Sayı 26 / Mayıs-Haziran 2017

16 Nisan referandumu gelecek birkaç yılda politik savaşımı ve toplumsal yaşamı etkileyecek bir muharebe olarak geride kaldı. Propaganda sürecinin, oy verme, oy sayım koşulları ile oyların geçerliliğine-geçersizliğine dair kuralların bütünüyle "evet"e göre düzenlendiği referandumu, "evet" cephesinin yüzde 1'le kazandığı ilan edildi. YSK'nın açıklaması “hayır” diyen kitlelerde büyük bir öfke oluştururken, hileli ve yüzde birlik başarı Tayyip Erdoğan ve şürekasında gizlenemez bir moral bozukluğu yarattı.

Referandumun Amacı Ve Saflaşma

16 Nisan referandumu, Temmuz 2015'teki faşist politik islamcı saray darbesinden itibaren fiilen uygulanan, Tayyip Erdoğan şefliğindeki diktatörlük biçiminin resmileştirilmesini hedefliyordu. Böylece fiili duruma yasal meşruiyet kazandırılacak, AKP'nin rejime egemenliği pekiştirilecek, faşist politik islamcı ideolojinin resmi ideoloji haline getirilmesi süreci hızlandırılacaktı.

Kapitalist emperyalizm, varoluşsal ekonomik krizi temelinde politik kriz içinde. Bu iki bakımdan kendisini gösteriyor.

Birincisi, yalnızca yeni-sömürgelerde değil kapitalist merkezlerde de, burjuvazinin, siyasi iktidarı altında, başlıca partileri aracılığıyla, işçi sınıfı içindeki işbirlikçileri eliyle kitleleri yönetimi altında tutabilmesinde bunalım başladı.

İkincisi, emperyalist dünya hiyerarşisinde ABD hakimiyetinde devletler ilişkisi sisteminde, politik istikrar yerini bunalıma ve emperyalist rekabetin şiddetlenmesine bıraktı.

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır, oysa sorun onu değiştirmektir” diyordu Marx, Feuerbach Üzerine Tezler'in 11.'sinde. Ekim devrimi, işte bu dünyayı değiştirme eyleminin tarihsel atılımıydı.

Eğitim ve sağlık hizmetlerinin metalaştığı, yığınsal işsizliğin kronikleştiği, en gelişkin ürünlerin en vahşi sömürüyle üretildiği, kültürel bakımdan en ileri ülkelerde en barbar ırkçılığın hortlatıldığı, emperyalist yağma savaşlarının art arda dizildiği bugünün dünyasında, Ekim devrimi, emekçi ve ezilen insanlık için onurlu ve özgür bir hayatın, barış ve refahın, dayanışma ve eşitliğin sembolüdür halen. Yerküremiz, nüfusun yalnızca yüzde 1'inin toplam zenginliğin yarısından fazlasını elde tuttuğu ve nüfusun yarısınınsa bu zenginliğin yüzde 1'ine bile sahip olmadığı korkunç bir eşitsizlik ve adaletsizlikle şekillenmiş çehresini kökten değiştirecek olan yeni Ekim'lere gebedir. Bu bakımdan Ekim devrimi günceldir, hem de hiç olmadığı kadar...

Emperyalist küreselleşme döneminde tarım, gittikçe toprak, su, Ar-Ge, gübre, tohumluk ve tarım kimyasalları üretimi ve ticareti kapsayan bütün beslenme zinciri, marketlere varana kadar her şeyi kontrol altında tutan bir avuç uluslararası tekelin egemenliği altındadır.[1] Günlük ekmeğimizi doğrudan etkileyen bu alandaki yoğun tekelleşmenin sonuçları her açıdan vahimdir. Temel gıda maddelerinde yüksek fiyatlar, ki bu bir çok bölgede açlıkla eşanlamlıdır, sayısız çiftçinin artan bağımlılığı ve yıkımı, zehirlenmiş gıdalar, doğa ve sağlık için büyük tahribatlar ve türlerin yok olması temel sonuçlardan bazılarıdır. Bu sektörde en etkili olanlar iki tarımsal kimya[2] tekeli Monsanto ve Bayer'dir. Başlarken, gelecekte insanlığın beslenmesinin büyük ölçüde kimin elinde olacağı konusunda bazı ipuçları verelim.

Gezi ayaklanması ile kabuğunu kırıp atan, Kobanê direnişi ile perçinlenen ve 7 Haziran zaferi ile birlikte büyük bir gelişim ivmesi yakalayan devrimci-demokratik kitle hareketi, Suruç katliamının ardından devreye sokulan savaş konseptinin bir sonucu olarak gerilemeye başlamıştı. 16 Nisan referandum sürecine kadar Suruç ve Ankara katliamı, 15 Temmuz ve OHAL/KHK rejimi, zor ve baskı araçlarına dayalı devlet terörünün doğrudan devreye sokulması, demokratik hakların art arda gasp edilmesi, antifaşist politik öznelerin iradelerini kırmayı hedefleyen saldırıların artarak ilerlemesi ezilenler cephesinde moral-motivasyonu düşürmüştü.

Rakka hamlesinde DAİŞ çetelerine karşı savaşırken 29 Mayıs 2017 tarihinde ölümsüzleşen MLKP savaşçısı Destan Temmuz'un, partisi tarafından yayınlanan üyelik başvurusuna sayfalarımızda yer veriyoruz.

20.08.1993 tarihinde Ankara'da doğdum. Ulusal kökenim Türkmen (Yörük).

Yasemin yoldaş şahsında bütün devrim şehitlerini anarak, yoldaşı ölümsüzlüğe uğurladığımız bu tarihi günde üyelik başvurusunda bulunuyorum.

Her bireyin yaşamında altüst oluşlar meydana gelir. Yasemin yoldaşın mektubunda dile getirdiği gibi, altın üstten daha iyi olup olmadığını bilemeyiz. Diyalektiğin gerekliliklerine göre, güçlü yıkımlar sonucu kendini yenileyen bir düzen hep var olacaktır. Nasıl ki her gün baktığımız, yüzümüzü çevirdiğimiz gökyüzü aynı mavilikte değilse, bastığımız toprak aynı toprak değilse, yaşamlarımız da böyle ele alınmalıdır. Diyalektiğin ilkelerine uyar bir şekilde...

Filipinler'deki barış görüşmeleri konusunda, Filipinler Komünist Partisi'nin kurucu lideri ve Filipinler Ulusal Demokratik Cephesi baş siyasi danışmanı José María Sison ile yaptığımız röportajı yayınlıyoruz. Filipinler Komünist Partisi'ne bağlı Yeni Halk Ordusu Filipinler devletine karşı 1969'dan beri halk savaşı yürütüyor. Rodrigo Duterte'nin devlet başkanı seçilmesinin ardından geçen yıl canlanan barış görüşmeleri ise gelgitlerle beraber halen devam ediyor.

1968 küresel isyan dalgasıyla Batı Avrupa'daki devrimci hareketlerin kitlesel bir boyuta ulaşması, sermaye örgütlüğünün güçlü olduğu Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde silahlı mücadeleye yönelimi de beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, '68 hareketinin bağrından doğan ve politik referansların, maddi koşulların, mücadele biçimlerinin benzerlik taşıdığı Almanya'da Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), Fransa'da Proleter Sol (GP) gibi silahlı örgütler arasında İtalyan Kızıl Tugaylar'ının oldukça özgün bir konumda olduğundan bahsedebiliriz. Zira kuruluşunu ilan ettiği 1970 yılından, merkezi örgütlülüğünden ayrışan ancak organik bağının sürdüğü özerk grupların silahlı mücadeleyi resmi olarak bitirdiklerini açıkladıkları 1988 yılına kadarki süreç boyunca Kızıl Tugaylar, aktif mücadele içerisindeki varlığının sürekliliği, ülke genelindeki örgütlülük ve etkisinin yaygınlığı, şiddet araçlarını kullanım düzeyiyle karşıdevrimin yapısında yarattığı tahribatın boyutu ve en önemlisi, devrimci bir öncü silahlı kuvvet olarak politik varlığının dayanak noktasını oluşturan işçi sınıfıyla özdeşleşme düzeyiyle Batı Avrupa silahlı mücadele deneyimlerinden belirgin biçimde ayrışmaktadır.