Sayı 28 / Eylül-Ekim 2017

Lenin 1917 yılının 3 Nisan akşamı Petrograd'ın Finlandiya garına ayak basar. Kendisini karşılamaya gelen topluluğa seslenişi, yalnızca Menşevik ve Sosyalist Devrimci liderleri kaygılandırmakla kalmaz, Bolşevik liderler arasında da ilk şaşkınlık tohumlarını eker.

Konuşmasında Lenin, emperyalist yağma savaşının bütün Avrupa'da iç savaşın başlangıcını teşkil ettiğini, Avrupa kapitalizminin çökmesinin çok yakın olduğunu, Rus devriminin bu yeni devri başlattığını ve dünya sosyalist devriminin ufukta belirdiğini vurgular.[1] Şaşkınlık tohumlarının toprağı, Lenin'in Rusya için o anda ima etmekle yetindiği sosyalist devrime geçiş görevinin henüz diğer Bolşevik liderlerin gündeminde hiç yer almıyor oluşudur.

20. yüzyıla damgasını vuran Ekim devriminin önemi, salt Çarlık Rusyası’nı yıkıp yerine işçi-köylü sovyetleri cumhuriyetini kurmasında yatmıyor. O, dünya proletaryasının ve sosyalizmin en ileri deneyimi olmasının yanı sıra, kadın kurtuluşu ve özgürlüğü açısından da çığır açıcı bir öneme sahiptir. Hatta, henüz bu deneyi içererek aşan bir örnek yaşanmaması itibarıyla, uluslararası kadın hareketinin de doruğudur. Bu nedenledir ki, 100. yıldönümünde Ekim devriminin kadın özgürlüğü ve mücadelesindeki ön açıcılığını, kazanımlarını ve tabii ki -yazının çerçevesini aşmadan- tıkanma noktalarını da tartışmanın özel bir önemi ve anlamı var.

Adından başka sosyalistliği kalmayan kampın 1990’lı yıllarda kendi içine çökmesinin ardından başlayan ulusal çatışmalar, ulusal sorunlara sosyalizmin çözüm getiremediği iddiasının prim yapmasına neden oldu.

Materyalist diyalektikten, sınıf mücadelesi gerçeğinden uzak bir iddiaydı bu. Yıkımla birlikte ulusal çatışmaların kimi yerlerde bir boğazlaşma düzeyine yükseldiği doğruydu, fakat bunun bu ülkelerdeki sınıf mücadelesinin tezahürü olduğu da bir o kadar gerçekti. Ortaya çıkan yeni burjuva sömürücü sınıflar burjuva milliyetçiliğin ideolojik zırhını kuşanmıştı. Eğer bir yerde burjuvazi varsa, orada en uç biçimlerine, ırkçılığa kadar varan milliyetçiliğin ortaya çıkması da doğaldır. Bu kampın yıkılmasıyla birlikte görülen en kaba, yağma ve talana dayalı ilkel kapitalist birikimin milliyetçi ideolojisi de bir o kadar ilkel, kaba ve yağmacıydı. Bu, sosyalist deneyin ulusal sorunları çözme başarısızlığını değil, milliyetçiliğin bir burjuva ideolojisi olduğunu ispatlar. Sosyalist deneyimin tartışması, milliyetçiliği neden ortadan kaldırmadığı üzerine değil, burjuvaziyi yeryüzünden silememesi, onun yeniden hortlamasını engelleyememesi üzerine yapılabilir.

Kürt Uluslaşmasının Tarihsel Serüveni

Kürtler otokan -oluştukları yerde yerleşik, göçle gelmeyen- bir halktır. Yurtları her daim işgal ve talan edilmiştir. Medlerden Eyyubilere kadar Kürtler tarafından yönetilen pek çok devlet vardır. Buna karşı Kürdistan birliğini sağlayan ya da bu amaca bağlı olarak örgütlenmiş bağımsız bir Kürt ulusal devleti yoktur.

Kürt feodal beylerinin Osmanlı İmparatorluğu'yla, Osmanlı İmparatorluğu'nun İran şahlığıyla yaptığı anlaşmalar sonucu Kürdistan coğrafyasında çok sayıda feodal-özerk Kürt devleti ortaya çıktı. Kürt kralları (mirler) tarafından yönetilen bu özerk devletler, Kürt ulusal kültürünün oluşması ve gelişmesinde güçlü bir zemin yarattı. Kürt yazını asıl olarak bu dönemde gelişti. Aşiretlerin ve aşiret federasyonlarının mirlik çatısı altında bir devlet örgütlenmesine dönüşmesi bu dönemde gerçekleşti. Her özerk devlet içinde ve bu devletler arasında ekonomik ilişkiler gelişti, küçük birimlere bölünmüş kapalı aşiret ekonomisi kısmen aşıldı. Kamu işleri için bütçe oluşturulmasının, bu sayede eğitim, kültür ve toplumsal hizmetlerin kamusal düzeyde ele alınmasının imkanı doğdu.

Perinçek ve partisi, şaşkınlık uyandıran gerici ve faşist argümanları benimsemesiyle ünlendi. Bunu ‘90’lı yıllardan itibaren çok daha belirgin hale getirdi.

Kimi zaman Ermeni soykırımı üzerine İttihatçı paşaların mirasını, kimi zaman Ergenekoncu generalleri, kimi zaman Erdoğan’ı ve soykırımcı katliamlarını, kimi zaman da demokratik hakların daha saldırganca tasfiyesini savundu.

Fakat bu argümanların temelinde/arka planında Perinçek’in Türk burjuvazisinin hakimiyetini ve devletini siyasi istikrara kavuşturma, devrimci tehlikelerden kurtarma amacı ve bu amaca bağlı bir strateji var. Stratejisinde zamana ve döneme göre değişmeyen esas bu.

Yükseköğrenim gençliğinin akademik-demokratik mücadelesi içerisinden gelişen gençlik hareketi, başlangıç itibarıyla öğrenci olmaktan kaynaklanan istemleri, üniversite yaşamının demokratikleştirilmesi ve temel hakların elde edilmesi taleplerini içermektedir. Ancak gençlik hareketi için çizilen bu dar çerçeve, sürgit devam eden bir çizgi olarak düşünülmemeli, yalnızca ilk adımların atıldığı temel zemin olarak değerlendirilmelidir.

 Öyle ki, gençlik hareketinin evrensel tarihi, akademik-demokratik mücadele sınırlarının hızlıca aşıldığını ve gençlik kitlelerinin toplumsal devrim süreçlerinin etkin bir bileşeni olarak konumlandığını defalarca göstermiştir. En ileri düşünceleri en hızlı kavrayarak eyleme geçen gençlik, bu yüzdendir ki, birçok tarihsel gelişmede öncü ve sürükleyici bir pozisyon içerisinde bulunmuştur. Bu değişim, gençlik hareketinin varlık zemininin yenilenmesini de beraberinde getirmiştir. Amaç, akademik-demokratik mücadele olmaktan çıkarak, gençliğe devrimci bir varlık kazandırmaya, onu politik mücadelenin içerisinde ve devrimci sınıfların yanında savaştırmaya doğru değişiklik göstermiştir.

Aşağıdaki rapor, iki aylık periyotlarla yayınlanan Partinin Sesi'nin 93. sayısından alınmıştır. Nurhak'ta ölümsüzleşen Hüseyin Akçiçek'e ait bu "bireysel gelişim raporu", özgürlük ve sosyalizm savaşımına adanmış bir devrimcinin, verili gerçeğini ele alış, o verili gerçeğin bazı yönleriyle kopuşma, bazı yönlerini geliştirme, bazı yönlerini pekiştirme, toplamda değişim ve yenilenmeyle kendini yeniden "oluşturma" yöntemi bakımından dikkat çekicidir. Rapor, Hüseyin Akçiçek'in, parti adıyla Alişêr Deniz'in, ilk bireysel gelişim raporu olması gibi bir özellik de taşımaktadır.

Venezuela, uluslararası gündemde uzun süredir yitirdiği yerini, sağ-faşist bloğun tırmandırdığı karşıdevrimci şiddet ve Nicolas Maduro yönetiminin Kurucu Meclis seçimleri çağrısıyla geri aldı. Venezuela üzerine ateşli bir tartışma bütün ülkelerin sosyalist çevrelerini yeniden sardı.

Chavez'in ölümünün ardından, kurucu liderinin karizmasından ve önderlik yeteneğinden yoksun kalan Bolivarcı hareket, dünya petrol fiyatlarının % 65 oranında düşmesinin[1] ardından ise ekonomiyi yönetmekte ciddi anlamda zorlanmaya başladı. Buna ABD ve Venezuela tekellerinin ekonomik sabotajları eklenince, küçük burjuvaziyi Bolivarcı hükümete karşı kışkırtan, emekçi-yoksul kitleleri ise hükümete yabancılaştırıp siyasete ilgisizleştiren bir ekonomik süreç yaşandı. ABD ve tekeller, bu sürecin belli bir anında, 2015 Ulusal Meclis seçimlerinde büyük bir inisiyatif ele geçirdiler. Meclis'in neredeyse 2/3'ünü ele geçiren burjuva muhalefeti, başkanlığı da alabilmek için hızla erken seçime gidilmesi talebini yükseltti. Oysa başkanlık seçimleri, daha iki yıl önce yapılmıştı. Maduro'nun bu şartlarda erken seçime gitmek için hiçbir gerekçesi olamazdı.

Mahir, İbrahim ve Deniz'in ismiyle simgeleşen '71 devrimci çıkışı, keyfi bir yönelimin değil, bir mecburiyetin ifadesidir. Aradan geçen zaman, olabilecek en olumsuz maddi şartlarda ortaya çıkan '71 devrimciliğinin bir kopuş hareketi olarak haklı bir yerde konumlandığını gösterdi. Bununla birlikte, eski dönem sosyalistlerinin '71 devrimci atılımının dışında kalmaları, mücadele sürekliliğinde bir kesintiye ve süreklilik içinde bir kopuşun ötesinde bütünsel bir kopuşa yol açtı. Kendileri de TİP gençliği içinde çalışan Mahir, Deniz ve İbrahim, eski kuşak sosyalistler arasında dürüstlüğüne güvendikleri isimlerin seminerlerini izlediler, kişisel hayatlarına saygı duydular ve bununla birlikte onların kimi fikirlerine karşı tartışmalar yürüttüler. O sosyalistlerden ilk akla gelen, TİP'e kaydını Deniz'in yaptığı söylenen ve kişisel hikayesiyle fikirleri nispeten az bilinen Hikmet Kıvılcımlı'dır.