığında, ABD'nin bölgede askeri tatbikatları durdurmasını savunuyor.

Berçem'in politik yaşamını üç dönem olarak ele almak gerekir kanımca. Birinci dönem üniversite yıllarıdır. İkincisi politik yaşamını kurumlaşmacı olarak sürdürdüğü dönemdir ve sonuncusu ise eğitilen, eğiten ve komutanlaşan bütünselliği içindeki, politik askeri alanda yer aldığı dönemdir.

Kurumsal çalışmada yer alması ile ilgili görev beklentisi kendisine iletildiğinde, Berçem böyle bir görevden çok da memnun kalmamıştı. Ama, eğer ki partisi böyle uygun görüyorsa ve böyle bir ihtiyaç varsa, bu ihtiyaca göre kendisini konumlandırması gerektiğini düşündü. Ve aldığı bu yeni görevi başarıyla yerine getirmek için bütün aklı ve gövdesi ile kendisini ortaya koydu.