Laiklik Devrimci Proletaryanın Bayrağı Mıdır?

AKP ve Erdoğan'da cisimleşen politik islamcılığın iktidarlaşması ve ardından rejimin faşist politik islamcı restorasyonu, emekçi sol hareketin mücadele perspektifleri ve politikalarında laikliğin yerine ve yorumuna dair tartışma ve farklılaşmaların belirginleşmesini beraberinde getirdi.

Laiklik temalı mücadelenin Türkiye emekçi sol hareketinde başlıca kuvvetlerinden biri Halkevleri. Politik-pratik mücadelesini vermekle birlikte Halkevleri, “proleter laiklik” olarak kavramlaştırdığı laiklik anlayışının teorik-politik temellerini de ortaya koyma çabası gösteriyor. Celal Kıraç'ın tam da Sivas katliamı yıldönümünde sendika.org'da yayınlanan ve “Gericiliğe karşı mücadele: Laiklik bayrağı proleter barikatlarda” başlığını taşıyan yazısı, bu “proleter laiklik” anlayışının bütünlüklü bir analizini sunma iddiası yansıtıyor.[1] Dolayısıyla, faşist politik islamcı rejime karşı işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci mücadelesinin nasıl bir çizgide, hangi yoldan ve ne gibi biçimlerde geliştirilebileceği sorusuna verilecek yanıt kapsamında, söz konusu anlayışla yürütülecek tartışma da önem taşıyor.

Teorik Düzlem: Laiklik Proleter Kurucu İlke Olabilir Mi?

Yazısının ilk bölümünde laikliği teorik ve tarihsel olarak yeniden tanımlamaya odaklanan Celal Kıraç, söze şöyle giriyor: “Laiklik bayrağı yeniden gericiliğe karşı mücadelenin ön saflarında. Ne var ki bu basitçe laikliğin 'geri dönüşü' olarak değerlendirilemez. Bu bir yeniden inşadır. Proleter hareketin izinde laiklik ilkesinin kavramsal ve pratik olarak yeni bir içerik kazanmasıdır.

Celal arkadaş, devamla, laikliğe proleter bir içerik kazandırılabileceğini kanıtlamak için, onu tarihsel açıdan burjuva bir kavram saymanın yanılgı olduğunu ileri sürüyor: “Her ne kadar kurucu politik ilke olarak burjuva devrimlerinde öne çıkmış olsa da laiklik ilkesinin, tarihsel olarak burjuva egemenlik çağından öncesi de vardır ve dinin, devletin ve bütün egemenlik ilişkilerinin ortadan kalkacağı son komünist sönümlenmeye dek sonrası da olacaktır.” Böylece, burjuva egemenlik çağından öncesi de olan laiklik ilkesinin burjuvaziyle özdeşleştirilemeyeceği anlatılıyor ve laikliğin ömrü devletsiz, sınıfsız, sınırsız ve tabii ki dinsiz bir topluma değin uzatılıyor.

Laikliğin ömrünün “son komünist sönümlenmeye dek” uzanacağı savını şimdilik bir yanda tutalım, burjuva modernizm öncesi bir laiklik ilkesi yoktur. Çünkü toplumların maddi ve fikri gelişmişlik düzeyi, henüz insanların dinsel temellere dayanmayan politik amaçlar formüle etmesine ve politik ideolojilerin dini görüşlerden sıyrılmasına olanak vermez. Modern-öncesi çağlarda bütün politik saflaşmalar, bütün devrimci isyanlar, bütün toplumsal düzen değişikliği girişimleri, istisnasız bunların hepsi din bayrağı altında gelişir. Sınıf savaşımlarının ideolojik-politik düzlemdeki biçimi “dine karşı din”dir. Ancak toplumsal üretici güçlerin gelişmesine dayanan burjuva aydınlanma çağıyladır ki, politik ideolojilerin dinsel biçimlerden ayrışması ve laiklik ilkesinin doğması mümkün olmuştur.

Kapitalizmin şafağında patlak veren Alman köylü isyanları bile, Engels'i kendine göre yorumlayan Kıraç'ın ifade ettiğinin aksine, hiç de laik hareketler değildir. O dönemde laik olanlar kentli zenginler ve prenslerdir. İsyancı köylülerin eşitlikçi önderi Thomas Münzer bir papazdır, onun politik ideolojisi ise komünal içerikli bir dinsel manifesto formundadır. Celal arkadaş ise, saptığı öznelci-idealist tarih sunumu yolunda, zihninde önsel olarak kurulu ideolojik nosyona uygun düşecek tarihsel olguyu adeta icat etme arayışındadır.

Sınıf mücadeleleri tarihine gönderme yaparken, üstelik Avrupalı işçi hareketlerinden söz ederken, “laiklik, işçi sınıfı hareketinde, pratik bir savunma mevzii ve birleştirici bir ideolojik çizgiydi” diyor Kıraç. Evet, laiklik işçi ve halk hareketlerinde “birleştirici bir ideolojik çizgi” oldu, ama işçileri ve halkı burjuvazinin kendi egemenliğini kurma kavgasının arkasında birleştirdi. Sınıf mücadelelerini ileriye taşıyanlar, devrimlerin vurucu güçlerini oluşturanlar, kuşkusuz ki, yoksul ve emekçi kitlelerdi. Kiliseleri mülksüzleştirip manastırları ateşe verenler onlardı, tıpkı feodal aristokratların topraklarına el koyup malikanelerini yağmalayanların da onlar olması gibi. Ama bu pratikler, nihayetinde, burjuva egemenliğin üzerinde tesis edildiği siyasal-toplumsal zemini yarattı. Ve tam da belirtildiği gibi, laiklik bir ideolojiydi, sınıf egemenliğinin bir siyasal biçimi olarak dinin yerini bir başka siyasal biçimi olarak laiklik alıyordu. Feodal egemenlik için din nasıl işlevselse, burjuva egemenlik için de laiklik öyle işlevsel oluyordu.

Laiklik, tarihsel olarak, burjuvazinin hem ideolojik görüşü hem de politik ilkesidir. İddia edildiği gibi, işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarlarını savunmaz. Kapitalizmin şafağında, feodal egemenlik karşısında işçilerin ve ezilenlerin çıkarları burjuvazinin çıkarlarıyla çakıştığında, laiklik ezilen ve sömürülen sınıfların ortak düşmana karşı sermaye sınıfıyla ortak hareketinin bir ilkesi haline gelir. Ama bu, sermaye sınıfının önderliği altında bir ittifak olarak gerçekleşir. İşçi sınıfı ve ezilenler iktisadi ve siyasi bakımdan sermaye sınıfıyla karşıtlaştığındaysa, tıpkı önceki dönemin demokrasi ilkesindeki ortaklık gibi, laiklik ilkesindeki ortaklık da tuzla buz olur. Yani laikliğin işçi sınıfı çıkarlarıyla ilişkisi, en fazlasından, burjuva demokrasisinin işçi sınıfı çıkarlarıyla ilişkisi kadardır. Dolayısıyla laiklik, işçi sınıfı ve ezilenlerin özgürleşme mücadelesine içkin değerlerden, bu mücadelenin ideolojik-politik amaçlarından biri olamaz.

Kavramlar sadece kendilerinden menkul kelimeler değildir. Siyasal terminolojiyi meydana getiren her kavram bir siyasal tutumu, ideolojik yaklaşımı ve dünya görüşünü yansıtır, bir tarihsellik bağlamında anlam kazanır. Laiklik kavramını ele aldığınızda, bunu öznel niyetinizle istediğiniz yere çekemezsiniz. Çünkü kavram bir tarihsel akış içinde anlamına kavuşmuştur. Çünkü, olgu kavramın somutlanışı değil, kavram olgunun soyutlanışıdır. Laiklik kavramı burjuva devrimi ve modernizm pratiğinin düşünsel bir karşılığıdır, ancak bu tarihsel bütünlüğün bir unsuru olarak ve ancak burjuva ideolojik-politik bir pozisyona tekabül ederek var olur. 

Zihinde zaten önsel olarak bulunan ideolojik yargıyı tarih teorisine doğrulatma girişimi marksizmin bilimsel yöntemi sayılamaz. Teorik kavram, esasen tarihsel pratiğin olguları soyutlanarak kurulacak yerde, salt politik niyetin güdümünde ve tarihsel pratiğin olguları kendisine uydurularak kurulursa, sonuç metafizik bir öznelciliktir. Yani, laikliğin önüne “proleter” ekini getirmekle, onu kendi nesnel varoluş düzleminden çıkarmış olmazsınız. Tıpkı “proleter milliyetçilik” demekle, milliyetçiliği burjuva ideolojisindeki yerinden çekip alamayacağınız gibi. “Proleter laiklik”, yine de laikliktir.

Oysa Celal arkadaşın teorik düzlemde vardığı nokta, laikliği proleter sınıfsal temele oturtup, sosyalist devrimi de “proleter laik devrim” olarak kavramlaştırmaktır. Peki, laiklik ilkesi hakikaten proleter sınıf temeline oturtulabilir mi? Laikliği salt öznel niyetinize göre sınıfsallaştırıp politikleştiremezsiniz. Onu, Kıraç'ın yaptığı gibi, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin gelişmesine daha elverişli bir toplumsal-siyasal zemin sunuyor diye, işçi sınıfıyla özdeşleştiremezsiniz. Nasıl ki bütün işgücünün ücretli işgücüne dönüşmesiyle sınıf mücadelesi için daha güçlü bir nesnel toplumsal-siyasal temel oluşması işçi sınıfının ücretli işgücünü amaçlaştırması gerektiği anlamına gelmiyorsa, laikliği de proletaryanın devrimci programının başlıca bir amacı kılamazsınız.

Sahi Celal arkadaş, Türkiye ve Kürdistan topraklarının en azından laiklik kadar temel önemde bir sorununun Kürt ulusal sorunu olduğunu hiç değilse reddetmeyeceğinize göre, neden “proleter laik devrim” kavramsallaştırmanıza Kürt ulusal kurtuluşunu dahil etmiyorsunuz? Laiklik ilkesi “sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi bir uygarlık mücadelesinin kurucu ilkelerinden biri” de, ulusların eşitliği ve özgürlüğü ilkesi öyle değil mi? Laiklik için mücadeleyi başat görmenizi ama ulusal özgürlük için mücadeleyi teğet geçmenizi acaba bir rastlantı mı saymalıyız?

Sosyalist devrimi “proleter laik devrim” olarak kategorize ettiğinizde, laikliği sosyalist devrimin karakteristik özelliği katına yükseltmiş olursunuz. Laikliği bir “toplumsal kurucu ilke” olarak nitelendirmek de aynı anlama gelir. Kıraç'a göre, “'Proleter laiklik', işçi sınıfının, laiklik mücadelesinin ilerici tarihsel birikimini devralarak, onu sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi bir uygarlık mücadelesinin kurucu ilkelerinden biri olarak derinleştirip zenginleştirmesidir”. Oysa, örneğin Avrupa'da çoktan aşılmış bir tarihsel ve toplumsal sorunu proletarya devriminde diriltmeye çalışmakla eşanlamlı olan bu yaklaşım, havanda su dövmekten farksızdır. Ve dolayısıyla, ona yüklediğiniz evrensellik iddiasını taşıma kapasitesinden kesinkes yoksun olan kavramınız, aslında yalnızca, Müslüman halkların yaşadığı ve sorunun politik bakımdan henüz aşılmamış olduğu bir dizi ülkede söz konusu edilebilir.

Fakat söz konusu edildiğinde de, bu sorun, politik özgürlüğün kazanılması kapsamında ele alınabilir. Yani dinsel ve mezhepsel farklılaşmaya dayalı egemenlik ilişkilerini, dinin egemen sınıfın elinde alt sınıfları ezme ve sömürme aracı olarak kullanılışını, dinsel baskı ve zorlamayı ortadan kaldırmak, politik özgürlüğün fethini gerektirir. Bu, henüz doğrudan proletaryanın sosyalist devrimi değil, ama onun önünü açan halkların demokratik devrimidir. Üstelik laiklik ilkesi etrafındaki bir politik saflaşmadan bahsettiğinizde, Almanya'da veya Arjantin'de mi, İran'da veya Suudi Arabistan'da mı olduğunuz, yoksa Türkiye'de mi bulunduğunuz sorusu, teorik ve politik bir çizgi kurarken öyle üzerinden atlayamayacağınız kadar belirleyici bir sorudur. Çünkü Avrupa'da tarihsel olanın Türkiye'de güncel taklidiyle yol alınamaz. Zira ülkelerin farklılaşan tarihsel ve toplumsal maddi gerçeklikleri, Almanya veya Arjantin'de anlamsız olanı İran veya Suudi Arabistan'da gerekli kılabilir, fakat Türkiye ve Kürdistan'da zararlı hale getirebilir.

Lakin siz daha da ileri giderseniz, kalkıp laikliği proletarya devriminin karakteristik özelliği olarak ebedileştirirseniz, niyetiniz öyle olmasa dahi, proletarya devrimi sosuna bulanmış küçük burjuva ideolojisi ve politikası üretmiş olursunuz. Celal arkadaşın söylediği şudur: “Proleter laiklik ilkesinin güncel mücadele hattı neoliberal İslamcı gericiliğe karşı mücadele hattıdır. Bu da neoliberal yenisömürge kapitalizmine, sermaye egemenliğinin dinselleşmesine ve dinin sermayeleşmesine karşı mücadeleden ayrılamaz.” En önemli özelliğini “sermayenin dinselleşmesi ve dinin sermayeleşmesi” olarak ifade ettiğiniz “neoliberal yenisömürge kapitalizmi” karşısında, hem de laikliği bir politik ilkeden bir toplumsal ilkeye genişleten kementi attığınız bağlantı noktasında, ilk bakışta devrimci bakımdan son derece keskinmiş gibi görünen sözlerinizle, sermaye egemenliğiyle mücadeleyi politik islamcılıkla mücadeleye eşitlersiniz. Ve böylece onu politik rejimin biçimine karşı bir mücadeleye indirgeyerek sosyalizm ufkundan aslında kopartmış olursunuz.

Sermayenin neoliberal egemenliğinin tek biçimi, dahası başlıca biçimi dinsel politik gericilik değildir. Emperyalist ülkelerde, hatta genel olarak Müslüman halkların yaşadığı ülkeler dışındaki yerlerde, zaten dinsel politik gericiliğin burjuva devlet aygıtını ve tüm toplumsal dokuyu baştan aşağıya dinselleştirme tehdidinden söz edilemez. Nüfuslarının çoğunluğu Müslümanlardan oluşan Türkiye gibi ülkelerdeyse, mali-ekonomik sömürge rejiminin odağında politik islamcılık durduğu ölçüde dinsel politik gericilik elbette sermayenin neoliberal egemenlik biçimi olur. Fakat böyledir diye, politik islamcılığa karşı mücadele otomatikman “yenisömürge kapitalizmi”ne, sermaye düzenine karşı mücadele olarak tecelli etmez. Çünkü belirli bir politik rejim biçimi, sermayenin toplumsal egemenliğinin ta kendisi olmadığı gibi, onun biricik ve alternatifsiz politik kılığı da olamaz.

Fakat mevzu burada da kalmaz. Celal arkadaşın söylemiyle, “Proleter devrim sırf 'dinle devlet işlerini ayrıştırma'yla yetinerek kendini geliştiremez. Tam politik özgürlük için dinin insanın tüm üretken etkinlik alanından sökülüp atılması gerekir.” Bir başka ifadeyle, “proleter laikleşme sürecinin rotası dinden tam kurtuluşun rotasıdır”. Öyle midir gerçekten? Proletaryanın toplumsal devrimini “proleter laik devrim” olarak kavramlaştırdığınızda, sosyalist devrimin ve proletarya iktidarının önüne dine karşı savaş stratejisi koymuş olursunuz. Genel olarak dine karşı mücadeleden değil, sermayeleşen dine ve sermaye iktidarının dinsel meşrulaştırılışına karşı mücadeleden bahsettiğinizi vurgulasanız bile, “proleter laik devrim” anlayışınızın şaşmazcasına varacağı ufuk burasıdır.

Toplumsal hayatın sadece “dinin desteklediği tüm sömürü ve egemenlik ilişkilerinden” değil, aynı zamanda dinin kendisinden de arındırılması, “dinin sönümlendirilmesi” ve hatta “sökülüp atılması” başlıca devrimci bir amaç olarak alındığında, bunun tek anlamı dine politik savaş açmaktır. Zaten Kıraç'ın laikliğin ömrünü “son komünist sönümlenmeye dek” uzatmasının esas nedeni de budur. “Dinsel çelişki, sömürü ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması, ancak dinlerin büsbütün ortadan kaldırılmasıyla mümkündür” sözü de, bu politik savaşın gerekliliğine işaret eder. Çünkü, aslında bu pozitivist görüşün tam tersine, dinlerin büsbütün ortadan kaldırılması ancak dinsel çelişki, sömürü ve ayrımcılığın ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Daha tam bir ifadeyle vurgularsak, dinsel inançların maddi temeli insanların karşısına yabancı güçler olarak dikilip hayatlarını egemenlik altına alan iktisadi ve siyasi ilişkiler olduğuna göre, bu inançların tarihe karışması ancak bu ilişkilerin ortadan kaldırılmasından sonra mümkün olur. Oysa denklemi böyle baş aşağı kurmak, dini ortadan kaldırmak amacıyla politik iktidar gücünü ve devrimci zoru kullanmayı meşrulaştırır. Ve ama, tıpkı Engels’in Dühring’i eleştirirken söylediği gibi, bu kez sosyalist jandarmayı dinin üzerine salmak sadece onun ömrünün uzamasına yardım eder.

Öte yandan laiklik, Celal arkadaşın belirttiğinin tersine, kadın özgürlük mücadelesine içkin değerlerden biri de değildir. Kadın devrimi, proletarya devrimiyle beraber toplumsal devrimin bir bileşeni olduğu içindir ki, ne laiklik ilkesini bayraklaştırıp burjuva hegemonya altına girerek ne de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin aşılması hedefini laiklikle anlamlandırarak ilerleyebilir.

Oysa “Proleter laik devrim, kuşkusuz bir 'kadın/cinsiyet devrimi' olarak da yaşanacaktır. Laiklik ilkesinin tarihsel serüvenin de gösterdiği gibi her laikleşme girişiminde cinsiyetler-arası eşitlik talebini direngen bir devrimci gelenek taşıyagelmiştir” dediğinizde, bir kadın devrimi görüşü oluşturmak yönünde attığınız ileri adımı, onu laiklik mücadelesine eşitleyen bir indirgemecilikten kurtulamadığınız için, kendi elinizle kötürümleştirirsiniz. Kadın özgürlük hareketinin şimdi faşist politik islamcı iktidarda cisimleşen erkek egemen rejime karşı direnişini laiklik sınırlarına sıkıştırmış olursunuz. Üstelik bunun anlamı, kadınların, genel olarak erkek egemen düzene, toplumsal ve siyasal hayatta erkek egemenliğinin bütün biçimlerine karşı mücadelesinin yerini, erkek egemenliğinin yalnızca politik islamcı biçimine karşı mücadelesinin almasıdır.

Hasılı, laikliği proleter devrime doğru genişletip derinleştirdiğini sandığı yerde, Celal Kıraç, aslında proleter devrimi laikliğe doğru daraltıp sığlaştırmaktadır.

Politik Düzlem: Laiklik Ezilenlerin Devrimci Kopuşunu Sağlayabilir Mi?

Teoriden politikaya, tarihselden güncele, soyuttan somuta doğru geçerken, Celal arkadaşa sorumuz olsun: Onun, yürüttüğü teorik ve politik bakımdan böylesine iddialı bir laiklik tartışmasında, Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün bir tarihine damga vurmuş laik-şeriatçı ve Alevi-Sünni karşıtlıklarına, bunlar ekseninde gelişmiş politik saflaşma ve kavgalara ancak yarım cümleyle değinmesini nasıl açıklamalıyız? “Laiklik adına 'faşist devleti' savunma açmazından kurtulamayan Ulusalcıların 'devletçiliği' karşısında, proleter bir laiklik anlayışı 'halkçı'dır” demekle yetinmenin, yani Türk burjuva devletleşmesinin ve Türk uluslaşmasının yapıtaşı olan kemalist laikliğin burjuva düzen siyasetindeki tarihsel ve güncel yerinin, politik islamcılık ile kemalist laiklik arasındaki siyasi çatışmanın gelişim seyrinin, toplumda laiklik-şeriatçılık ikilemi temelinde yaratılan gerici kutuplaşmanın onyıllar boyunca burjuva egemenliğini yeniden üretmeye yaradığı gerçeğinin bir çırpıda üzerinden atlamanın anlamı nedir?

Tarihe politik yaklaşımını böyle bir uzun atlamayla ve “ağır bedellerle ulaşılan 'laik uygarlığın' tüm tarihsel kazanımlarını savunan bir çizgi” sözleriyle tanımlayan ideolojik-politik duruş, tarihsel ilerlemeyi her şeyden önce burjuva laiklikle örtüştürdüğü için, kaçınılmazcasına kemalist laikliğin savunusuna kapı aralıyor. Nitekim Kıraç, “1923 Devrimi’nin önemi yadsınamayacak laik kazanımları” vurgusuyla, bu savunuya varıyor. Ve bir kez buraya varılınca da, Kıraç'ın durduğu ideolojik-politik pozisyon ile KP'nin “Cumhuriyet devrimlerini ve cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını savunmak, cumhuriyetin aydınlanma eserini korumak” gibi söylemlerle dile getirdiği köhnemiş politik pozisyonu arasında, ne yazık ki, öyle büyük bir mesafe kalmıyor.

Burada tekrar pahasına altını çizmeliyiz ki, Türkiye Cumhuriyeti'nde laiklik ilkesi, Mustafa Kemal liderliğindeki Türk burjuva devletleşmesinin ve Türk uluslaşmasının kaldıracıdır. Laiklik sopası gerek bütün düzeniçi muhalefet odaklarını tasfiye etmekte, gerekse Türk uluslaşmasını zorlamakta hayli işlevsel olmuştur. Haddi hesabı olmayan bir ırkçı zulümle bastırılmış Kürt ulusal isyanlarının milliyetçi ve laik devlet ideolojisi tarafından “dinci gericilik” olarak damgalanması yeterince aydınlatıcıdır. Irkçı asimilasyona ve sömürgeleşmeye direnen Kürtler, İslam medeniyeti orijinli kültür ve geleneklerden kopmayan dindar yoksullar, Mustafa Kemal'in tekçi diktatörlüğüne itirazı olan burjuva muhalifler ve ona biat etmeyen islami cemaatler milliyetçi laiklik sopasının zalimliğine fazlasıyla maruz kalmıştır. Tek din ve tek mezhep anlayışıyla yapılanan Türk burjuva devleti, Sünni-Hanefi inancı ayrıcalıklı kılmış, onun dışındaki din ve mezhepleri yok saymış veya zulüm ve asimilasyon cenderesine almış, fakat Sünni-Hanefi inancın toplumda resmi devlet anlayışından farklılık gösteren biçimlerini de gayrimeşru sayıp baskıya tabi tutmuştur. Celal arkadaşın “1923 Devrimi'nin önemi yadsınamayacak laik kazanımları” diye nitelendirdiği ve sahip çıkmakla “proleter laiklik” anlayışının politik muhtevasını daha baştan sakatladığı olaylar dizisinin esasını, kemalist laikliğin bu halk düşmanı, zorba ve karşıdevrimci uygulamaları oluşturmuştur.

Kıraç'ın bir ucu böyle ister istemez kemalist laikliğe bağlanmış “proleter laiklik” çizgisini formüle eden görüş açısı, ne Alevi-Sünni ne de laik-şeriatçı karşıtlıklarının Türkiye ve Kürdistan topraklarındaki tarihsel ve siyasal ağırlıklarını anlayabilir. Son derece derin tarihsel köklere sahip bu karşıtlıklar, faşizmin işçi sınıfı ve ezilenleri karşıdevrimci tarzda saflaştırdığı toplumsal zemindir. Bir yandan Maraş’tan Çorum’a ve Sivas'tan Gazi'ye değin tarihimizde derin izler bırakmış olan kitle katliamları bu toplumsal karşıtlıklar üzerinde tezgahlanmıştır. Diğer yandan aynı karşıtlıklar, 28 Şubat darbesinden cumhuriyet mitinglerine uzanan süreçte, egemen sınıf tarafından bu kez farklılaşan argümanlarla ama yine karşıdevrimci amaçlarla kullanılmıştır. Laik-şeriatçı kutuplaşmasının biçimi değişmiş, fakat faşist rejimin halk yığınlarını karşıdevrimci tarzda saflaştırmasında tuttuğu yer süreğen olmuştur.

Nihayetinde kemalist laiklik, faşist Türk burjuva devleti yapısal rejim kriz içinde debelendikçe, dikiş tutmaz hale gelmiştir. Rejim krizinin kaynaklarından biri olan politik islamcılık Erdoğan liderliğinde gerçek bir iktidar gücüne ulaştığında ve saray da devlet aygıtının gerçek zirvesine dönüştüğünde, kemalist laikliğin Türk burjuva devleti ile Sünni inançtan halk yığınları arasında neden olduğu tarihsel çatlak kapanmıştır. Bu aynı zamanda, kemalist laikliğin çöküşü, resmi devlet ideolojisinin milliyetçilikle aşılanmış politik islamcı içerikte yeniden yazılışı demektir.

Politik islamcılık ile kemalist laiklik, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, birbirine karşıt olan ama birbirini koşullayan iki başlıca karşıdevrimci çizgi olarak, nihayetinde burjuva düzen sınırları dahilinde çekişmiştir. Ve antagonist bir çelişki oluşturmadıkları için, bu çekişme burjuva düzenin politik bakımdan yeniden üretilmesinin ötesinde bir sonuca yol açmayan çözümsüzlük kısırdöngüsüdür. İkilemin bir kutbuna “proleter laiklik” aşısı yaparak da aşılamaz bu kısırdöngü. Aşmak için onu tümüyle kırıp atmak, inanç özgürlüğü mücadelesinin diliyle konuşmak gerekir.

Celal arkadaşın, Alevilerden kadınlara, yaşam tarzı serbestliğini savunanlardan aydınlara ve gençlere değin, Erdoğan diktatörlüğünün toplumsal ve siyasal hayatı dinselleştirme zorlamalarına karşı çıkan kesimleri siyaseten etkileyip birleştirme arayışından hareket ettiğine kuşku yok. Evet, politik bakımdan meselenin düğüm noktalarından biri tam da burası ve bu noktada onunla ortaklaşıyoruz. Böyle bir politik arayış, üstelik faşist politik islamcı diktatörlüğün dinsel dayatmalarının gitgide tırmanacağı açık olduğuna göre, kesinkes gerekli. Fakat aramızdaki ayrım, söz konusu arayış nasıl ve hangi yoldan ilerlenebileceği sorusunu yanıtlamaya başladığı anda, hemen belirginleşiyor.

Bu ayrımın nasıl boy verdiğini anlamak için, hemen akla gelen bir politik momente, Haziran ayaklanması günlerine dönebiliriz. Emek-sermaye ve devlet-halk çelişkilerinin evrensel keskinleşmesi temelinde ama Türkiye ve Kürdistan topraklarının tarihsel ve güncel siyasal ikliminin özgünlükleriyle patlak veren Gezi-Haziran ayaklanmasında, emekçilerin hiç azımsanmayacak bir bölümü iktidarın politik islamcı niteliğine tepkiyle ve laikliği savunma motivasyonuyla yer aldı. Nesnel bakımdan devrimci nitelik taşıdığı tartışmasız olan ayaklanmada laik kitle bilincinin tipik dışavurumu, örneğin Gezi'nin özgürleştirildiği gün, orada belki yüzbinlerce insanın “Şerefine Tayyip” sloganıyla kadeh kaldırıp alkollü içki yasağını yırtmasıydı.

Kısaca söylersek, AKP ve DAİŞ tehdidi altındaki toplumsal kesimler için laikliğin reel değeri, “dinci tehdide karşı savunma siperi” olmasındadır, devrimci bakımdan daha fazlası ya da daha sınıfsalı değil. Denilebilir ki, “proleter laiklik” anlayışı, söz konusu kendiliğinden kitle bilincinin sol teori ve politika katındaki bir ifadesidir, kendiliğindenciliğin çizgileştirilmesidir. Gezi'ye bakan vülger materyalist göz, orada yalnızca laiklik için halk direnişi görüyor ve bu direnişçi kitlenin de ancak laiklik bayrağını sallamakla etkilenebileceğini sanıyor. Oysa laiklik ekseninde bir politikayla bu kitlenin kendiliğinden direnişçi bilincinin devrimcileştirmesi, mesela ayaklanmanın üzerinden henüz bir yıl geçmeden yapılan yerel seçimlerde gidip yine CHP'ye oy verme gerçeğinin değiştirilmesi asla mümkün olmaz.

Başka bir ülkede değil de Türkiye ve Kürdistan'da bulunduğumuzdan, burada laiklik en etkin ideolojilerden biri olduğundan ve siyaseten daima burjuva düzenin hizmetine koşulduğundan, iktidarlaşan politik islamcılığa karşı laiklik zemininde kalındığı müddetçe, düzenin ona karşıt kutbunu yeniden üretmenin ötesine geçilememiştir ve geçilemeyecektir. Mesele sadece bir kavramın kullanılması veya kullanılmaması değildir. Devrimci çizgi kendi ideolojik ve programatik yaklaşımını, aynı zamanda güncel politik taktiğini kurarken, burjuva ideolojik-politik çizgi ve kavramlarla arasına bir sınır çekmek zorundadır. İnanç özgürlüğü kavramında ifadesini bulan devrimci politika, bu sınırı çektiği gibi, emekçi ve ezilen kitleleri laiklikle sınırlı bir görüşün ve duruşun ötesine taşıma kapasitesine de sahiptir.

Celal arkadaşın tanımladığı “proleter laiklik” anlayışı ise, elbette demokratik bir muhteva taşır, fakat küçük burjuva reformizmi üretmenin ötesine geçemez. Laiklik kavramının önüne “özgürlükçü” veya “demokratik” ibaresini eklemeniz nasıl ki onu laiklik olmaktan çıkartmazsa, “proleter” kelimesi de sihirli bir etkide bulunamaz ve laikliği kurtaramaz. “Proleter laiklik” anlayışı, özünde laik halk yığınlarının “dinci tehdide karşı” politik savunma refleksini yansıttığı içindir ki, düzeniçi ve savunmacı kalan, faşist politik islamcı rejimin reforma tabi tutulmasından ileriye gidemeyecek olan bir politik pozisyon alıştır. Laiklik bayrağını yükseltmekle kendini tanımlayan bir sol politik çizgi, emekçileri ve ezilenleri politik özgürlüğün fethedilmesi hedefinde birleştirip devrimci tarzda mevzilendirecek, politik islamcı ve kemalist laikçi karşıtlaşmasına dayalı kısırdöngüyü kırıp atacak, inanç özgürlüğünden yoksunluğa mahkum edilmiş toplumu özgürleştirecek bir yol açma yeteneği gösteremez. Zira oyunu burjuva karşıdevrimci blokların kurduğu siyasi sahada çakılır, düşünsel dokusu burjuvazinin hegemonik kavramlarıyla örülüdür. Laiklik kulvarındaki politikayı proleter devrim adına da kursa, en iyi ihtimalle, düzendışılaştırılabilecek bir halk topluluğunun düzeniçi bir siyasete endeksli hali karşısında çaresiz kalır.

Emekçi sol hareketin politik kümelenmelerinde, inanç özgürlüğü çizgisi ile Kürt özgürlük hareketiyle ittifaka yakınlık arasındaki ilişki, ve tersinden, laiklik çizgisi ile Kürt özgürlük hareketiyle ittifaktan sosyal-şoven kaçınma arasındaki ilişki ortadadır. Emekçi solda laiklik eksenli politikanın gidip CHP'yle ittifak arayışına öncelik verişinin ve ama inanç özgürlüğü eksenli politikanın içinde Kürt özgürlük hareketinin de bulunduğu cepheleşmeye öncelik verişinin neredeyse kategorik bir ikilem olması tesadüf müdür? Her kim ki laikliği savunuyor, adına “proleter laiklik” veya “özgürlükçü laiklik” dese de, onun adeta kural olarak CHP'ye yakın ama HDP'ye mesafeli durması olgusu yeterince açıklayıcıdır. Laiklik söylemi temelinde politika yapan emekçi sol örgütlerin politik pozisyonları, “laik devrimci güçler”in kemalist laikçi yaklaşımla kendi arasına kalın bir duvar örmesinin mümkün olmadığını pratikte fazlasıyla kanıtlamaktadır.

Dahası, laiklik temelli politika, yoksul dindarları AKP’nin oy deposu olmaktan kurtarma yeteneğine de sahip değildir. Oysa faşist politik islamcı iktidarın toplumsal ve siyasal hayatı dinselleştirme saldırılarını boşa çıkarma görevinin, Erdoğan'ın politik güç devşirdiği Sünni inançtan dindar emekçilerin sınıfsal ve siyasal ayrışmasını hızlandırmak gibi bir boyutu da vardır. Ama saray iktidarının toplumsal tabanını daraltmak da, işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci birliğini meydana getirmek de laiklik politikasıyla mümkün olmaz. Zengin-yoksul ve devlet-halk çelişkilerinin derinleşmesiyle artması olası siyasal ve sınıfsal ayrışmaları değerlendirecek bir politik esneklik sergilemek, örneğin Antikapitalist Müslümanlarla veya gelişebilecek diğer Müslüman demokratik akımlarla halkçı demokratik cephede ittifak kurmak laiklik mücadelesiyle hiç başarılamaz.

Faşist politik islamcı Erdoğan diktatörlüğü karşısında komünistler, yaşam tarzı dinsel baskı altına alınan, hatta yalnızca laiklik söyleminden dolayı baskıyla karşılaşan insanların demokratik haklarını savunurlar. Erkek egemen dinsel zorlamalar karşısında kadın özgürlük mücadelesinin büyütülmesine odaklanırlar. Sünni-Hanefi egemen mezhebin tekçi dayatmalarına karşı demokratik Alevi hareketinin direnişini örgütlerler. Faşist politik iktidarın devlet eliyle dindar nesiller yetiştirme projesine, okulların ve müfredatların gitgide dinselleştirilmesine karşı çıkarlar. Liseli ve üniversiteli gençliğin bilimsel ve demokratik eğitim talebini yükseltirler. Sermayenin sömürgen egemenliğini dinsel ilişki ve söylemlerle meşrulaştırma girişimlerini teşhir ederler. Kürtaj hakkının sınırlanmasını, giyim tarzının baskılanmasını, dini nikahın normlaştırılmasını, çocuklara tecavüzün aklanmasını ya da alkol tüketiminin yasaklanmasını mücadele konusu yaparlar. Komünistler bütün bunların savaşımını en önde vermelidirler.

Bununla beraber, ancak inanç özgürlüğü temelli bir programladır ki, tüm bu mücadeleleri ortak bir demokratik direniş potasında birleştirmek ve faşist politik islamcı iktidar karşısında devrimci tarzda mevzilendirmek mümkün olabilir. İşçi sınıfı ve ezilenleri laiklik-islamcılık karşıtlığıyla belirlenmiş burjuva hegemonya alanından çıkarmak, sorunun yalnızca politik özgürlüğün kazanılmasıyla çözülebileceği bilincini halklaştırmak ancak inanç özgürlüğü için mücadele hattından başarılabilir.

İnanç özgürlüğü savunusuyla, insanların inançları ve yaşam tarzlarından dolayı herhangi bir dinsel baskıya uğramasına söylemde ve pratikte karşı çıkılarak, laiklik duyarlılığına sahip kesime pekala seslenilir. Buna karşın, daha kolay seslenip etkileyebileceğini sanarak laiklik kavramına ve çizgisine sarılmakla, bu kesimi düzendışı bir politik mevzilenişe çekme görevi başarılamaz. Tıpkı Kürt ulusunun eşitliği ve özgürlüğünü, Kürt ulusal silahlı savaşımının meşruluğunu dile getirmekten kaçınarak ve politik ajitasyonu sosyal-şoven bir geri vitese takarak, Türk emekçileri daha kolay kazanabileceğini sanmaya benzer bu yanılgı.

Faşist politik islamcı iktidara karşı mücadele arzusu biriktiren laik görüşlü halk yığınlarıyla politik etkileşim kesinkes şarttır. Komünistler politik islamcı gericiliğe karşı laiklerle demokratik işbirliğine de girerler. Hatta laiklik eksenini inanç özgürlüğü ekseniyle birleştirmek de mümkündür. Ama bu, laiklik duruşu değişmediği müddetçe dışsal bir birleştirme, geçici ve kısmi bir ittifak ilişkisi olur. Laiklik duruşu inanç özgürlüğü eksenine doğru çekilip dönüştürülebildiğindeyse, içsel bir birleştirme, yani devrimci mevzilendirme, devrimcileştirme haline gelir.

Halk içindeki laiklik yanlıları, öyle şartlar meydana gelir ki, faşist politik islamcı iktidara isyan edebilirler. Komünistler demokratik bir içerik taşıyan böyle bir isyanı muhakkak örgütlemeye ve ileriye götürmeye çalışırlar. Fakat ayrım noktası, bu tür bir isyanın burjuva laik düzenin restorasyonuna mı, yoksa burjuva iktidarın yıkılmasına mı bağlanacağındadır. Laiklik temelinde kurulan politika nesnel olarak birinci yolu izler. Çünkü laik-şeriatçı karşıtlığının bir tarafında durmakla yetinen ve laikliğin küçük burjuva reformist yorumuna denk düşen çizgi, bu halk kitlelerinin kendiliğinden demokratik bilincini devrimci bir kopuşla yeni bir düzeye yükseltemez, tersine, devrimci olanı kendiliğinden bilinç sınırlarına çekerek aşındırmaya hizmet eder. Bu hizmet ediş, elbette öznel niyetlerden değil, tarihsel, toplumsal ve siyasal nesnellikten türer. Örneğin, demokratik Alevi hareketinin CHP'nin yörüngesinden kopmakta bu kadar zorlanmasının nedeni, her şeyden önce, Alevi halk kitlelerini CHP'ye ideolojik ve siyasal olarak bağlayan laiklik köprüsünün halen yıkılamamasında aranmalıdır.

Devam edelim. Celal arkadaş, “halkın hakları” mücadelesi olarak kavramlaştırdığı sosyal ve demokratik haklar mücadelesini, “dinin sermayeleşmesi ve sermayenin dinselleşmesi” formülasyonuyla tarif ettiği “neoliberal yenisömürge kapitalizmi” koşullarında, genel olarak “proleter laiklik” mücadelesinin şemsiyesi altına alıyor. Ama böyle yaptığı için de, sosyal ve demokratik haklar mücadelesini devrimin örgütlenişine bağlamak yerine, laiklik mücadelesine indirgemiş oluyor.

İnananların ve inanmayanların hakları, yaşam tarzını, giyim ve davranış biçimlerini, cinsiyetler ve cinsel yönelimler arasındaki ilişkileri özgürce belirleme istekleri ya da kamusal eğitimin ve hizmetlerin dinden tamamen ayrıştırılması talepleri, bütün bunlar demokratik haklar kapsamındadır. Politik islamcı iktidarın dinsel baskısı karşısında, bu tür haklar uğruna laiklikle demokratik içerikli ve reformist bir savunma hattı kurabilirsiniz, ama daha fazlası değil. Zira Kürtlerin ulusal özgürlüğü ya da işçilerin politik ve sendikal örgütlenme özgürlüğü için mücadelelerin laiklik bayrağıyla yürütülemeyeceği tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Laikliği, bütün demokratik hakları savunmanın, hatta genel olarak politik özgürlük için mücadelenin şemsiyesi olarak kabul ettiğinizde, dönüp dolaşıp gideceğiniz yer CHP'nin dümen suyudur.

Öte yandan, Müslüman halkların nüfusun ağırlığını oluşturduğu ülkelerde İslam dininin sermaye tarafından kullanıldığını, hatta neoliberal dönüşümlerin politik islamcı tondan hükümetler eliyle yapıldığını söylemek tabii ki doğrudur. Saray iktidarı ve AKP hükümeti, Türkiye'de bu dönüşümlere imza atarken, gerek emekçileri ve ezilenleri dinsel ideolojik argümanlarla itaatkar kılmakta gerekse sosyal hakların yerine dinsel ve cemaatsel ilişki biçimlerini geçirmekte hayli mesafe almıştır. Kıraç, bu gerçekliğe bakarak, “sermayenin dinselleşmesi, dinin sermayeleşmesi” argümanıyla, laiklik için mücadeleyi kestirmeden sermayeye karşı mücadeleye bağlıyor. Fakat söz konusu gerçeklik, bütün toplumsal ve siyasal tablonun yalnızca bir bölümünü temsil ediyor.

İş cinayetlerine, grev yasaklarına, güvencesiz ve ucuz işgücü sömürüsüne, kent rantının yağmalanmasına, sosyal hizmetlerin ticarileştirilmesine, bilginin metalaşmasına, ekolojik yıkıma karşı mücadeleler, hiç de Celal arkadaşın onlara yakıştırdığı gibi, “aynı zamanda bir laikleşme hareketi” veya “aslında, dinin sermayeleşmesine ve sermayenin dinselleşmesine karşı da mücadele” olarak gelişmiyor. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların sınıfsal hareketleri olarak gelişen bu mücadeleleri, sırf politik islamcı iktidarla karşılaşıyorlar veya dinsel argümanlı siyasi baskı ve ideolojik manipülasyon biçimlerini de göğüslemek zorunda kalıyorlar diye, tutup “laikleşme hareketi” bünyesine katmaksa Kıraç'ın aşırı sübjektivizmi oluyor.

Demek ki, “sermayenin dinselleşmesi, dinin sermayeleşmesi” hoş söylemi, her kapıyı açan bir anahtar değil. İşbirlikçi tekelci Türk burjuvazisinin, TÜSİAD'da örgütlü sermaye oligarşisinin büyük bölümünün hangi siyasi partiyi desteklediğine, laiklik konusunda hangi politik pozisyonda durduğuna bir bakın. Diktatör Erdoğan'la gerilim halindeki sermaye oligarşisi, Amerikan ve Avrupa emperyalizmi laiklik karşıtı politik islamcı bir çizgi mi izliyor, örneğin CHP'ye düşmanlık mı besliyor? Peki, laiklik görüşlü emekçilerin toplumsal ve ekonomik bakımdan egemen olan bu en iri sermaye bölüğünden kurtuluşu laiklikle mi olacak?

Laiklik kumaşına “proleter” bir yama yaptığınızda, laiklik mücadelesini sermaye karşıtı bir mücadeleye dönüştürmüş olmazsınız. Çünkü laiklik, genel olarak sermayeye karşıtlık değil, en fazlasından politik islamcı sermayeye karşıtlık oluşturabilir. O da, politik islamcı sermayenin “sermaye” niteliğine değil, “politik islamcı” niteliğine bir muhalefettir. Yani laiklik mücadelesiyle, genelde neoliberal dönüşüme değil, bu dönüşümün ancak politik islamcı formlarına karşıtlık meydana getirebilir. Ve böyle olduğu içindir ki, laiklik temelinde bir mücadele çizgisi burjuva politik iktidarın veya sermaye politikalarının bir biçimine muhalefet etrafında kurulurken, burjuva politik iktidarın ve sermaye politikalarının seküler biçimlerinin tesis edilmesinden daha fazla bir sonuç getirmez. Bu, elbette sizin niyetinizden doğmaz, ama hem bir politik ilke hem de bir ideolojik varyant olarak laikliğin nesnel karakterinden ileri gelir.

Son olarak, bakışımızı bir de Türkiye'den Ortadoğu'ya doğru çevirelim. Türkiye ve Kürdistan devriminin bölgesel ve enternasyonal perspektiflerini sunacaksanız, mesela Ortadoğu'daki din ve mezhep karşıtlıklarını ve çatışmalarını, egemen ve ezilen inanç toplulukları arasındaki saflaşmaları ve düşmanlaşmaları ortadan kaldırma iddiasında olacaksanız, bunu nasıl yapmayı düşünüyorsunuz? Üzerinde kurucu bir siyasal ve toplumsal ilke olarak laiklik yazan bayrağı proletaryanın ellerinde yükselteceğinizi söylediğinizde, bu konuda aslında hiçbir şey söylememiş olduğunuzu nasıl fark etmiyorsunuz?

Dünyasal ölçekte politik dinsel gericiliğin en açık, en kanlı ve en despot biçimine karşı en başarılı, en radikal ve en birleştirici mücadele örneği, yani faşist politik islamcı DAİŞ'i yenilgiye uğratmakta olan Rojava devrimi ne anlatıyor size? Politik dinsel gericiliğe karşı yanı başınızda verilen bu muazzam mücadeleye bakmadan, onun devasa deneyim cephaneliğinden laiklik anlayışınız açısından herhangi bir sonuç çıkarmaya çalışmadan, laiklik teorisi ve politikası yapmakta bir tuhaflık yok mu?

Tuhaflığın nedeni, Celal arkadaşın politik islamcı gericiliğin günümüzdeki en etkili akımına karşı yürütülen bu en başarılı mücadeleye gözlerini kapamadan “proleter laiklik” anlayışını inşa etmesinin imkansızlığında yatıyor belki. Zira Rojava devriminde halkların devrimci özgürlük güçleri ile politik islamcı DAİŞ çeteleri arasındaki mücadele örneği, “proleter laiklik” anlayışının politik dargörüşlülüğüne, Batılı laisizm taklitçiliğine, bütün mücadele potansiyelini esasen laiklerden ibaret görme yanılgısına işaret ediyor dolaysızca.

Rojava, herhangi bir dinin veya mezhebin, herhangi bir ulusun veya milliyetin egemenliğini tesis eden bir rejimi değil, tüm inanç ve uluslardan halkların eşit, özgür ve gönüllü birliğini kurma doğrultusunda bunca yol aldıysa, emekçileri ve ezilenleri DAİŞ'e karşı mücadele cephelerine seferber etmekte bunca etkili ve başarılı olduysa, bunu laiklik bayrağını dalgalandırarak yapmadı. İnançlara özgürlük, uluslara ve ulusal topluluklara özgürlük, politik özgürlük bayrağını yükselttiği, cepheleşmeyi laik-şeriatçı karşıtlığından değil özgürlük-faşizm çelişkisinden kurduğu, yeni bir siyasal ve toplumsal program ortaya koyabildiği içindir ki, o küçük Rojava, çok uzaklara ışık saçan bir devrimin toprağı olabildi.

Dipnot

[1] Bu yazı boyunca italik olarak yapılan alıntıların tamamı için bkz. Celal Kıraç, "Gericiliğe karşı mücadele: Laiklik bayrağı proleter barikatlarda", sendika.org, 02.07.2017

 

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn