Kapitalist Emperyalizmin Siyasal Krizi

Kapitalist emperyalizm, varoluşsal ekonomik krizi temelinde politik kriz içinde. Bu iki bakımdan kendisini gösteriyor.

Birincisi, yalnızca yeni-sömürgelerde değil kapitalist merkezlerde de, burjuvazinin, siyasi iktidarı altında, başlıca partileri aracılığıyla, işçi sınıfı içindeki işbirlikçileri eliyle kitleleri yönetimi altında tutabilmesinde bunalım başladı.

İkincisi, emperyalist dünya hiyerarşisinde ABD hakimiyetinde devletler ilişkisi sisteminde, politik istikrar yerini bunalıma ve emperyalist rekabetin şiddetlenmesine bıraktı.

Kapitalist Merkezlerde Geleneksel Partilerin Bunalımı

Lenin’in devrimci durumu tarif ederken birinci şart olarak öne sürdüğü, “1) Egemen sınıflar için, egemenliklerini biçim değiştirmeden sürdürme(nin) imkansız ol”ması, ; “üst katmanlar”ın “şu ya da bu bunalımı, egemen sınıfın siyasetinin bir bunalımı” analizi, burjuvazinin politik krizidir.

Burjuvazinin egemenliğini eskisi gibi sürdürememesi, yeni yönetme biçimlerine başvurmak zorunda kalması veya klikleri arasında çelişkinin keskinleşerek şiddetlenmesi politik kriz içine girmesi demektir.

Burjuvazi, ekonomik ve sosyal egemenliği temeli üzerinde siyasi olarak da egemenliğini sağlar. Ve egemenliğini korumak için de silahlı güç tekelini -ordu ve polis- elinde tutar. Fakat burjuvazi yalnızca silahlı güç kullanarak, yalnızca zor yoluyla iktidarını ayakta tutamaz. Çünkü kapitalist toplum, aralarında antagonist çelişki olan iki temel sınıf burjuvazi ve proletaryanın yanı sıra, değişik katmanlardan oluşan küçük burjuva ara sınıfa da sahiptir. Bu sınıftan ve bu sınıf aracılığıyla yarı-proleter ve proleter kesimlerden iktidarını sürdürmek için toplumsal destek sağlamak zorunda kalır.

Burjuvazinin asker-sivil bürokrasiden oluşan devletini tarafsız bir görünüm içinde gösterme politikası da, değişik çizgide partiler kurması, kitle örgütlerini kendisine bağlaması, “parlamento”yu temsiliyet aracı olarak sunması da, bütün bunlar, kitle desteği sağlayarak iktidarını sürdürme ihtiyacından gelir.

Emperyalist devletlerde, özellikle ekonomik kriz yerine nispi istikrarın, savaşlar yerine geçici uzlaşmanın olduğu, proletaryanın kitle hareketinin düşük düzeyde bulunduğu dönemlerde, burjuvazi, “demokrasi ve özgürlük” ilkesinin sembolü olarak gösterdiği burjuva parlamentoları ve formel olarak partilerin 4 veya 5 yılda bir seçim kazanarak yönettiği politik mekanizmayı sürdürür, yönetimin gerçekten de bu mekanizmayla sağlandığı algısını yaratmaya çalışır.

“Feodaliteye oranla çok büyük tarihsel gelişme olan burjuva demokrasisi” (Lenin) ve onun sembolü olan burjuva parlamento ve parlamenter burjuva partiler aracılığıyla, geniş ezilen ve emekçi kitleleri iktidarının toplumsal dayanağı haline getirir. Ara sınıf olarak küçük burjuvazi, işçi aristokrasisi, bu partilerin kadrolarını doldurarak, burada temel volan kayışı rolünü oynar.

 Fakat özellikle sömürülen sınıfların kitle hareketlerinin yükselerek burjuva iktidarı tehlikeye düşürdüğü dönemlerde, burjuvazi, yarattığı algıyı çiğneme pahasına olağanüstü yöntemlere başvurur. OHAL, sıkıyönetim, savaş hali, faşizm, darbe bu yöntemlerin başlıcalarıdır.

Bu, burjuvazinin diktatörlüğünün bir biçiminden diğerine geçiştir ve öncelikle burjuva siyasal yönetimin bunalım içinde olduğunun göstergesidir. Burjuvazi, politik krizine, açık terörist biçimlere ve iç savaş yöntemlerine geçerek yanıt verir. Böylesi yeni biçimlerle iktidarını proletarya ve ezilen sınıfların tehdidinden korur. İç bölünme ve olası iktidar dalaşını da bu yöntemlerle bastırır.

Bugün kapitalizmin merkezlerinde, 1945’ten başlayarak 2000’li yıllara değin süren burjuva parlamentarizmi biçimindeki yönetim modeli, başlıca iki partisiyle birlikte krize girmeye başladı. “Merkez sağ ve merkez sol” diye ifade edilen, muhafazakar ve sosyal demokrat burjuva partiler, aralarındaki farkı önce ekonomik, ardından dış ve iç politik alanlarda ortadan kaldırdılar.

Lenin, bu partiler arasındaki farkın, ekonomik alanda ve emperyalist yayılmacılık bakımından ortadan kalkmasını, emperyalizmin çürümesine örnek olarak veriyordu: “Demokratik cumhuriyetçi emperyalist burjuvazi ile gerici, monarşist emperyalist burjuvazi arasındaki farklılık, tam da her ikisinin de … yaşıyorken çürümelerinden ötürü, ortadan kalkmıştır.” (Emperyalizm ve Sosyalizmdeki Bölünme, www.kurtuluscephesi.com) Buradan, proleter kitlelerin devrimci kopuşa doğru yöneleceğini vurguluyordu.

Geçen yüzyılın başındaki bu olgu, emperyalizmin “refah devleti” politikasını uygulama imkanı bulduğu 2. paylaşım savaşı sonrası onyıllarda, uzun bir dönem geri planda kalabildi. Fakat bugün geri döndürülemez karakter kazanarak kalıcı hale geldi.

Fransa, ABD, Almanya, İngiltere ve diğer emperyalist ülkelerde, muhafazakar partiler ile sosyal demokrat partiler arasında, ekonomik politikalar ve emperyalist savaşçılık açısından hiçbir fark kalmamıştır. Hatta içte OHAL’in ve KHK’ların uygulanmasında da ortak yan dikkate alındığında, ırkçılık, homofobi ve göçmen düşmanlığı konularındaki fark dışında herhangi bir fark yoktur. İngiltere’de Thatcher’dan farksız olan Blair’dan sonra ve tam da bu hayal kırıklığının sonucu olarak seçim kazanamayan İşçi Partisi’nin başına Corbyn’in -delegeler tarafından- seçilmesi ya geçici/arızi bir olay olarak kalacak veya Corbyn eğer seçim kazanırsa İngiliz orijinli dünya tekellerinin politikaları yönünde zorunlu olarak dümeni kıracaktır.

Bu şundan dolayı önemlidir ki, parlamentarizmin başlıca aracı olan bu her iki kanattaki partiler, biri muhafazakar gelenekten, diğeri işçi hareketinin tarihsel mücadelelerinden ve burjuva devrimleri geleneğinden etkilenmiş kitleleri emperyalist burjuvazinin iktidarına bağlama işlevi görüyordu. Şimdi bu işlev ortadan kalkıyor.

Burjuvazinin partileri ve kitle örgütleri aracılığıyla kitleleri uzun onyıllar süresince iktidarına toplumsal temel yapabilmesinin, bu yolla kitlelerin rızasını alabilmesinin maddi temeli, “refah devleti/sosyal devlet” olarak ifade edilen ekonomik-sosyal haklar verebilmesini sağlayan ekonomik olanaklarıydı.

Yaklaşık 30 yıldır, emperyalist küreselleşme koşullarında, burjuvazi bu hakları adım adım ortadan kaldırıyor. İşçi aristokrasisini hesaba katılmayacak bir hacme doğru indiriyor, indirmek zorunda kalıyor. Kapitalizmin varoluşsal krizi koşullarında işçi aristokrasisini yeniden genişletemeyecek durumda. (Bu, hem ucuz işgücüne ve mali sömürüye dayanarak dünya çapındaki kar çanağından pay kapan karakterinden, hem de bu türden enstrümanlarla ve işgallerle karı azamileştiremeyen ve dolayısıyla rekabette geriye düşünce iflasa yuvarlanan karakterinden geliyor.) Ayrıca burjuvazilerin, bazen küstahlıklarının sonucu, bazense siyasi kriz koşullarındaki palyatif çözümler olarak, doğrudan burjuva şahsiyetleri ve tekel yöneticilerini partilerin/hükümetlerin başına veya bakanlıklara getirmeleri (Berlusconi, Trump, Cameron, Macron) politik istikrar sağlamıyor, bilakis açmazı daha da ağırlaştırıyor.

Sonuç olarak, geleneksel burjuva partilerin toplumsal temellerini yitiriyor olmaları, burjuva iktidarların eskisi gibi yönetemediklerini, politik kriz içinde olduklarını gösteriyor.

Olağanüstü Yöntemlere Başvurma

Kapitalizmin merkezi ülkelerinde, “herkes için demokrasi” simgesi parlamentarizm yoluyla, “halkın seçtiği yönetim” algısıyla kitleleri burjuva diktatörlüğünün toplumsal dayanağı yapabilen başlıca partiler, şimdi OHAL (Fransa'da SP yönetimi, Belçika’da MR ve NVA koalisyonu), Vatanseverlik Yasası (ABD’de Bush yönetimince çıkarılan yasayı Obama'nın devam ettirmesi) ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) vb. olağanüstü yöntemleri kullanmaya başladılar.

Burjuvazinin başlıca iki partisinin değişik ülkelerde benzer olağanüstü yöntemleri kullanması, IŞİD ve El Kaide eylemlerini bahane ederek, hatta başlangıçta “Tanrının lütfu” addederek yol vermesi, işin sadece bahanesi. Burjuvazi, toplumsal desteğin gerilemesi koşullarında, parlamenter araçlarla oyalanmak yerine olağanüstü yöntemlerle faşizan biçimleri uygulamaya sokuyor.

Burjuvazilerin, kapitalizmin merkezlerinde, “demokrasi” sembolü olarak gösterip dünya çapında kitleleri etkileme aracı olarak kullandıkları parlamenter burjuva demokrasisini olağanüstü yönetme biçimleriyle sınırlaması, iç savaşa özgü yönetme yöntemlerini adım adım devreye sokması, bunun da her iki başlıca partisi tarafından uygulanması onun siyasi krizinin göstergesi. Bunun en önemli boyutuysa, yönetme krizi koşullarında, işçi ve kitle hareketinin olası devrimcileşmesini önleyici saldırılara başvurulmasıdır.

Neofaşist Hareketlerin Yükselişi

Kapitalist merkez ülkelerde, muhafazakar ve sosyal demokrat partilerle birlikte burjuva sendikalizmi de aynı maddi temel üzerinde krizde olunca, burjuvazi çözümü neofaşist hareketleri geliştirmekte buldu. Daha doğrusu, acil tedbir olarak muhafazakar ve sosyal demokrat hükümetleri eliyle olağanüstü önleyici faşizan uygulamalara girişmesinin yanı sıra, neofaşist hareketlerin gelişimine zemin sundu.

ABD’de Çay Partisi hareketi ve ırkçı, cinsiyetçi, göçmen düşmanı, faşizan Trump’ın başa geçmesi, Fransa’da Ulusal Cephe'nin güçlenmesi, Almanya’da Pegida hareketi ve AfD'nin yükselişi, İngiltere’de Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin gelişimi, Hollanda’da Özgürlük Partisi, İtalya’da Kuzey Ligi ve Ulusal Sosyal Hareket Partisi, Avusturya’da Özgürlük Partisi’nin etkinliğini sürdürmesi, Macaristan'da neofaşist Jobbik partisinin gelişmesi ve faşizan Fidesz’in defalarca hükümet etmesi...

Bu örnekler, burjuvazinin kriz koşullarında, işçi kitle hareketinin devrimci yönde gelişmesini önleyecek tarzda neofaşist hareket ve partileri yedekte tuttuğunu gösteriyor. Fakat aynı zamanda, bu yeni koşulların politik krizini de işaret ediyor.

Mali-Ekonomik Sömürgelerde İstikrarsızlık

Emperyalizmin mali-ekonomik sömürgelerinde burjuva siyasi iktidarların krizde olmalarının ifadesi, ayaklanmalar, olağanüstü yönetim araçlarının kullanılması ve burjuvazinin “merkez” ana partilerinin faşizmi geliştirmeleri oluyor.

Latin Amerika ülkelerinde, ABD yönlendirmesinde, 1980’li yıllar boyunca faşizmden “düşük yoğunluklu demokrasi” adıyla ifade edilen gerici parlamenter rejimlere geçildi. Faşist cuntalara karşı başlayan kitle hareketlerinin sert devrimci mücadelelere dönüşmesinin önüne geçilmek istendi. Fakat bu, ‘90’lı yıllarda başlayan ama özellikle 2000’den itibaren kıta çapında yayılan ayaklanmalar dalgasını önleyemedi. Ayaklanmalar ya hemen ya da adım adım sosyal demokratlaşan küçük burjuva sendikacılar, partiler, ilerici hareketler, barışçıl parlamenter mücadelede karar kılan eski gerilla hareketlerinin kurdukları cepheler tarafından (kimisi halkçı, kimisi neoliberal) reformcu hükümetler kurulmasının aracı yapıldı. Bu yolla kitle hareketleri sönümlendirildi. Yine de, çok geçmeden burjuvazilerin siyasi krizi yeniden patlak verdi.

2010 sonundan başlayarak Arap ülkelerinde (Türkiye ve İran’a da sıçrayan) işçi ve ezilenlerin ayaklanmaları yaşandı. Demokrasi, özgürlük ve sosyal hak isteklerini yükselten, alttan yükselen kitle hareketleri devrimci durum yaratarak burjuvazilerin ve devletlerinin siyasal krizlerine yol açtı. Buralarda burjuva yönetici güçler, bir bölümüyle faşistleşmelerine, İhvan-ı Müslimin diktatörlükleri kurmalarına, askeri darbe gerçekleştirmelerine rağmen siyasi krizlere son veremediler. Emperyalistlerin ve bölge çapında güç odağı olan gerici devletlerin tutuşturdukları iç savaşlar ve gerçekleştirdikleri işgaller kaos ve krizi daha da derinleştirdi. Müslüman ülkelerde faşist politik islamcı muhalif hareketler de gelişerek kaosu büyütüyor, siyasi istikrarsızlığı daha da içinden çıkılmaz hale sokuyor, halkçı ve özgürlük talepli devrimlere duyulan ihtiyacı daha şiddetli hale getiriyor.

Güney Avrupa ülkelerinde yoksullaşma, işsizlik ve kapitalizmin krizinin işçilerin sırtına yüklenmesine karşı, işçi ve ezilenlerin ayaklanmaları yaşandı. Burjuvazilerin küçük burjuva hareketleri yeni tipte sosyal demokratlaştırma ve hükümette işlevlendirme yoluyla kitle mücadelelerini etkisizleştirme taktiğine rağmen, siyasal istikrarsızlık ve kriz bu ülkelerde de devam ediyor. Burjuvazi buralarda da neofaşist hareketleri kitle hareketlerinin devrimcileşmesine alternatif olarak örgütlerken, işçi-ezilen kitle hareketleri büyük oranda sol ve devrimci özellikler göstermekte ısrar ediyor.

Güneydoğu ve Uzak Asya ülkelerinde de, İslamcı örgütlerin gelişmesi, burjuva klikler arasında iktidar savaşları, şovenizmin linççi saldırganlığının yaygınlaşması, burjuva yöneticilerin çürümüşlüğünün ortaya dökülmesi vb. görünümlerle kendisini gösteren siyasi krizler süreci yaşanmakta. Hem geçmişten süregelen devrimler hem de yeni kitle hareketleri bu sürece eşlik etmekte.

Afrika’da gerici iç savaşların eksik olmadığı, ANF Güney Afrika’sında bile neoliberal kapitalist saldırganlığa karşı madencilerin ve diğer işçilerin grevlerinin yükseldiği, burjuva devletler arasında savaşların patlak verdiği, emperyalist devletlerin değişik bahanelerle işgallerinin karakterize ettiği sürekli istikrarsızlık başat bir gerçek olarak kendini göstermektedir.

Böylece emperyalist küreselleşme döneminde mali-ekonomik sömürgeleşen bu devletler boyutuyla da emperyalist kapitalist sistem siyasi krizden kurtulamamaktadır. Buna öngelen veya bunun büyümesini kışkırttığı kitle hareketlerinin ne oranda devrimcileştiğinden ve devrime dönüşme potansiyelini ne derece barındırdığından bağımsız olarak, kapitalist emperyalizm zincirinin bu en geniş halkalarında süreğen politik kriz yaşanmakta, kapitalist emperyalizm buralarda süreğen yönetememe krizlerine düşmektedir. Siyasi krizin süreğenleşmesi, kapitalist emperyalizmin varoluşsal krizinin başlıca ögelerinden birini oluşturmaktadır.

Emperyalist Gerici Savaşçılığı Tırmandırma

Emperyalist burjuvazi, ulus devletlerin maddi koşullarının aşıldığı ve dünya proleter devletlerinin özgürlük içinde enternasyonal birliği amacı için maddi koşulların elverişli hale geldiği durumda, emperyalist küreselleşmeyi kutsayarak, emperyalist işgalleri “demokrasi ve haklar” için gerçekleştirdiği, bölgesel emperyalist birlikleri de “gelişme ve barış” için yaptığı yalanlarını yayarak hakimiyetini güçlendirmeye çalıştı.

Bölgesel emperyalist birliklerin, içlerindeki en güçlü dünya tekelleri grubuna sahip emperyalist devletlerin dünya çapında hakimiyet sağlama amacına bağlı sıçrama tahtası işlevi gördükleri pratikte de görüldü. Emperyalistler arası rekabetin tırmandırdığı işgalcilik ve savaşçılık gelişti ve devam ediyor. ‘90’lı yılların başında hakimiyet boşluğunun yaşandığı alanlarda uluslar ve devletler arasında yaşanan savaşlar ve emperyalist işgaller, bugüne uzanan süreçte yaygınlaştı ve arttı.

Bu, emperyalist hakimiyet için rekabetin şiddetlendiğinin göstergesi olduğu gibi, burjuvazilerin çıkarları uğruna kitlelerin hoşnutsuzluğunu “milliyetçi” demagoji ve savaşlarla saptırmak amacıyla gerici ve yayılmacı savaşları yaygınlaştırdıklarını da gösteriyor. Burjuvazinin siyasal krizinin şiddetinin ifadesi oluyor.

“ABD Yüzyılı” İnşa Edilirken Çöktü

Emperyalist devletler hiyerarşisinde, dünyaya hakim olan emperyalist gücün kılıçla sağladığı düzenin, yani emperyalist “barış”ın krize girerek yerini kaos ve savaşlara bırakması, kapitalist emperyalizmin şiddetlenen krizinin diğer yüzüdür.

1945’te dünya iki kampa bölündü: ABD liderliğinde kapitalist emperyalist kamp ile SB liderliğinde sosyalist kamp.

Bu, emperyalist dünya düzeninin yalnızca politik bakımdan bunalım içinde olduğunun belirtisi değildi. Kapitalist dünya devletleri altında yaşayan halklar, sosyalist kampı kurtuluşları için pratik bir alternatif olarak görüyorlardı. SB’nin revizyonist yönetim altına girerek dünya komünist ve devrimci hareketinde stratejik bir zayıflama yarattığı koşullardaysa, ABD ve SB arasında dünya çapındaki güç dengesi ve çelişkisi, dünya halklarının emperyalizme ve yerel burjuvazilere karşı mücadelelerinde, dünya devletler hiyerarşisinde yararlandıkları bir bölünmeydi.

Buna ek olarak, milliyetçi bazı burjuva rejimler de, bu güç dengesinden yararlanarak politika belirleyebiliyordu. Gerek sınırlı antiemperyalist olan Bağlantısızlar Hareketi'ndeki devletlerin çoğunluğu, gerekse Saddam Hüseyin ve Hafız Esad rejimleri gibi iktidarlar bu çelişkiden yararlandılar.

SB liderliğindeki Varşova Paktı SB'yle birlikte 1989-90’da tasfiye olunca, ABD kendi liderliğinde bir dünya kurma, burjuva devletlerin tümünü kendi hakimiyeti altında toplama imkanı elde etti. ABD’nin Roma İmparatorluğu’ndan daha büyük güçle kendi dünya imparatorluğunu “sonsuza” dek kurabileceği tezi, “ABD yüzyılı” analizi, “tarihin sonu” kehanetiyle birlikte ortalığı kapladı.

ABD liderliğinde emperyalizm, SB’yi dağıtarak Rusya ve revizyonist blok ülkelerini Batı kapitalizmine entegre ederken, iki önemli sonuç doğdu: Mali-iktisadi bakımdan dünya tekellerinin buralarda özel sektör egemenliğinde hakimiyetini sağladı. Diğer yandan, Batılı tekellerin bu kolektif çıkarına liderlik eden ABD, kendi hakimiyetinde dünya siyasal sistemini, Avrupa (Almanya ve Fransa) ve Japonya’nın olası rekabetini bastırmak için, savaş saldırganlığı altında yeniden şekillendirmeye girişti.

Eskiden SB’nin etki alanında olan ülkeler ile ABD ve SB arasındaki güç dengesi koşullarında “tampon” olan ülkelere, dayatmayla, satın almayla ve savaşla, kendi liderliğindeki dünyayı kabul ettirdi. Yugoslavya’yı bölen savaşlar, 1991'de Irak’la savaş, Somali, 2001'de Afganistan, 2003'te 2. Irak, Lübnan, 2011'de Libya, Suriye, Yemen savaşları... Ayrıca, ABD’nin arka bahçesi Haiti’de 1991 ve 2004’te darbeler ve ikincisinde ABD’nin askeri işgalle darbeyi desteklemesi, 2002’de Chavez’e karşı tezgahlanan ama yenilgiye uğratılan darbe...

 Bu savaşlar ve darbeler, ABD’nin yeni koşullarda kendi hakimiyetinde bir dünya emperyalist sistemini şekillendirme ve rakiplerinin olası nüfuz ve egemenlik paylaşımını önlemenin aracıydılar. Hepsi dünyanın “Pax Americana” hakimiyetinde yönetilmesini sağlamak içindi. Fakat kapitalist eşitsiz gelişme yasasının güç ilişkilerinde değişikliğe yol açan işlerliği devam etti. ABD hakimiyetindeki “tek kutuplu” emperyalist dünya istikrar kazanamadan yeni emperyalist güç odaklarının oluşmaya başladığı bir sürece geçildi.

Bu kez olası rakip, AB ve Japonya değil, hızlı ve uzun süreli ekonomik-mali büyüme sağlayan Çin ile askeri sanayisini yeniden canlandırarak ABD karşısında askeri alternatif olan Rusya ittifakıydı. Aradan çeyrek yüzyıl geçmeden ABD’nin dünya hakimiyeti geriledi ve çökmeye başladı. ABD görece özerk yerel burjuva rejimlerden bazılarını -örneğin, İran’ın mollalar rejimi- kendi hakimiyeti altına alamadığı gibi, protektorası altına aldığı Irak’ta bile İran mollalarının nüfuz paylaşımını önleyemedi. Latin Amerika’da ise Chavez, Morales ve Ekvator yönetimi, Küba’yla birlikte, arka bahçesinde ABD’den özerk olan Latin Amerika ülkelerinin Bolivarcı İttifakı’nı (ALBA) kurdular.

ABD savaş dayattığı ve işgal ettiği yerlerin birçoğunda istikrar sağlayamadı. Afganistan, Irak, Yemen, Libya, Somali, Suriye buna örnektir. Suriye’de Rusya-İran ittifakını '90’lı yıllardan bu yana ilk defa bu denli “kararlı” bir rakip olarak karşısında buldu ve doğrudan işgale girişemedi. Sivil faşist hareketi örgütleyerek darbe düzenlediği Ukrayna’da, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını ve Güneydoğu Ukrayna’nın ayrılığını kabullenmek zorunda kaldı. Afrika’da yönlendirdiği ve işgalle kurduğu yönetimlerin istikrarını sağlayamadı.

Vietnam ulusal kurtuluş devriminin zaferinde simgelenen yeni-sömürgelerde dünya çapındaki devrimler ve devrimci halk hareketleri dalgası karşısında, ABD, yaşadığı “Vietnam sendromu”nu 1980’li yıllarda önce yavaş yavaş, sonraysa ‘90’lı yıllarda ABD hakimiyeti görünümünde bir dünya kurma ve “ABD Yüzyılı”nı inşa etme saldırganlığıyla hızla gidermeye çalıştı.

Fakat emperyalist dünyanın tekelci rekabeti, ekonomik buhran ve eşitsiz gelişme yasası, emperyalist güç ilişkilerinin değişmesine ve bu kurguların çökmesine yol açtı.

Şimdi ABD, hakimiyetini korumak için, en büyük emperyalist güç olarak rakiplerine karşı rekabeti şiddetlendirmek durumundadır. Devasa askeri gücünü kullanarak savaşçılığı tırmandırmakta ve yeniden paylaşım savaşını kışkırtmaktadır.

ABD’nin Savaş Kışkırtıcılığı

Bu başlıca önemli bazı sonuçlara yol açıyor: ABD hakimiyeti gerek rakipleri karşısında gerekse işbirlikçileri üzerinde sarsılıyor ve geriliyor.

ABD’nin Trump’la başlayan ve “Önce ABD” sloganında ifadesini bulan “korumacılığı”na karşı, Çin’den Almanya ve Fransa’ya kadar emperyalist “küreselleşme” savunusu ve övgüsüyle dolu sesler yükseliyor ve rekabet sertleşiyor. ABD, bu duruma karşı dünya hakimiyetini koruma ve gözdağı aracı olarak, askeri bütçesini artırıyor, silahlanma yarışını tırmandırıyor ve devasa askeri gücünü savaş için harekete geçiriyor. ABD askeri bütçesinin, Obama’nın son yılından başlayarak ve Trump’ın imzaladığı 54 milyar dolarlık artışla devam ederek, 619 milyar dolara tırmandırılmasının anlamı savaşları yeniden yaygınlaştırmaya ve böylece rakiplerini engellemeye yönelmektir. ABD’nin bu yılki askeri bütçesinin yalnızca artış miktarı, 2015’in İngiliz askeri bütçesinin toplamı olan 55,5 milyar dolara neredeyse eşit, aynı yılın Rusya askeri bütçesinin toplamı olan 66,4 milyar dolara yakındır. (www.aljazeera.com.tr, 28.02.17)

Obama’nın giderayak Rusya’nın doğu sınırında olup NATO’ya dahil edilmiş ülkelere ağır silahlar üslendirmesi, Trump’ın Suriye’yi savaş gemilerinden fırlatılan füzelerle vurması ve Yemen’deki savaşta füze atışı ve hava bombardımanını birkaç misli yoğunlaştırması, Afganistan’da nükleer silahlara yakın konvansiyonel en ağır bombayı kullanması, Kuzey Kore’ye karşı ve Çin Denizi’ne nükleer silahlar taşıyan iki uçak gemisi göndererek savaş kışkırtmasında bulunması, savaşlarla emperyalist hakimiyetini koruma politikasının ifadesi olduğu gibi, rakipleri Çin ve Rusya’yı tehdittir de.

ABD’nin savaş politikası, her ne kadar 2003’te AB emperyalistlerini “yatıştırıcılık ve uzlaşma”ya ittiyse de, bugün Çin-Rusya ittifakını askeri bakımdan karşı durmaya kışkırtmakta, AB emperyalistlerini ise bağımsız durmaya ve “kendi değerleri ve çıkarlarını” korumaya daha çok itmekte, nihayetinde yeni emperyalist paylaşım savaşına giden yolu döşemektedir. Bu tabloda, ABD hakimiyetinin gerilediği, Çin-Rusya ittifakının ve ayrıca AB’den yararlanan Almanya’nın güç odakları olarak sivrildikleri görülmektedir.

ABD’nin Çin’e karşı savaşının kaçınılmazlığı ve bunun olası alan ve “nedeni”nin Güney Çin Denizi olacağı senaryosu, Trump’ın seçim stratejisti olan ve kısa bir süreliğine Ulusal Güvenlik Kurulu üyeliğine atanan S. Bannon tarafından seçim öncesi sürekli dile getirildi. Çinli askeri yetkililer de bunu öngörüleri içinde kabullenmeye erken bir sürede zorunlu bırakıldılar, ama bir yandan da ABD'ye meydan okudular. Rusya ile uzlaşma yanlısı sözler etmiş olan Trump, ABD mali oligarşisinin ve Pentagon’un baskılamasıyla, bu konuda ABD emperyalizminin uzlaşmaz saldırganlığını kaçınılmaz olarak benimsedi.

Bugünün olası emperyalist yeniden paylaşım savaşı, başta savaş kışkırtıcılığının başını çeken ABD olmak üzere, rakiplerin ve müttefiklerin sahip oldukları nükleer silahların da kullanılabileceği bir savaş olacağından, emekçi insanlık ve yaşam alanları için tahmin edilmesi bile zor büyük felaketler yaratacaktır.

ABD egemenliğinin gerilemesi, diğer emperyalist güç odaklarının gelişmeleri ve ABD karşısında çıkarlarını meydan okuyarak savunmaya başlamaları, mali-ekonomik sömürge ve hatta himayeci sömürge rejimlerin bile kendi özgün gerici çıkarlarını yüksek sesle dillendirmelerine de imkan veriyor, yol açıyor. Irak'ta Maliki, Türkiye'de Erdoğan, Hindistan'da Mondi iktidarları, bazı noktalarda kendi bölgesel yayılmacı çizgilerini uygulamaya ve farklı politikalar izlemeye başlamalarını, emperyalist dünya devletler hiyerarşisindeki bu bunalıma borçludurlar. Duterte gibi saf değiştirme sözü edenler ya da İran gibi uzlaşma-çatışma arasında gidip gelenler bu bunalımdan cesaret almaktadır.

  1. emperyalist paylaşım savaşının öngününde, İngiltere’nin dünya hakimiyeti gerilemiş, ABD’den Almanya’ya yeni emperyalist güç odakları ortaya çıkmış ve emperyalist yeniden paylaşım savaşına giden yol hızlanmıştı. Bugün de benzer bir gelişme var, ama aktörler ve silahlanma düzeyi ile çeşitliliği değişik olmak kaydıyla. Ve emperyalist kapitalizmin küreselleşmiş döneminde, kaçınılmaz olarak daha büyük çaplı yıkımlara yol açacak koşullarda.

Geçen yüzyılın başında savaş ekonomik-siyasi bunalıma yol açmıştı. Savaşı önceleyen tekelcileşme eşitsiz gelişme yasasını hızlandırmış ve İngiliz emperyalizminin dünya hakimiyetini geriletmiş, emperyalist güç odaklarının gelişme seviyelerini yaklaştırarak yeniden paylaşım talebi ve savaşını doğurmuştu. Bugün ekonomik bunalım savaş kışkırtıcılığını önceliyor ve ekonomik-mali bakımdan güç ilişkilerinde değişiklikle ABD hakimiyetinde gerileme ve emperyalist hiyerarşide politik bunalım doğurarak, aktörlerin savaş kışkırtıcılığını tırmandırıyor.

  1. emperyalist paylaşım savaşı, önceleyen ağır ve uzun '29 ekonomik bunalımının üzerine gelmişti. Bugün tırmanan savaş tehlikesi de, o günkü gibi ağır, uzun süreli bir ekonomik bunalım üzerine tırmanıyor. Fakat her iki dönemden farklı olarak, bugün kapitalizmin varoluşsal krizi temelinden yükseliyor.

Bu nedenle, geçmişte sırasıyla İngiltere ve ABD'nin yaptığı gibi, kaos ve savaştan sonra emperyalist dünyaya yeniden bir büyük emperyalist devletin hakim olacağı yeni bir döneme geçileceği söylenemez.

Sonuç olarak, kapitalist emperyalizm, merkezlerde ve mali-ekonomik sömürgelerde politik bunalım içinde ve yeni bir emperyalist paylaşım savaşına gidiş koşulları yaşanıyor.

Bu siyasi kriz kapitalizmin bütünlüklü varoluşsal krizinin bir parçası. Bu nedenle, ne faşist hareketlerin geliştirilmesiyle ne de savaşla az çok uzun erimli bir siyasi istikrarla yer değiştirebilir. Süreğen politik bunalımı ve savaşları, ancak onun kaynağı olan sınıfın iktidarını yıkacak işçi sınıfı ve ezilenlerin devrim ve sosyalizm mücadelesi kalıcı olarak ortadan kaldırabilir.

 

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn