Başûr’da Bağımsızlık Referandumu Ve Devrimci Tavır

25 Eylül’de Başûrê Kürdistan’da bağımsızlık üzerine referandum büyük ihtimalle yapılacak.

KDP, Güney Kürdistan parlamentosunu biçimsel olarak bile işletmediği, bölge yönetim başkanlığı seçimini yaptırmadığı, parlamento başkanının Hewler’e girişini engellendiği siyasi kriz ile IŞİD’e karşı Musul'da peşmergenin başarısı gibi iki karşıt etkenin belirlediği koşullarda referandum kararını verdi. Referandum komitesinin başına Mesut Barzani’yi getirdi.

2005’te yapılan seçimlerle birlikte, bağımsızlığa evet mi hayır mı sorusu da oy pusulasında seçmenin önüne konmuş, % 90 üzerinde evet çıkmıştı. Şimdi de Başûr halkının büyük bölümü muhtemelen bağımsızlık yönünde oy kullanacak.

Komünistler, her ulus gibi Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi ilkesini, bu ilkenin bir ögesi olan ulus olarak birleşme hakkını Güney Kürdistan için de savunurlar. Bu ilkesel yaklaşımla, somut koşullarda özgürlük ve sosyalizm için mücadelenin çıkarına nasıl bir tavır alınması gerektiğini, buna göre Kürdistan ve Türkiye’de birbirini tamamlayacak politik duruşların ne olması gerektiğini ortaya koyarlar.

Koşullar Ve Bağımsızlık

Irak merkezi yönetimi, Şii burjuvazisinin egemenliğini ve Şii politik islamcı rejimi inşa ediyor. Ordusu ve Şii milisleri, askeri bakımdan 2005 yılıyla kıyas kabul etmez derecede güçlendi. Merkezi yönetim, buna dayanarak, karşı olduğunu her zaman tekrarladığı Bağımsız Kürdistan’a askeri saldırıyı göze alabilecek düzeye geldi. 2014’te doruk noktasına varmış olan Sünni-Şii çelişkisini ABD yardımıyla yeniden yumuşatarak, bu bakımdan da dezavantajlı durumunu değiştirdi.

Federal Kürdistan yönetiminin baskın gücü KDP, parlamentoyu 2 yıldır tasfiye ederek, Barzani’nin seçimsiz fiili başkanlığını sürdürerek, antidemokratik baskıları ağırlaştırarak, siyasal bakımdan en zayıf zamanını yaşıyor. Bağımsızlık referandumunu bu durumun üzerini örtmede ve yeniden kitle desteğini geliştirmede kullanmaya çalışıyor. Barzani, Erdoğan’a özenip referandumu tek adam diktatörlüğünün kaldıracına dönüştürmeye çalıştıysa da, siyasi güçsüzlüğünün ağır sonuçlara yol açacağını fark edip, referandum için şimdi YNK’den oğul Talabani’yle anlaşarak bu işi kotarmak istiyor.

Öte yandan, Barzani ve KDP'nin siyasal etkisi ve saygınlığı, Rojava devrimine düşmanlık ve uzantısı olan ENKS (Suriye Kürdistanı Ulusal Konseyi) ve Roj peşmergelerinin saldırı girişimleri nedeniyle de büyük oranda düştü. Barzani, referandum için ikna ettiği birkaç YNK yöneticisi ve kendi bölgesindeki bazı küçük partiler haricinde, Güney’in Gorran gibi ikinci büyük partisiyle ve YNK’nin yetkili kurullarıyla referandum konusunda diyaloğa bile girmedi. Bilindiği gibi bunun nedeni, başkanlığını seçimsiz sürdürmesi ve parlamentoyu tasfiye etmesiydi. Kürdistan’ın diğer parçalarında, PKK, PYD, PJAK başta gelmek üzere kendisine biat etmeyen Kürt partileri ve güçleriyle bağımsızlık referandumuna destek görüşmeleri yapmadı ve anlaşma yoluna gitmedi.

Koşullardaki ve KDP’nin siyasi tavrındaki bu zayıflık ve dezavantajlara rağmen, bazı avantajlar da var.

KDP ve YNK, Kerkük’ü alarak ve Musul savaşına katılarak, askeri ve siyasi bakımdan güçlerini artırdılar. Özellikle KDP, Erdoğan aracılığıyla 2014’te yaptığı “ver Kerkük’ü al Şengal’i” satışında öyle bir batağa saplanmıştı ki, Mahmur’u da IŞİD’e vermek zorunda kalmış ve başkent Hewler’den kaçmaya başlamıştı. Bu, KDP’nin tarihi yenilgisine dönüşmek üzereydi. Mahmur'u da Şengal'i de IŞİD'den kurtaran, YPG ve HPG’nin öncü savaşçılığıydı. KDP'nin, aslında bu direniş yolunun açılması sayesinde, Irak Şii iktidarıyla ve ABD’yle ittifak içinde ve YNK’yle birlikte yürüttüğü Musul savaşında kazandığı askeri başarı, siyasal bakımdan da gerilemesini durdurdu.

Şimdi KDP bunu politik ranta çevirmeye çalışıyor. Bağımsızlık referandumunu esasen bu başarıya dayandırıyor. KDP'nin, sonucu zaten belli olan referandumda bağımsızlığa verilecek onayın gücünü, kendi siyasi etkisini daha da artırmanın aracı yapacağı anlaşılıyor.

Sömürgeci Bölge Devletlerinin Tavrı

KDP ve Barzani’nin kader birliği yaptığı Erdoğan, sömürgeci Türk burjuvazisinin lideri olarak tehdit savurmakta gecikmedi.

Erdoğan, France 24 kanalının yaptığı röportajda, “… yarın Kuzey Irak Yerel Yönetimi bundan pişman olacak” sözlerini sarf etti.[1] 10.07.17 tarihindeyse, “Bağımsızlık referandumu gibi tek taraflı adımlardan kaçınmalıdırlar” dedi.[2] Son olarak 17.07.17 tarihli MGK açıklamasında yeniden vurgu yapıldı: “Irak Kuzeyi Bölgesel yönetiminin aldığı referandum kararının, hukuken ve fiilen uygulanamayacağı, bu teşebbüsün vahim bir hata olduğu ve istenmeyen sonuçlar doğuracağı belirtilmiştir.”[3]

Erdoğan ve çetesinin tehdit etmekteki birinci amacı referandumu yaptırmamak veya yapılırsa bağımsızlık ilan ettirmemektir. Fakat aynı zamanda, bağımsız Kürdistan ilanının savaş nedeni olacağını düşünüyor ki “pişman olacak” ve “vahim bir hata” vurgularını yapıyor.

Yeri gelmişken, Barzani’nin Türk sömürgecilerle işbirliği yapmasını ve kaderini Erdoğan’la birleştirmesini usta bir politikaymış gibi göstererek destek veren Kürt ulusalcılarına hatırlatmak gerekir. Erdoğan’ın Bakur’da soykırımcı saldırısına bile ses çıkarmayarak, ehven-i şer deyip Erdoğan kuyrukçuluğu yaparak, onun Güney’in bağımsızlığına saldırmayacağını hesapladılar. Ancak şimdi Erdoğan, hem Rojava devrimine Kürtler statü elde etmesin diye savaş açmış ve işgal gerçekleştirmiş durumda, Efrîn’e saldırılarla devrimin kantonlarını yok etmek istiyor. Hem de Güney’in bağımsızlık referandumunu engellemek için tehdit ediyor. Erdoğan'ın olası bağımsız devlet ilanını savaş bahanesi yapacağından kuşku duymamak gerekir.

KDP ve Erdoğan kuyrukçuluğu yaparak olası bağımsız Güney Kürdistan’a nefes aldıracaklarını sananlar, Erdoğan çetesinin sömürgeci savaş planına karşı Kürt halkının bilincini körelttiler. Dahası, Kürt halkının direnen güçler etrafında kenetlenmesini önleyerek, başta Türk sömürgecileri olmak üzere Kürdistan’ın sömürgecilerinin işini kolaylaştırdılar.

Erdoğan’ınkine benzer bir tehdit de İran mollalarından geldi. YNK’nin “iyi” ilişkiler içinde olmaya çalıştığı, KDP’nin de en azından barışçı ilişki umduğu İran molla rejiminin genelkurmay başkanı tümgeneral Muhammed Bakıri, Kürdistan'da referandum konusunun gündeme getirilmesinin bölgede yeni sorunların ortaya çıkması için bir başlangıç olacağını öne sürdü. İranlı general, “Bu asla Irak'ın komşuları tarafından kabul edilebilir değildir”[4] diye konuştu ve Besicleri silah altına çağırdı.

Suriye rejiminin Rojava’da bölgesel özerklik ve federasyonu kabullenmediğini dikkate alırsak, bağımsız Güney’e karşı tutum takınacağını tahmin etmek zor değil. Gerçi İran ve Türkiye’den farklı olarak Esad rejimi, başını kendi savaşından kaldıracak gücü olmadığı için Güney'e savaş açamaz.

Kendisini yeterince güçlü görürse, olası bir bağımsızlık ilanına karşı savaşacak ilk hükümet Irak’ın Şii yönetimi olacaktır. Hükümet sözcüsü Saad el Haditi “Hiçbir taraf kendi başına, diğer taraflardan izole bir şekilde Irak'ın kaderine karar veremez. Irak, anayasal açıdan, demokratik, federal ve tam egemen bir ülkedir. Herhangi bir tarafın atacağı adım anayasaya bağlı olmalıdır”[5] diyerek hükümetin tavrını açıkladı. Başbakan Abadi, “Irak’ta Kürtler dahil herkesin tek bir anayasaya bağlı olarak yaşadığını” söyledi ve bu anayasanın tek taraflı bağımsızlık referandumuna izin vermediğini belirtti. Abadi, “Referandumu anayasaya aykırı ve gayrimeşru görmemizin nedeni de bu” dedi. “Tankları mı göndereceğiz? Bunu yapmayacağım”[6] dese de, bunu referandum için söylediğini ama bağımsızlık ilanı durumunda tankları da göndermeye çalışacağını belirtmek gerekir.

İran, Türk ve Irak sömürgecileri, Barzani rejimi altında kurulsa bile bağımsız Kürdistan’a savaş açmaktan geri durmazlar.

Emperyalistler Bağımsız Kürdistan’a Karşı

Emperyalistlerden bağımsız Kürdistan ilanına destek bekleyen iki karşıt cephe vardı. Birincisi, bizzat destek almak isteyen KDP-YNK ile onların destekçisi Kürt ulusalcıları. Fakat emperyalistlerin olası bir desteğine şiddetle karşı çıkan sömürgeci güçler ve onların tetikçisi her türden şovenler de böylesi bir desteğe yüksek ihtimal verdiler. Her iki kesim de yanıldı.

ABD emperyalizminin sözcüleri, referandumu ve olası bağımsız Kürdistan sonucunu desteklemeyeceklerini açıkladılar. ABD dışişleri bakanlığı sözcüsü Heather Nauert, “Birleşik, istikrarlı, demokratik ve federal bir Irak'ı destekliyoruz. Irak Kürdistanı'nın meşru özlemlerini anlıyor ve takdir ediyoruz. Kürdistan bölgesindeki yetkililere şu an için bağlayıcı olan bir karar olmasa bile referanduma gitmenin, önceliklerden kaçınılacağına yol açacağı endişelerimizi aktardık”[7] diye konuştu.

ABD, merkezi Irak hükümeti kendisiyle işbirliğini sürdürdüğü ve bu olanak elinden kesin olarak çıkmadığı sürece, Irak’ın federal bir devlet olarak kalmasından ve Güney Kürdistan’ın ayrılmamasından yana. Bunu eski Irak ve Türkiye büyükelçisi Jammes Jeffrey anlaşılır sadelikte açıklıyor: “Amerika Irak'ın bölünmesine sıcak bakmıyor. Bundan dolayı öyle bir kararla mutlu olacağını sanmıyorum.

Eski büyükelçi ABD yönetiminin görüşlerini ne derece yansıtır bilinemez. Ama o yalnızca şu koşullarda bağımsızlık öneriyor: “İran'ın Irak geneline müdahale etmesi, ülkenin bölünme ihtimali ve IŞİD'in başka bir formata geçmesi olasılığa karşı bağımsızlık dosyası her Kürt liderinin çantasında olmalı.”[8]

Sonuç olarak ABD, emperyalist çıkarları gereği, Irak merkezi iktidarı kendi işbirlikçisi oluğu, iç nedenlerle bölünmediği veya İran’ın baskın etkisine girmediği sürece, bağımsız Kürdistan’ı desteklemeyecek.

Emperyalist rekabetin şiddetlenmekte olduğu güncel koşullara rağmen, Irak’ta egemenlik sahibi ABD’nin rakipleri olarak ne Almanya ne de Rusya bağımsız Kürdistan’dan yana!

Alman emperyalizmi dışişleri bakanı S. Gabriel aracılığıyla bu tavrını açıkladı: “Irak'ın birliğini tehlikeye düşürmek, hatta devlet sınırlarını yeniden çizmek istemek doğru yol değildir.”[9]

Rusya, Güney yönetimiyle çatışmalı bir ilişkiye sahip olmasa da, esasen İran’la müttefik olduğu gibi Irak Şii yönetimiyle de ilişki geliştirme politikası izliyor. Bağımsızlık referandumuna ilişkin tavrı da, dışişleri bakanlığı sözcüsü Zaharova tarafından dile getirildiği üzere, bu doğrultuda: “Bu vesileyle Rusya’nın Irak'ın birliği ve toprak bütünlüğünü desteklediğini biz kez daha belirtmek isterim. IKYB ile Bağdat yönetimi arasındaki mevcut sorunların yapıcı diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini düşünüyoruz.”[10]

Emperyalistlerin bu tavırlarının yanı sıra, BM de referandumu denetleyeceğine dair çıkan haberleri yalanladı.[11]

Özetle, emperyalist devletlerin ve onların egemenliğindeki BM’in bağımsızlığa destek vermeyecekleri, Katalonya ve İskoçya’da olduğu gibi federal ve özerk devleti tanımakla yetinecekleri anlaşılıyor.

Emperyalistler arası çelişkiler kimi zaman sömürge ve ezilen ulusların bağımsızlık hareketlerinin amaçlarına ulaşmalarında etkili olmuştur. Örneğin, 1905’te özerk parlamentosunun aldığı ayrılma kararıyla kurulan Norveç’e İsveç krallığının savaş açmasını engelleyen, diğer burjuva devletlerin İsveç’le çelişkisi oldu. Bu sayede Norveç savaşsız bir devlet kurabildi. Bangladeş ise,1971’de Pakistan’ın soykırımcı savaşı altında, Hindistan ordusunun Bangladeş’e girmesiyle bağımsızlığını kazandı.

Dört sömürgeci devlet tarafından kuşatılmış olan Güney, olası bir bağımsızlık ilanında kapitalist-emperyalist dünyanın elverişli koşullarını yakalayıp değerlendirebilirse süreci hafif atlatabilir. Fakat bu koşulların elverişli olmadığı görülüyor.

Irak Arap burjuvazisi, Şii-Sünni bölünmesi içinde. Bu bir nevi “zayıf Irak devleti” demektir ki, Güney yönetimi bunu da değerlendirmeye çalışıyor. Fakat bir bölüm emperyalist devletin olası Türkiye ve İran saldırılarını engellemek için tavır takınmamaları halinde, bu iki sömürgeci devlet sahada savaşı dayatmaktan geri durmaz. O durumda, zayıf Irak yönetimi güçlü bölge devletlerinin desteğiyle Güney’i kolayca yenilgiye uğratıp, federal devleti dahi gerileteceği de facto bir sonuç yaratabilir. Üstelik burjuva Güney yönetiminin halk üzerindeki siyasal etkisinin zayıflığı, düzenli ordu savaşında hava kuvvetleri gibi tayin edici bir güçten yoksunluğu ve peşmergelerin parçalılığı, Güney’in siyasi ve askeri zayıflığıdır.

Barzani-KDP, bağımsızlık referandumu kararını parlamentoya dayandırmaksızın tek başına alarak ve referandum sonrası 1 Kasım gününü başkanlık seçimi tarihi olarak belirleyerek, Kerkük ve Musul’da IŞİD’e karşı zaferi içte parti iktidarının zaferine tahvil etmek istiyor. KDP, anlaşılan o ki, bu koşullarda bağımsız Kürdistan mücadelesinin önderi olarak yeniden kitle desteğini genişletmek, yapabilirse bir nevi başkanlık rejimiyle iktidarı elinde toplamak ve bunu antidemokratik tarzda kalıcı kılmak için uğraşıyor. Barzani, bu amaçla ve tabii merkezi Irak rejimine karşı elini güçlendirmek için de referandumu kullanacak, fakat bağımsızlık ilan etmeyecektir.

Peki, İspanya-Katalonya’dakinden farklı olarak, Irak-Güney Kürdistan’da olayların akışı bağımsızlığa götürür mü? Bağımsızlık ilan edilmediği sürece, bugünün koşullarında merkezi Irak hükümeti, Güney Kürdistan’a tankla girmeyeceğini vurguluyor. Irak’ın emperyalist patronu ABD yöneticilerinin de, karşı olmalarına rağmen “meşru özlem” diye tanımladıkları bağımsızlık ilanı gerçekleşmediği müddetçe, Irak yönetiminin veya diğer sömürgecilerin savaşa başvurmasına karşı çıkacağı görülüyor.

Diğer önemli bir etken de, Irak’ta Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkından yana olan komünist ve devrimci hareketin zayıflığıdır. Eğer bu etken güçlü olsaydı, gönüllü ve özgür birlik temelinde iki cumhuriyetin -ayrılma hakkını koruyan- federatif birliği programıyla mücadele yürütecek komünistlerin, yine de şovenistlere ve sömürgeci burjuvaziye karşı bağımsızlık referandumundan yana olmaları gerekirdi. Bu yolla, hem Kürt işçi ve ezilenlerine ulusal özgürlükten yana oldukları güvenini vererek işçilerin birliğini güçlendirir, hem de Kürt ulusunun ayrılma hakkını şartsız savunma bilincini Arap işçileri arasında referandum vesilesiyle yaymış olurlardı.

KDP Ve YNK: Geçmiş Programları

Bu iki parti, Güney'de Kürt ulusal hareketinin başlıca öncüleri oldular. Bağımsızlık, bu partilerin kurucularının da istek ve duygusuydu. Mesut Barzani ve Celal Talabani bu duyguyu çoğu zaman dillendirdiler.

Fakat başta bu iki parti olmak üzere, yakın geçmişten '70’li yıllara gelinceye değin hemen bütün Kürt ayaklanma liderleri ve partileri, gerçekçi program talebi olarak bölgesel özerkliği (veya federasyonu) dile getirdiler. Sovyetler Birliği’nin desteğiyle ilan edilen Mahabad Cumhuriyeti’nin liderleri ve Kasımlo liderliğindeki İ-KDP de buna dahildi. Başûrê Kürdistan’ın başlıca ulusalcı hareketleri olarak onyıllar boyunca silahlı mücadele yürüten I-KDP ve YNK de, bağımsız değil bölgesel özerk (veya federe) Güney Kürdistan’ı program edinmişlerdi. Ancak günümüzde kurulan Gorran’ın programında bağımsızlık amacına yer verilecekti. (Fakat Gorran lideri Newşirvan Mustafa da, 2005’te federal Güney statüsünü resmileştirmede ön planda yer alanlardan biri olarak, federal devlet statüsünü savundu, bağımsızlığı değil.)

'70’li yıllarda yeni-sömürge ülke halklarının dünya çapındaki devrimci dalgası, bu durumu da değiştirdi. Türkiye ve Kuzey Kürdistan komünist ve devrimci hareketinden çok sayıda örgüt Kürt ulusunun ayrı devlet kurma özgürlüğünü kayıtsız şartsız savundu. Bunlar arasında yer alan radikal Kürt devrimci örgütler PKK, Rızgari, Kawa vd. bu hakkı savunmakla kalmadılar, doğrudan Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı program edindiler.

ABD’nin 1. Irak savaşında yenilen Saddam’ın Güney Kürdistan üzerindeki egemenliğine karşı 36. paralelden Kuzey’e “koruyucu” uçuş yasağı getirdiği koşullarda, KDP ve YNK, 1993’te, Kürdistan parlamentosundaki tartışmalarda federasyonu savundular ve parti programlarını özerk devletten federal devlete yükselttiler. Fakat yine de, federasyonu ancak 2003 savaşından sonra, 2005’te yeni merkezi federal Irak devleti ABD himayesinde kurulurken ilan edeceklerdi. Diğer bir ifadeyle, Güney Kürdistan, ABD himayesinde 1991’den itibaren fiilen neredeyse ayrı devlet olmasına rağmen, bu iki parti, federal devleti bile ancak 2005’te ilan edebildi. Çünkü ABD’nin izin verdiği sınırı aşma iradeleri ve güçleri yoktu. Yanı sıra, birbirleriyle savaşacak denli çıkar çatışması içindeydiler ve bu, Güney’i daha da güçsüz kılmıştı.

Onlar, dağıtılan Baas devletinin enkazı yerdeyken dahi, ayrı bir Kürt devleti yerine, federasyonla yetindiler. ABD himayesinde olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, bu sınırdan ileri geçemediler. Özgüçlerine güvenmektense ABD’nin ve bölge devletlerinin sınırlamasına boyun eğdiler.

Keskin şeytani zekaya sahip bütün yerel şovenistlerin günde beş vakit üfürdükleri “ABD ikinci İsrail’i kuruyor” yalanının aksine, Amerikan emperyalizmi ayrı bir Kürt devletinden yana değildi. ABD, Irak’ta merkezi iktidarı ele geçirmişti. Kendi çıkarı açısından, yerelde Kürdistan’ın Güney parçasını ayırmak yerine, hakim olduğu merkezi Irak iktidarına bağlı bir biçimi tercih etti. Bugünkü Federe Güney Kürdistan devleti o tarihte resmi statüye kavuşurken, en çok zorlanılan sorunlar, başta Kerkük olmak üzere sınırlarının nereleri kapsayacağı, peşmergenin “ordu” olarak devam edip etmeyeceği ve giderlerinin nasıl karşılanacağıydı.

Bilindiği üzere ve Kürdistan sömürgecileri ile onların uydusu şovenistlerin üfürdüklerinin tersine, ABD, federe devletin ayrılma hakkının bir biçimi olarak referandum hakkına da karşı, Arap burjuva liderlerinin “eşitler içinde birinci” olmasını kabul etti. ABD, Irak’taki başlıca üç güç arasında, Kerkük ve diğer tartışmalı yerlerin nereye bağlanacağına dair 2007’ye değin referandum yapılmasında, birleşik federal Irak cumhurbaşkanının ve belirli bakanların Kürt olmasında ve petrol gelirlerinin burjuva “hakkaniyet”e göre bölüşülmesinde mutabakat sağladı. Bunlar federal Irak Cumhuriyeti anayasasına yazıldı.

Fakat federe devletin ayrılma hakkının biçimi olarak bağımsızlık referandumu kabul görmedi ve her iki parti de bunu kabul etmek zorunda kaldılar. O tarihte Irak merkezi yönetiminin Bedir milisleri dışında hiçbir askeri gücü yoktu ve bu da peşmergeyle kıyaslanamayacak denli zayıftı. Ama ABD, merkezi federal Irak formülünü emperyalist çıkarına daha uygun gördü. Bu, tayin edici oldu.

Türkiye ve İran, sömürgeci boyunduruk altında tuttukları Kürdistan parçaları için kışkırtıcı bir örnek olur korkusuyla, Güney’in bağımsız olmasını “casus belli” (savaş nedeni) sayıyorlardı. Hatta Türkiye, federal Güney’i de uzun süre “casus belli” olarak gördü, ama efendisi ABD'nin engelini aşamadı, dahası Bakur’da PKK önderliğindeki ulusal özgürlük mücadelesine karşı yürüttüğü kirli savaşta sonuç alamadıkça “salam politikası” uygulamaya geçmek zorunda kaldı. PKK’ye karşı Barzani-KDP yönetimini destekledi. Orada askeri üsler elde etti. Böylece, Kuzey’in özgürlük hareketini yenmek amacıyla ve yeninceye kadar, federal Güney Kürdistan’ı sineye çekme politikasını oluşturdu.

Barzani-KDP ise, Ankara’nın “salam politikası”nı kendisiyle stratejik işbirliği gibi göstererek, burada iktisadi çıkar birliği de görerek, kaderini sömürgeci Türk devletiyle ve özellikle diktatör Erdoğan’la birleştiren bir politika benimsedi.

Bu koşullarda Türkiye’nin Irak Şii yönetimini zayıflatmak için, adeta protektoratı olacak bir bağımsız Güney Kürdistan’ı destekleyeceği görüşü yaygınlaştı. Elbette bunlar gerçekçi değildi. Yine de, Güney Kürdistan yönetiminin etkin gücü Barzani-KDP, 25 Eylül’de bağımsızlık referandumuna giderken, Türkiye’nin kendisini destekleyeceği havasını yaymaya devam ediyordu.

Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı Güney İçin De Olmalıdır

Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de şovenizmin zehirli etkisi, Kürtlerin bağımsız-ayrı devlet hakkına karşı geniş bir yelpazeden siyasi akımların oluşturduğu ve geniş yığınları etkileyen bir korkuluk yaratmış durumda. Oysa her ulusun olduğu gibi Kürtlerin ve Güney parçasının da kendi kaderini tayin etme hakkı olmalıdır. Bu, kayıtsız şartsız tanınması gereken demokratik bir özgürlüktür.

UKKTH (ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı) ve bunun barışçıl yöntemlerinden biri olan referandum, demokratik özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır. Sömürü ve zulüm altında olan tüm ezilen sınıf, ulus ve inançların, burjuvazi ve emperyalizmin politik ve askeri baskısına karşı demokratik taleplerinin toplamı içinde yer alır, demokratik devrimi koşullar.

UKKTH ve referandum yapma hakkının genellikle devrimle elde edilebilmesi gerçeği, kurumsallığı önceden kazanılmış federal ya da özerk bölge parlamentosunda, elverişli uluslararası konjonktürel güç ilişkileri içinde, bağımsızlık ilanı gibi bir reform yoluyla gerçekleştirilmesi imkanını dıştalamaz.

Güney Kürdistan özgülünde de, federal Kürdistan yönetiminin referandumla bu hakkı kullanması, olanaklı olduğu gibi demokratiktir.

Yeni-Sömürgelerde UKKTH Demokratik İlkesi Terk Edilebilir Mi?

Devrimci ve emekçi sol harekette, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin diğer taleplerinden farklı olarak, çok uluslu yeni-sömürge ülkelerdeki ezilen-sömürge ulusların KKTH’nı savunma isteksizliği önemli bir eğilim olarak var.

Bunun en çarpıcı savunusu KP tarafından yapılıyor. Bu partinin liderleri, UKKTH’nı bugün gerici rol oynamakla suçluyor ve reddediyorlar: “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, … dönem değişti … bu hakka emperyalizm el koydu … Ortadoğu’nun bugününde herhangi bir halkın kendi kaderini tayin hakkını, komşu kardeş halklarla iradi bir birliktelik yönünde değil de, bağımsızlık yönünde kullanması durumunda yalnızca bundan kazanacak olan emperyalizm olacaktır.”[12]

Bu görüş, günümüzde de yanlış ve şovenist olduğu gibi, özellikle vurgu yapılan bölgemiz için çok daha derin bir şovenist çürümeyi ifade eder.

Ortadoğu’da boyunduruk altında olup da ayrı devlet kurma koşullarına sahip birkaç halktan (Filistin, Kürtler, Azeriler, Beluciler) başka ulus yok. Sömürgeci devletler ise Türkiye, İran, Irak, İsrail ve bir ölçüde Suriye. Bu ülkelerdeki ezilen ulusların bağımsızlığı neden emperyalizme yarasın? Bu ulusların kendi devletlerine sahip olmalarına, en azından sahip olma özgürlüğüne en çok kim karşı çıkabilir? En başta bu ülke egemen burjuvazileri ve onları destekleyen gerici akımlar!

Emperyalist devletler ise işlerine geldiği biçimde davranırlar. Bu ülkelerde merkezi iktidar işbirlikçiyse, bundan yarar sağlayan emperyalist devletler merkezi iktidarın gücünün zayıflamasına ve “bölünmeye” karşı çıkarlar. İktidar emperyalizmin işbirlikçisi değilse, şu ya da bu ölçüde “bölücülüğü” destekleyebilirler.

KP’nin ve liderlerinin karın ağrısı, yalnızca, ABD ve AB emperyalistlerinin memnuniyetsiz oldukları İran ve Suriye’deki mevcut merkezi iktidarları zayıflatmak için başlıca muhalefet potansiyelini kışkırtmaları değildir. Türkiye ve Irak’ta merkezi iktidarlar ABD ve AB emperyalistlerinin işbirlikçisi oldukları ve söz konusu emperyalistler bu iktidarları destekleyip “bölücüler”e karşı çıktıkları halde, emperyalistler ve yerel sömürgecilerle aynı cephede yer alma pahasına, Kürtlerin KKTH’nı ve bağımsız devlet kurmasını reddediyor KP liderleri. “Yalnızca emperyalizm bundan yarar sağlar” şovenist efsanesini yayıyorlar. Onlar Perinçek ve Y. Küçük’ün ayak izlerinden gidiyorlar.

Sınırların Değişmesinden Korkmalı Mı?

Komünistler ve devrimci proletarya, ekonomik ve sosyal gelişmenin gerekleri açısından büyük devletler daha elverişli olduklarından, küçük ulus-devletler yerine, halkların özgürlük içinde bir araya geldiği yeni halk cumhuriyetleri birliklerini tercih ederler. Fakat bu böyledir diye, halklar hapishanesi niteliğindeki ilhakçı-sömürgeci büyük devletleri asla savunmazlar.

Komünistlerin özgürlük ve gönüllülük temeli üzerinde yükselen federatif cumhuriyetler birliği hedefi, ezilen-sömürge uluslardan işçilere güven vererek onları sosyalizm mücadelesinde, devrimci işçi hareketinde birleştirme temel amacına tabidir. Bu nedenle komünist hareket, ezilen ve sömürge ulusların ayrılma özgürlüğünü kayıtsız şartsız tanıyarak ve uğruna mücadele ederek, bu temel amacında başarılı olmaya çalışır.

Bu amaç doğrultusunda komünistler, ulusların ayrılma özgürlüğünü gerçekleştirmekle kalmazlar, aynı zamanda özgürlüğü birlik yönünde değerlendiren ezilen-sömürge uluslar için federatif cumhuriyetlerin birliği formunu kurarlar, ayrılma hakkını o form altında da kayıtsız şartsız tanır ve sürdürürler.

Burada Marks ve Stalin’e iki noktada göndermede bulunmak gerekir.

Birincisi, İrlanda sorununda düşüncesini değiştiren Marks, sonradan federatif biçimde birleşmeye gidilse bile İrlanda’nın ayrılmasının İngiliz işçiler arasında etkili olan gericilik ocağının tasfiyesi anlamına geleceğini görmüştür. Dolayısıyla ayrılmayı desteklemiştir: “Ben, İrlanda'nın İngiltere'den ayrılmasının olanaksız olduğunu düşünürdüm: Şimdi bunun kaçınılmaz olduğuna inanıyorum, her ne kadar ayrılmadan sonra Federasyonun gelmesi olası ise de.”[13] “İngiltere'de gericilik, İrlanda'nın boyunduruk altında tutulmasıyla beslenmekte ve güçlenmektedir.”[14]

İkincisi, Yugoslavya’da ulusal soruna ilişkin tartışmada, Semiç’in Yugoslavya’nın ezilen uluslarının ayrı devlet kurma hakkını kararlılıkla savunmayan ve sınırların değişmesinden ürken fikrini, Stalin, “Yugoslav devletinin bugünkü sınırlarının, ulusal sorunun çözümü için bir çıkış noktası ve meşru temel yapılamayacağı” eleştirisiyle karşılar. “Ulusların kendi kaderini tayin sorunu, yani Yugoslavya’nın sınırlarını(n) radikal bir şekilde değiştirilmesi sorunu … ulusal programın temeli” olması gerektiğini vurgular.[15]

Özsel olarak, UKKTH, komünistler açısından demokrasinin vazgeçilmez ilkesidir ve devrimci içeriği ayrı devlet kurma özgürlüğüdür.

Emperyalist sömürgeciliğe karşı bu ilkeyi savunmak ama çok uluslu yeni-sömürgelerde bu ilkeyi çeşitli gerekçelerle reddetmek oportünizmin sosyal-şovenizme varmış türüdür. Somut olarak da, İsrail sömürgeciliğine karşı Filistin’in ayrı devlet kurma özgürlüğünü tanımak ve ama Türk sömürgeciliğine karşı Kürtlerin bağımsız devlet kurma özgürlüğünü tanımamak, “kendi ulusunun burjuvazisinin” sömürgeciliğiyle uzlaşmak demektir ve sosyal-şoven çürüme örneğidir.

Bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka büyük devlet tarafından aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.”[16] Emperyalist devletlerin işine geldiği yer ve koşulda rakip emperyalistlere karşı ve hatta bağımlı hale getiremediği yerel iktidarlara karşı ulusal ayrılıkları kışkırtması dahi, sosyal-şoven oportünizmin tersine ve Lenin’in yukarıda alıntıladığımız sözlerinde vurgulandığı gibi, bu ilkeyi savunmayı engellemez. Türk tekelci burjuvazisi cumhuriyeti savunuyor ve emperyalistler de rejimin cumhuriyet olmasını destekliyor diye KP’nin cumhuriyeti savunmaktan vazgeçtiğini duydunuz mu? KP, demokrasinin cumhuriyet ilkesinden vazgeçmez, ama UKKTH ilkesinden vazgeçer. Çünkü kendi ulusundan burjuvazinin ve bölge devletlerinin Kürdistan ve diğer ezilen uluslar üzerindeki boyunduruğunun kırılmasını istemez.

Kürtlerin, Filistinlilerin veya diğer ulusların bağımsız devletleşmelerinin somutta desteklenip desteklenmeyeceği ise, bunlardan her birine öncülük eden sınıfın ve siyasi hareketin niteliğine göre somut olarak tespit edilir, ama bu, bağımsızlık hakkını kararlıca tanımakla çelişmez. Demokrasi ve özgürlüğün bu ilkesini savunmamak, Lenin’in vurgusuyla, sosyalizm amacına ihanettir.

Referanduma İlişkin Tavır

Güney Kürdistan referandum yapmalıdır, ama KDP-Barzani yönetiminin antidemokratik başkanlık rejimi biçimindeki diktatörlüğünün aracı olarak değil. Referandum demokratik bir hak ve araç olduğuna göre, Güney’de demokratik özgürlüklerin ve halk katılımının geliştirilmesi için vesile yapılmalıdır.

Parlamentonun işlevli kılınması ve demokratikleştirilmesi, halklar ve işçi sınıfının mücadele koşullarını görece iyileştirecektir. Buradan hareketle, referandum kararını KDP değil, parlamento vermeli, referandum zamanını da parlamento kararlaştırmalıdır. Toplantı ve gösteri özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü geliştirilmelidir. Referandum döneminde bu iyileştirmeler yapılmalıdır. Önceki gösterilerde halka kurşun sıkan katil devlet görevlileri cezalandırılmalıdır. Şengal'in ve yerel özgünlüğe sahip Kerkük gibi yerlerin kendi referandumlarıyla istemeleri koşuluyla, Güney Kürdistan’a bağlı özerk bölgeler görüşü benimsenmelidir.

Referandumda bağımsızlık yönünde evet için mücadele edilmelidir. “Bağımsızlığa evet”in, KDP diktatörlüğünün değil, Güney halklarının demokratik talebinin ürünü olacağı vurgulanmalı ve bu bilinç geliştirilmelidir.

Kürdistan’ın diğer parçalarındaki tüm demokratik ve devrimci güçlerle, kesimsel ve genel konferanslar ile ulusal kongre gerçekleştirilerek güç birliği yapılmalı ve ulusal birlik hakkı bilinci yayılmalıdır. Ulusal kongre kararları en azından yol gösterici, eğer sağlanabilirse bağlayıcı olmalıdır. Bu yol, olayların akışı içinde sömürgeci bölge devletleri Güney’e savaş açarlarsa, tıpkı IŞİD saldırısı karşısında yaşandığı gibi, Kürdistan ulusal özgürlük mücadelesinin birikimi olan devrimci silahlı güçlerin ortak savunma birliği kurmasının, hatta öncesinde sömürgecileri savaştan caydırabilecek bir güç oluşturmasının da yolu olacaktır. Bu yol, Kürdistan’ın birleşme hakkını gerçekleştirmenin de yolu olacaktır.

Koşullar bağımsızlığı hemen gerçekleştirmeye elverişli olmasa bile, referandumdan çıkacak yüksek oranda evet oyu en acil iki hedefi gerçekleştirmenin aracı yapılmalıdır: Güney Kürdistan federal devletinin ayrılma hakkının Irak anayasasına konulması ve tartışmalı bölgelerin nereye bağlanacaklarına dair mevcut anayasada da var olan referandum hakkının uygulanması.

Irak’taki komünist ve tutarlı demokratik güçler, Kürdistan’ın ayrılma ve referandum hakkı ile referandum sonucunu kabul etmek gerektiğini kararlılıkla savunmalı, sonucun savaşa dönüştürülmesine kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Tartışmalı bölgelerin statüsünün o bölge halklarının kararıyla belirlenmesini ve özgün bölgelerin özerkliğini savunmalıdır. Bu mücadeleyi, halklar ve değişik uluslardan işçiler arasında hem Baas hem de işgal dönemi yönetimlerinin geliştirdiği milliyetçi ve dinsel-mezhepsel düşmanlık ve güvensizlikleri gidermenin, ileride özgürlük içinde birliği inşa etmenin aracı yapmalıdır.

Kürdistan’ın diğer parçalarının sömürgeci uluslarından komünistler ve tutarlı demokratlar için acil görev, Güney ve diğer bütün Kürdistan parçalarının ayrılma ve demokratik referandumla kendi kararını verme, Kürdistan’ın birliğini sağlama hakkını şartsız tanımak, kendi ülkesindeki sömürgeci burjuva devletin Güney Kürdistan’ın referandum sonuçlarına saygı duymasını sağlamak ve olası savaş tehdidine karşı mücadele etmektir. Bu vesileyle sömürgeci ulus emekçilerinde tutarlı bir demokratizmin gelişmesini sağlamak güncel bir sorumluluktur.

Kürdistan’ın diğer parçalarının demokratik, devrimci ve yurtsever bütün güçlerinin görevi, bağımsızlık ve demokratik referandum hakkını, Kürdistan’ın birleşme özgürlüğünü kararlılıkla savunmaktır. Ulusal konferanslar ve kongreyle Kürdistan halklarını, sömürgecilerin Güney’e olası saldırılarına karşı birleşik ulusal direnişe hazırlamaktır.

Bu süreçte, bölgedeki işgallere ve gerici savaşlara karşı bölge halklarının demokratik, halkçı veya sosyalist federal veya konfederal cumhuriyetler birliğinin programatik propagandasını yapmak, temel bölgesel devrimci amaç bakımından, büyük önem taşıyacaktır.

Türkiye ve Kürdistan’da komünistler iki boyutlu bir politika izlerler:

Birincisi, Türk halkı ve işçileri arasında, sömürgeci şovenizmin etkisine karşı tavizsiz mücadele etmek. Bu açıdan, Türkiye’de, Erdoğan faşizminin Güney’e de yönelik sömürgeci savaş tehdidine ve şovenist ajitasyonuna karşı cepheden mücadele yürütmek gerekir. Güney’in ayrı devlet kurma ve referandum yapma hakkını şartsız ve tavizsiz, ‘ama’sız savunmak bunun için önemlidir.

İkincisi, Bakurê Kürdistan’da, KDP yanlısı ulusal dargörüşlü parti ve kesimlerin, soykırımcı saldırganlığına rağmen Erdoğan’ı Güney devletine izin verir diye desteklemiş olmalarını teşhir etmek. Hatta Erdoğan’ın, buna izin verseydi bile KDP’yle ittifak içinde Güney’i sömürgeci Türkiye’nin protektoratı yapacağı gerçeği vurgulanmalıdır. Dolayısıyla onların, içeride KDP diktatörlüğü altındaki ve dışarıda Erdoğan faşizminin protektoratı biçimindeki bir Kürdistan amacının Kürt halkına da düşmanlık olduğu belirtilmelidir. Güney’de ise halkçı demokratik bir iktidarı hedefleyen, halkı bu yönde etkileyip bağımsız bir örgütlü güç oluşturmasını kolaylaştıran tarzda politika yapmak önemlidir. Ancak Güney’in bağımsız devlet kurma ve referandum hakkı savunularak, demokratikleşmeyi hem fiili hem de yasal olarak geliştirerek, bu tarz politika uygulanabilir.

Sonuç olarak, bağımsızlık referandumu, Kürt ulusunun Güney’de KKTH’nı ve demokratik referandum hakkını kullanmasıdır. Meselenin bir temel boyutu budur. İkinci temel boyut ise, KDP’nin, antidemokratik yönetimini ve diktatörlüğünü, Musul-Kerkük zaferi vasıtasıyla yeniden saygınlık ve statüye kavuşturma politikasıdır. Referandumu ikinci özellikten kurtararak birincisinin baskın olacağı bir kulvara sokmak, Kürdistanlı komünist, devrimci ve demokrat-yurtsever hareketlerin görevidir. Ulusal birlik yolunu bu sayede açmaya çalışmak, doğan bu fırsatı değerlendirmek de söz konusu görevin bir parçasıdır.

Sorunun can alıcı noktası, Kürdistan'ın ulusal kurtuluş hakkının demokratik ve halkçı bir yönde mi gelişeceği, yoksa ulusal/yerel burjuva bir grubun antidemokratik diktatörlüğünün aracı mı yapılacağıdır. Ve sömürgeciliğin sözünün/eyleminin hiçbir biçimde geçerli kılınmaması Kürdistan halklarının kayıtsız şartsız hakkıdır.

Dipnotlar

[1] www.haberler.com, 05.07.17

[2] www.peyamakurd.com

[3] www.zernews.net

[4] KRDnews haber portalı, 16.07.17

[5] BBC Türkçe, 09.06.17

[6] www. gazeteduvar.com.tr, 26.07.17

[7] Evrensel, 09.06.17

[8] www.rudaw.net, 25.06.17

[9] www.rudaw.net, 08.06.17

[10] www.haberler.com, 08.06.17

[11] www.demokrathaber.org, 15.06.17

[12] ANF’den Aydemir Güler Röportajı, www.haber.sol.org.tr, 18.06.17

[13] Marx'ın 2 Kasım 1867'de Engels'e yazdığı mektuptan, UKKTH, Lenin, s. 103

[14] Age, s. 106

[15] Stalin, Eserler, c. 8, s. 189

[16] Lenin, age, s. 146

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn