100. Yılında Da Kadınların Gülümseyen Yüzü: Ekim Devrimi

20. yüzyıla damgasını vuran Ekim devriminin önemi, salt Çarlık Rusyası’nı yıkıp yerine işçi-köylü sovyetleri cumhuriyetini kurmasında yatmıyor. O, dünya proletaryasının ve sosyalizmin en ileri deneyimi olmasının yanı sıra, kadın kurtuluşu ve özgürlüğü açısından da çığır açıcı bir öneme sahiptir. Hatta, henüz bu deneyi içererek aşan bir örnek yaşanmaması itibarıyla, uluslararası kadın hareketinin de doruğudur. Bu nedenledir ki, 100. yıldönümünde Ekim devriminin kadın özgürlüğü ve mücadelesindeki ön açıcılığını, kazanımlarını ve tabii ki -yazının çerçevesini aşmadan- tıkanma noktalarını da tartışmanın özel bir önemi ve anlamı var.

Ekim devrimi, kadının kölelik serüveninin de miladı olan özel mülkiyeti ortadan kaldırma hamlelerine giriştiğindendir ki, kadın cinsinin toplumsal kurtuluşunun da yolunu açtı.

Proletaryanın önemli hamlelerinden biri olarak, kadın cinsinin karşı cinsle tam hak eşitliğini sağlama doğrultusundaki bu büyük iddia, -tüm eksik ve yetersizliklerine karşın- sovyet hükümetinin kuruluşunun hemen ertesinde yaşamla buluşma gayretinde oluşu ve kadın özgürlük mücadelesi yanlı tutumlarıyla öne çıkar.

Ekim devriminin üzerinden henüz dört gün geçmişken proletarya diktatörlüğünün yasalarını kadınların tam hak eşitliğine sahip olacakları şekilde düzenlemesi, kuşkusuz ki, bir kafa açıklığına işaret ediyordu.

Çıkarılan kararnameyle kadının yasalar karşısında tam hak eşitliğinin sağlanması, komünist partinin programatik görüşlerinin pratiğe geçirilmesi anlamına geliyordu. Programatik görüşlerin, kadının yasalar karşısındaki tam hak eşitliğinin ekonomik-sosyal yaşama nüfuz etmesi ve kadın özgürleşmesinin ilerlemesi ise uzun ve çetin bir süreci gerektiriyordu. Nitekim gerek Lenin gerekse A. Kollantay gibi dönemin önderleri tam hak eşitliği ilanının bir ilk adım olduğunun, milyonlarca kadına ulaşılmadan, onlar kazanılmadan devrimin ilerletilemeyeceğinin altını çiziyorlardı.

Elbette ki Bolşevik Parti, kadının yasalar karşısındaki tam hak eşitliğinin yalnızca bir başlangıç olduğunun, bunun toplumsal yaşama sirayet etmesinin uzun bir sürece yayılacağının farkındaydı.

Proletarya diktatörlüğünün ilk yazılı yasasının kadın ve aileyle ilgili çıkması tesadüf değildir.

Çarlık Rusyası’nda yalnızca Ortodoks evlilikleri resmi evlilik statüsünde yer alıyordu. Bu durum farklı din kategorilerine göre değişik evlilik statülerinin oluşmasına yol açıyordu. Proletarya diktatörlüğünün devrimden hemen dört gün sonra aile konusunda yasa çıkarması, bu konuya verdiği önemi gösteriyor. Öyle ki, sovyet hukuk sisteminde medeni kanundan bağımsız olarak bir aile hukuku oluşturulmuştur.

Sovyet hükümetinin kurulmasından yalnızca bir hafta sonra Petrograd'da 50 bin kadınla kongre gerçekleştirilmesi ve keza devrimi takip eden ilk iki ayda peş peşe kadını ve çocuğu korumaya dönük yasaların çıkarılması aynı yaklaşımın ürünüdür.

1918’de oluşturulan bu aile yasası ile kadın yasalar karşısında erkekle tam hak eşitliğine kavuşmuş, evlilik basit bir kayıt işlemine dönüştürülmüş, karşılıklı rıza söz konusu olduğunda mahkeme kararına gerek duyulmadan boşanma alabildiğine kolaylaştırılmış, resmi evlilik dahilinde veya evlilik dışı tüm çocuklar eşit haklara sahip hale getirilmiştir. Boşanmalarda kadının maddi yaşam koşullarını dikkate alan mahkemeler, kadın lehine kararlara yönelmiştir.

Kadını ve çocuğu korumayı esas alan, kadın lehine olan bu yasaları eşcinsellikle ilgili yasalar takip eder. Proletarya diktatörlüğü bu konuda, dönem koşulları dikkate alındığında, bir hayli ileri yasalar çıkarır. Sekiz saatlik işgünü kararına bağlı olarak kadınlara gece çalışma yasağı getirmesini (29 Ekim 1917) yüz otuzu aşan ulusa ve ulusal topluluğa mensup cinsin tam hak eşitliğinin ilanı (28 Nisan 1917), evlilik yasalarının değişimi (18 Aralık 1917) ve kürtajın serbest bırakılması (Kasım 1920) takip eder.

1920 yılında kürtaj yasallaştırılarak parasız bir hizmet, hak haline getirilir. Böylelikle Sovyetler Birliği’nde kadının bedeniyle ilgili kararı bizzat verişi yasayla güvence altına alınır. O yıllarda kürtajın hükümet kararnamesiyle yasallaştırılması dünyada bir ilktir. Ekim devriminden 100 yıl sonra dahi kürtajın pek çok ülkede tartışma konusu oluşu, yasaklanmaya çalışılması düşünüldüğünde, genç Sovyet ülkesinde bunun bir hakka, parasız bir sağlık hizmetine dönüştürülmesinin önemi daha iyi anlaşılır.

Hakikaten de, Lenin'in ifade ettiği gibi, en demokratik geçinen burjuva hükümetlerin on yılda yapamadıklarını genç Sovyet hükümeti bir yıl gibi kısa bir zamanda gerçekleştirir. Çarlık Rusyası’nda adeta bir nesneye dönüştürülen, alınıp satılan, bir koşum hayvanı kadar dahi değeri olmayan, her türlü şiddete uğrayan kadın, Sovyet ülkesinde yasalar karşısında erkekle tam hak eşitliğine sahip hale gelmiş, toplumsal üretimin pek çok dalında var olmuş, politikada öne çıkmıştır.

Engels'in "Kadının kurtuluşunun ilk koşulu bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir" belirlemesinin izini süren Bolşevikler, çalışabilir durumdaki tüm kadınların üretimde yer almaları için özel bir çaba içinde olurlar. Sovyet anayasası 16-40 yaş arasındaki tüm kadınlara çalışma zorunluluğu getirir. Bu konuda A. Kollantay'ın cesur yaklaşımları, hem soruna ideolojik-politik bir perspektif sunmak açısından, hem de pratik yol göstericilik bakımından dikkat çekicidir. Kollantay, bedenini satarak yaşamayı meslek edinmiş kadınlar ile kocalarının sırtından geçinenler arasında bir fark bulunmadığını, sovyet ülkesinde asalaklara yer olmadığını, yürütülen mücadelenin de esasta asalaklığa, üretim dışı oluşa karşı olduğunu vurgular.

Kadının özgürleşmesinde evlilikle mutfağın ayrılmasının ve çocuk bakımının toplumsallaştırılmasının kilit bir yerde durduğunu tespit eden A. Kollantay gibi kadın önderler, inşa döneminde neredeyse tüm yetenek ve enerjilerini bu alandaki kurumsallaşmaya adarlar. Kollantay, ortak çamaşırhanelerin, ortak mutfak ve kantinlerin, kreş ve değişik tipte çocuk bakımevlerinin, gençlik merkezlerinin vb. kuruluşuna ön ayak olur, pratik önderlik eder.

Kollantay'ın sunduğu verilere göre, 1919-1920 yıllarında Petrograd nüfusunun yüzde 90'ını besleyen ortak yemekhaneler oluşturulur. Petrograd için hayli yüksek olan bu rakamı yüzde 60 ile Moskova takip eder. Fakat ne yazık ki, bunun diğer büyük kentlerin tamamına yayılması henüz gerçekleştirilemez. Buna karşın, bu konudaki kısmi adımlar dahi kadının evden çıkmasının, görece de olsa özgürleşmesinin yolunu açar. Bütün bu bıktırıcı, tüketici, kendini tekrar eden işlerden bir nebze de olsa kurtulan kadınlar, sosyalizmin inşası sürecine daha etkin dahil olurlar. Parti organlarında, sendikalarda, kooperatiflerde, devlet organlarında görev üstlenir, önemli sorumluluklar alırlar.

Bununla birlikte, burada iki temel sorundan söz etmeliyiz. Birincisi, bu kurumlar henüz ihtiyacı karşılayacak düzeyin çok gerisindeydi. Sovyetler Birliği gibi nüfus yoğunluğu olan, geri bir coğrafyada bu tip kurumlar adeta çöldeki vahalar gibiydi. İkincisi, bu kurumlar kadını görece özgürleştirse de, toplumsal yaşamda genel olarak erkek egemenliği henüz yenilgiye uğratılamadığından, kadınların ikincilliği, değişik biçimlerde ayrımcılığa maruz kalışları, toplumsal cinsiyet ayrımının değişik tipteki yansımaları ortadan kaldırılamıyordu.

Eşit İşe Eşit Ücret

Kadınların yüzde 80'nden fazlasının okuma yazma bilmediği, eğitim düzeyinin çok düşük olduğu, mesleki formasyonun alabildiğine yetersiz olduğu bir köylü ülkesinde "eşit işe eşit ücret" uygulamasının hayata geçmesi mucize gibidir. Sovyet hükümeti bu mucizeyi gerçekleştirmek için olağanüstü bir çabaya girişir. Devrimin hemen ertesinde yüzbinlerce ev emekçisi kadın üretime çekilir. Ne var ki, eğitim seviyesinin düşüklüğü ve mesleki formasyon yetersizliği kadınların ayaklarına dolanacak ve toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü değişik biçimlerde bu alana da yansıyacaktır.

Bu dönemde Krupskaya önderliğinde okuma-yazma kampanyaları örgütlenir. Sosyalizmin maddi-teknik temelinin inşasında elektrifikasyona dikkat çekilirken, kadın özgürleşmesi açısından ise "sosyalizmin yolunun okur-yazar olmaktan geçtiği" propaganda edilir.

Bu çabalar, 1930'ların ikinci yarısına gelindiğinde karşılığını bulmuş ve okuma-yazma bilmeme hali önemli oranda tasfiye edilmiş, 1940'larda ise tüm kız çocuklarının 7 yıllık eğitime dahil edilmesi başarılmıştır.

Çarlık Rusyası’nda çalışan kadınların önemli bir bölümü hizmetçilik, mürebbiyelik gibi işler yapıyordu. Zengin ve ayrıcalıklı küçük bir azınlığın dışında kalan milyonlarca kadın eğitim hakkından yoksundu. Bu gerçeklik, Ekim devriminin ardından ilan edilen "eşit işe eşit ücret" ilkesinin kadınlar cephesinden yaşama geçirilişini daha baştan frenleyici bir rol oynuyordu. Ne yazık ki, devrim sonrasında da kadınların önemli bir bölümü kalifiye işlerde çalışamıyor, ücretsiz aile emekçisi olarak tarımda istihdam ediliyordu. Devrimi takip eden üç yılın ardından, kadın nüfusunun yüzde 75,6'sı okuma-yazma bilmiyordu.

Bu koşullar altında, "herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre" ilkesi eşit olmayanların eşitsizliği gibi bir sonuç doğurur.

Sovyet hükümeti kadın emeğinin kalifikasyonu için hızlıca bazı adımlar atar. Okuma-yazma seferberliğinden tutalım da, hızlandırılmış meslek kursları, kimi mesleklerde kadın kotası gibi uygulamalar bunlardan bazılarıdır.

Bütün bu kararların devrimi izleyen iç savaş ortamında, köklü altüst oluşlar sürecinde alındığını ve uygulanmaya çalışıldığını gözden kaçırmamak gerekir. Bu kargaşa, ister istemez, kadının özgürleşmesi ve erkek egemenliğinin yıkılmasında kimi patinajlara yol açar. Bazı yaklaşımların yasa katına çıkarılması görece daha kolay olurken, toplumsal değere dönüştürülmesi haliyle daha güç olmaktadır. Buna karşın, 1926 yılına gelindiğinde, -NEP (Yeni Ekonomik Politika) döneminin de etkisiyle- yeni bir aile yasasıyla bir kez daha kadın lehine iyileştirmelere gidilir. Bunu komünist partinin kadın özgürlük mücadelesi konusundaki ilkesel duruşuyla açıklamak yanlış olmaz. Ne ki, bu ilkeden sapıldığında kazanımlardan da geriye düşüş art arda gelir.

Politika Alanı

Bolşevikler, Ekim sonrasında da kadınlar arasındaki çalışmada değişik araçlara başvurdular. Bu araçlar kadın kitlelerini partiye kazanmayı, sosyalizmin inşasına dahil etmeyi hedefliyordu. Hedeflerinin içeriğine bağlı olarak, araçlar da önemli farklılıklar içeriyordu. Geniş kadın kitlelerini aydınlatmayı hedefleyen araçları kullanmanın yanı sıra, politikaya daha ilgili kadın bölüklerinin sovyet organlarında, parti kurullarında, sendikalarda, kooperatiflerde temsiliyetleri ve etkinleşmeleri amaçlıyordu.

Bu etkinlik ve temsiliyet için, kol ve komisyonlardan delege toplantılarına, özel kadın görevliler oluşturmaktan kadın ajitatörlere kadar bir dizi araç ve biçim kullanılır.

Kremlin'de gerçekleşen Tüm Rusya İşçi Kadın Kongresi, kadınların devrimci dönüşümü hedefiyle seferberlik ilan eder. Kongre, kadınların sovyetlerde, parti ve sendikalarda aktif hale getirilmesi için savaşma, kadın emeğinin ve anneliğin korunması için mücadele etme hedeflerini koyar önüne. Hakikaten de, kongrenin ilan ettiği seferberlik ruhuna uygun olarak, binlerce kadın devrimcileştirilerek inşa çalışmalarına katılır ve komünal yaşamın bir parçası olma onur ve sevincini paylaşır.

Jenotyeller

1918'de parti örgütlerine bağlı işçi kadın komisyonlarının kollara dönüştürülmesiyle kurulan Jenotyeller, 1919 yılında gerçekleştirilen RKP(B) 8. Kongresi’yle kurumsal kimliğe kavuşturulur. Jenotyeller işçi ve köylü kadınlar arasında partinin ideolojik-politik çizgisi temelinde faaliyet yürüten örgütlenmelerdi. Kadınlar arasındaki çalışmanın özel-özgün araçları olmaları itibarıyla aydınlatma ve örgütlenme çalışmasına ciddi katkıları oldu. Özellikle Doğu cumhuriyetlerinde Jenotyellerde görevli olan kadınların adeta yaşamlarını ortaya koyarak çalışmayı göze alışları, hemcinslerinin aydınlatılması ve örgütlenmesinde tutkuyla savaşımı göstermesi açısından dikkate değerdir. Bu tutku ve kararlılık, Jenotyellerin, feodal değer yargılarının çok yönlü kıskacı altındaki kadınlara erişmek için "kadın bakkalları" gibi yaratıcı araçlarla binlerce kadına ulaşmasının, örgütlemesinin yolunu açmıştır.

Jenotyeller, yasalar karşısında kadının tam hak eşitliğinin sağlanmasında, anne ve çocuğun korunmasında, kadının üretime çekilmesinde, kadınların mesleki-teknik yeteneklerinin geliştirilmesinde, nitelikli kadın işgücünün açığa çıkarılmasında, okur-yazarlık kampanyaları yürütülmesinde, çocuk bakımı ve eğitimi konusunda etkili adımlar atılmasında, ortak çamaşırhane ve yemekhanelerin oluşturulmasında ve bunların her geçen gün daha da yaygınlaştırılmasında vb. önemli roller oynadılar. Elbette Jenotyellerin işlevleri bunlarla sınırlı kalmadı. En geniş kadın kitlelerinin partiye yakınlaştırılmaları, bu kesimlerin inşa sürecinde aktifleştirilmeleri, başta parti kurulları olmak üzere, sendikalar, kooperatifler gibi araçlarda etkinleşmeleri için özel bir çaba içinde oldular. Söz konusu etkinlik için delege toplantılarını, konferansları ve kadın gazetelerini etkin tarzda kullandılar.

Öte yandan, kadın bedeninin bir meta olarak alınıp satılmasına karşı mücadelede, hamilelik dönemi ve doğum sonrasında yasaların kadın lehine düzenlenmesine ve bekar annelerin barınma vb. ihtiyaçlarına dönük çalışmalara öncülük ettiler. Gebelikten korunma, kürtaj gibi konularda danışma merkezleri oluşturulmasına, anne ve çocuk sağlığının korunmasına dönük yasalar çıkartılmasına ön ayak oldular. Hatta öyle ki, Jenotyeller bu tip kurumların kuruluşlarını ve yönetilmelerini bizzat gerçekleştirdiler.

İşçi, emekçi ve köylü kadınların parti çalışmalarına yakınlaştırılmalarında, politik çalışmalarda aktif hale getirilmelerinde, parti içinde ve genel toplumsal alandaki erkek egemenliğine karşı mücadelede temel bir yerde duran Jenotyellerin örgütsel varlığının korunmaması, Bolşevik Parti’nin en önemli hatalarından biridir. Kadınlar arasındaki çalışmada ve erkek egemenliğine karşı mücadelede adeta kilit bir noktada duran Jenotyeller, SBKP(B) 16. Parti Kongresi öncesinde (1930) daha büyük adımlar atma ve "daha üst bir örgütlenme aşamasına geçiş" iddiasıyla dağıtıldı. Her ne kadar kadınlar arasındaki çalışmanın kadınlara havele edilmesi yanlışına bir tutum alma ve tüm parti örgütlerini kadınlar arasındaki çalışmada duyarlı hale getirme iddiasıyla hareket edilse de, gerçekte Jenotyellerin dağıtılması parti örgütlerinin bu görüş açısıyla hareket etmelerini ve "daha üst bir örgütlenme aşamasına geçiş" iddiasına uygun bir pratik sergilemelerini sağlamadı. Kaldı ki, bu başarılsa dahi, parti toplamının kadınlar arasındaki çalışmaya duyarlı hale getirilmesi ve etkinleştirilmesi ihtiyacı ile bu alandaki çalışmanın özgün-özel araçlarla yürütülmesi zorunluluğu karşı karşıya konulamaz.

Kazanılmış Haklardan Geriye Düşüş

Devrimin hemen ardından yayınlanan kararname ile kadın emeğinin ve çocuğun korunmasına yönelik tedbirler alınır. Kadınların gece çalıştırılmaları, fazla mesai yaptırılması, yeraltında ve organizmalarını negatif yönde etkileyecek türde işlerde çalıştırılmaları yasaklanır.

Kadın doğurganlığını toplumsal bir fonksiyon olarak ele alan Sovyetler Birliği’nde, annelere doğum öncesi ve doğum sonrası toplam 8 haftalık ücretli izin ve emziren annelere 9. aya değin ek ücret ve üç saatte bir emzirme olanağı sunulur. Keza Bolşevik Parti'nin, "ev kadınlığı" tümüyle ortadan kaldırılıncaya kadar ev içi emeği üretici faaliyetle eşdeğer görmesi, 100 yıl önce böyle bir kararnameye imza atması çok ileri bir adımdır.

Ne var ki, 1930'larda Jenotyellerin kapatılması süreciyle başlayan geriye gidişi başka bir dizi adım takip eder. 1934'teki 17. kongrede Stalin'in kadını "işçi ve anne" olarak tanımlaması, anneliğin ve gelecek nesillerin yetiştirilmesinin kadınların asli işi olarak propaganda edilmesi, "sovyetik aile" kavramı gibi bir dizi yaklaşım kadın devriminin yenilgisinin yollarını döşer. Devlete karşı işlenen suçlara "analık itibarını alçaltma"nın eklenmesi, törenle evliliğin adeta hortlaması, beden ticaretinin yaygınlaşması, nafaka uygulamasının yeniden gündeme gelmesi ve resmi evliliklerin şart koşulması vb. biçimlerde, kazanımlar adeta baş aşağı olmaya başlamıştır. Bu süreci, 1936'da kürtajın yasaklanması ve eşcinselliğin toplumsal suç sayılması izler. 1944’e varıldığında ise artık evliliğin bir memurun önünde gerçekleşmesi zorunluluğu ve boşanmanın alabildiğine zorlaştırılması gerçeğiyle karşı karşıyadır kadınlar.

Devrimin ilk yıllarında kilise evliliği gerçekleştirenler partiden ihraç edilir ve "gayrimeşru" kavramına savaş açılıp resmi ya da resmi olmayan birlikteliklerden doğan çocuklar eşit haklara sahip olurken, 1944'lere gelindiğinde evlilik dışı çocuk yapan kadınları ahlaksızlıkla itham etme cesareti gösterilir.

Ve Bugün...

Açık ki, kadınların yasalar karşısında erkekle tam hak eşitliğine kavuşması, toplumsal yaşamda da aynı hızda bir gelişme olacağı anlamına gelmiyor. Yasalar bir gecede hazırlanabilir ve tıpkı Sovyet hükümetinin yaptığı gibi devrimin hemen ertesinde uygulamaya konulabilir. Ne var ki, toplumsal yaşamda erkek egemenliğinin geriletilmesi, kadının ikinci cins olmaktan kurtulabilmesi, bu yasaların gerçek yaşamda ete kemiğe büründürülmesinden ve zorlu mücadelelerden geçmektedir.

Ekim devriminin ardından kadınlar, Sovyet yasalarına dayanarak, oradan aldıkları güçle, yaşamın her alanındaki eşitlik için kapsamlı bir mücadeleye giriştiler. Kuşkusuz ki, bunun en önemli yolu, parti yönetiminde, sendikalarda, devlet organlarında etkinleşmekten, politikanın asli unsuru haline gelmekten geçiyordu. Dünya çapında ilk kadın bakanı ortaya çıkaran (Sosyal Hizmetler Halk Komiseri A. Kollantay) Ekim devriminin yaratıcıları için bu zor ama başarılabilir bir gerçekti.

Ekim devrimi aile, çocuk, cinsler arası ilişkilerde gerçek bir altüst oluş yarattı. Kuşkusuz bu altüst oluşta kadın devriminin ileriye yürümesinin önemli olanakları gizlidir. Sürecin kadın devriminin ilerletilmesi yönünde geliştirilemediği biliniyor. Ne var ki, bu tartışma yazımızın kapsamını aştığı için kendimizi bazı değinilerle sınırladık.

Proletarya diktatörlüğü, kadınları mümkün olan en ileri düzeyde toplumsal üretime dahil etmenin yanı sıra, çocuğun ve kocanın bakıcısı olmaktan çıkarmak için gerçek bir seferberlik başlattı. Sosyalist inşada yer alan kadın, aynı zamanda ekonomik olarak da erkekten bağımsızlaştı, aşçı kadının ve köylü kadının devlet yönetiminde yer almasının koşullarını oluşturdu. Salt yasalar karşısında değil, toplumsal yaşamda da kadını ikincilleştiren her türlü erkek egemen yaklaşıma karşı savaş açıldı. Yalnızca sovyet kaynakları değil, farklı görüşlerden bir dizi kaynak da Ekim devriminin kadınının kurtuluşu ve özgürleşmesinin yolunu açışını, bu alanda kat edilen mesafeyi teslim etmek zorunda kalır. Burjuva yazar ve düşünürler dahi kadınların Ekim devrimiyle elde ettikleri kazanımları, bunun dünya çapındaki yansımalarını ortaya koymak zorunda kalırlar. Sovyet devriminin emperyalist kapitalist sistem karşısında geçici bir yenilgi alması ve maalesef barbarlığa alan açılmış olması da bu gerçeği değiştirmez.

Sayısız kadın Ekim devriminin açtığı yolda yürüdü, emek harcadı, kazanım ve başarılarıyla başka ülkelerde yaşayan milyonlarca kadının özgürlük düşüne ve mücadelesine ilham verdi, yol gösterdi. Ekim devriminin gülümseyen yüzü bugün dahi dünyanın değişik coğrafyalarındaki kadınlar için esin ve mutluluk kaynağı olmayı sürdürüyor. Ekim devriminin gülümseyişinin yarım kalmış olması, bunun dünya kadınlarının ortak kahkahasına dönüşememiş olması da bu gerçeği değiştirmez. Kuşkusuz bu "yarım kalış"ın nedenlerini-niçinlerini ortaya koymak, kadın devriminin yenilgiye uğramasının toplam yenilgideki payını açığa çıkarmak marksist-leninistlerin güncel görevleri arasındadır. Hatta diyebiliriz ki, sosyalist kadınların önünde duran en acil, en önemli görevlerden biri budur.

 

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn