Sayı 29 / Kasım-Aralık 2017

25 Eylül'de gerçekleştirilen bağımsızlık referandumu sonrası Güney Kürdistan'ın bir bölümü işgal edildi. Havalimanları dış uçuşlara kapatıldı. Sınırların denetimi elinden alındı. Bu gelişmelerden yola çıkarak pek çok çevre, bağımsızlık referandumuna kalkışmanın yanlış ve zamansız olduğunu ileri sürdü. Bunun hatalı bir yaklaşım olduğu, dikkatin Kürt ulusunun özgürce iradesini neden ortaya koyduğuna değil, emperyalistlerin ve sömürgecilerin bu iradeyi neden ezmek istediklerine yöneltilmesi gerektiği marksit-leninistler için açıktır. Konuyu bütün yönleriyle ele almak için ulusal soruna ve onun günümüzdeki biçimine yaklaşıma dair ilkeleri öncelikle ortaya koymakta fayda var.

Varoluş Durumu Olarak Özgürlük

Yaygın kullanılan bir tanımlamaya göre, özgürlük, bireyin engellenmeden ya da sınırlandırılmadan istediğini seçebilmesi ve yapabilmesidir. İlk bakışta doğruymuş gibi görünen bu tanımlama, aslında, bize özgürlük hakkında neredeyse hiçbir şey söylemez. Zira özgürlük, eğer kavram yanılsama yaratan içeriksiz bir kabuk olmayacaksa, ancak insanın doğayla ve toplumla ilişkileri temelinde, iktisadi ve siyasi koşullarıyla birlikte anlamlandırılabilir.

 Yabancılaşmış insan özgür değildir. Özel mülkiyet ve para ise yabancılaşmayla özdeştir. Kapitalizm insanları iki temel sınıfa ayırmıştır: toplumun azınlığını oluşturan burjuvazi ve toplumun çoğunluğunu oluşturan proletarya. Ücretli işçiye dönüşmüş üretici insan, emeğinin araçları ve ürünleri tamamen kendisinden ayrışmış ve sermayeleşmiş olduğundan, kendi emeğinin araçlarına ve ürünlerine yabancılaşmıştır. Ürün, üreticinin karşısına, artık adeta ona düşman bir güç olarak çıkmaktadır.

Sınıf Savaşımının Söylediği

“Ülkemizde hüküm süren bugünkü faşist rejim, son otuz küsur yıllık dönemde, işçi sınıfı ve ezilen yığınlar ile egemen sınıflar arasındaki çelişki ve mücadeleler temeli üzerinde egemen sınıfların iç çelişki ve dalaşmaları ve emperyalist bağımlılık ilişkileri tarafından şekillendirilmiştir. Özgürlük; bu otuz yıllık tarihi yapan karşıt siyasal, toplumsal ve ulusal kuvvetler arasındaki çatışmanın ana ya da baş sorunu olagelmiştir. İşçi sınıfı, kır ve kent yoksulları, gençlik, ezilen kategorilerden bütün toplumsal güçler, Kürt ulusu, ulusal ve dinsel azınlıklar, ancak ve ancak işbirlikçi Türk egemen sınıflarına ve onların egemenlik aygıtı devlete karşı örgütlenip mücadeleye atıldıkları ölçüde özgürlüğü tadabilmişler, ama her defasında da egemen sınıfların sert saldırılarıyla karşılaşmışlardır.” (Birlik Kongresi Belgeleri, Varyos Yayınları)

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da çeşitli toplumsal kuvvetlerin durumlarına ve temel taleplerine son 30-40 yıllık belli başlı mücadelelerin tamamının verileri ışığında bakıldığında, bu belirlemenin bütün olgularda karşılık bulduğu görülür.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana iktidarların tamamı, toplumsal cinsiyet rejimine dayalı bir politika izleyerek kadın düşmanlığını her alanda üretti. Cinsiyetçilik, militarizm ve şovenizm gibi rejimin genetik kodlarından, ideolojik kurucu unsurlarından biri oldu. Kapitalist devlet, yargısından meclisine ve okuluna kadar tüm kurumlarında kadına yönelik şiddeti üretti, kutsadı. Kadın hiçbir zaman aileden ayrı ele alınmazken, kadına yönelik şiddet de “aile” kapsamında değerlendirildi. Hiçbir hükümet de, kadın özgürlük mücadelesinin zorlaması olmadan, kadınlardan yana tek bir politika üretmedi. Devlet, yargıdan eğitime, günlük hayattan politikaya her yerde kadınların hayatı pahasına bile olsa, erkeklerin çıkarlarını gözetti. Yargı, sadece bugün değil, dün de “gerçek adaletin karşısında erkek adalet” için vardı. Devletin sahibi erkekler, kadın düşmanlığını her söz ve eylemlerinde üretmeye devam ettiler. Kadınlar bugün olduğu gibi dün de erkekler tarafından katledildi, tecavüze uğradı. Özetle, erkek kapitalist devlet, kadınlara hep düşman oldu, kadınlar da “yaşam hakkı”nın güvencelenmesi konusu dahil olmak üzere hangi hakkı elde ettiyse, erkek kapitalist devlete ve onun hükümetlerine karşı mücadele ile elde etti. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında “seçme ve seçilme hakkı” gibi kimi haklar, kadınların mücadelesinin sonuçlarının yanı sıra, kemalist rejimin hedeflediği “modern ulus devlet” inşası ve “çağdaş yaşam”ın da bir gereğiydi.

Rejimin faşist politik islamcı restorasyonuyla eğitimin dinselleştirilmesi, saray iktidarının temel gündemlerinden biridir. AKP ve saray iktidarınca, resmi ideolojinin eğitim alanındaki köklü kemalist burjuva çizgisi geriletiliyor. Onun yerine politik islamcı çizgi, gerici anlayış ve uygulamalar hakim kılınıyor.

4+4+4 sistemiyle başlayan süreçte, yeni açılan veya dönüştürülen onlarca imam hatip lisesi, sınav sistemi değişiklikleri ve ders müfredat içerikleriyle, liseli gençliğin dindar nesle dönüştürülmesinin zemini hazırlandı. Saray faşizmi, yüzlerce demokrat öğretmen ve akademisyenin işine son vererek, eğitimin dinselleştirilmesi önünde hiçbir “engel” bırakmamaya hazırlandığını ilan etmiş oldu.

Katalonya 1 Ekim’de bağımsızlık referandumuna gidince, kıyamet değilse bile şovenist fırtına koptu. Güney Kürdistan’ın 25 Eylül referandumuyla ve sonraki gelişmelerle çakışınca, sadece Irak ve İspanya’da değil, Ortadoğu ve Müslüman halkların yaşadığı devletlerin hemen tamamında esti, bu şovenist fırtına. AB’den ABD’ye, hatta Kırım’ı kendisine bağlayan Rusya’ya, yeni güç odağı Çin’e varıncaya dek emperyalist devletler “ayrılıkçılığa karşı” tavır alınca, bu, fırtınayı estiren devletlerde sevinç patlamasına yol açtı. Böylece bir kez daha, “üçüncü dünyacı” şovenizm ile emperyalistlerin desteği birleşerek, halkları gerici ve ilhakçı bataklığa doğru çekti.

Tek tip elbise saldırısı olandan bitenden yalıtık değildir

Sömürgeci faşist diktatörlük, hapishanelerde baskı, sindirme ve yaptırım aracı olarak, tek tip elbiseyi yeniden gündeme getirdi. Direniş ve mücadeleyle bu saldırı püskürtülmezse, diktatörlük, adli mahkumlar ve Gülencilerden başlayarak ya da zamana yayarak, alıştırarak, tavsatarak ve tepkileri zayıflatarak uygulamaya sokacaktır.

Bu saldırı, içte ve dışta yürütülen sömürgeci ve işgalci kirli savaştan kopuk değildir. Faşist politik islamcı AKP ve saray rejiminin devrimcilere, emekçilere ve ezilenlere yönelik genel saldırı konsepti veya dalgasının bir parçasıdır. İşçi sınıfı ve halklara, onların devrimci özneleri politik parti ve güçlere yönelik kitlesel bir saldırıdır. Ve aynı zamanda siyasi, örgütsel, psikolojik, moral ve ideolojik boyutludur.

Ekim devrimi, sovyetleri devlet biçimi olarak alıp sürdürmekle, Paris Komünü’nü izledi.

Rusya’da işçiler, sovyetleri ilk olarak 1905 devriminde Petersburg, Moskova ve başlıca işçi merkezlerinde ayaklanma organları olarak, işletme ve bölge esasına göre kurdular.

İşçiler, Şubat devrimiyle birlikte, yeniden İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri’ni ayaklanma organları olarak yaratınca, Lenin devlet biçimi olarak sovyet, komün, konsey tipi örgütlenmeyi teori düzeyine yükseltti. Ve ünlü eseri Devlet ve Devrim’de, devlet teorisinin başlıca tezlerinden biri olarak sundu.