Sayı 27 / Temmuz-Ağustos 2017

CHP ve Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşü, emekçi sol saflarda, yalnızca yankı bulmakla kalmadı, etkilenme de yarattı.

Bu etkilenmede en çok öne çıkan ÖDP şahsında sorunu tartışmak, emekçi sol hareket için yararlı olacak.

Tarihsel Önemde Olan Ne?

ÖDP, CHP’nin adalet yürüyüşünü ilk gününden itibaren destekleyen, sonrası günlerde temsilcileriyle yürüyüşe ve kitlesiyle de Maltepe mitingine katılan parti. Ama ÖDP, yürüyüşe ve mitinge katılmakla kalmadı, bunları tarihsel bir adım olarak ve büyük tarihsel yürüyüşe CHP’nin de katılması şeklinde niteledi.

AKP ve Erdoğan'da cisimleşen politik islamcılığın iktidarlaşması ve ardından rejimin faşist politik islamcı restorasyonu, emekçi sol hareketin mücadele perspektifleri ve politikalarında laikliğin yerine ve yorumuna dair tartışma ve farklılaşmaların belirginleşmesini beraberinde getirdi.

Laiklik temalı mücadelenin Türkiye emekçi sol hareketinde başlıca kuvvetlerinden biri Halkevleri. Politik-pratik mücadelesini vermekle birlikte Halkevleri, “proleter laiklik” olarak kavramlaştırdığı laiklik anlayışının teorik-politik temellerini de ortaya koyma çabası gösteriyor. Celal Kıraç'ın tam da Sivas katliamı yıldönümünde sendika.org'da yayınlanan ve “Gericiliğe karşı mücadele: Laiklik bayrağı proleter barikatlarda” başlığını taşıyan yazısı, bu “proleter laiklik” anlayışının bütünlüklü bir analizini sunma iddiası yansıtıyor.[1] Dolayısıyla, faşist politik islamcı rejime karşı işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci mücadelesinin nasıl bir çizgide, hangi yoldan ve ne gibi biçimlerde geliştirilebileceği sorusuna verilecek yanıt kapsamında, söz konusu anlayışla yürütülecek tartışma da önem taşıyor.

25 Eylül’de Başûrê Kürdistan’da bağımsızlık üzerine referandum büyük ihtimalle yapılacak.

KDP, Güney Kürdistan parlamentosunu biçimsel olarak bile işletmediği, bölge yönetim başkanlığı seçimini yaptırmadığı, parlamento başkanının Hewler’e girişini engellendiği siyasi kriz ile IŞİD’e karşı Musul'da peşmergenin başarısı gibi iki karşıt etkenin belirlediği koşullarda referandum kararını verdi. Referandum komitesinin başına Mesut Barzani’yi getirdi.

2005’te yapılan seçimlerle birlikte, bağımsızlığa evet mi hayır mı sorusu da oy pusulasında seçmenin önüne konmuş, % 90 üzerinde evet çıkmıştı. Şimdi de Başûr halkının büyük bölümü muhtemelen bağımsızlık yönünde oy kullanacak.

Rojava Devriminin Uluslararası Önemi       

SSCB ve Doğu Avrupa halk cumhuriyetleri yıkılarak tarih sahnesinden çekildiklerinde, kapitalist emperyalizmin sözcüleri hep bir ağızdan “tarihin sonu”nu ilan etmişti. Kapitalizm kesin olarak zafer kazanmıştı. İşçi sınıfı ve ezilenler artık bir daha kapitalist sistemi yıkmaya, devrime yeltenmezdi. Çünkü iktidarın devrimle ele geçirildiği bu ülkelerde kapitalizmin alternatifi olarak ilan edilen sosyalizm, dışarıdan bir saldırıyla değil, o ülke halkları tarafından ortadan kaldırılmıştı.  Sosyalizmin ulusal sorunları çözdüğü, halkların eşit ve gönüllü birliğini sağladığı iddiası da tarihe karışmıştı. Daha dün bir arada kardeşçe yaşayan sosyalist devletlerdeki halklar şimdilerde birbirini boğazlıyordu. Sosyalizm bir yanlış hayaldi. Yok olup gitti. Bundan böyle devrim ancak nostaljinin konusu olabilirdi.

YPG’nin ABD ile geliştirdiği ittifak hem Türkiye’de hem dünyada tartışılıyor. Değerlendirmeler ağırlıklı olarak olumsuz eleştirilerden oluşuyor. Bu eleştirilerin bir kısmı, Kürtlerin kazanım elde etmesini hazmedemeyen çeşitli türden Türk ırkçısı faşistlerden geliyor, bir kısmı sömürgeci faşist Türk devletinin yardakçısı politik islamcılardan. Emperyalistlerin önünde atmadıkları takla kalmayan havuz medyasının kiralık kalemleri, Aydınlıkçı ulusal faşistler, IŞİD destekçisi Adımlar dergisi, Hizbulkontra’nın politik devamcıları ve benzerleri, sırtlarını emperyalist sermayeye, ABD uçaklarına, NATO tanklarına dayayarak toplaştıkları mevziden, YPG’ye antiemperyalist nutuklar atıyorlar. Bunlarla fikir münakaşası yapacak değiliz.

Bizi asıl ilgilendiren kendilerini sosyalist olarak tanımlayanlardan gelen eleştiridir. Bunlar iki grupta toplanabilir.

Birinci grupta Türkiyeli sosyal-şovenistler var. YPG-ABD ilişkisini eleştiren Türkiyeli solcuların büyük çoğunluğu bu grupta yer alır.

İkinci gruptakiler ise kapitalist emperyalizmdeki değişiklikleri kavramayan, çoğunluğu Türkiye dışındaki solculardır.

Bütün engelleri, zorlukları aşıp buraya gelen başta kadınlar olmak üzere tüm katılımcıları, avukatlarımızı selamlıyorum. Zorlu engelleri aşarak buraya geldiler. Buraya gelmeyi başaramayanları da selamlamak istiyorum. Kimisi Diyarbakır, kimisi Adana dışında tutuldu. Buraya gelemeyen avukatlarım bile var, otobüsleri bağlandı, fiilen gözaltına alındılar.

Bugünkü yargılamanın siyasi anlamda, tarihsel anlamda yargılama olmadığını net biçimde görürüz. Siyasi bir taarruzdur yaşanan. Bana, şahsıma, temsil ettiğim partiye dönük bir taarruz, bir hücum vardır. Türkiye'de adalet mekanizmasından söz edemediğimiz için rutin bir yargı mekanizmasından da söz edemiyoruz.

Britanya siyasetinde AB referandumuyla başlayan çalkantı 8 Haziran seçimleriyle devam etti.

Halefi David Cameron'ın başlattığı AB'den çıkış politikasını yüksek bir meclis çoğunluğuyla sürdürmek için beklenmedik bir anda erken seçimin düğmesine basan başbakan Theresa May, meclis çoğunluğunu kaybederek, ummadığı bir yenilgi aldı. Bu yenilginin arkasında, hiç kuşkusuz, Jeremy Corbyn liderliğinde İşçi Partisi'nin yükselişi vardı.

Jeremy Corbyn'i, İşçi Partisi'nin sol, muhalif kanadında bulunan, Filistin, Güney Afrika, İrlanda, Irak, Kürdistan dayanışma kampanyalarında yer alan bir milletvekili olarak tanıyoruz. Corbyn, “partinin kemer sıkma karşıtı kanadını temsilen” İşçi Partisi başkanlığına aday olduğunda hiç kimse ona şans tanımıyordu. Adaylık için ihtiyacı olan 35 milletvekili imzasını güçlükle toplayabildi. Onun için imza verenlerin bir kısmı da, bunu Corbyn'i destekledikleri için değil, sırf liderlik yarışında demokratik çeşitliliğe hizmet etmesi için yapmışlardı. Ne var ki, Corbyn aday olur olmaz, özellikle partinin işçi sınıfı tabanında ve gençlik kitleleri içinde büyük bir ilgi gördü ve beklenmedik şekilde başkan seçildi. Corbyn, parti üyelerinden, yüzde 59,5 oranında, yani üç rakibinin toplamından daha fazla oy aldı.

1960’larda Amerika’da yaşayan siyahların yaşamını ırkçı ayrımcılık, baskının en şiddetlisi ve sömürü koşulları sarmıştı. Siyahların büyük kısmı işsizdi, sağlık sisteminden faydalanamıyor ve açlıkla boğuşuyordu. Yasalar ise siyahları ikinci sınıf vatandaş konumuna itiyordu. Irkçılık ve şovenizm resmi devlet ideolojisiydi.

1964 New York yazı: Bir beyaz polis mesai saatleri dışında on beş yaşında siyah bir genci öldürdü. Ardından polis ve siyahlar arasında başlayan çatışmalar yedi kişinin hayatını kaybetmesi, sekiz yüzden fazla yaralı ve bin gözaltı, dahası milyonlarca dolarlık zarar ile sonuçlandı.

1965 Los Angeles yazı: Siyah bir sürücü polis tarafından sebepsiz yere gözaltına alındı ve gözaltında dövülerek işkenceye uğradı. Siyahların polise karşı başlattığı ve günlerce süren protesto gösterilerinde otuz beş kişi hayatını kaybetti, sekiz yüz kişi yaralandı, yedi yüz ev yanarak kullanılamaz hale geldi ve seksen milyon dolarlık toplam zararla gösteriler noktalandı.